ANKA KUŞU VE KAPLUMBAĞA
Anka kuşu ve kaplumbağa

Bırakın en gürültülü kuş
Dursun yalnız arap ağacında
Haber verilsin borozanlar ötsün
Bu çağrıya cevap verecek olan erdemli kuşlara.
Ama sen bağıran haberci
Şeytanın kötü muhbiri
Ateşin sonunun habercisi
Bu birliğe geldi sen yoktun
Bu kuşlardan uzak dur

Şu topluluktan koru,
Bütün zalim av kuşlarını
Kuşların kralı olan kartal hariç.
herkes saygıda kusursuz olmalı

Bırak beyaz cübbeli rahip
Bu yaslı müziği anlayan şarkıcı
Ölümü kutsasın
Ki ağıt hakkını bulsun

Ve sen,çoktan vakti geçmiş karga,
Alıp verdiğin nefes ile
Kendi kara türünü kendi yaratan
Yas tutanlarımızın arasına gelebilirsin.

Ve şimdi şükran duası başlıyor:
Aşk ve metanet öldü;
Anka kuşu ve kaplumbağa bizi bıraktı
Ortak bir aşk ve metanet alevi ile böylece.

Böylece birbirlerini aynı iki varlığın içindeki sevgi gibi sevdiler
Yalnızca birindeki öz ile;
İki fark,ayrım yok;
Bir aşkta birleşmiş olarak ayrı kişiliklerini söndürerek

Kalpler uzakta,ama ayrı değil
Ne mesafe ne boşluk var
Kaplumbağa ve kraliçesi arasında
Ama içlerinde bir mucizeydi.

Ve aralarında aşk parıldadı,
Kaplumbağa kendine olacakları gördü,
Kuşun görünüşünde yanacak,
İkisi de birbiri için 'benimki' idi.

Böylece korkunçlaştı kişilik olgusu
artık onların farklı idi kişiliği
onları çağıracak bi isim yoktu
İki isimden oluşmuş varlığın tekliği

Mantık,kendi içinde karmakarışık.
Ayrımın beraber büyüdüğünü gördü;
Kendilerine ama ne birine,hiçbirine;
İki dürüst varlık tek vücut olarak daha iyi bir şekilde

Ve bağırdı 'nasıl oldu da böyle ikili
Böyle uyumlu göründü!
Aşkın nedeni var ama açıklaması yok
Eğer iki ayrı şey öyle kalabilirse.

Bu noktada mantık ağıt yaptı:
Ankakuşuna ve kumruya,
Ortak ululara ve aşkın yıldızlarına,
Ve hepberaber bu trajik ana.

AĞIT

Güzellik,doğruluk ve nadidelik;
Zerafet ,tek vücutta birleşti
Aynı bu kasenin içindeki küller gibi

Ölüm şimdi ankakuşunun yuvası,
Ve kaplumbağanın sadık kalbinde
Sonsuza kadar yatacak

Bir döl bırakmadı.
Bu zaafları değildi
Bu beraberliklerindeki saflıktı.

Dürüstlük belki görünür ama ulaşılamaz
Güzellik kendiyle övünür ,ama bu gerçek güzellik değil.
Çünkü dürüstlük ve güzellik öldü.

Bu çanakta tekrar birleşsin
Doğru ve güzel olan;
Ve bu iki ölü kuş için yavaşça dua edin.


THE PHOENIX AND THE TURTLE

The Phoenix and the Turtle
Let the bird of loudest lay
On the sole Arabian tree,
Herald sad and trumpet be,
To whose sound chaste wings obey.
But thou shrieking harbinger,
Foul precurrer of the fiend,
Augur of the fever's end,
To this troop come thou not near.

From this session interdict
Every fowl of tyrant wing
Save the eagle, feather'd king:
Keep the obsequy so strict.

Let the priest in surplice white
That defunctive music can,
Be the death-divining swan,
Lest the requiem lack his right.

And thou, treble-dated crow,
That thy sable gender mak'st
With the breath thou giv'st and tak'st,
'Mongst our mourners shalt thou go.

Here the anthem doth commence:—
Love and constancy is dead;
Phoenix and the turtle fled
In a mutual flame from hence.

So they loved, as love in twain
Had the essence but in one;
Two distincts, division none;
Number there in love was slain.

Hearts remote, yet not asunder;
Distance, and no space was seen
'Twixt the turtle and his queen:
But in them it were a wonder.

So between them love did shine,
That the turtle saw his right
Flaming in the phoenix' sight;
Either was the other's mine.

Property was thus appall'd,
That the self was not the same;
Single nature's double name
Neither two nor one was call'd.

Reason, in itself confounded,
Saw division grow together;
To themselves yet either neither;
Simple were so well compounded,

That it cried, 'How true a twain
Seemeth this concordant one!
Love hath reason, reason none
If what parts can so remain.'

Whereupon it made this threne
To the phoenix and the dove,
Co-supremes and stars of love,
As chorus to their tragic scene.

