APHRODITE'IN ADADA Kİ AYAK İZLERİ Aphrodite in Adadaki Ayak İzleri
APHRODİTE’İN ADADAKİ AYAK İZLERİ
Asuman Susam

Kendimden başkası olmak istemiyorum
Nasıl doğmuşsam öyle
Kim olduğumu bulacağım


Altı yaşında falanım. İzmir’in yeşil Bornova’sında o zamanlar orta sınıf ailelerin vazgeçilmez mekanlarından biri olan belediyenin aile çay bahçelerinden birinde oturuyoruz, annem, babam bir de halam. Çocuk gözlerim rengarenk; ama televizyonlar siyah-beyaz. Devlet televizyonundan izliyoruz dünyayı.Türkçe sözlü hafif batı müziği dinlediğimizi anımsıyorum, şarkıyla birlikte salınır dururken ben birden yayın akışı kesiliyor. Tam bu olmuşken üzerimizden jetler geçiyor. Afallıyorum. En çok da babamın bakışlarından, annemin kaygılı iç çekişinden, halamın telaşından. Koca çay bahçesi ölüm sessizliğine kesiyor.Savaşa girdik sonunda, diyor babam, annem dualar ediyor.Bizim evlerimizde de karatma uygulanıyor.Sarı ve kırmızı alarmlar...Sorular soruyorum; ama yanıtları anlayamıyorum. Savaşı hiç hayal edemiyorum. Sadece bizden uzakta olduğunu söyleyince babam, kısa bir süre rahatlıyorum. Ama sadece kısa bir süre.

Sonra yavaş yavaş siliniyor belleğimden Kıbrıs’a dair olan bitenler. Hep gerilim zamanlarının penceresinden azar azar ve uzaktan edinilenlerle Kıbrıs’la aramızda hep bir mesafe. Sonra Lise yıllarında şiir hastalığına tutulunca,darbenin öldüremediği gizli sevdalarla, Sevgilim Ölü Asker’le Mehmet Yaşın şiiriyle karşılaşma…Üniversitede Kıbrıslı bir sınıf arkadaşım oluyor sonra, onunla Kıbrıs Türkçe’sinin hoşluğu giriyor dünyama.Nerde bir Kıbrıslıyla karşılaşsam tanıyabiliyorum artık.

İki binli yıllarda elbet başka türlü bakıyorum Kıbrıs’a, hakkında ne kadar az şey bildiğimi ve düşündüğümü hissederek, biraz utanarak,çokça anlamaya çalışarak
Öteki-siz’in Kıbrıs’a ayrılan bu özel sayısı ve bu yazı bana hayatımın anlamlı ödevlerinden biri oldu, Kıbrıs edebiyatı, edebiyatçısı ve daha birçok şeyi üzerine düşünmek açısından. Kıbrıs bize fazla uzak fazla yakın. Mesafeyi iyi ayarlamak gerektiğini öğrendim öncelikle: Çok yakından ve çok merkezden bakarken genel fotoğrafı kaçırabiliyordu insan; çok uzaktan bakarken de ayrıntıları kaçırıp olaya, zamana, mekana yabancılaşıveriyordu. Bu yazının derdi Kıbrıstaki kadınların şiir sahillerine bıraktığı ayak izlerini takip etmek ve yazarın okumalarının yol haritasını okurla paylaşmak. Sonuçta her yazı gibi eksikleriyle kendini kuran bir yazı, sadece dışımızdaki hayatı bir parça anlama çabası…

Bir ülkenin edebiyatını anlamak için o ülkenin coğrafyasına (mekan-insan ilişkileri ),tarihine, siyasi gelişim ve dengelerine sosyo-ekonomik ilişkilerine de bakmak gerektiğine inanıyorum.Yani edebi metinleri bunlardan arındırılmış ve bunların izlerini taşımaktan uzak, özgül bir yapı olarak değerlendirmemekten yanayım. Bu açıdan bakıldığında edebi metinleri yaratanların tarihe (öznel ya da nesnel) nasıl baktıkları ve katıldıkları, ürettiklerini doğrudan etkiler düşüncesindeyim. Kıbrıslı Türk şiirinde de kadınların kapsadığı yeri bu bağlamda incelemeye çalışacağım.

Her şeyden önce bir ada’dan söz etmekteyiz. Ada, ufkunun uçsuz bucaksızlığıyla değerlendirildiğinde ütopyalara ilham kaynağı olmuş, kurtarılmış, kötü ve düşman dünyayla ilişkilerini kesmiş, izole bir hayatı simgeleyen bir coğrafi unsur olarak düşünülebilir.. Kaçmak, saklanmak, doğanın bakir ve ıssız koynuna sığınmak anlamlarıyla da romantik dönemlerdeki sanatçılara ilham kaynağı olmuştur. Ama sonuç olarak olanakları yüzölçümüyle sınırlandırılmış, başka bir yerden bakıldığında da yaşam olanakları açısından sınırları belli bir yer, kuşatılmış kaçış-çıkışyok bir yer olarak da tanımlanabilir. Bu özellik, ada halkının kolektif bilincini,kıta halklarına göre daha farklı etkileyecektir. Bu da ada insanının yaşayışına, inancına gelenek ve göreneklerine de yansıyacaktır. Bu antropolojik kodlar elbette bilinç ve bilinç dışı süreçleriyle üreten özneyi-sanatçıyı da etkileyecektir.

Bir ülkenin ya da coğrafyanın tarihe tanıklığı da üretim ilişkilerini doğrudan etkiler. Bu açıdan adanın tarihine baktığımızda bugünkü çoktoplumlu ve çokkültürlü yaşamın temellerinin çok eskilerde, arkaik zamanlarda atıldığını da görüyoruz.Büyük Akdeniz uygarlıklarının hemen hepsiyle uzun ya da kısa süreli etkileşim içinde olmuş bir adanın belleğinden,tarihin biriktirdiklerini silemezsiniz. Silmek için zor kullandığınızda orayı kimliksizleştirirsiniz.iktidar erki düşünüldüğünde çokluk ve farklılık kavramlarının onları nasıl tedirgin ettiğini tarihe bakıp bir düşününüz. “Farklılığın tasnif edilip sabitlenmesi sembolik bir düzen kurar. Sembolik sınırlar kurgulanmış kategorileri ‘saf’ tutarak kültürlere anlam ve kimlik kazandırır. Hiyerarşi saflık ile belirlenir. Saf olmayan, sınıflandırılamayan, muğlak türler ihlal edici, sınırları aşıcı özellikleri dolayısıyla düzenin yıkılmasını, tehlikeyi ve kirlenmeyi çağrıştırırlar; saflık ve bütünlük iddialarını sarsarak endişe ve gerilim yaratırlar. İç ile dış, düzen ile kaos, dost ile düşman arasında bir yer işgal eden kuraldışını temsil eder.”1 Ki siyasal erklerin kuraldışından korktuğu ve denetleme zorunluluğu hissettikleri de bir gerçektir.
Şimdiyi anlamak ve geleceğe dair kestirmelerde bulunmak geçmişi bilmek ve anlamaktan geçmektedir şüphesiz. Bugüne dair anlamlandırmalar yaparken yordamımız tarih olmak zorundadır. Bu açıdan bakıldığında dişi bir coğrafyada kurulan bir tarihle karşılaşırsınız. Mitolojik dönemlerden bu yana ‘barış,ışık,aşk ve şiir adası ‘olarak tanımlanan Kıbrıs adasıyla bir anılır tanrıları Apollon, Dıyonısos ve tanrıça Aphrodit .
Aprhodite kültüyle birlikte, yine bir başka Akdenizli ve adalı Shappo, onun lirik etkileri ve baskın dişil karakterleri yazılan ve söylenilen şiirleri doğrudan etkilemiştir. Bugün adada roman ve öyküye oranla daha çok şiirin başat bir tür olması ve kadınların bu türde iz bırakmaları bir rastlantı olmasa gerektir.

Adanın tarihi kastedildiğinde uzaklara bakmak ne kadar anlamlıysa yakın tarihe mercek tutmak da o denli kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü hem kuzey hem güney yakada yazılanları anlamak için yakın tarihin siyasal gelişmelerine de bakmak gerekmektedir.1974 Barış harekatı, taksim yeşilhat.. bu terimler yeni nesillere yabancı olmakla beraber biraz daha eski kuşakların belleklerinde kötü anılar ve imgelerle yer etmiş sözcüklerdir. Kıbrıslı için ise kötü anılar ve imgelerden daha vahim olana karşılık gelen sözcüklerdir. Bunlar hatırlanmadan ve bilinmeden de Kıbrıs’ta yazılanları anlamak ve değerlendirmek zor ve boşunadır.
Bugün özellikle son yirmi yıldır aydınların savaşını vermeye çalıştıkları bir ‘Kıbrıslılık’ kimliği üzerinde durmak gerekmekte ilkin. Savaşlar ve travmalardan sonra eklektik kültürel kimliklere mahkum edilmiş Kıbrıslılar kendi kimliklerinin arayışıyla uzun yıllar boğuşmak zorunda kalırlar. Bu nedenle yaşanılan göçler, hep kimlik arayış ve bunalımlarının uzantısı olmuştur. Peki ya kalanlar, onlar için de kolay olmamıştır, olmamaktadır hiçbir şey… Çünkü toprağın altına gömülmüş bin yıllık uykuyu uyumaya zorlanmış kültürlerini tırnaklarıyla kazıyıp yeniden yaşatmanın,oradan yeni bir yaşantı ve felsefe üretmenin zor payı düşmüştür onlara.
Kıbrıslı burjuvazi, kendi yaptığımız tarihi sahiplenmedi. Yaşanmamış bir tarihi, tarihimiz yapmaya kalktı. Böylece zorba ve yapay bir tarih sahibi olduk”2 Bu kimliksizlik, yabancılaşma ve ötekileşme sorununu da beraberinde getirir. Yazısının devamında M. Yaşın şöyle devam eder: “Kendi sorularımdan ben de korkuyorum. Ama yanıt verirken korkak olamam: Kıbrıs’ı gerçekten anayurdumuz olarak benimseyemediğimizi, Kıbrıslılık duyuşu yerine, nasılsa yolu adaya düşmüş göçebe azınlık duyuşu taşıdığımızı söylemek zorundayım.
Kıbrıslı Türk halkının ruhunda, geleneklerinde yaşama biçiminde Kıbrıslı bir duyuşun, gizli bir bilincin, bir ‘kimliğin’ var olduğu doğrudur. Kimi kez belli belirsiz fısıltılı konuşmalarda, kim kez abstrak çıkışlarında herkes görebilir bunu. Ancak bu hiçbir zaman siyasal bir ideolojiye dönüşmemiştir. Siyasal ideoloji olan Türkçülük, Kemalizm, Taksimcilik ise Kıbrıslı olamamıştır.


