AHMET ALTAN VE KADINLIK ARZULARI
AHMET ALTAN VE KADINLIK ARZULARI

ADNAN ÇELİK

Ahmet Altan, son dönem Türkiye edebiyatının en popüler yazarları arasında yer alıyor. Yazdığı birçok kitap Türkiye’de satış rekorları kırdı, kırıyor. Nitekim son kitabı En Uzun Gece de daha şimdiden 1 milyon satış çizgisine ulaştı. Tabii bu “çok satma”yı sadece Altan’ın edebi yazarlığının güçlülüğüne bağlamak bir yanılsama olacaktır. Altan’ın iyi bir yazar olduğu belki kabul edilebilir ama bu iyi yazar olmanın ötesinde yazarın kitaplarında işlediği temaların kitlenin tüketilebilirlik kodlarına olan uygunluğu, kitaplarının kitle iletişim araçları sayesinde yapılan propaganda düzeyindeki reklamları ve son kitaplarının çıktığı yayınevinin kitap fiyatını oldukça ucuz bir düzeyde tutması gibi nedenler bir araya gelince “çok satma” denilen olgu doğal olarak gerçekleşiyor.

Ahmet Altan’ın edebi,sanatsal ve kültürel alanda üretmeye yönelik çok ciddi bir potansiyele sahip olduğuna kesinlikle inansam da yazarın bu derin potansiyeli oldukça yanlış ve körleştiren bir bağlamda kullandığını düşünmeden de edemiyorum.Yazarın bugüne kadar okuduğum bütün kitaplarında (İsyan Günlerinde Aşk,Aldatmak vd..)sürekli kendini tekrarlayan ve Türkiye toplumu gibi okuma bağlamında tamamen manipülasyona açık bir kitlenin tüketilebilirlik kodlarına oldukça uygun olan “kadın ve cinsellik” temasıyla belki çok sattıran,belki çok popülerleştiren,belki çok beğenilen ama böylesi bir yaratıcılığa sahip Altan için de kesinlikle sınırlayıcı ve tutsaklaştırıcı bir kısır döngüye tanık oldum.

Altan belki Türkiye gibi cinselliğin konuşulamadığı, anlatılamadığı, yaşanılamadığı ve sürekli bastırıldığı bir toplumda cinselliği böylesine açık ve sansürsüz bir şekilde anlatarak bir tabuyu kırmış oldu ama aynı zamanda bu temayı neredeyse bütün romanlarının merkezine yerleştirerek de manipülasyona yeterince açık olan kitlenin, bilincinin dumura uğratılmasında, kendi toplumsal gerçekliğine yabancılaşmasında gibi günümüzün apaçık gerçekliklerinin oluşmasına da belki de azımsanmayacak ölçüde bir katkıda bulundu.

Yazar genelde bütün romanlarında yukarıda da ifade ettiğim gibi sürekli “kadın ve cinsellik” bağlamında yazdı ve yine sürekli olarak da kadını bir arzu nesnesi,bir cinsel meta olarak sundu okurlara. Altan’ın kitaplarındaki bütün kadın karakterlerinin en belirgin ve değişmez özellikleri kendilerini sürekli olarak cinsellik üzerinden ifade etmeye zorlanmaları gerçeğidir.bu karakterlerin kendilerini bu cinsellik bağlamı dışında ifade edip konumlandırabilecekleri hiçbir sosyal,kültürel,iktisadi ve bilimsel bir temelleri yoktur.Kitaplardaki burjuva kadını,iktisatçı,aristokrat,hizmetçi,asistan vb bütün kadınların bu vasıflarına rağmen onları net olarak tanıyıp kodlayabildiğimiz tek alan cinsellik ya da çağrışımlar üzerinden hareket edersek yatak odasıdır.Yazar bütün romanlarında sanki bizde şu klasik koşullanmayı yaratmak istemektedir:kadın koşullu uyarıcı ve cinsellik ise koşulsuz uyarıcı.

Aslında yazarın yukarıda bahssetiğimiz bağlamda yazmasının tek nedeni sadece kendisi değil.bir tarafta sürekli yazan ve yazdıklarının okunmasının,çok satmasının verdiği toplumsal popülerliğin iktidarına bulanmış yazar;diğer tarafta ise günlük yaşamın acımasız çarkı arasında öğütülen kitlenin bastırılan,yasaklanan,hor görülen ve aşağılanan cinsellik duygusunu böylesi metinlerde bütün çıplaklığıyla yaşabileceği bir kaçış çizgisine olan isteği birleştiğinde,işte bu tarz hastalıklı bir simbiyotik ilişkinin olumsuzluğuna hapsedebiliyor bizleri.
tutunamayanlar5July 10, 2013, 4:37
SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM
SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM POSTMODERN BİR METİN Mİ?