THRENOS

BEAUTY, truth, and rarity,
Grace in all simplicity,
Here enclosed in cinders lie.

Death is now the phoenix' nest;
And the turtle's loyal breast
To eternity doth rest,

Leaving no posterity:
'Twas not their infirmity,
It was married chastity.

Truth may seem, but cannot be;
Beauty brag, but 'tis not she;
Truth and beauty buried be.

To this urn let those repair
That are either true or fair;
For these dead birds sigh a prayer.

Çeviri: tutunamayanlar
tutunamayanlar5July 9, 2013, 3:54
OBLOMOV
EYLÜL İÇİNDE OBLOMOV

İNCELEME: HATİCE KESGİN

Ve hemen gidemedim

Ve artık gidemedim

Ve sonra hiç gidemedim.

Edip CANSEVER.

Rusya’da doğmuş ve o topraklarda kök salmış bir kahraman Oblomov. Gonçarov’un yıllarca içinde biriktirdiği, cemiyet yaşantısında, hayatın ta kendisinde gözlemlediği, belki birilikte yaşadıkları tembel bir kahraman. Rusya’nın en gerçek tutunamayanı.

Batıda, Avrupa’da hiç de anlaşılmayacak, tanımı sadece “tembelliğin kitabı” olacaktır. Ama Oblomov Batıdan kaçmaktadır. Derebeyi bir ailenin çocuğu olarak Rusya’nın tam da kılıf değiştirdiği sırada yaşayacak; ne önüne, ne arkasına doğru ilerleyebilecek, arada sıkışacak, sıkıştıkça derin tasavvurla eli mahkum tembelliğe sürüklenecektir. Bu tercih bilinçli olmakla birlikte çaresizliğin de en güzel tablosudur. Sıradan tembeller gibi içi rahat, gönlü huzurda değildir aksine sıkılmakta ve kendi için en uygun şeyi düşünüp durmaktadır.

Oblomov Doğudadır. İçimizde ve yanı başımızdadır. Eski ve yeninin ortasında kalakalmış bir aydındır. Ne derebeyi olmak istemektedir ne de devletin içinde sistemin bir adamı… Onun rüyası ayrı boyutta; eski ve yeniyi harmanlamak için hayatını acı ve trajediyle noktalamış olması bir talihsizlik olsa da geriye bıraktığı kavram hayatının eseridir. Parası “var”dır, şehirde çevresi ve arkadaşları “var”dır, kasabada onu bekleyen bir sınıf işçisi “var”dır. “Var”ların arasında “hiçliği” seçmiş bu yolda da bilerek bilmeyerek sapmadan ilerlemiştir. Sonuç; Oblomovluktur, Oblomovluğun önlenemez doğuşudur.

Oblomovka; içinde barındırdığı geleneklerle, efendisine bağlı halkıyla eskinin değişim süreci içinde özlemle aranan yeri olarak durur kitapta. Kahraman orada günümüzün “miskin” tanımına uyacak bir hayat tarzıyla büyümüşken yeniliklerin Rusya’nın kasabalarına kadar inmesiyle kendini büyük şehirde bulur. Hiç bilmediği, anlamsız bulduğu ortamlarda onlarca kâğıt imzalarken içi içini yer. Darboğazdadır. Peki, Oblomov ne yapar? Kopar; her şeyden kopar. O çarkta dönmeyi beceremez.

Onu ara ara zar zor gün yüzüne çıkaran arkadaşı Ştoltz hiçbir zaman başarılı olamayacaktır; bir Avrupalıdır. Kafasının içinde fazlaca girinti çıkıntı bulunmayan, düz gören, düz düşünen, düz yaşayan devrin aranan adamlarından; baş aktörlerindendir. Oblomov’u anlamsız bulur çünkü Oblomovlukta düzlüklere yer yoktur. Buruşmuş kâğıdı okuyacak gözde Ştoltz da yoktur. O zamanın aydın tasvirine birebir uyar ve bu tanımdan aldığı kuvvetle Oblomov’a acır!

Olga; Oblomov’un aşkı. Zeki ve kafası karışık bir karakter, dönemin dikkat çekici kadınları gibi o da aşkın romandaki dramını oluşturuyor. Kavuşamıyorlar. Kavuşmaları için değişimin, Ştoltz’un aradan çekilmesi lazım. Karakteri oturmuş Doğulu bir kadın gibi Oblomov’un kabuğuna çekilmesine karşı mücadele etmiyor. Kendini kendi doğrularını sınarcasına küçültmüyor. Ama yeni düzen eteğinden, paçasından, en zayıf yerinden yakalıyor. Değişim karakterli mi? Değil. Bir ağ gibi, bulaşınca çıkmayan inatçı bir leke gibi ince ince, sinsi sinsi sızıyor içine. Birikiyor. Sonuç her şeyi anlatır türden; Ştoltz ile Olga evleniyor. Sıkıcı, bohem, diyalogsuz, buz gibi bir evlilik… Okurken bile insan üşüyor, ürperiyor.

