SINCE OTAR LEFT


OTAR GİTTİĞİNDEN BERİ

Haydar Ergülen
Kaynak: radikal

Gözyaşlarımız ve vicdanımızdan başka mülkümüz yok. Ödünç olmayan tek mülkümüz onlar ve içlerinde saklı duranlar. Bazen vicdanımızdan doğru suçlansak, kendimizi bir kez daha kırılmış hissetsek de, içindeki o saklı duran şey, hadi keder diyelim ya da acı, bizi gözyaşlarımıza inandırmaya yeter. Hakikat öyledir, çoğu zaman tuzluya gelir. Gözyaşlarımızı da savunacak halimiz yok ya, o yerini de bilir, ne zaman kalbimizden gözlerimize doğru süzüleceğini de. Gözyaşlarımız, vicdanımızın kızkardeşi.

4. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali kapsamında, daha önce İstanbul Film Festivalinde gördüğüm 'Otar Gittiğinden Beri' adlı filmi bir kez daha izledim. Büyük bir sinema salonunda ilk gördüğüm günü unutamam. Benim gibi pek çok izleyici de, o gerçek bir içtenlik belirtisi olan savunmasızlık halinde, gözyaşları içinde terketmişti salonu. Gürcü filmi sanıyordum ama değilmiş, Julie Bertucelli'nin ilk uzun metraj çalışması, 2003 yapımı bir Fransız filmiymiş. Filmmor kataloğunda filmin konusu şöyle özetleniyor: "Sovyet sonrası Gürcistan'ının harap başkenti Tiflis'te, genç Ada, annesi Marina ve büyükannesi Eka'yla birlikte yaşamaktadır. Paylaştıkları eski dairede günlük yaşam hiç de kolay değildir; bu şartlarda tebessüm ve kahkaha zahmet gerektiren şeylerdir. Hayatlarının tek sevinci, Paris'e göç etmiş olan ve zaman zaman biraz para yollayan, ailenin çok sevilen oğlu Otar'ın düzenli bir şekilde gönderdiği mektuplardır. Uzun yokluğu süresince genç adamın adı ev halkı arasında efsaneleşmiştir. Ancak birgün Otar'ın bir arkadaşı Marina'yı arar ve üzücü bir haber verir. Bundan sonra Marina ve Ada'yı kaçınılmaz bir görev beklemektedir. Eka'dan gerçekleri saklamak ve yaşlı kadının hiçbir şey değişmemiş gibi hayatına devam etmesini sağlamak..."

Otar, Gürcistan'da tıp doktorudur ve ülkenin zorlu yaşam koşulları nedeniyle Paris'te kaçak olarak inşaatlarda çalışmaktadır. Birgün iskeleden düşer ve ölür. Haberi geldikten sonra genç Ada, Otar dayısının yazısını taklit ederek, onun ağzından mektup yazmaya ve büyükannesine okumaya başlar, arada bir de zarfın içine sanki Otar dayısı göndermiş gibi para koyar. Tıpkı bir Ermenistan filmi olan "Votka Limon"da olduğu gibi burada da aile, evlerindeki eşyaları eskicilere satarak geçinmeye çalışır. Sonunda oğlunun özlemine dayanamayan büyükanne, evdeki bir kütüphane dolusu Fransızca kitabı satarak, Paris'e üç kişilik uçak bileti alır. Giderler. Eka oğlunun öldüğünü öğrenir. Aralarında 'ölüm' sözcüğü hiç telaffuz edilmez, Eka oğlunun Amerika'ya gittiğini söyler.

'Daima Lilya' filmini görenler, oradaki sertliği anımsayacaklardır. Mafya tarafından Türkiye'de de zorla çalıştırılan eski Sovyetler Birliği kadınlarının trajedisine bu filmle de İsviçre'de tanık olmuştuk. 'Otar Gittiğinden Beri' ise kapitalist Batı ülkelerine zorunlu göçü vurgular ve trajik sonuyla, eski vicdana sahip olan herkesi gözyaşlarına boğar. Otar Paris'teki yoksullar mezarlığına gömülmüştür, tıpkı bizde kaybedilenlerden bazılarının kimsesizler, kayıplar mezarlığına gömüldüğü gibi. Biz gözyaşlarımıza inansak da, anneler oğullarının, kızlarının öldüğüne inanmaz, inanamaz.