Parçalanmışlık, ulusal baskıcı ideolojiler, kolonyalist yaklaşımlar hem kimlik bunalımları yaratmış, hem azınlık duygusu körüklenerek her yerde ve herkese göre öteki olarak ayakta kalmaya çabalanan bir yaşama zorunlu kılmıştır insanları.

Kıbrıslı Türk Şiirine baktığımızda kimlik oluşturma, kimliğini koruma mücadeleleriyle geçen bir süreç seriliyor gözlerinizin önüne doğal olarak. Çünkü kültürel kimlik kendini en çok yaratı alanında ortaya çıkarıyor. “Yapıtını dünya ile paylaşmak isteyen,eseri ile varlığını ortaya koyan insandır sanatçı. Bu süreç kendisiyle başlar, ancak kendisiyle bitmez. O, kendisini yaratan binlerce yıllık bir var oluş ürünüdür. Bu var oluşa, içinde bulunduğu ‘an2larda yaşadığı çevrenin gerçeklerini ve değerlerinin de ekleyen ve aktaran, alan ve aynı zamanda veren kişidir. Siyasal toplumsal, kültürel ve psikolojik koşullarla yaşadığı ‘an’ı aynı ölçülerde algılayabildiğinde ve onu yansıtabildiğinde kimliğini bulur.” 3

SAVAŞ ZAMANI... içimden konuşurdum işitilmesin diye/gören de bilgelik sezerdi sessizliğimden!/gizlenmesi gerekirdi; çünkü tehlikeliydi Türkçe/Elence desen kesinkes yasak_/…/Hangi dilde ağlayacağımı bile şaşırırdım çoğu kez/yabancı da değil, çeviri bir hayattı yaşadığım/anadilim başkaydı,anavatanım başka/ben derseniz bambaşka_ daha o karartma günlerinden görünmüştü/hiçbir ülkenin şairi olamayacağım/çünkü azınlıktım. Ve “özgürlük”,/hiçbir ulusal-sözlüğe sığmayan bir sözcüktü…/en sonunda üç dil birbirine girdi şiirimde/ne Türkler duydu içimden geçenleri/ne Elenler, ne de Öbürleri- ama kınamıyorum onları, savaş zamanıydı.” 4



Kıbrıslı Türk Şiirinde şair kadınların ürettiklerine baktığımızda göze çarpan bir dizi ortak özelliklerden söz etmek mümkün. Ancak Kıbrıslı Türk Şiirinin içinde yadsınamayacak ve görmezden gelinemeyecek bir önem taşıyan şiirin kadınları hem şiirin var oluşu için hem kendi var oluşlarını şiirin içinden gerçekleştirmeye çalışırlarken kendilerine özgü renkleri ve edalarıyla varlar.

Neşe Yaşın bir yazısında “Bence,içtenlik artı kişilik olmadan başarılı şiir olmaz. Bireyin kişiliği ve kimliği ise onu biçimlendiren tarihsel, kültürel miraslar ve tarihsel psikolojilerde yatar.” der. Farklı farklı sesler olmakla beraber şair kadınların okura geçirdikleri ortak duygu özelliklerinin başında içtenlikleri, samimiyetleri geliyor. Hemen ardından resmi ideolojik söylemlerin dışından seslerdir bu yükselen sesler. Sivil bir itaatsizliği hepsi taşımasalar da merkezin dayattığı söylemi de kabul etmemektedirler.Ama genelinde resmi tarihe karşı kendi öznel tarih anlayışlarının damgasını vurmaya çalışma çabası görülmektedir.. Yaşanılan toplumsal travmanın her bir şairin ben’ine etkileri şüphesiz farklı farklı olmuştur, ancak bu şiirlerin hepsinde kollektif bilinçaltının kadın dilinden yansımalarını görürüz. Yine bu şiirlerde trajik olanın geriliminin tırmanma noktasına gelmeden düşüşe geçmesi, sınırdan dönmesi hali de söz konusu. Barışçıl, pasifist bir yaklaşımla acı çeken özne, acısını içine akıtarak yaşamayı seçer. Trajiğin geriliminden, tam bir ölme halinin eşiğinden dönülerek vazgeçilir. Sürekli bir ağrı ile yaşamak yeğlenir gibidir.

Akdeniz’in lirik dili hakimdir şiirlere. Ama hepsinde ayrı dozlarda ve lezzetlerde. Yitiklik duygusu korku,kimlik sorgulanması, kadınca bir varoluş savaşının ayrıca ve kuvvetle hissediliyor oluşu, aidiyet ve özgürlüklerin sorgulanması, bilinç yarılması,eski ve şimdiki zaman, geçmiş bütünlüklü zamanlara özlem, parçalanmışlık duygusu, kendini tümleyememe,acı çekme, terk edilme, kavuşamama…Özel hayatlar da adanın hali gibidir ve adanın hali hiç akıldan ve yüreklerden çıkmaz.

Bu şiirlerin dili edilgin bir Türkçe’nin içinden üretildiği için ,Türkiye Türkçe’sinin olanaklarıyla başka bir kültürün şiiri yazıldığı için de diyebiliriz buna, temaların özel bir tarihsel duyarlılığı kapsaması dışında Türkiyedeki Türk edebiyatından bütünüyle ayrı ve farklı bir Kıbrıslı şiirden söz etmek zor. Bu nedenle de travmaların doğurması gereken ve resmi ideolojiyi de iktidar dilini de parçalamaya, kodlarını deşifre etmeye yönelik bir dilden söz etmek de zor. Ve belki bu yüzden travmasına bölünmüşlüğüne, parçalanmışlığına rağmen bu parçalanmanın trajik ifadesini yakalamış bir şiirden de söz etmek zor.

Biraz utangaç, biraz içe dönük, biraz bir iç çekiş ve içe çekilişin ifadesi olmuş gibidir şiir. Kaçılan, saklanılan, sığınılan ve yaşama tahammülü mümkün kılan bir yerdir şiir çoğu kez.
Başat tür olarak ada edebiyatına şiirin damgasını vurmasının nedeni binlerce yıllık tarihe tanıklık etmiş bu özel coğrafyanın kültürel değerlerinin ve Kıbrıslı kimliğinin ve dilinin en dolaysız yansıtılacağı yerin şiir olmasıdır.Aşkın ve güzelliğin gücünü taşıyan Afrodithe’in kızlarının bu görevi kültürel anlamda üstlenmesine de şaşmamak gerekir. Afrodith Adonissiz, kuzey güneysiz düşünülemez elbet.bir zamanlar barış ve aşk adası olarak anılan Kıbrıs’ın yaşadıkları ve paramparçalığı trajik değil midir aslında!

Şiirlerde Akdenizli lirizmin doğal ve doğaya dönük yumuşak havası yoğun bir biçimde hissedilir. Naif bir yan vardır bu şiirlerde. İçtenlik ve samimiyeti de bu sağlamaktadır.Mekan adları, bitki adları yerel sözcükler bu şiirlerin ayırıcı özelliği olarak anılabilir. Yaşananlara tanıklık eden mekanla coğrafyayla siyasal, bireysel ve tarihsel bir hesaplaşma da yaşamak ister gibidir şiirler. Bu nedenle doğa bir ayrıntı olarak bir bezek olarak yer almaz bu şiirlerde. Yaşananların tanığı, kanıtı,iç yaşantının bir yansıma aracıdır. Yaseminler, martılar şeherler…
Israrcı barış şiirleridir bu şiirler, insancıldır, anti-militaristir. Yaşanılan tüm acılara rağmen ölmekten ve öldürmekten yana yok edici bir öfke içermezler. İçe konuşmalar ve içten konuşmalar ağır basar,ama bütün bütün de öfkesini yok etmiş bir şiir değildir. Direnme, yeniden olma, kimliğini oluşturma ve koruma yolunda bilinçli bir öfke ve karşı duruşu da simgeler zaman zaman.
Tarihsel gelişim süreci içinde Kıbrıslı Türk şiirinde kadınların baskın sesleri hep duyulmuştur. Cılız ve ‘erkek şiirin’ yedeğinde bir ses olarak yürümemiştir yolunu. Bu nedenle şair kadınların ayak izleri bir anlamda Kıbrıslı Türk Şiirinin de genel tarihi gibidir. Ulusçu etkilerle hamasi bir duyarlıkla yazılan şiirlerden toplumcu, soyut vb farklı yaklaşımları olan modern Kıbrıslı Türk Şiirine kadar yaşam dinamiklerini diri tutan heyecanlarla kadınlar şiirlerini yazdılar ve adanın sivil tarihini bir anlamda şiirlerle oluşturdular, oluşturmaktalar.