Çevremizde Ştoltzlar çok fazla. O yüzden onları yadırgamıyoruz. Biz Oblomovluk yaftasını atmaya çalışalı neredeyse yüzyıl oldu. Atamadık tabi, atabilsek onu okuyan milletler içinde en çok anlayanlardan olmazdık. O ne kadar Rusya’ya ait dursa da bizi de barındırıyor. yüzüne çıkaran arkadaşı Ştoltsuzurda değildir aksine sıkılmakta ve kendi için en uygun şeyi düşünüp durmaktadır.

tıkça derin t

Akıp giden zamana, dışarıdaki anlamsız hıza ve insanların önlenemez hırslarına karşı bir sığınak gibi duruyor.

Dürüstlük nedir; iyi biliyor. Aslında dürüstlüğün erdemliğinden pek de haberi yok ve ilgilenmiyor, çünkü dışarıyı bilmiyor. Yani yalanın ve sahtekârlığın yanındaki dürüstlüğü bilmiyor…

Her darbede biraz daha yara alıyor ama tepkisi farklı, tutunamayanlara özgü; tembel bir ruha bürünmek, onu giymek, tembellik maskesiyle gelen darbeleri protesto etmek.

Aşkı da derinlerde tadıyor Oblomov; çok içine giriyor ve tembelliğinden olsa gerek geri çıkamıyor. Olga’yı yanına gelmesine ikna edemiyor bu sefer aradaki mesafe iki âşık için; aşkın tanımı her ikisinde farklı, apayrı olan iki aşık için mesafe git gide açılıyor. Sonra o araya yeni yüzler, yeni zamanlar giriyor. Setler çekilip duvarlar örülüyor. Ve bir daha ne Oblomov Olga’yı tanıyabiliyor ne de Olga Oblomov’u duyabiliyor. Ne kadar da acı.

Gerçek bir tutunamayan gibi Oblomov çok düşünüyor, kafasının her kıvrımında var olan düşüncelerden ileri gelebilir mi bu tembelliği? Bilemem. Kafası ağır, karışık, düzensiz. Ama bir denge de söz konusu en önemlisi “hayat sözlüğünü” oluşturabilmiş. Birçok madde var dopdolu ve kalıplar ötesi. Faydalandığı kaynak o sözlük; kendince, Oblomovca bir sözlük.

Hataları da çok, ama Oblomovluk tümden yanlış olabilir mi? Hayır, sonuna kadar hayır. Tam tersine zaman zaman insanın içinde nüksetmeli.

Oblomov; gerçek aşkı tatmış aşık bir tutunamayan.

Dürüst ve yalın bir hayata sığmayacak kadar çok düşünce sığdıran bir adam.

Dışarıyı bilmiyor yada dışarıyı o kadar iyi biliyor ki bu yüzden tüm bağını kesiyor.

Kapalı bir kutu bu kahraman; korkutacak kadar derin.

Eylülün içinde hız var, gereksiz telaş ve stres var. O yüzden tam da bu ay Oblomov okuma zamanı gibi geliyor bana. Onunla tanışmak için büyük bir fırsat.

Oblomov’a selam olsun.

İNCELEME: HATİCE KESGİN

tutunamayanlar5July 9, 2013, 3:48
KİM'E-ZEYNEP UZUNBAY
KİM’E
ZEYNEP UZUNBAY
PAPİRÜS
ŞİİR-2003-63S.


İNCELEME: ASUMAN SUSAM

1998’de Hera yayınları tarafından kitaplaştırılan Yaşamaşk’tan tam beş yıl sonra Kim’e ile yine hayatla sımsıcak kucaklaşmış Zeynep Uzunbay. Papirüs yayınları tarafından kitaplaştırılan Kim’e için şair şunları demiş: “Kim nerede ne yapıyor?sorusu, peşimi hiç bırakmadı. Çarşılardaki insan seline; köylerin, kasabaların, kentlerin uzak ışıklarına bakarken, hep “kim?” dedim. Bir bir ışıyan, bir bir kararan, gecenin bir yarısında ışıyıveren pencerelere bakarken de... kapımın hemen ardındakine seslenircesine yakın sordum: Kim o?

Ya “kimi kimsesi”nin ardından gelen yokluk! İşte tam burada, soru sözcüğü olmaktan çıkıyordu kim. Tanıdıklarımın, hiçbir zaman tanıyamayacak ya da belki bir gün bir yerde karşılaşacak olduklarımın; insanın adıydı. O değil miydi kimliğini yitiren, arayan, bulan, sorgulayan... bu yazdıklarımı işte ona, Kim’e adadım. Zaten ben de onun Kim’i değil miydim?”

ay dolun süzüm yıldız/ gece gibi bir gece/ oldum olacak mavi/ben, korsan ve gölge/pati ezberi güçlü/ıslak mırıl tüy ince/ ben takılıp kalmışım/ Kavafis’in gömüldüğü Kent’e/ yağmur nasıl yağar/öğrenmişim ama kızımdan/birdenbire!/ bağdaş kurup ağladım/ Kim kaç yıldır Kim/Kim nerede ne yapıyor/ bundan korktum ağladım/ kendisi benim sevdiğim olur... dizeleriyle başlıyor Kim’e. Kim bilir, kime hayatı anlatıyor şair. Kim bilir, onu kimler dinliyor, dinleyecek. ‘Kim o?’, sorusuna kimler ses verecek? Bu soruların yanıtları hayata ve şiirin serüvenine kalsın.