Ne yazık ki artık bizi inandıracak çok şey var:Sömürünün, eşitsizliğin bir uygarlık maskesi altında sürdüğü bir Batı var, savaşlar, iç savaşlar var, nitelikli insanlarına bile iş sağlayamayan ve bu yüzden çareyi milliyetçiliği körüklemekte bulan yoksul ülkeler var. Marina, annesi Eka'yla 'Stalinci' diyerek dalga geçiyordu. Filmi ilk gördüğümde bir şiire başlamıştım, ilk dizesi şöyleydi: "İnsan Troçki'yi sevse de ara sıra Stalin'i özler." Belki de "Stalin gittiğinden beri" nice Otar başka ülkelerde ucuz emeğini, nice kadın da bedenini satarken kaybolup gitmiştir.

tutunamayanlar5July 11, 2013, 5:48
LES INVASIONS BARBARES


BARBARLARIN İSTİLASI

Kanadalı yönetmen Denys Arcand’ın Amerikan İmparatorluğunun Alçalması (The Decline of the American Empire) filminin devamı niteliğindeki filmi Barbarların İstilası (Invasion of the Barbarians), temeline işlenmiş bol ideoloji ya da “izm”lerin üzerine çok da yabancı olmadığımız bir konu olan baba-oğul ayrıklığının yükseldiği, gündelik insani duyguların eşliğinde meselesi de olan bir film.

Kanser olmasından sebep ölümle arasındaki mesafenin kısalığını daha iyi idrak etmeye başlayan Remy’nin (Remy Girard) eski karısı Louise (Dorothée Berryman), bu sosyalist adamın kapitalist oğlunu son zamanlarını beraber geçirmek için Londra’dan Kanada’ya çağırır. Oğul Sebastian’ın gelmesiyle de geçmişe doğru iç ve dış esaslı bir hesaplaşmayla eş, dost, akraba kabilinden kim varsa hepten feylesof içtenliğiyle gönüller alınır. Komedi, dram, romantizm gibi janrların hepsini birden barındıran Kanada-Fransa ortak yapımı film, 2004 yılında en iyi yabancı film kategorisinde Oscar’ı da çok bilindik tabiriyle kucaklamış. Remy’nin vücudunu saran kansere bir gönderme de sayılır barbar istilasını yönetmen bizzat kendi şöyle açıklıyor:

“Amerikan İmparatorluğu dünyanın mutlak hâkimi. Bu nedenle, sürekli barbar saldırılarını geri püskürtmek zorunda kalacak. 11 Eylül imparatorluğun kalbine vurulan ilk başarılı darbeydi. Gelecek olan pek çoklarının ilki…

Ülkelerin nesli tükenmekte olan türler olduklarını düşünüyorum. Gelecek kuşaklar için, sınır fikri neredeyse konu dışı olacak. Bu Remy’nin oğlunun da içinde bulunduğu durum. Bir yanda Amerikan vatandaşları ve diğer yanda vatandaş olmayan yabancılar. Washington’dan bakıldığında, Fransızlar, Bulgarlar ya da Japonlar bir ve aynı şeydir: Barbarlar."

NURHAN ÇAĞLAR

İYİ SEYİRLER

-1-


-2-
tutunamayanlar5July 11, 2013, 5:42
NAKED
NAKED

Senaristliğini ve yönetmenliğini Mike Leigh'nin yaptığı 1993 yapımı Naked, anlamların buhar olup yitirildiği noktada; yalnızlık, hayata karşı duyulan öfke ve 20. Yüzyılın sonunda insanoğlunun yüz yüze kaldığı “Dead End” – çıkmaz sokağın bir özetidir adeta.