ADANIN KIZLARINDAN BİRKAÇ AYAKİZİ

…Ataerkil ideolojiler kadınların varoluşunu mahremiyet,sessizlik,doğallık, gizem gibi kavramlarla tanımlayarak dil ötesi, daha doğrusu dil öncesi bir alana hapseder, kamusalın karşıtı olarak kurgular…’konuşan’ kadın özellikle kamusal alanda konuşan kadın, hep öznellikle nesnellik arasında, sözün sahibi olmakla söz tarafından sahiplenilmek arasında kalmış, kendi içinde, kendine karşı bölünmesi gerekmiştir.” 5 ‘Kültürel olarak belirlenmiş cinsiyet rollerinin toplum yaşamının her alanında ve özellikle de yaratıcılıkta çok önemli bir rol oynadığı’ gerçeği düşünüldüğünde Kıbrıslı Türk şiirinde şair kadınları bilinç ve bilinçdışı süreçleri, hayal güçleri ile birleştiğinde karşımıza çeşitli ütopya önermeleri, mitolojik diller ve dünyalar çıkacaktır. Hepsinin hedefi önce kendilerini sonra dünyayı değiştirmek olan. Yapan, yaparak güzelleştiren parçaları bir araya getirme telaşı ve iddiasında olan…

bir çocuk gezinir sokaklarda/gözleri ışıksız akşamlar gibi/bitmedi bu ömür boyu yalnızlık/sevgi düğümlendi evrende/bir tasa koymuşlar yanı başıma/ucu orda biterse/öteki bende…Mehmey Yaşın’ın Kıbrıslı Türk Şiiri Antolojisi’nde Hececi-Romantik şiirin öncülerinden biri olarak yer alır Urkiye Mine Balman.Şiiri gelenekten beslenen bir şiirdir. Biçimsel anlamda klasizmin içinden seslenen şair yine de bilir ve der,yarınlara kalmak için his ve düş gücü yetmez, kültürle yoğrulmuş bir çağdaş söylem de gereklidir.

Sararken gölgeler topraklarını/Rüzgarlar aşkınla çağlıyor Kıbrıs/tarih yaldızlarken yapraklarını/seni yıldızlara bağlıyor Kıbrıs…Balman’la aynı dönemde yer alan ve benzer bir duyarlıkla şiirini oluşturan diğer bir şair de Engin Gönül’dür. Hececi-romantik şiirin ortak ve kalıp söyleyişlerinin dışına pek çıkamayan şairin şiir serüveni de zaten uzun sürmez.

Hece ile başlamasına karşın bu kalıpları kırmayı başarmış bir şair kadın Pembe Marmara. Şiirin değiştiren dönüştüren gücünü ve özünü bulabilmek; kalıpları kırmak, yıkmak ve yeniden yapmaktan geçiyorsa öze ait yenilenmeler yetmez, yapı da baştan aşağı değişmeli: Anam Çarşamba karısına benzer/Evin içinde/Babam iki karış boyu markuddi/ Çocuklar sümüklü alina sanki/ Ablam alık/ Ben tımarhanelik. M. Yaşın onun için ‘..hem içli,hem hınzır, kendiyle birlikte Kıbrıslıtürk şiirini de yenileyen dikkate değer bir şair’6 der.

Asıl güçlü ve kendine özgü şiirler, çağdaş şiir dünyasının içinden kendi sesini arayış, 74 kuşağıyla birlikte oluşmaya ve gelişmeye başlar. Red kuşağı olarak anılan bu grup, ortak bir dertle ama kendi özgün üsluplarınca Kıbrıslılık sorunsalından yola çıkıp yolda buldukları yanıtlarla kendilerini ve şiirlerini gerçekleştirmeye çalışırlar.

Çağdaş şiirin örnek isimlerinden biri Neriman Cahittir.

Seni ilk tanıdığımda/sekiz yaşında bir çocuktum/ne kucağına aldın beni ne de sevdin…O gün bu gündür hep sende sürgün/hep seninle sürgün/müstemleke yürekli…Hep üşüyen/ o küçük kız çocuğu…Bir gün/ başımı alıp gidersem/bekleme, bir daha/ dönmeyeceğim /sana…

Şairin en temel derdinin ‘kimlik’ sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Üstelik bu sorun çift dilli bir yılan gibidir. Hayatın köşeye sıkıştırdığı yerlerde kıvranıp durur. Bunalır, bu nedenle öfkelenir. Gitmek özlemdir; ama hareketsizliğin içinde, isteyip de gidememenin sıkıntısı içinde kalakalır. Kimlik, hem toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden bir arayışın, bir dar kalıplara, beklentilerin içine tıkıştırılışın feryadıyla; hem de tarihsel ve politik olanın argümanlarıyla sorgulanır.Bu sorgulamadan şairin payına düşen hızla yabancılaşan dünyada ve ada’da koyu bir yalnızlıktır. Hayatın hoyratlığından, onulmaz yaralar açmasından dolayı öfkelidir. Yine de bu öfke başka bir şeye evrilmesine içinin dönüşmesine yetmez. Acının, yalnızlığın, bungunluğun ağırlığı galip gelir.

Ey Akdeniz’in mavisine/bunca yabancı kent!/bir gün/başımı alıp gideceğim senden...Ve kaç fasl-ı bahar geçecek/sürgünümde kimbilir...Ben /taa ölüm ikliminden bu yana/unutmuşum doğumu.../suç/bende/değil/ölüme büyüyor ülkem...Bir gül düşüyor/ayaklarına/zaman atının...-Kanıyor çığlıklar dudaklarımda- Gözlerim kanıyor uykulara/her intiharın öznesi ben oluyorum...

Ülke, kent, tarih ve tanıklıklar Cahit şiirinde de ağırlıklı olarak kendini hissettirir. Ancak politik ya da felsefik ya da varoluşsal bir önerme sunmaz. İç dünyanın çalkantılarının, şair-öznenin açmazlarının ve birey olma ve varolma derdinin yedeğinde ortaya çıkarlar. O yüzden de ne mitolojik mirasın ne de tarihsel trajik yazgının merkezinden üremez bu şiirler. Diğer Kıbrıslı Türk şiirinin şair kadınlarında gözlenen Ada’nın , Ada sevdasının içinden çoğalan liriklerdir bu şiirler.

Yelelerini gömdüler önce
Yağız bir attı hayat!


Modern zamanların öznesinin hayatı anlama, hayatla ve kendiyle baş etme çabası olarak okunulan şiirlerin şairi Filiz Naldöven. Entelektüel düzeyi yüksek, evrensel insana ait duyarlıkların ve yolculukların peşinde bir şiirle karşımıza çıkıyor. Felsefe eğitimi almış olmasının dünyaya bakma ve onu şiirden yorumlama konusunda etki ve katkısı olduğu belli. Şiiri bir içdöküş, bir serzeniş aracı olmaktan uzak tutmaya özen gösteren şiirlerle karşı karşıyayız. Kendi dili ile yarattığı dünya ile kendine has ütopyasını kurma çabası var bu şiirlerde. Kendi coğrafyasından, kendi trajedisinden yola çıkan ama halkaları genişleyen, evrenseli kucaklamayı amaçlayan şiirler. Sorularla yüklüdür dizeleri. Yanıtların değil soruların peşindedir. Yanıtlar zaten yaşanılanlardır. Dil bilinçle şekil bulur bu şiirlerde. İç dünya trajiğin farkındalığı ile bilinç yarılmalarını açığa çıkarır. Eksiltili cümleler, isim cümleleri, betimleme iç dünyanın yansıtılması için seferber olmuş gibidir. Tedirginlik, yalnızlık,mutsuzluk, anlaşılamama, bundan duyulan yılgınlık hakindir şiire. Tüm bunlara rağmen teslimiyetçi bir şiir değildir. Yaşanılan coğrafya ve mekanlar bu şiirde de yer alır. Ancak burada doğa da yerel ve folklorik bir bezeme için kullanılmaz. Tüm bu nedenlerle sesi de içeriği de sağlam bir yapı olarak durur önümüzde. Aklın öne çıktığı, dil oyunlarının,denemelerinin yer aldığı şiirlerindense lirizmi ığıl usul işlediği şiirlerin söylemi daha başarılıdır. Kıbrısın trajik yazgısından, bir tavır şairi olarak yola çıkmak yerine, insanın evrensel-varoluşsal trajedisinden yol almayı amaçlar:

Gözlerim gemilere sığınır korkak limanlar/dokuyu hücreye kapatır yalnızlığım işte/arta kalırım nem dalgakıranı martı tufanı/göç eder anılar düşer ayırt edemem zamanları..ah çekilmiş tetiktir bu dilim boğazımda/ah yumruklarım kendini döver...bu ara yara bere düşüncem/hiç uyanık değilken günahlara sükut içinde ipince bir kan/ ah nasıl sığdırsam kendimi bana

Kadının toplumsal cinsiyet bağlamında sorgulanması, kadın kimliğinin oluşumu sırasında alınan yaralar, verilen mücadeleler ve birey-kadının özgürleşme sürecinde olan bitenler ve tabi aşk...kalın bir çizgiyle altı çizilenler:

Aşk yıka ben’i/onar o girdapta...gidiyorum hem/batıksugemisine!/çıkarmalıyım oyuncağı karasandıktan/kötülüğe gömülen/akıl çekil!gemiyi görecekkken...Tanrım! Aşk geliyor çöl çıkıyor denizden.../Ah! Hala bilmiyor çocuk/kırılır elbet o küp o esrik kadeh!/Anne hala bilmiyor:Annem aşk ve bir defa!