Zeynep Uzunbay şiirinin en tipik özelliği hayatla şiiri el ele tutuşturması, şiirle hayatı seviştirmesi ise bu Kim’e ile daha bir belirginleşmiş. Hayatla yoğrulmuş, coşan taşan bir ruhun; aşkınlaşmış bir kalbin sayıklamaları olarak düşmüş dizeler önce hayata, sonra kağıda. Bu nedenle okurunu hemen sarmalayıverip bir solukta okunabilen bir bütün olmuş şiirler. Bu; şiirlerin ilk okumayla kendini, sırlarını hemen ele vermesi olarak anlaşılmamalı. Bu; özellikle son zamanlarda okurla yapıt; yapıtla hayat arasına konulan mesafenin tamamen ve bilinçli olarak ortadan kaldırılma çabası olarak okunabilir. İlla ki sahicilik,sıcaklık samimiyet... Bir yapıtın biricikliğinin olmazsa olmazı, özellikle şiir söz konusuysa bu değil midir?

Şair bir sayıklama halinde, gündelik dilin tüm olanaklarını da kullanarak bir dil kurgusu yaratmış. Yaratılan dilin bu anlamda son derece başarılı olduğunu sizinle dertleşen şairi dinleyenin birden bire siz oluvermesinden anlıyorsunuz. Şiirin zamanlarına, mekanlarına, hayatın çok boyutluluğuna birden giriveriyorsunuz. Bu kurgu, bu şiirlerin içinde sizi de oyunun içine, hayatın içine, kurgunun içine katıveriyor, “Şiir oyuna benzer; ama oyun değildir-Hölderlin” sözünü hatırlatarak.

İşte şiirlerin büyüsü de zaten burada başlıyor. Son derece ince ayarlanmış bir dilin incelikli işçiliğini görüyoruz. İğneler batırırken gülümseten, güldürürken hüzünyaşları biriktirten; anlamanın ağrısı ve ağırlığıyla hayata bakarken, birden, uçuk kaçıklığın sınırlarında gezinen ; eleştirelliğini içindeki ve dışındaki dünyaya aynı mesafeden ileten... Keskin bir zekanın dille düellosu, bu şiirler.

Deyimlerin, kalıpların deformasyonuna çokça yer vermiş şair. Adeta onlarla şekillenen, yakıcılığını onlarla kazanan, yaşamın sıcaklığını ve gerçekliğini geçiren bu dil, deformasyonların oluşturduğu ironiyle ayrı bir zenginlik kazanmış. Aklın dille oyunundan kuru ve akli dizeler çıkmamış. Tam tersine bilinçle bilinçdışının flörtünden doğan, akılyarılmalarının çatlağından sızan şarap renginde bir lirizm fışkırmış. yazı yazı ölüm koptu, ayağın kayacak şimdi/ al başına yalnızlık,gece sevmesinden dönüyor insanlar, harfetmişsin diyor adam/beni yanlış bırak diyor kadın, hemen dağlasam mı şu yarayı/ bıraksam yine aşk mı bağlasa… Bu deformasyonlarda anlam çağrışımları kadar sözcüklerin yer değiştirmelerinde sessel çağrışımlar da öne çıkmakta. Ses ve anlamın kurduğu dikey ve yatay örgü, bütüne baktığımızda, şiirin iskeletinin sağlamlığını yansıtmakta aynı zamanda.

ne çok kedi girdi hayatıma/ avuçlarımda mırıldanan yavru özlem/ hepsi yalnızım dememek içindi/ uzak beklesin diye, yalan/ ben hep kendimin annesi…dizelerinden de bellidir yalnızlık şiirlerin başat duygusudur. gece sevmesinden dönüyor insanlar/ağır uğursuz geçiyorum önlerinden/istemez miyim, isterim elbet/ benim de şöyle derli toplu bir yalnızlığım olsun/ olmuyor işte…olmuyor; çünkü ruhu hem yırtık hem yanıktır şairin. çatlağını çatlağıma dayadım/uğultumuz artık en çatlak/ uğultumuz artık en şehir..çatlağından sızanlarla ve yalnızlığıyla düşmeyi sever, düşüp kalkmayı. Bu nedenle baştan sona tüm şiirlerin hem içeriğiyle hem biçimiyle bize yansıttığı her ne kadar şair de kendini bu duygulardan kurtaramasa da yabancılaşmaya, insansızlaşmaya, yalnızlaşmaya bir tepkidir. Ne şairaneliğin ne sözcük avcılığının tuzaklarına düşmeden yazılmaktan çok söylenmiş hissi uyandıran bu şiirler, ironisini de yedeğinde taşımaktadır. Aşk yalnızlıklarından yaşam acılarından geçilmiş; ama yenik düşmemiş öznenin hafif yollu bir başkaldırısı, bir kafa tutuşu da sinmiş dizelere. Buna en güzel örnek, Duruş şiiridir. ben sizin hiçinizim birinizim komik olmayın/hangi haset kesici iyi gelir karın ağrınıza…bol bol üzündürük olun orda/derinimsi bakın istediğiniz kadar/yararlı yararlı sallayın başınızı/ bizden iyisi yok diyen duruşlarınız olsun/malum duruş çok önemli…yine içimden geçip gidecek sandım/endamı güzel o sövgü/sıçrayıp çıkmasın mı dudaklarıma/aşk mı oynatıyoruz kardeşim/dağılın, hadi herkes işine