Film, Manchester da, gece dar bir ara sokakta, bir kadına tecavüz eden filmin kahramanı Johny'ye tedirgin edici bir kamera hareketi ile birlikte hızla yaklaşarak açılır. Bu sahne üzerinde biraz durmak istiyorum. Filme zaten bütünüyle hâkim olan nihilistik bir tutum var. Bu sahne filmin ana fikri mahiyetinde… Burada olay yerinden hızla uzaklaşarak bir kaç plan boyunca sürekli koşan Johny'yi izleriz. Burada ki, maruz kalınan gerçekliğe tahammül edememe hissi film boyunca devam edecektir. Ayrıca film, sonda da aynı açılıştaki gibi Johny'nin ortamı terk ederek hızla uzaklaşmasıyla kapanacaktır. Çünkü filmin sonunda Johny için hiç bir şey çözülmüş olmayacaktır.

Film, “kültür ve uygarlık” kavramlarının nihayetinde esas şiddet üreten olgulara dönüşmüş olduğunu ve zamanın ruhunun bireye işkence eden ve bireyi sürekli olarak çevresindeki dünyadan ve en başta kendinden kaçmaya zorunlu kılan bir yapıya bürünmüş olduğunu anlatmaktadır. Yönetmen bu düşüncesini, çoğunlukla, Johny karakterini şehrin karanlık ve pis sokaklarında gezintiye çıkararak ifade eder. Johny, Manchester’dan kaçarak Londra’ya gelir ve Londra sokaklarında ki gezintisi sırasında türlü insanla muhatap olur. Bu insanların hepsi sorunlu insanlardır. Hepsinin farklı dünyaları vardır ancak ortak olan şey hepsinin acı çekiyor olmalarıdır. Tüm bu insanlar, şehir hayatının üretmiş olduğu manevi şiddeti farklı biçimlerde hisseder ve farklı biçimlerde ifade ederler. Başka bir sahnede Johny, eski sevgilisinin ev arkadaşıyla sevişirken kızı hırpalamaya başlayınca, kızın cevabı: “Seni anlıyorum, Johny” olur.

Her ne kadar mekân tasvirleri genel olarak kısıtlı olsa da, özellikle dış mekân çekimler şehrin lağım kokularını bile hissettirebilecek kadar güçlü seviyededir. İç mekân çekimler de ise filmin özgün bir yanı olmamakla birlikte çoğu zaman bunaltıcıdır ki bu da filmin temasıyla ister istemez uygun düşmektedir. Çünkü birey, günümüzde, çevresindeki hayatı ve dünyayı algılayamaz bir haldedir, tek algılayabildiği şehrin kendisidir. Dahası kendi benliğine - egosuna doğru çıktığı yolculuk sadece diğer varlıklardan değil kendinden de uzaklaşmasına sebep olmuştur. 1944 tarihli bir Amerikan yapımı olan Murder, My Sweet filminde aradığı adamı bulamayan dedektif’in söylediği gibi: “Tek bulabildiğim, bir kez daha, bu şehrin ne kadar büyük olduğuydu!”.

Tüm bunların yanı sıra filmin en can alıcı öğesi ise diyaloglardır. Mike Leigh, sinemasının yapı taşlarından biri olan çarpıcı diyaloglarını tüm filmlerinde kullanıyorsa da, özellikle bu filmde diyalog üstadı bir yönetmen olduğunu kanıtlamaktadır. Burada parantez açıp diyaloglarını nasıl yazdığından da bahsetmek istiyorum: Mike Leigh, diyaloglarını yazmaz, yalnızca ortaya bir fikir atar ve oyuncularıyla birlikte kendisinin de dâhil olduğu sahnede doğaçlama bir şekilde geliştirir. Böyle bir çalışma biçimi ile, ortaya çıkan felsefi diyalogları soyut bir sözcük oyunu olmaktan çıkarır ve günlük konuşma diline yedirir.