Özgürlüğe uçma hevesi hep gagasında bir tarla kuşu...Böyle hissettim okurken Feriha Altıok’un şiirlerini. Aşkın içinden, aşk yangınlarından geçerek yazılmış şiirler, ‘Adı Aşka Çağrılı!’şiirler: önce sars beni/bir gün gelirsen/sonra kucakla/dökülsün/kirli sular gibi/ ayaklarımıza/yer ve zaman

Bu kitap içerik olarak bir ölçüde kendini yineleyen düşmüş bir kitap. Ancak hem dille hem dil oyunları yardımıyla oluşturulan biçimsel denemelerle sözünün gücünü bilinçle arttırmaya çalışan bir şairle karşılaşıyoruz Bir ölçüde sesin/harfin görsel-işitsel kaynaşmasıyla desteklenmiş şiirler bunlar. Naif ve kırılgan bir aşk tutkunu/kırgınının halleriyle karşı karşıyasınızdır. Eski zamanların masumiyet duygusu, yitirilen masumiyete isyan,naif bir tat bırakır okuyanda.Dilin dehlizlerinde özgür ve başına buyruk bir edayla dolaşan bir şairdir. Savruklukları olsa da içten ve sıcaktır. Samimidir. Otoriteyle sorunu vardır;ancak bu tarihsel ve siyasal bir düzlemde sesini bulmaz. Erkek egemen dünyanın kaba ve hoyrat duruşundan şikayet daha özel bir alandan ve içeriden yapılmaktadır. Kıbrıs mitolojisini yansıtan özel adlar şiirlerde hep geçse de diğer şair kadınların şiirinde de Feriha Altıok’ta da duyguyu yansıtan bir araç, Kıbrıslılığa bir vurgu ve betimleyici öğe olarak yer almaktadır. Mitoloji bilinçli tematik bir unsur haline dönüşememiştir. Ama cesur bir hevesi taşımaktadır.

Çiğneyip geçtin o/bakir ülkeyi/k i r l e d i n/şimdi git.../hüküm sür göğsünde/zevkle dal(kaç kez)/girilmiş kalelerin/hangi ateş paklar/bir ihaneti.../yoksa/kendi cehennemin.../yüreğim.../sarıl yaralarına/yeni uçuşlara hazırlar/dininde caydırıcı değildir/tövbelerin

Şiirini barışa,sevgi ve kardeşliğe,aşka ve doğa sevgisine adamış diğer bir şair,İlkay Adalı. Şiiri akıcı,lirik ve yalın bir şiir olarak tanımlanan şair, M. Yaşın’ın Antolojisinde de çağdaş Kıbrıslı Türk şiirine belli katkıları olan isimler arasında anılır.
Nicedir yokluğuna alışmamış gece/Gün nicedir doğmamış böyle/Nicedir dost bir ses aradım/ denizler arada ve mesafeler uçsuz/Nicedir kopuk anılarımda mavi imgeler/gün batımı kaybolurken yavaş yavaş /Bu yalnız akşamlarda yol aldım...

Derken yaşamını şiiriyle ören bir şair kadın çıkar karşımıza. Darmadağınık duygularından, göçle, gitmekle gidememek; özlemekle,gitmemek arasında sıkışıp kalmış halleriyle dürüst,samimi, içten duygularıyla sarar bizi. Kıbrıs’ın tarihi,kendi tarihidir. Çocukluk yılları,ilk gençlik yılları travmalarla geçmiş bir birey nasıl bir parçalanmışlık yaşarsa öyle, olduğu gibi çıkar karşımıza. Şiirim hayatımdır da der açıkça...satıra aralarına sıkıştırılmış değil, satır satır yaşanmış bir hayat olarak algılarız onun şiirini. Bu nedenle itirafçı bir söylemle, yalnızlığını, ötekiliğini, yabası ve yabancı hallerini sayıp döker önümüze.çoğu zaman bir sayıklama haliyle ve neredeyse can havliyle yazılmış gibidir bu şiirler. Acıtır sizi de. Faize Özdemirciler:

Bir rüyada buluruz/ kendimizi/yaseminlerden/ ayarlı olur/ ‘öbür taraf’a geçişlerimiz/Dizilme zamanı/güney’deyiz/ kuruma zamanı/kuzey’de/Hiç düşünmeyiz/neden doğusu-batısı yok yurdumuzun diye

Adadan gitme isteği yoğundur. Ama gidildiğinde de o yerli olunmaz. Göçebelik, ötekilik kabus gibi bırakmaz peşini. Ama mutsuzluk ve uyumsuzluk mekansal bir uyumsuzluktan ötedir. Kaç kaç git uzaklara!

Ortak yaşam, iki halkın barışçıl yaşam düşü, kötü yaşantıları bir türlü kabul edememe, ve yüzleşme halleri arasında gider gelir bu şiirler. Deli Temmuz’daki Yahya Kemal alıntısı anlamlıdır bu bağlamda:Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.ruh arar başka teselli her esen rüzgarda.ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda. Ruhunun göçmenliği,geçmişe duyulan ,eski güzel günlere duyulan dayanılmaz özlem, tamlık, bütünlük arayışı,paramparçalık,anne ve baba imgeleri arasındaki gidiş gelişler,çalınmış çocukluk,yatıştırılamayan öfke,kırgınlıklar, terk edilişler hemen her şiirie sinmiş kavramlar, temalardır. Ülke diye bir şey yoktur,dünyadır var olan/ve yolculuklar...

Şiir yeterince kirletilmiş hayatı kaldırabilme, ona dayanabilme gücünü verir şaire. Ve şair hayatını böylelikle dönüştürür şiire: kendi tarihini bulanık gören yurdum var benim

İçimde diriliyor masumiyet/sana sarılırken/Teninde uzak temiz zamanlar var/ağzımızda süt kokusu/zambak dokunuşu çocukluğun

Necmiye Alpay onu tanımlarken şöyle diyor: Neşe Yaşın’ın şiirlerine başından beri belirli bir ruh egemen: Naif ve nahif bir kız çocuğu romantizmi. O romantizimden tutkulu bir erotizme hamleler yapan, politik bir ruh. Coğrafyası olan mitolojik adayla ve en köktencisinden bir barış fikriyle bütünleşik bir “ben” ile “sen”. “bellek Odaları”nda şairin gerek kendine özgü naif dili, gerekse yer yer iyiden iyiye koyulaşan tutku dili, kutuplarına varmış durumda.

1974 kuşağının en önemli isimlerinden biri Neşe Yaşın. Şiiri şaşırtan bir şiir. Nedeni ise: başkaldırısı,itirazı, redleri olan bir şiir olmasına rağmen, o denli yumuşak, içten, kırılgan ve sonuna kadar barışçı bir dilden yansıtmakta oluşudur sözünü.

Çocuksuluk, çocuk kalma isteği ve böyle bir yerden kurulan dil, bilinçli ve politik bir seçimdir.Sezai Sarıoğlu bu durumu ‘Kıbrıs’ın çocukada oluşuyla ve adadaki her şeyin küçük ve güzel olanı,kirlenmemişi çağrıştırmasıyla’ ilişkilendirir. Böyle bir gözden seyredilen dünya trajik yanını ve acımasızlığını daha keskin ve görünür kılacaktır da. Neşe Yaşın şiirinin temel var oluş sorunları insan ve barıştır. Çünkü bütünü arayan insanın kendini kozmosun bir parçası olarak hissedebilmesinin yolu barıştan geçer. Barışı arayış karşıtlıkların çatışma hali içinden yolunu bulmaya çalışır. Kadın ve erkek,kuzey ve güney... çocuksu bir naifliğin yanı sıra kırılgan bir kadının sesi de olgunlaştığı yerden söze girer. Aşk ve erotizm kanalından okumaları yapılan şiirler belki de en politik şiirleridir Yaşın’ın.Birleşememe hali ya da birleşme tutkusu adanın bütünlük arzusundan kuzeyle güneyin birleşmesi düşünden başka bir şey değildir aslında. Ve Neşe Yaşın bilinçli bir tercih olarak alegorik bir söylemi dener şiirlerinde. İkimizin kavuştuğunu sandım/yüzyılların yansıdığı/sular aynasında/titreşen o arzuda...

Ayrıntıya bakışı güçlüdür. Eylemlerden çok durumların,üretken duyguların,aşk-özgürlük-barış..., ayrıntılara sinmiş kokusu ve hayaletlerinden oluşan bir şiirdir sanki. Keskin olan yanları yumuşatılmış, bir tül perdesinin ardından masaladaya hemen geçiverecekmişsiniz hissi uyandıran şiirlerdir bunlar. Adadaki ağacın altında size aslında Afrodit’in mırıldandığı şiirlerdir Neşe Yaşın şiirleri.