Bu şiirlerin sahibi bir kadın. Kadınlığını, anneliğini, sevgililiğini,dostluğunu, insanlığını sonuna kadar yaşamaya çalışan, kırılgan, incinmiş; ama hayatla hesaplaşması bitmemiş, korkup sinmemiş, deliliğini bilgelikle devşirmiş bir kadının en sıcak soluğundan dökülenler bu dizeler. şiir yalancı merhemi ömrümüzün derken çok bellidir hayata tutunmanın ondan kuvvet almanın bir yoludur şiir. ben aslında düşmeyi seviyorum/düşüp kalkmayı.../düştüğüm yerde gül bitiyor/ biri mutlaka dokunuyor ona/ ben o zaman iyi uyuyorum/uykumda su oluyorum/akıyorum yazdığım yere

Şiirdeki “düş-“ eylemi edebiyat ve toplumsal cinsiyet bağlamında metne bakmak açısından Jale Parla ve Sibel Irzık’ın derledikleri ‘Kadınlar Dile Düşünce’ adlı yapıttaki kimi düşünceleri anımsamamıza vesile oldu. Önsözde şöyle diyor yazarlar: “ …ataerkil ideolojiler kadınların varoluşunu mahremiyet, sessizlik, doğallık, gizem gibi kavramlarla tanımlayarak dil ötesi, daha doğrusu dil öncesi bir alana hapseder, kamusalın karşıtı olarak kurgular. Bu kurgu, kadınların sesleri, kimlikleri, bedenleri üzerinde uygulanan denetimin en önemli dayanaklarından biridir; çünkü kadınların kamusal alanda kendi varlıklarını görünür, duyulur kıldıkları her durumda, kendi doğalarına aykırı bir şey yapmakta oldukları, uygunsuz bir biçimde dikkat çekerek kendileri hakkındaki sözleri kışkırttıkları, örtülü tutularak saflığının korunması gereken bir varlığı açıp sergiledikleri için çirkinleşip rezil oldukları anlamına gelir. Bu kadar kolay dile düşmelerinin, sadece “dile düşmek” deyiminin değil, “düşmek” sözcüğünün de özellikle onlara yakışmasının nedeni de budur.

Tam da bu nedenle, yani ‘doğal’ varoluş biçimlerinin suskunluk olması nedeniyle, bir anlamda daha, “zaten her zaman” dile düşmüş durumdadır kadınlar. Feminizmin en temel saptamalarından biri, kadınların erkekler tarafından yapılmış bir dil içinde yaşamak zorunda olduklarıydı. Bunun en azından bir anlamı, kadınların sessizliğinin sürekli olarak onlar hakkında ve onlar üzerinden , onların dolayımıyla konuşan bir dil tarafından tanımlanması ve güvence altına alınmasıdır. Yani onlar uygunsuz şeyler yapıp kendilerini rezil etmeseler de, hep başkalarının diline düşmüş durumda, hep “erkeklerin” dilinde, “erkek dili”ndedirler. Bu dilin nesnesi olmakla kalmaz parçası da olurlar.” 1

Şiirdeki öznenin düştüğü yerde acısından sızısından gülün bitmesi, bu deneyimlenmiş acıya birilerinin ‘mutlaka’ dokunuyor olması; acıyı ve yaşantıyı görünür kılmanın cesaretini göstermektedir. Uyumak, uykuda su olmak ve akmak…ama yazıya akmak…Gerçek uykuda; yani rüyada ve yazıda değiştirilebilir. Kendi varoluşunun kesinlemesini, meydan okuyuşunu yapan bir özneyle karşılaştırır bizi. Suyun, rüya halinin ve akmanın tüm çağrışımları düşünüldüğünde öznenin kişisel tarihiyle düşmelerin kalkmaların içinden yüzleşmesini de görürüz. Zamana benzeyen su, yazıya akar. “… hacmi ve kütlesi, kuşatıcılığı ve sarıcılığı, saflığı ve besleyiciliğiyle dişil unsurdur su. Beşik gibi sallanan, salınan unsur;uyutan, kendisi de uyuyan unsur. Hem Su ve Rüyalar hem de Mekanın Poetikası’nda suyun bir ‘göz’ olduğunu söyler Bachelard.” 2 Göz olup yazıya akmak halini bir yaşam okuması olarak değerlendirebiliriz. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki eril egemen söylemin ve hayatın içinde hayatı izleyen değil düşe kalka içinde olan, hayatı kuran, bozan, yeniden yaratan, kendi diliyle kurduğu gerçekliğini egemen dünyaya dayatan ve meydan okumasını buradan yapan bir öznedir bu dizelerin şairi.