Hikâyeye dönecek olursak, birbirine paralel giden ve filmin sonunda kesişen iki karakterimiz vardır. Bunlardan biri Johny’dir. Çok okumuş, kültür düzeyi epey yüksek, şehirli bir derviş edasıyla sırtına kitaplarla dolu çantasını takıp şehrin sokaklarında, soluduğu havanın dehşetiyle çıldırarak, gezinir durur. Bir diğer karakter Johny’nin eski sevgilisinin ev sahibidir. Filmde bu karakterin hayatının detayları verilmez, yalnızca iki özelliği ön plana çıkartılır: Zengin oluşu ve kadınlara şiddet uygulayarak cinsel açıdan tatmin oluşu. Johny karakterinin aksine bu adam şiddeti bir tatmin aracı olarak görmekte ve bunu bir oyuna dönüştürmektedir. Oysa Johny için bu bir oyun değil, tam tersine maruz kaldığı baskının dışavurumudur. Ne olursa olsun belki de bu karakterle vurgulanmak istenen, kültürlü kültürsüz, zengin fakir tüm bireylerin aynı şiddet üreten tutum içersinde sahip oldukları anlamları yitirmiş oldukları ve bunun sorumlusunun zamanın ruhu olduğudur.

Son olarak ilgimi çeken bir noktaya daha değineceğim. En başta da söylemiş olduğum gibi film “kültür ve uygarlık” kavramlarına eleştiri getirmektedir ancak işin başka bir boyutu daha olabilir. Şöyle ki: Nihayetinde burada bahsi geçen uygarlık “Modern Batı Uygarlığı” olduğu için belki de ele alınması gereken asıl kavram “Modern” kavramı olabilir. Çünkü filmde üzerinde durulan diğer bir nokta Johny karakterinin çok okumuş bir adam oluşudur. Ancak modern bir toplumda çok okumuş olan insanların genelde olduğu gibi bir akademi de yahut başka yüksek bir konumda bulunmamaktadır Johny. Bunun yerine biz onu sokakta ki evsiz serserilerle, tinercilerle ve fahişelerle aynı ortamı paylaşırken görürüz. Buradan hareketle aslında bunun herhangi bir uygarlığın değil “Modern Uygarlığın” eleştirisi olduğu fikri daha akla yakın gelmektedir. Çünkü film boyunca kelebek etkisinden, evrimden, uzay araştırmalarından, tanrıdan bahseden; her şeye bir açıklama getirebilen ve sahip olduğu bütün bu bilgi birikimi tarafından zehirlenerek büyük bir işkence gören; yaşadığı belli bir yeri olmayan; geceleri sokaklarda yatan ve belki bir anlam bulabilmek umuduyla oradan oraya dolaşan bir gezgin olarak Johny:

Aslında “Modern” sisteme ayak uydurmayı reddetmiş bir asidir aynı zamanda.

Bir bekçi ile girdiği felsefi bir konuşmada Hıristiyanlığın kutsal kitabından başlayıp astronomiye, Çernobil’e kadar birçok veriler sunarak insanlığın sonunun geldiği ve mahşer gününün evrimin bir parçası olacağı gibi önermelerde bulunur. Bu da Slovaj Zizek’in bir önermesini akla getirmektedir. Bir çeşit kozmik felaketin dünya üzerinde ki yaşamı sona erdireceği tarzında hayaller kurmanın, mevcut bulunan kapitalist sistemin nasıl sona ereceğini tahayyül etmeye çalışmaktan daha kolay olduğu ve bunun, üzerinde ki baskı sonucu yeni bir mekân icat etmek zorunda kalan birey için kaçınılmaz olduğu. Burada bahsi geçen baskı, sürekli yeni ve sapıkça fanteziler üreten ve bu fantezileri doyurmasını bireye zorunlu kılan kapitalist sistemin yarattığı baskıdır ve bu durum, böyle bir (dis)ü-topyanın gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır.