Kapılar çalınırdı/ve kadınlar açarlardı kapıları/geçip giderdi hayat/her gün tozu alınarak /ve parlatılarak.

Sonuç olarak ulaşabildiğimiz şairler üzerinden Kıbrıslı Türk şiirine bir kuşbakışı’ydı yapmaya çalıştığımız. Var olan şiirler ve şairler bilinçle, çarpışarak kültürel kimliklerini koruyabildikleri bir yerden dili Türkçe olan ama kendisi tamamen Kıbrıslı olan bir şiir kurma çabasındalar. Bu gayretleri elbet tarihsel ve siyasal sürecin nasıl işlediğiyle, bu sürece sanatçı öznelerin nasıl katıldıklarıyla çok doğrudan ilişkili olacaktır kuşkusuz. Tekrar etmek gerekirse, bir toplumun edebiyatı iradi seçimler, aidiyetler ve eylemlerimizle oluşturduğumuz kimliklerimizle şekillenmektedir. Kıbrıslı Türk Şiiri de bu yoldan var olan edebiyat birikimini kendi kılarak yoluna devam edecektir.

Dipnotlar:

1-Araf’ta Kalanlar,Aras Yumul,Doğu Batı,s.20.,temmuz2003,s.23

2-Kıbrıslı Türk Edebiyatında Kimlik Sorununun Tarihsel-Toplumsal Nedenleri, M.Yaşın,s.44

3-Varlığını Yaratarak İfade Eden İnsan:Sanatçı,Pınar Bingöl,Doğu Batı,s.259,2003,s.23

4-Mehmet Yaşın,s.134,Defter,2000,s.41

5-Kadınlar Dile Düşünce,İletişimyay.,2004,s.7
6-Kıbrıslıtürk Şiiri Antolojisi,M. Yaşın,yky,1994,s.38

7-Bellek Odaları,Neşe YaşınDünya,2005,s.67

sophocles/oedipus trajedisi
tutunamayanlar1July 11, 2013, 9:21
ÖLÜMÜN PÜRTÜKLÜ YÜZEYİNE DOKUNUŞLAR
Ölümün Pürtüklü Yüzeyine Dokunuşlar

Kulp'a ölüm sessizliği çökmüş bu gece...

Gerçek bir ölümün içimizde çoğalttığı acı aralıklarında kendimiz üzerine düşünmenin kanatıcı sızısı...

Hemen yanı başımızda ölen insanlar, yasın yarattığı o kara delik, çığlıkların çağrıştırdığı ontolojik boşluk...

Yaşam yaratmak yerine öldürdüğümüz koca anlamların boğuntu hissi...

Kalbimize odaklanan anlamsızlık basınçlarında geri tepen yerlerimiz...

Üzerine düşünmekten kaçındığımız, gerçekliğine dokunduğumuz anda lal kesildiğimiz, içimizin derinliklerindeki kaçış çizgileri hattında bizi ontolojik sınırlarımızda dolaştıran o arsız arayış bulamacı...

"adalet" gerekliliğine odaklanmış bir öbür dünya düşleminin olunamazlığına dair septik anlarda, varoluşumuzu anlamsız kılan o derin çelişki...

Yaşam yaratamayan bir duygulanımın mazoşist tepkimelerinde, kendimizi sorumlu hissettiğimiz bütün acıların yoğunlaşan karmaşasıyla bükülen denklem...

"akleden kalb" bütünlüğünde birleştiremediğimiz içselliğimizin çatallanan yüzeyinde, pürtüklü acılardan devşirdiğimiz soyut hakikatlerin iğreti balgamı...

Direniş hattında peşi sıra ötelediğimiz iktidarın amansız kapma aygıtı...

Yersizyurtsuzlaşan bir aidiyetin göçebe kimliklenmelerinde sabitlenemeyen anlam noktaları...

Koordinatlara hapsedilmiş arzu makinalarının kendi üstüne kapanan bastırma ekonomisinin devülasyon çağı...

Gündelik yaşamın ekonomi politiğinde, duygusal özel mülkiyete atfettiğimiz liberal serbestçiliğin iktidara bulanan patriarkal hazımsızlığı...

Sahi bizi biz yapan anlam odacıklarından devşirdiğimiz büyük hikayeler çağında, umudu eksiğine bozduracak bir iyi yaşam idealindeki istem politiğinin gerçeklik tezahürü nedir acaba?...

ADNAN ÇELİK
tutunamayanlar1July 11, 2013, 7:54
DEDEMİN GÜNLÜĞÜ
DEDEMİN GÜNLÜĞÜ

Sisler boğazıma sarılıyordu.
Onun ölüm gününün ertesinde hayata anlamsız, boş gözlerle bakıyordum. Kabullenemeyeceğim bir şey değildi bu yaşamaya gözleri yummak. Bir sala okunurdu, serin ve sisli bir şafak vaktinde. Sonra taziyeler, başın sağ olsunlar…

İhtiyar adam kalın gözlüklerinin arkasından yorgun gözleriyle el yazması bir kitap okuyordu. Rahlenin yanı başında ondan biraz daha yüksek taburede titrek alevli bir mum duruyor ve kitabı, dedemin ak saçlarını ve saatini aydınlatıyordu. Benim çocuk bedenimin gölgesi duvara iri iri yansıyordu. Akşam az önce geçmişti. Beyaz ve dalgalı sakallı adam ayak parmaklarına kadar uzanan pamuk aklığındaki entarisinin içinde vaktin namazından sonra evvabini kılmış, uzun uzun dua etmişti. Mırıltıları, dudak kıpırtıları, nefes almayı bir saygısızlık saydığım o köşedeki kımıldamadan duruşumun arasında kulaklarıma vuruyordu. Sonra beni dizlerine oturtuyor, avuçlarımı açtırıyor ve onun ihtiyar ve benim çocuk samimiyetimle Allah’a yakarıyorduk. Yalnızlıktan, diyorduk. Kimsesiz ve topraksız bir ölümden, art niyetli; yarattığın diğerlerinden sana sığınırız. Ve dedem alnımdan öperdi. Hadi derdi, raftan kalın, kutsal kitabı indir de okuyalım.

Şimdi bir şehrin kimsesiz kaldırımlarında yürüyorum. Fenerler uzaklarda sisler ortasında asılmış gibi duruyorlar. Tek tek arabalar geçiyor. Ellerim o sıra ceplerimdedir. Soğuk. Kömür kokulu, kasvetli bir hava vardır. O, ruhuma işlemiştir. Dedenin ölümünün üzerinden on yıllar geçmiştir. Şimdi o yoktur. Bir delikanlı, kimsesiz, yalnız, yollarda yürümeye mahkum kişi buradadır. Kanatları yoktur.
Üzgündüm. O adamı düşüncelerimden atamıyordum. Her şafağın sökmeye başladığı vaktinde, gülümseyen ama vakur bir ihtiyarın rüyalarımda gezindiği zamanların ardından uyanıyor, yatağımda doğruluyor ve çevremde bir karyola, dağınık battaniyeler ve eskimiş, çatlak bir ahşap masa realitesiyle karşılaşıyordum.

O gün dede elimden tutmuştu. Sabah namazına, meydandaki camiye gidiyorduk. Onun adımlarına yetişemiyordum. Hâlâ uykuluydum. Gözlerimi ovalıyor, düşmemek için bastığım yerlere dikkatlice bakıyordum. Çok eski bir zamandı. Yollarda at fışkıları vardı. Onlara basmamaya çalışıyordum.

Camide bir sıra ihtiyar adam vardı. Sarıklıydılar. Müezzin ezanın sonunu da bitirmişti. Minarenin kapısına biz içeriye girerken kilit vuruyordu. Uykum açılmıştı. Abdestimi, çıkmadan önce evde, avludaki muslukta, eğilerek güç bela almıştım. Dedem, ne yapmam gerektiğini çardaktan, yağ tenekelerine dikilmiş güllerin, yaprağı güzellerin ve çitlembiklerin arkasından seslenmişti. O geceyi dedemde geçirmiştim. Böylece kolayca uyanacak ve camiye yetişecektim.

Korkuyla uyanıyordum. Telaş, ürkeklik gözlerimi açtığımda karşımda sırıtıyordu. Evden öfkeyle çıkıyordum. O vakitte şehir hâlâ uyuyor oluyordu. Cadde boylarında yürüyordum. İşe, okula geç kalıyordum. Kendi hesabımı yapmakta zorlanıyordum. Dedemi düşünüyordum.

Kimsesiz, o günün akşamının ilerleyen saatlerinde –Duvardaki kaplumbağa terbiyecisini göremeden.- ruhumun korkularına şahit oluyorum. İhtiyar adamın güven teklin eden sözlerini kasabanın ardındaki –Oraya her kış kar yağacaktı- hüzünlü doruklara bakarak dinlemiştim. Allah’ın ipi , biz insanları bunalımlardan –sadece beni- boynumdaki yağlı ilmekten kurtaracaktı.
Ölüm dörtlükleri, sesimin yankılandığı boş ve köpeksi sokaklar, kasabanın yukarısındaki –Ölüler ülkesine sis çökmüştür.- mezarlıkların ürpertisi…

Anlattıklarımın, anlatmak üzere olduklarımın ve anlatacaklarımın bunalım ve korku edebiyatı olmamasına o kadar özen gösteriyordum ama bunu başaramıyordum.