Kırgınlıklardan kırılganlıklardan üreyip gelmiş bir hayat...ama küskünlük, umutsuzluk,bezginlik yok. Aşka inanan bir yüreğin aşk halidir aynı zamanda “Kim’e”nin şiirleri. yazı yazı korkularım hortluyor der; ama aşkı ihmal etmez, ondan vazgeçmez. *yazı be/şimdi bi aşk olsa da/ yaşasak de mi? Ama aşklarla açılan gediklerden içine ve ordan dışına bakarken meydan okumasını da eleştirisini de ihmal etmez: benim yalnızlığımın tanrıları olmadı mı sanki/ hepsi de erkektiler… yazı yazı/ şu adam var ya/tenimin tarihine kızıyor/döv onu…benden söz isteyen gafil/ şimdi sen tıpkı hayallerin peşinde/ama kaç darbe sancısı çekti dilim/ben kaç kadın yırtıldım kendimden… ama bilir, kadın dediğin soluksuz da yaşar

“ ‘Dişil edebiyat’ın ortaya çıkışı kadının hayat görüşü ve deneyimlerini, başka bir deyişle yeni bir öğeyi beraberinde getirmektedir. Sosyal yaşamda istediğiniz ayrımı yapabilirsiniz, ancak değişmez gerçek şudur: kadın ve erkeğin farklı düzenleri vardır, bunun sonucu olarak da farklı deneyimler söz konusudur… Ne var ki şimdiye kadar…kadınların ürettiği edebiyat açıklanması çok kolay, oldukça doğal bir zaaftan dolayı kendisinden beklenileni yerine getirememiştir ve fazlasıyla bir öykünme edebiyatı niteliği taşımıştır. Erkeklerin yazdığı gibi yazmak kadınlar için başlıbaşına bir amaç, sıkça işlenebilecek bir günah olmuştur; halbuki onların yerine getirmeleri gereken asıl görev kadın olarak yazmaktır.-G.H. Lewes,The Lady Novelist1852” 3

Bu saptamadan yıllar sonra baktığımızda edebiyatta kadınların kendine özgü tavırlarıyla, özgünlük ve öznellikleriyle, kendi dilleriyle varolabildiklerini görüyoruz. Uzunbay’ın yukarıdaki dizeleri tıkıştırılmaya çalışıldıkları deliklerinden konuşan, dayatmalara ve iktidarlara, yalnızlığın tanrılarına , bir başkaldırı olarak okunmalıdır. “Sıra dışı kadın sıradan kadına bağımlıdır. Ancak ve ancak, orta sınıftan bir kadının yaşam şartlarını- çocuklarının sayısını; kendi parası, kendine ait odası ve hizmetçileri olup olmadığını; ailesinin geçimine katkıda bulunup bulunmadığını; ev işlerinin onun görevi olup olmadığını- bildiğimiz, sıradan kadın için mümkün olan yaşam tarzını ve yaşam deneyimini göz önünde bulundurduğumuz takdirde, yazar olan sıradışı kadının başarısının ya da başarısızlığının nedenlerini açıklayabiliriz.-Women and Fiction, Collected Essays, Londra,1976,s.3”
Alıntıda belirtilenlerin bilinciyle yazan bir özneyle karşı karşıyayız. Dizeler boyunca anne kimliği, kız çocuk kimliği, genç kadın kimliği gibi pek çok kimlikle baş etmeye çalışan, baş edemediği yerde trajik bir arayış ve kimlik sorgulamasına dönen mücadelesinin savrulmalarını yaşayan bir özneyle karşılaşırız. Neyle karşılaştığını, toplumsal ve bireysel arenada neye maruz kaldığını bilen bir öznedir bu.

Yorgunluğunda durur ve bakar anladığı yerden
benim de kim diye bir sorum var/boşuna gayretlenip durur harflerim/yazdıklarım inanmayacak bana/geçmiş geçmiş mi zaman ama ne zaman/ ordayım kedinin kumunu bellediği gibi.

Diliyle yaşayan, yaşadığını dillendiren bir şair Zeynep Uzunbay. Kendine özgülüğünü diliyle söyleyişiyle; anlatımıyla anlattıklarıyla çoktan kurmuş bir şair kadın. Kadın şair sıfatıyla bizi anlamak için laboratuar çalışmaları yapan, dosyalar açıp soruşturmalar düzenleyen erkek dünyanın öteki’lerinden. Kışkırtan, alaysayan,başkaldıran edasıyla kadınların tıkıştırılmak istendiği delikten başını uzatıp iktidarı nanikleyen bir ses olarak da göz kırpıyor dünyalarımıza.