İşte, zengin ve şiddeti bir oyun haline dönüştüren filmin diğer kahramanı da sisteme adapte olmuş ve sitemin kendisine önerdiği üzere tüm fantezilerini hayata geçirmeye çalışan bireyi örneklemektedir. Aynı şekilde bu adam sisteme adapte olduğu için zengin bir adam olarak sunulmakta, ancak kültürlü biri olmasına karşın sistemi reddettiği için Johny beş parasız sokaklarda sürtmektedir.

Bütün bu şiddet içerikli kültür ve uygarlıkla çevrelenmiş olması yüzünden Johny, klostrofobik bir sıkışmışlık hissi ile hayata karşı acımasız ve umursamaz bir tutum takınmıştır. Okuduğu kitapları okumaktan vazgeçememesine rağmen, onları okuyarak da hiçbir konuya çözüm getiremiyor oluşu dikkat çekicidir. Örneğin, bir sahnede bir kahvaltı salonunda tanıştığı bir kızın evine gider, fakat güzel güzel sohbet ederlerken ve ortada hiç bir sebep yokken kız onu evden atar. Johny bu sahne de tam olarak şöyle diyecektir:

"Buradan anlaşılıyor ki kaç tane kitap okumuş olursan ol bu dünyada asla asla ama asla anlayamayacağın bazı şeyler vardır"

Filmin başlarında eski kız arkadaşı Louise 'e ne kadar kötü davranmışsa ve kavga etmişseler de sonlara doğru bütün o nihilizmine karşın belki de bir parça önem verdiği tek kişinin o olduğunu anlatmak ister gibi birbirlerine ufak şakalar yapıp sohbet ederler. Ancak yine de filmin sonunda hiç haber vermeden bir gece önceden kalma kırık bacağıyla kalkar ve bilinmeze doğru oradan hızla uzaklaşır.

Filmde duyduğumuz en son diyalog ise: "Bu dünya ne zaman sona erecek?" olur.

İLKAY ATAY



İYİ SEYİRLER

-1-


-2-


-3-
tutunamayanlar5July 11, 2013, 5:36
HAIR
BIRAK GÜNEŞ İÇERİ GİRSİN

68 kuşağı denen kuşak, Türkiye’de Türkiye şartlarına göre devrimcilerle temsil edildi ise, Amerika’da oranın şartlarına göre hippilerle temsil edilmiştir. 68 kuşağının çıkış nedeninin Vietnam savaşı olduğu tezi kısmen doğrudur. Tam doğru değildir çünkü bir nedeni daha var. O da o tarihten 6 yıl önce gerçekleşen Küba devrimidir. Şimdi üzerinde resmi bulunan T-shirtleri serbestçe satılan, giyilen, kendi adına yapılmış müziği dinlenen Che Guevara özellikle Türkiye’deki 68 kuşağına yol gösterici oldu. Küba’dan sonra Vietnam savaşı A.B.D. için büyük önem kazandı. Çünkü onların en büyük kabusu parsel parsel ülkelerine doğru yaklaşıyordu.

Fakat savaş bu bahane ile çıkmış olsa da işin içinde başka hesaplar vardı. Vietnam neresi, Amerika neresi? Oradan oraya kim kimi tehdit edebilirdi? Nitekim savaş sona erdiğinde öyle bir tablo çıktı ki Amerika bu işten hiç de zarara uğramadı. Şimdi Vietnam’ın bombalanmış yollarını kimler yapıyor? A..pisD. Şimdi A.B.D. malları orada serbestçe satılıyor mu? Evet. Amerika’nın bu işten bir kazancı daha oldu. O dönemde yeni geliştirdiği silahları deneme fırsatı buldu. Örneğin insanın vücuduna yapışıp yanmaya devam eden napalm bombası. Kuzey Vietnamlılar da bütün Vietnam’a güya sahip oldular. Peki olan kime oldu? Bu işten kim zarar gördü? Vietnam’dan ve Amerika’dan savaşta ölen zavallı insanlar.