Adalar Vapuru’na binmiştim. Sirkeci’nin yüksekteki çatılarına güneşin ışıkları yeni yeni dokunuyordu. Hüseyin Rahmi’nin hikâyelerindeki gemi yolculuklarını düşünüyordum. Kaygısız ve huzurlu insanlarını. Zaten o da öyle değil miydi? Az sonra güvertede bir dansöz –çingenedir- eski, siyah-beyaz resimlerden fırlayıp salınacaktı. Esmer çocuk akordion çalacak. Bir rügâr -çok hafiftir, ılıktır, mutluluk taşımaktadır- Marmara’nın ortalarından topladığı dalgaları geminin gövdesine çarpar.Köpükler dağılır. Güneş yukarıdadır. O gün yanıma “Döşeğimde Ölürken’i” almıştım.

Çamların altında, turkuaz mavisi, çifit mavisi deniz görüntüsü karşısında onu okuyacaktım. Tepede, hâki yeşillerin arasından kafasını çıkarmış köşkleri uzaktan izlerdim, o sıra gemi iskeleye yanaşıyor olurdu. İnsanlar telaşlı, acelecidir. Hepsi de uzaktaki İstanbul görüntüsünden bunalmış, Adalar’daki turlara koşan insanlardı.

Makbule’nin yalısı Boğaz’a bakardı. O ahşap, görkemli yapının etekleri denize değer. Akşamları yalının camlarından denizde parlayan ışıklara ve şehrin korkularının içine içine bir piyano sesi çarpardı. Tuşlara, siyah-beyaz tuşlara zarif, ince parmaklarıyla dokunan Makbule’ydi. Sabahın ışıklarından sonra Üsküdar İskelesi’nde gemiler hareketlenir. Martılar çığrışır, yelkovan kuşları kayıkçılara aldırmadan deniz seviyesinde kanat çırparlar.

Makbule, duvardaki Picasso resimlerine –bunlar taklittir- , Hattat Kâmil Nazik’in silüs çalışmalarına bakar, serin sabahlarda kahvesini verandada yudumlardı. Onun çay saatleri, doğum günü şenlikleri ve poker partilerine devamlı ve hiç aksatmadan katılırdım. Makbule o saatlerde süzgün ve alkolü biraz abartmıştır, sarhoş gözlerini adeta üzerime mıhlar, sanki konukların bir an önce gitmelerini beklerdi. Tabii o, arkada, yalısında hizmetçileri, uşakları ve heybetli yaşantısıyla kalırdı.

Faytoncular “Büyük tur, küçük tur.” diye bağırıyorlar. “Aya Yorgi’ye şu kadar, atla beyim.”
Sakin bir hava. Araçlar geçmiyor. Motor gürültüleri ve egzoz kokusu gerilerde kalıyor. Dalgınım. Kaldırımsız yolların kenarlarında yürüyorum. Arada çıngıraklar, nal sesleri beni uyarıyor. Faytona binmiyorum. Belki bir bisiklet kiralamalıydım.Yolun altındaki köşklerin havuzları, denizden daha berrak ve mavi görünüyor. Az sonra çam ağaçlarının gölgesine ulaşacağım. Deniz çok aşağılarda kalacak. Palmiyeler kollarını germiş uzun boylarıyla birer heyula gibi duruyorlar.

Keşiş Adası’nın esrarengiz yollarında yürüyorum. Asfalttan az önce çıktım. Yoğun ve gür ağaçların ortasında yitiyorum. Yılan gibi kıvrılan bir patika yoldan gidiyorum. Şehir yaşantısından, kalabalıklardan kaçan keşişler buralarda hangi duygularla gezinmişler, bunu bilmiyorum. Belki bilseydim o ruh haline bürünürdüm.
Kurmacanın samimi ellerinden hiçbir vakit tutamıyordum. Debdebesiyle birlikte arsız, düzenbaz ve bunun yanında, farklı mekânların sokaklarında kalışlarımla vakur, ağabey bir şehir beni kollarına alırdı. İskele Gazinosu’na ay ışığı parıltılı, yaz akşamı ılık rüzgârlarının doğurduğu dalğacıklar çarpardı. Hiç kimse ve bütün okuduklarımın müstağni, aç, perme perişan ve soylu insanları ilgi alanıma girmezdi. Korkuları ve uzaktaki iç sızlanmalarını oralarda bırakmıştım. Bazı günler Selim’in meyhanesine gider, balıkçı hikâyeleri dinlerdim. Beynimin uyuştuğu anların ilerisinde sokaklarda gezinir, şehrin güzel kadınlarına sataşırdım. Gençlik ve şehvet…
Haftalardır Makbule’ye uğramamıştım. Bilgi ve davet mesajları alıyordum. Onun, o lüks ve piyano sesleriyle, keman inlemeleriyle dolu yaşantısı hoştu. Ama benden uzaktı. Oraya artık gitmiyordum. Alkol, sigara kokulu ve kadın kahkahalarının birbirine karıştığı ortam beni sıkıyordu. En son yalının iskelesinden, sallantılı denizde tutunmaya çalışan bir tekneye binmiş ve Boğaz’da bir gezinti yapmıştık. Makbule iri dudaklarını kaygı ve bunun yanında küçümsemeyle büküyor, kıyılardaki parklarda güneşlenen ve oltasını denize sarkıtmış insanlara bakıyor, onların hikâyesini merak ediyordu. “Onlara acıyorum.” diyordu. İnce parmakları ararsına sıkıştırdığı sigarasını ağzından uzaklaştırırken ve boşluğa dumanları üflerken…

Böyle bir yaşantı hücrelerime, iliklerime kadar işlemişti. Ve sonrasında İsmail Dedeli düşünceler beni tekrar yokluyordu. Onu hafızamdan hiçbir zaman silememiştim anlaşılan.
Çocukluğumda ve yetişme zamanlarımda elimden tutan, bana kutsal metinlerden pasajlar aktaran o münzevi, mütevekkil adamın ölümünden sonra uzun yıllar bir bir akmıştı. Ama onlu düşünceler şimdi, nedendir yine canlanıyordu.
Artık nesneyle, organlarımın bakışları ve diğer insanlarla barışık olamıyordum. Korkular gelirdi. Evimin arkasındaki kavşakta trafik kilitlenir. Küfürler, hakaretler, klakson sesleri…- Bir kış vaktidir, az önce kar yağmıştır. Penceremden keskin bakışlı bir rüzgâr görünmektedir.- Yalnızlık büyüyor. Dedesiz bir yaşantı, on yıllar geçmesine rağmen benimle uyuşamıyor. Yoksa korkular ve bir başına hayata tutunamama durumlarıyla beni dede mi yetiştirmişti? Onu bir türlü unutamıyordum.
Şehrin akşamlarının ilerleyen vakitlerinden şafaklara kadar gazinolardan caddelere gürültüler taşıyor.
İnsanlar eğlencededir.
Sarhoşlar kusmuklar içinde.
Dedeyi unutamıyordum.
Sisler boğazıma sarılıyordu.

20.12.2006
NUHAN NEBİ ÇAM
tutunamayanlar1July 11, 2013, 6:21
NARİN ZEHİR-FERGÜN ÖZELLİ
zindan yok ki dedi
müebbet mahkum
zaman yok ki

FERGUN ÖZELLİ ŞİİRİNİN DÜNYAYA BIRAKTIĞI ‘DİL İZİ’: NARİN ZEHİR

Narin Zehir
Fergun Özelli
ilya-2007


İNCELEME: ASUMAN SUSAM

Son yıllarda dergiler için bol malzeme çıkartan ve toptancı yaklaşımlarla Türkiyedeki şiir tarihini özetleme özelliğini de içinde barındıran soruşturmaların, tartışmaların, başında şairlerin onarlı yıllara yerleştirilerek değerlendirilmesi geliyor. Hem geleneğe hem şaire 70’lerin 80’lerin, 90’ların kutucuklarının içinden bakılması bir ölçüde yazanı da yazılanı da erken yargılamak oluyor. Şiir de zaman da bulana dalgalana kendi sürekliliği içinde akmayı sürdürürken dünyayla, doğayla, zamanla, insanla, toplumla… şairin etkileşimi sürerken bölüklere ayırdığımız şairleri askeri bir mantıkla değerlendirmek, şiire bu tanımların içinden bakmak hele de tasviye önerileriyle ortaya atılmak eksik ve yan(lı)ş bir çaba gibi geliyor.

Her sanatçı kendi biricikliğinin içinden hayata bakıp kendini ve şiirini dönüştürürken elbette ve hiç şüphesiz aldığı yol kadar ve sözünün kuvveti kadar tarihe izini bırakacaktır. O izleri sezmek, koklamak, görmek kısaca onun yolda bıraktığı kerterizleri keşfetmek ve öncekinin bıraktığı yerden kendi yorumuyla yürümek bir ölçüde bir geleneğin sürdürücüsü olmak anlamını taşımaz mı?

80 kuşağı içinde anılan bir isim olan; ama şiir ilkeleriyle ve oluşturduğu şiirin biricikliğiyle ‘kuşak’ tanımlamalarının dışında ve ötesinde bir şiiri yaşatma iddiasında olan şairlerden biri de Fergun Özelli’dir.

Sanat dili gündeliğin dışında; sokaktan, gündelikten beslense de onun başka bir şeye dönüşmüş hali olarak karşımıza çıkar. Şiir her şeyden önce dildir. Dilin zihinle sevişmesinden doğan bir haz nesnesidir bir yanıyla şiir. Bir yanıyla da uyandığı tarih havuzunda, belleğin derinliklerinde derinlik sarhoşluğuna düşmeden derinlik’le yapılan yıkıcı bir dans’tır.