Türk şiir tarihi açısından bakıldığında uzun yıllar cılız bir dal olarak anılan şair kadınlar günümüzde hem nitelikçe şiirimizi geliştirirken hem de sayıca çoğalmaktalar. Bu zenginliği sağlayan soluklardan biri olarak dikkati hak eden bir şair Zeynep Uzunbay. Hem kadın olduğu için hem şair olduğu için zaten öteki; hem de iki kere öteki! Şiir muhalif durmaksa, devrimci olmaksa, hayır’layabilmekse hayatın dayatmalarını, bunu şiir dilinden de yaşayabildiği için önemlidir bu şiir. Samimiyet ve itiraf içeren sıcak bir dille egemen söylemin dışından geliştirdiği şiiri güçlü bir renktir. Entelektüel bir dil kurgusundan, aklileştirilmiş metafor ve imge bombardımanından uzak duran, bu sayede de okurla organik bir bağ kurmayı başarmış şiirlerdir onun şiirleri. Bu nedenle söyleyen şiirlerdir, söyledikleri için de mesafesiz ve paylaşılabilen, acıya, sevince ortak olunabilinen şiirlerdir. Kadının ev halidir, sokak halidir, aşk halidir, insan halidir.. Olduğu gibidir. Bir deli-bilgenin alçakgönüllü halidir. Kırılganlığı oranında keskin ve sivri dillidir. İroniktir. Hayatla ve kendiyle dalga geçemeyenin hali nicedir!?

“Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. Bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama vahşi kadının gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hala varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.- Dr. Clarissa Pinkola Estes” 5
“Vahşi kadın, cesaret eden,yaratan ve yıkandır.” 6 Bu gücü tepeden tırnağa hissettiren şiirlerdir Kim’e’nin şiirleri.

Evet, çok güçlü bir duyarlılık fışkırıyor bu şiirlerden ama egemenlerin istediği ve manipüle edebilecekleri cinsten değil. Bilgeliğini delimserekleşerek, acısını gülümseterek yaşıyor bu şiirler. Evet, bu şiirler yaşıyor!

Şen okumalar şen okumalar şen okumalar/olsun olsun olsun! demişti şiirin lokmanı/yazdığı reçeteye uydum/üzgün bezgin mahzun oldum/mutlu bile oldum/şimdi sözüm niçin uzar?/sesim belki çiçek dağına /gitsin gitsin gitsin!

*Gerard de Nerval

[1] Kadınlar Dile Düşünce,Derleyen: Sibel Irzık-Jale Parla,s.9,İletişim,2004
[2] Kör ayna Kayıp Şark,Nurdan Gürbilek,s.106, Metis,2004

[3] Kadın Araştırmalarında Yöntem,Edebiyatta Kadın Geleneği,s.165, Sel,

[4]Kadın Araştırmalarında Yöntem,Edebiyatta Kadın Geleneği,s.165, Sel,

[5] Kurtlarla Koşan Kadınlar,Önsöz,Ayrıntı,2003

[6] age,s.131

İNCELEME: ASUMAN SUSAM**

tutunamayanlar5July 9, 2013, 2:35
ÇIMACI
Çımacı

Ben bu iskelenin süryanisiyim
giden gider
bana kalır güneşin kızıllığı
herkesi uğurlayan o uğurlanmaz hüzün
ayırmaz kıyısından içimdeki korsanı

Yalamadır rotası
ipi kopuk bir kavmin
suyu görünce yekten hain hain gülümser
çünkü karda iz tutan bir yüzü yoktur suyun
göç denen çingeneden aşinalığı siler

İki alem arası
bu zalim arasattan
bahar denilen savruk melek de geçen bazan
terli avuçlarında tuttuğu şu uyruksuz
ağır gülü unutur gider dalgınlığından

Artık kalın halatlar yalnızca ruhum için
dalgalar çekip onu sanki benden alacak
tükendi pörsük hayat
pösteki sayar gibi
geriye ne kaldı benden başka salacak.

Ali Ayçil
tutunamayanlar5July 9, 2013, 2:20
GEORGE ORWELL'İN YARALANMASI
ÇEVİRİ: KEMAL PİŞMİŞOĞLU

George Orwell Wounded by a Fascist Sniper

George Orwell' in faşist bir sniper tarafından vurulması

Orada yüksek sesli bir patlama ve benim etrafımdaki herkesi kör edecek bir parıltı. Muazzam bir şok hissettim. Çok şiddetli bir şok, bir elektrik terminalinde olmak gibi, hiçbir acıya benzemeyen bir acı. Tam bir zaafın hissiyatı, dertli olmanın…