Hair yapıldığında savaşın üzerinden henüz 10 yıl geçmemişti. Yaralar tazeydi ve yukarıdaki sonuç bu kadar belli değildi. Biz o dönemde olan şiddeti daha farklı bir şekilde yaşadığımız için belki hippileri tam olarak anlayamadık. Türkiye’nin 68 kuşağı, Amerika’nın çiçek çocukları diye aşağıladıkları hippileriyle aslında aynı şeye karşı idiler. Ancak iki ülkede birbirinden farklı şekilde geliştiler. Hippi gençlik Vietnam savaşının bitmesinde çok önemli rol oynadı. Özgürlük arzusu içinde bu tür davranış onlara özgü bir davranıştı. İşte Hair müzikali neredeyse tam da bunu dile getiriyor.

Hair müzikali de diğer birçok müzikal gibi sahne oyunu olarak başladı. Yanılmıyorsam Türkiye’de de bir örneği yapıldı. Ben onları izleyemedim. Ancak filmi yapıldığı zaman izleyebildim ve müziklerini dinleyebildim.

Filmde yalnız müzik değil danslar çok önemli yer tutuyordu. Amerika’da Orijinal sahne oyununu izleyen bir arkadaşım bu konuya dikkatimi çekti. Gerçekten de filmde zaman zaman konu anlatılacak, olay gösterilecek diye danslar biraz ihmale uğruyor. Birçok görüntü de kameranın çektiği karenin içine giremiyor, yani birkaç kez izleseniz de doyamıyorsunuz.



Polonya asıllı saf ve temiz bir Amerikalı taşra çocuğu Vietnam’a savaşa gönderilmek üzere askere çağrılır. Geri planda ‘Aquarius’ (Kova Burcu) çalarken memleketi Oklahoma’dan New York’a doğru yola çıkar. Yolda otobüsü bir tünele girdiğinde tünelin karanlığında dans eden ateşler görünür. Ateşlerin peşinden sırayla filmin 4 kahramanı tanıtılır. 3 erkek bir kız olan gençlerin hepsinin saçları uzundur. New York Central Park’ta güle oynaya Adının sonradan Berger olduğunu öğrendiğimiz genç adama gelen askere çağrı belgesini yakmakla meşguldürler. Belgenin üzerinde, “Bu belgeyi yırtan, karalayan, herhangi bir şekilde tahrip eden kişi 10bin dolardan az olmamak üzere para veya 5 yıldan az olmamak üzere hapisle cezalandırılır. Ya da her ikisi birden” yazılıdır. Gençler bu kağıdı yakar, üstelik bir de ateşinde ısınırlar. Bu sırada iki atlı polis görünür, hemen oradan kaçarlar. Biraz ileride hippiler dans etmektedirler ve saçına çiçekler takmış çikolata renkli, güzel bir genç kadın Aquarius’ı söylemektedir.

Saf ve temiz Polonya asıllı Amerikalı genç Claude Bukowski New York’a gelmiş, o da Central Park’ta vakit öldürmektedir. Atlı polisler görününce iki kişi dışında herkes çil yavrusu gibi dağılır. Bukowski olanları izlemektedir. O iki kişi polislerin atları ile senkronize olarak unutulmaz bir gösteri sunarlar. Atlarla insanlar birbirlerini taklit ederler. Bu arada filmin son kahramanı dostları ile birlikte at üstünde geçerler. (Central Park’ta at sürmek için bir yol vardır. Ya işte böyle) Bukowski adının sonradan ‘Shiela’ olduğunu öğrendiğimiz kıza çarpılır.



Askere çağrı belgesinin ateşinde ısınan Berger ve arkadaşları kızlara askıntı olur, onlardan para dilenirler. Alman asıllı olduğunu sandığım bir tanesi de onların atına binmek ister. Tabi kızlar atları topuklayıp uzaklaşırlar. Gençler Bukowski’den de para isterler. Böylece saf ve temiz, saçları tıraşlı, taşralı Amerikalı ile kaşarlanmış, saçları uzun, New Yorklu hippiler tanışmış olurlar.