Fergun Özelli şiiri, her şeyden önce dilinin ‘narin’, ‘naif’ kıvraklığıyla zihninin ‘zehri’ ni dengelemeyi başarmış bir şiir olarak çıkıyor karşımıza. ”akan sular: taş ustaları” değişindeki gibi zamanı yontan bir dil ustası olmayı amaçlamış bir şairle karşılaştığınızı ‘narin zehir’le ve Özelli şiiriyle ilk kez buluşuyor olsanız da anlayabiliyorsunuz.

Bırakıp gelir, bırakıp giderim ya anlam yıkan anıları
Tarih neden kezzap kokusuyla gezer gariban hayatları

‘narin zehir’in öznesi, acımasız zamanla sonucunu bile bile düelloya giren, hatta zamanı bu anlamda kışkırtan bir öznedir. Ondan hesap soran, onunla tartışan, ona başkaldıran… Zaman zaman romantik bir naiflikle geçen zamana ‘özlem’ niteliğine dönüşen serzenişlerin temelinde tarihselden yana tavrını koymuş bilinçli bir öznenin “Duralım bakalım! N’oluyoruz!?” hali de vardır. ‘yenidünyadüzeni’ aldatmacasıyla doğanın doğa olmaktan ,insanın insanlıktan çıkarılmasının çaresiz öfkesi, ‘geçip giden zamana ağıt’ vardır bu şiirlerde; çünkü bozulup gidenin bir daha, daha iyiye evrilerek dönüşünden ümidi de yoktur. Çoğu sanatçı için zaman büyülü, vazgeçilmez izleklerden biri olmuştur, karşıtını içinde barındıran ölüm gibi. Felsefi anlamda varoluş sorununun ikiz kardeşi olarak türlü metaforlarla karşımıza çıkmaktadır. Bu şiirlerde ‘zaman’ soyut felsefi bir izlek olarak değil ‘çağ’, ‘devir’ anlamıyla daha çok sorgulanmaktadır. ‘şimdiki zaman’dan şikayet, ‘geçmişin güzel günleri’ne özlem, ‘bitip giden ve yakalanmayacak olanın yas’ı olarak ‘zaman bu şiirlerde deşilir. tarih binlerce kez binlerce kişiyle yazılmıştır toprağa/su fotoğraf çekmiş ağaçlar çerçevelemiş ateş bakmıştır/insanlar hep yürüyüp giderken hep ardına bakmadan… Zamanın tarihsel akışı bu bağlamda sorgulanır çokça. Hatta denebilir ki yapıtı oluşturan hemen her şiir böyle bir derdin odağında temalarını biçimlendirir. Giderek kötüleyen bu çağda tüm olan bitenin sorumlusu ödevini eksik yapmış ‘insan’lardır.
Soluk soluğa terk ediyorum kahramanlar sarayını/koynuna sığındığım uygar uçak, kahkahayla yırttıkça/ bulutları, çürümüş ruhların kokusu sarıyor karanlığı/ tekrarın tekrarını yaşadığım bu ülkede,ne demeli, geldi/ de geçiyor gökyüzünü kulaçlama zamanı

Doğayla güçlü bir bağı vardır bu şiirlerin. Ancak bu bağ her şiirde ‘doğa’nın kendisini merkeze koyan bir bağ değildir. Daha çok öznenin, dünyanın, düzenin hallerini anlatmanın güçlü, çekici ve etkili bir aracıdır. Çoğu benzetme, eğretileme doğadan insana aktarmalar yoluyla gerçekleştirilir. Bu açıdan bakıldığında utangaç; ama süslü bir genç kız hali vardır bu şiirlerin dilinde. Taze açılmış gonca bahar…İnceltilmiş ‘narin’ bir duyarlığın taze esintileriyle gelir bu dil gönülevimize. Bazen şiirin ritmini bazen de okurun zihnini zorlama pahasına… ulema imge’ler, yalnızlığa yığılıp kalan güneş,hayal kırıklıklarıyla kaplı pamuk yorganlar,saçın ak düşmüş gencecik gitar, kekeme şarkılarla gelen deli poyraz,çocukluğu ayaz ayaz kırıştıran zemheri vapurları,iki salkım düş,kadınhan’ıyla öpüşen nazlı yağmur, taze yurtta sözcük açan çimçiçek çocuklar,tohum gözlü bulutlar, acemi tütünler,…

Özelli şiiri, dilinin kurgusu itibari ile paradokslardan beslenen bir şiirdir aynı zamanda. Söyleyişiyle kimi zaman sizi ve zihninizi zorlarken öyle bir yerde, öyle bir biçimde kendini durdurur ki işte oradan naiflik fışkırır. Onu, okuru şiirden kopma noktasına getirecek tehlikeden de işte bu naiflik kurtarır. Bu şiir gücünü büyük ölçüde bu paradoksal dengeden alır.



Şiirin dil ustalığı olduğuna inanmış bir şairdir Özelli. Onun için son derece zengin sözcük dağarcığıyla, şaşırtıcı imgelerle, sözcük ve zeka oyunlarıyla, karşıtlıklarla, uzak ve yakın anlam çağrışımlarını kullandığı sözcüklerle, mecaz oyunlarıyla rengarenk bir dil karnavalıdır şiiri aynı zamanda. Bu nedenle de eğlendirir de sizi. Hayatla, şiirle, dille kurduğu küçük hınzır oyunlarına sizi de katmayı başaran bir şairdir o. Sözcükleri birbirleriyle harmanlamayı, yeni sözcükler elde etmeyi sever şair. Bunu gerçekleştirirken çoklukla sözcüklerin sessel çağrışımlarından yararlanmayı seçer. Belki dili en çok böylelikle kendi kıldığını hisseder. Onun olmuş sözcüklerdir bu yeni sözcükler: gülleme, çimçiçek,çokucuk,kansalak,aşkrevan,düşdelen…

Gündeliğin nesnelerini ve pratiklerini şiirine şiirini kichleştirmeden taşımayı başaran biridir de aynı zamanda….aymışın sandım dallarım ürperince, iyi ki kalktı sutyen sisi/tomurcuk güllerle yanımdasın,sırra kadem bassa da aşk, delirmek işten değil çöplük içimizde,kuluncuna yel girmiş kudretli kadavra,kontörler birer birer tükeniyor ömür çantasında… Konuşma dilinin olanaklarını kurmacaların en soyutu olan şiirin diline tercüme etmeyi başarmış bir bilinçtir karşımızdaki. Bu dil karnavalı içinden tarihsel- eleştirel söylemini, poetik, ideolojik, etik derdini ‘narin kadeh’teki ‘yeşil zehir’ olarak okuruna sunar. Sonuçta sanat zehriyle sulayarak cennet uykusu sandığımız gaflet uykularından bizi cehennemimize uyandırmak için vardır. Sonsuz döngü içindeki yabanlığımızı, yalnızlığımızı bize duyurmak için bir provakatördür. Göze alan için cehennemden kaçış yoktur, uykuyu sevenler için ninni, masal çok!

Ey kâinat, beni kutsa!/ anladım önemli değilim/ taştan ya da karıncadan/ peki, ya bu hafıza… ya bu hafıza?

Özelli şiirini seçtiyseniz hayatı seçmek konusunda, aymak, bellekle, tarihle, zamanla yüzleşmek konusunda bir provakasyonla karşı karşıyasınız demektir! Bu şiir, naylondan çağa, robotlaşmış insanlara inat; hayatın, doğanın, insanın saf halini bıkıp usanmadan aramaya, bulduğunu kaybetmemeye, var olanı korumaya adanmış bir hayattan fışkırır çünkü.

ah! Ulema imgeler, yetişin, üşüşün
süzüleyim akıp duran gül suyuna
görünmez camlarını kıracağım koca evren
küçücük kırmızı bir gül takacağım sonsuzuma!

Sanatın kaynağında ölüme itiraz , dolayısıyla mutlak olanın iktidarına bir başkaldırı söz konusudur. Bozguncudur bu yüzden sanatçılar, düzen karşıtıdırlar. Yabanıl ve yalnızdırlar. Sürgündeki ruhturlar ve cehennemi yaşarlar. Bu yolda sonsuza kalma, ölümü yenme sanattaki kalıcılıkla olacaktır elbet. Bu ruhun cehenneminden kurtulması ve özgür olması demektir. Sanatçı son noktaya kadar bunun için çabalar; zamanın yargıçlığına güvenmekten başka çaresi de yok gibidir. Saf şiirin peşinde koşup, incelip, kendini damıtıp gülün suyuna karışıp sonsuza bir gül olmak…şairin dileği budur.


Söz düştü sesime, yapıştı…Kurtulmak için, sesi söz’lemek gerek. Şair de dünyaya dair ve dahi ona karşı sözü olan değil midir ki? uzaklar yakın değildi/ sesler seslere kavuşmazsa…O ürküten yalnızlıktan insan sıcağına köprüler kurmanın bir yolu olmalıydı şiir. Sese dönüşen söz uzakları yakın etmenin bir yolu değimliydi ki? Ah! Sabır ağacım, şiirim…Umudu kesmeme, dünyanın kirine pasına dayanabilme yolu değilse şiir neydi? Şairin derdi evrende bir ‘dil izi’ olmak değil miydi ki?