Ön kısımda ben on gün civarında bulundum. Bir kurşun ile vurulmanın tecrübesi çok ilginçtir. Bu tecrübeyi ayrıntılarla tanımlamaya değer olduğunu düşünüyorum.
Saat beşte duvarın köşesindeydi. Bu saatler her zaman tehlikeli zamanlardır. Çünkü bu saatlerde güneşi arkana alırsın başını bir duvara yapıştırsan bile gölgen önüne düşer. Bu ise suretinin ana hatlarını çizer. Ben bekçiyi değiştirmek için nöbetçilerle konuşuyordum. Aniden hissettim. O an ne hissettiğim oldukça parlak bir şekilde hatırlamama rağmen tanımlamak için oldukça zor ver sert.
Kabaca bir patlamanın merkezinde olmanın duyusu diyebilirim. Orada yüksek sesli bir patlama ve benim etrafımdaki herkesi kör edecek bir parıltı. Muazzam bir şok hissettim. Çok şiddetli bir şok, bir elektrik terminalinde olmak gibi, hiçbir acıya benzemeyen bir acı. Tam bir zaafın hissiyatı, dertli olmanın…

Önümde kum torbaları ile kaplı kocaman bir mesafe vardı. Bu hissi en çok bir yıldırım ile vurulsaydın o zaman hissedebileceğini düşünüyorum. Vurulduğumu hemen bildim. Her şey bir saniyeden az bir zamanda oldu. Benim tüfek olduğunu düşündüğüm ona yakın patlama. Öncelikle dizlerim yukarı doğru buruştu ve yere düştüm. Uyuşuk sersemleten bir his vardı. Sıradan hiçbir hisse benzemen bir acı.

Konuşmakta olduğum Amerikalı nöbetçi “Vay! Sen vurulur musun!” dedi. İnsanlar etrafıma toplandı. Bu tür durumlardaki olağan telaş vardı. “Onu yukarı kaldır! Nerede vuruldu O? Gömleğini açın!” vb…
Amerikalı benim gömleğimi açmak için bir bıçak istedi. Cebimde bir tane olduğunu söyledim. O anda kolumun felç olduğunu hissettim. Acı yoktu. Belli belirsiz bir memnuniyetim vardı. Bu yaralanma karımı mutlu edecekti çünkü o hep benim yaralanmamı isterdi. Kötü bir şekilde vurulmuştum. Kurşunun önümde bir yerlerden vurduğunu hissetmiştim. Nereden vurulduğumu sormak istedim. İlk denememde ufak bir gıcırtı çıkarabildim. İkinci denememde başardım. Onlar boğazda olduğunu söylediler. Ağzımdan bir sürü kan döküldü. Arkamdaki İspanyol’un kurşunun açık bir şekilde boynum boyunca gitmiş olduğunu söylediğini duydum. Sonra sıradan zamanlarda beni şeytan gibi ısıtacak olan alkolü hissettim. Hoş bir serinlik…

Sonra birisi esnerken kan benim ağzımın köşesinden dışarı damlıyordu. “ana yol gitmişti” düşündüm. Ne kadar uzun süre dayanabilirsin, şah damarın kesildiğinde ne kadar devam edebilirsin? Birkaç dakika muhtemelen, her şey çok buğuluydu. Ben benim öldüğümü farz ettiğim iki dakikada her şey olmuş olmalı.
Bu iki dakikada ne düşünmüş olduğumu merak ettiğinizi düşünüyorum. Bu yüzden bu sürede ne düşündüklerimi ifade edeceğim. Sanırım ilk düşüncem geleneksel olarak karıma dairdi. Bu dünyayı bırakmak zorunda olmaya dargındım. Bu hissimi çok net bir şekilde hatırlıyorum. Bu aptal talihsizlik beni çileden çıkarıyordu. Öldürülmek, hatta muharebede bile değil. Aptal hendeklerin bayat bir köşesinde, bir anın dikkatsizliği ile…

Düşündüm, beni vurmuş olan adama karşı herhangi bir dargınlık hissetmedim. Eğer yapabilseydim benim, öldürmek istediğim bir faşist olduğunu hayal ettim.
Ambulansın içinde bir buçuk mil bozuk yolda yavaş hızda gittik. Esneyenle beraber. Ölüyor olduğun zaman duyuların silikleşeceğini düşünürdüm. Felç olduğunu düşündüğüm kolum hayata dönerken lanet bir şekilde ağrıyordu. Artan acı beni rahatlattı.

Gözüme açtığımız hendeklere dökülmüş olan kavak ağacı yaprakları ilişti. Kolumda şeytani bir acı varken, kavak ağacı yapraklarının büyüdüğü dünyada canlı olmanın iyi bir şey olacağını düşündüm. Bunun için yemin dahi edebilirdim. Fakat etmedim çünkü sert bir şekilde nefes aldığımda boğazıma kan kaçıyor ve ağzımdan dışarı kan baloncukları çıkıyordu…
tutunamayanlar5July 9, 2013, 2:20
21 22 23 24 25 [26] 27 28 29 30 31
tutunamayanlar
Toplam İletisi:343