Bukowski’nin 1 gün için bile olsa kalacak yeri yoktur. Hippiler onu aralarına alarak sözüm ona yardım ederler. Hepsi parkta uyumaktadır. O gece ona uyuşturucu içirirler, şarkı söyletirler Bukowski söylediği şarkıda kendisini tarif etmektedir. Her söyleneni yapan, geleneklere uyan, buyrulanların dışına hiç çıkmayan bir kişidir. Hippiler de tam tersi bir karakterdedirler. Sonra‘yoklar’ı söyler ve dans ederler.



“Evim yok, param yok, ayakkabım yok,” yok, yok, yok. Hiçbir şeyim yok. Sonra yorgun düşüp sersefil bir şekilde her biri bir köşeye kıvrılıp uyur.

Ertesi gün Bukowski gidecekken Sheila’nın gazetede resmini görürler. O gün evlerinde bir parti verilmektedir. 4 Hippi ve Bukowski davetli olmadıkları halde partiye Sheila’yı görmeye giderler. Yemek yeneceği sırada ev sahibi onları dışarı çıkarmak ister. Berger direnir ve bu kez ‘varlar’ı söylerken masaya çıkar ve ortalığı dağıtır.



“Hayatım var, gülüşüm var, baş ağrım, diş ağrım var, iyi zamanım, kötü zamanım var, elim, kolum, bacaklarım, kıçım var.” Yani ben de sizin gibi biriyim. Hiçbir şeyim sizden farklı değil.

Polisler gelir, kaçınılmaz olarak hapishanenin yolu görünür. Hapiste saçları kesilecektir. Alman asıllı olan saçlarının kesilmesine şiddetle karşı çıkar. Çünkü saç özgürlüğün simgesidir.

Kadın Psikolog “Erkekler ha? Erkekler?” şeklinde soru sorarak onun homoseksüel olduğunu ima eder. Alman asıllı genç düşünür:

“Bana neden uzun saçlı olduğumu soruyor.
Bilmiyorum, sevgilim.”

Farklı yerlerde bulunan arkadaşlar birlikte müzikale adını veren müziği söylerler.

“Uzun güzel saçlar, rüzgarda dalgalanan saçlar,
Eğer gözlerim görünüyorsa saçlarım çok kısadır.



Polonya asıllı Bukowski Berger ve arkadaşlarının kendisine yaptıkları eşek şakasını hazmedemez. Önceden kararlaştırdığı işi yapar, yani askerlik şubesine gider. Zorlu askerlik eğitimi sırasında söylenen melodiler ve sözler, özellikle Vietnamlı kızın melodisi oldukça etkileyicidir.

Her bir karesi izlenmeye değer filmin trajik bir sonu var. Berger ve arkadaşları uzun bir yolculuktan sonra Bukowski’yi ziyarete giderler. Kışlaya alınmayınca Berger Bukowski’nin yerine geçer. O sırada seferberlik kararı gelir. Çavuşlara Bukowski olmadığını anlatamaz (E artık bu kadar kusuru hoş görün). Birçok askerle birlikte sıra sıra ve uygun adımla taşıyıcı uçakların karanlığına girerek kaybolur. Vietnam’a gider ve orada ölür. Filmin sonunda 1 milyon amerikalı hippi beyaz sarayın bahçesinde savaşı protesto ederler.

“Let The Sun Shine In”. Bırak güneş içeri girsin. Yani artık savaş olmasın, barış olsun, insanlar ölmesinler.



Nasıl günümüze bazı şeyler bazı hareketlerin sembolü ise, o zaman da HAIR yani saç özellikle amerikalılar için özgürlüğün ve başkaldırının sembolü idi. İyi ki varsın Hair.