Tozdum ya, hayat dolu minicik mana
Yırtıldım yeniden ateşi bulmaya

İnansanız da inanmasanız da!

İNCELEME:ASUMAN SUSAM

tutunamayanlar1July 11, 2013, 6:13
YILLAR YILDIZLAR
YILLAR YILDIZLAR

Ona bir ömür biçilmişti.

Hiçbir şeyden korkmuyor değildi.

Şehre yıldırımlar gibi, bir nisan ayı kar erime gününde çıldıran nehirler kadar karanlıklar çöktüğünde korkuyor; çocuksu yıllarda annesinin bacaklarına sarılır gibi tenha odasının bir ucunda yalnızlığına sarılıyordu. Çöplüklerde martılar çığrışıyordu. Birileri, elleri ceplerinde kayalara çarpan dalgaların damlacıklarının savrulduğu yollarda yürüyor. Limanda dalgalardan başı dönmüş gemilerin sancılı gözlerine şahit oluyor ve korkuyordu.

Bir lodos eserdi. Kar taneleri Galata Kulesi’nden havalanan martı sürülerinin aralarından döne döne inerdi. Bir yalnızlığın, uzaklarda görkemle örülmek istenen hayatın iplerini birileri sıkıca tutardı.

Küfürler, korkular. Bir pavyonun ışıltıları yollara vururdu. Sarı arabalar geçerdi. Hangi duygular onları bu hallere sürüklemiştir? Sarhoş adamlar kaldırımları ayırt edemeden , ayaklarının yerini güvenceye alamadan yürürler.

Adam ürperir. Şehri görür. İnsanları, yaşam tarzlarını.

Sirkeci’nin arkasında, unutulmuş pansiyonlardan birine yerleşmişti. Bu, uzakların ilk deneyimiydi. Leş kokulu karyolalı, duvarında dekor namına bir küçük ayna, siyahımsı nevresimlerin yanı başında bir komodin. Pencere, kesme taş döşeli dar bir sokağa bakar. Oradan yağmurlu günlerde küçük derecikler aşağılara kayar.

Uyuyamazdı. Bir şok tesirine maruz kalmıştı. Yalnızlığı ile baş başa kaldığında, dizlerini göğsüne çeker akşamı, devasa ışıkları düşünürdü. Kimseye merhaba diyemediklerini. Kulaklarına dolan gemi böğürmelerinin ve medeniyet şehrinin hızını algılayarak yaşayamadıklarını.

O kasaba gerilerde kalmıştır. Öncekilerin öyküsünü yazdığı, çamurlu ve daracık yollarından koşarak geçtiği annesinin, babasının yaşadığı, uzayan bozkırın tam ortasında kurulan kasaba. Oraya ait hafızasında neler kalmıştı ki?

Beyninin içi bomboş değildi. Çocuksu, berrak duygular. İnsan karakterine dair iyi zanlar. Şehirlerin şehrine yönelik ihtişamlı ve sempatik hayaller…

Babası kasabanın işlek tek caddesinde oraya özgü tek bir kitapçı dükkanını işletirdi. Şehirle ilgili istediği bilgileri orada zorlanmadan bulabilirdi. En son çıkan aylık dergiler kendi dükkanlarına gelir ve onun gözlerinin önünden geçerdi. Bazen minyatürler görürdü. Şehrin en görkemli noktalarına dikilmiş kale burçlarında salınan pürçüklü sancaklar, bilgelerin sofrasında hikmete kaşık sallayan müritler.

Nehrin öbür taraflarında, uzak kayalıklarda batan güneşe ellerini göğsüne bağlayarak bakardı. Bir istek, hemen büyüyüp o şehre ulaşma isteği içinde kabarırdı.

Ve şimdi…

Uzun yıllar geçmişti. Annesinin, çantasının bir köşesine sıkıştırdığı muska ve o kadının halis dualarına sarılıyordu. Uzaktaydı. Kısacık öyküler yazıyordu. Bir roman denemesi… Hiç tanımaya fırsat bulamadığı, şehrin en güzel kızına yazılmış mektuplar. Ağlamaklı şiirler. Mevlana’nın Mesnevisi, Said Nursi’nin risaleleri, fikir modasına saplandığı günlerin kalıntısı Das Kapital…

Şimdi şehri okuyordu. İnsanları çözmek istiyordu. Haftalar onu biraz bilinçlendirmişti. Kaypak adam olma düşünceleri onu ayakta tutabilirdi. Ama o Anadolu’ydu. Ya yetiştiği terbiye ne olacaktı! Sımsıkı sarıldığı kökleri.

Acıkmıştı. Zaman bir hayli ilerlemişti. Bir çorba içmeliydi. Yüz bin lirası kalmıştı. Bir an önce öykülerini yayınlayacak insanları bulmalıydı.

O kasabaya dönmek onun için en kötü sondu. Ya yayıncı bulamazsa… Hayallerinin güdük olduğunu söylerlerse.

Belki bir tarikata katılırdı. Derviş akşamında gökteki yıldızları izlerdi. Dergâhın duvarlarının ötesindeki denizde kayan gemileri düşünür, çığrışan martıların kanat seslerini duyumsamaya çalışırdı. Rabıtalar kurardı onlarla. O kasabaya, arkasında bıraktıklarına bir daha dönmemeliydi.

Bir ihtimal meyhanede akşamlardı. Artık yer altı örgütlerinin gözü kanlı tetikçisi olmuştur. Bu durumda bilinci çoğu zaman uyanıklıktan uzak dururdu. İş üzerinde olmadığı vakitlerinde sarhoş sallanmalarıyla sahillerde gezinir, kaba dalgaların aralarından taşlar kaydırmaya çalışırdı. Hiç kimseye minneti olmazdı. Öldüren, can alan o olurdu. Kiralık bir adamdı.

Ama oraya dönmemeliydi.

Süleymaniye’den ezan yükselir. Yeni Cami’den ve diğerlerinden. Bir akşam saatidir. Müezzinler adeta yarışmaktadırlar. Bu kaçıncı günün akşama durduğu saatidir? Şehrin yabancısı değildi artık. Kesinlikle adımlarında bir tedirginlik, bakışlarında kaçamak görülmüyordu. Ama elleri adeta böğründe kalakalmıştı. Şehrin insanları onu görmemişlerdi. O, onları görmüş; küçüklüklerine üzülmüştü.

Yalnızlık çığ oluyordu.

Pansiyonun döne döne çıkan daracık merdivenlerinden odasına en son o giriyordu. Kırgın duygular. Nefret bakışları ve özgüveninde kırılmalarla.

“-Onlara göstereceğim.”

Ama nasıl? Gece bitiyor. Şehir tüm telaşıyla ayaktadır. İnsanlar koşuşturuyor. Tramvaylar ters yönlerde kayıyor. Gün bitiyor. Ama adam dayanmaya çalışıyor.

Pansiyonun öksüz odasında, karaladıklarını inceliyor.

Şehir tüm yaygarası ve büyüklüğü ile sokaklarında geceyi gezdiriyor. Tenha caddelerinde tek tük arabalar dolaşıyor. Adam odasındadır. Yaşadıklarını ve aydınlıklarda yaşamak üzere olduklarını düşünüyor. Rezilce, sürünerek yaşama ihtimallerini.

Kan veriyor her şey.

Sakallı çayır kuşunu düşünüyor. Yılkıdan arkaya kalmış ihtiyar atı. Koyunlarını dağların ıssızlığında kaybeden, koyakların sağır derinliklerinde unutan çobanı. Yalnızlığı. Kırgınlıkları. Kar sularıyla köpüren dereleri. Oluklu pınarların soğuk aralıklarında bir kabın içinde bırakılan taze koyun yağlarını. Kirli elbiseli, dağınık saçlı ve kelleşmiş yanaklı çocuklarını. Çadırların aralarında sabahlayan sığır sürülerini. Taze bir tezeğe basma tehlikesiyle karanlığın içinde, yıldızların aydınlığında yürümelerini.

Ve az sonra güneşin ilk ışıklarıyla yaşayacak olduklarını. Şehri bir daha görecek. Onun yapmacık, mukavvadan insanlarını. Berrak olmayan tavırları. Kasabasını ve kalabalıkların insanlarını kıyaslayacak.

Elleri ürperiyor. Sabahın ona sunacağı her yaşantı, realite onu korkutuyor.

Pansiyonda akşam oluyor. Sabah oluyor. Orada mı geçirecek ömrünü?

Bütün yaşayamadıkları ama yazdıkları dağlar gibi kabarıyor. Kimselerle onları paylaşamıyor. Kaldırımlarda kimseye çarpmadan, mağrur ama mağlup yürüyor.

Ona bir ömür biçilmişti. Bir kasabanın akşamından, devasa metropollerin soğuk sokaklarında geçirilecek bir ömür. Korkularla örülecek bir gençlik. Bir şehre ulaştığında ellerini tutacağı sağlam yerler bulamayacak. Ve bir şehre vasıl olmuştu. Tutunacak hiçbir yer bulamıyordu.

Yoksa ona biçilen ömür bu muydu?

Yalnız, leş kokulu pansiyon odasında, dev bir şehrin küçücük insanı yaşıyordu.

Gece aydınlığa, aydınlık geceye giriyor…

NUHAN NEBİ ÇAM
tutunamayanlar1July 11, 2013, 6:07
16 17 18 19 20 [21] 22 23 24 25 26
tutunamayanlar
Toplam İletisi:343