Kaynak: izedebiyat.com
MEHMET SİNAN GÜR

İYİ SEYİRLER

tutunamayanlar5July 11, 2013, 5:31
GADJO DILO
Yaşadıkları her bölgede farklı bir isimle adlandırılsalar da, bizdeki isimleri "Çingene" ile aşina olduğumuz bir topluluk vardır yeryüzünde. Aşinalığımızın altında çok fazla iyimser bir zemin yoktur bu güruha karşı. Çünkü beğenmediğimiz, yeri yurdu ve hatta kökü belirsiz saydığımız, her türlü zilletten mesul olduğuna çok küçük yaşlardan beri kâni olduğumuz, insan gayretinden öte bir rahatlık ve boşvermişlikleri olan Çingeneler için haşmetli tarihi, intizam mükemmeli hayat ve eşrefli fıtrat ile biz doğuştan pîrüpak insanların iyimserlik içinde olması gayet yersiz olur.

Bir zamanlar vatanları olan Hindistan topraklarını neden terk ettikleri hususunda kesin bilgiler varolmayan, 11. yüzyılda Anadolu ve İran üzerinden Avrupa'ya yayıldığı güçlü bir kabul gören Çingenelere karşı uygulanan ırkçılık evrensel bir boyut taşır kuşkusuz ama Tony Gatlif Çingenelerin hayatını Romanya'dan, Avrupa topraklarından bir bakışla, yavan bir düşselliğe kapılmayarak, daha gerçek ve daha acı bir şekilde sunar Gadjo Dilo ile bizlere.

Kendisi de Cezayir Çingenesi olan Gatlif'in "Gatlif Üçlemesi" olarak da adlandırılan serisinin son filmidir Gadjo Dilo. Diğer filmler Les Princes (1982), Latcho Drom (1993)dan çok Gadjo Dilo benimsenmiş ve beğenilmiştir. "Her ruhta çingenelik vardır" diyerek, ya çok güzelleme ile Kustrica dilinden cennet yapılan yada her kötü eylemin merkezi sayılan çingene hayatının aslında ekstrem olmayıp gayet sıradan bir insan olma durumu olduğunu söylemiştir Gatlif, bu samimi filmi ile.



Stephane (Romain Duris), ölüm döşeğinde babasının dilinden dökülen şarkının sahibi çingene şarkıcı Nora Luca'yı bulmak için Fransa'dan kalkıp Romanya yollarına düşer. Romanya'nın bir köyünde ve gecenin bir vakti, oğlunun haksız yere hapiste yattığını söyleyen, zil zurna sarhoş "Biz çingeneler için adalet yoktur" diye haykıran çingene baba İzidor'la (İzidor Serban) karşılaşır. Çingene olmayan yabancılara verdikleri isimdir Gadjo ve yabancıların aralarına katılmalarına hiç razı değillerdir.

Fakat İzidor tek kelimesini bile anlamadığı bu adamı aleme "Fransız Dostum" diye tanıtarak büyüklenir. Stephane ise bu köyde, kocasının Belçika'ya giderek yüzüstü bıraktığı çingene güzeli Sabina'ya vurulur, böylece Nora Luca'yı arama serüvenine bir de Sabina sevdası eklenir. Başlangıçta varlığını tehdit olarak gördükleri Gadjo ile köy halkı zamanla kaynaşır, eğlenceyi de acıyı da beraber yaşamaya başlar.

Gadjo Dilo, Avrupa'nın ortasından gelip yabancısı olduğu bir kültürü herşeyiyle anlamaya başlayan bir yolcunun hikayesidir. Yolcu ve Gadjo Stephane için bu samimi, doğal, sadece günü kotarmak için yaşayan topluluk hayatı sorgulamaya hizmet eden bir araca dönüşür ve biz de en başından itibaren kulaklarımıza çalınan çingene müzikleri ile mest olur, daha sonra tekrar tekrar dinleyerek içimizden bir yerin sızladığını fark ederiz. Belki de aynılığımızdandır bu sızlama; insan olma kaderimizdendir..

NURHAN ÇAĞLAR

İYİ SEYİRLER

tutunamayanlar5July 11, 2013, 5:12
17 18 19 20 21 [22] 23 24 25 26 27
tutunamayanlar
Toplam İletisi:343