İNCELEME: ADNAN ÇELİK

Latife Tekin 80 sonrası Türkiye edebiyatının önde gelen isimleri arasında yer almasına rağmen bilinçli edebiyat okuru dışında pek tanınmış popüler bir isim değildir. Kayseri’nin bir köyünde doğan daha sonra İstanbul’a yerleşip köyden kente göçün birey üzerinde yarattığı bütün etkilenimleri bire bir yaşayan Tekin, yazdığı ilk kitap olan Sevgili Arsız Ölüm’de bu köyden kente göç hikâyesinin bütün olası dışavurumlarını büyük bir ustalıkla anlatısına taşır.

Yazar, anlatısına köyde yaşayan bir ailenin Anadolu’nun bütün otantik gelenekselliğini, yaşamlarındaki büyülü, cinli, perili ve efsunlu ayrıntıları taşıyarak adeta bir orta Anadolu mitolojisi inşa etmiştir. Anadolu halkının yaşamına yerleşmiş bütün sözlü kültür geleneğini kendi öz yaşam pratiğinin süzgecinden geçirerek adeta destansı bir yoğunluk içinde anlatısına taşıyan Tekin, yazdığı ilk kitabı olmasına rağmen edebiyat dünyasında oldukça derin bir etki uyandırmıştır.

Kimi edebiyat otoritelerince Gabriel Garciya Marquez’in yapıtlarına benzetilen Sevgili Arsız Ölüm gücünün büyük bir kısmını anadoludaki yoğun sözlü kültür geleneğinin böylesi büyük bir ustalıkla söyleme aktarılmasından alır. Yazar kendine özgü etkileyici üslubuyla adeta bir başyapıt yaratmıştır. Kitabın oldukça değişik bir tarzla yazıldığını ilk sayfalardan itibaren hissetmemek mümkün değildir. Çağdaş roman geleneğinin ana bileşenleri sayılan zaman, mekân ve olay olması gerektiği bağlamda kullanılmaktan ziyade adeta içice geçmiş ve hatta birbirlerinden ayırt edilemez olmuştur. Kitap genel olarak bu ana bileşenlerden olay lehine bir tavırla yazılmıştır. Klasik edebi metinlerde rastladığımız tasvir etme, betimleme, zaman ve mekân duygusunu güçlendirme yerine; sürekli birbiri üzerinden kayan bir olaylar dizisinin yoğun bombardımanı altında adeta bir göstergeler bolluğuyla karşılaşırız. Her sayfada olaydan olaya geçilen yoğun bir uyarıcı zenginliği karşısında okuyucuyu oldukça yoran ama olayın oluş sürecini sürekli canlı tutarak da okuyucuyu metnin zengin çağrışımsal alanına hapseden bir yapıt olarak okunan kitap son dönemlerde sık sık konuşulan postmodern roman kurgusuna da oldukça yakın gibi durmaktadır.

Hem modern roman kuramının bileşenlerinin muğlâk kullanımları hem de anlatının gerçekle, sözlü kültürün mitolojik kodlarını bir arada vererek adeta bir gerçeklik sorunu yaratması kitabı postmodern edebiyat kuramının gösterenlerine götürmektedir. Örneğin kitaptaki Dirmit karakterinin sürekli cansız nesnelerle konuşması, Atiye’nin öbür dünyayla bol bol iletişim kurması vb gibi durumlar ile kitapta sürekli olarak karşımıza çıkarılan gündelik hayata dair birtakım ayrıntıların bir arada verilmesi okuyucuyu gerçekle gerçekdışı arasındaki çizgide adeta desteksiz bırakır. Bazen öyle anlar olur ki neyin gerçek neyin gerçekdışı olduğunu kavrayamayacak kadar zihni karışan okur bir de eğer anadolunun o mitolojik öğelerine yabancı değilse iş içinden çıkılamayacak bir hal alır.

Kitabı post modern bir metin olarak kurgulamamıza kanıt olabilecek bir diğer ayrıntı da olayın geçtiği dönemde ülkede meydana gelen birtakım toplumsal durumların birebir verilmek yerine herkesin toplumsal bilinçdışında yer etmiş olan bazı çağrışım ve kodlar aracılığıyla aktarılmasıdır. Bu da postmodern kuramın bütün simgeciliğini taşıyan bir yöntemdir. Çünkü postmodern romanda kodlar, simgeler ve göstergeler konuşur. Her şey apaçık verilmek yerine birtakım metafor ve eğretilemelerle aktarılır.
tutunamayanlar5July 10, 2013, 4:34
ZİFİR
Ve sular toprağı kemirince
Büyük ateş düşünce boşluğa
İnsan kara deliklere kovulunca…

ZİFİR

TUĞRUL KESKİN
YUNUS NADİ BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ

İNCELEME: ASUMAN SUSAM


İlk kitabı Bir Suyun Kıyısında’dan bu yana tanıdığımız Tuğrul Keskin ZİFİR adlı dosyasıyla 2004 yılı Yunus Nadi Şiir Ödülü’nün sahibi oldu. Kırılan kar Sesi, Babek, Tacir ve Cinayet, İpekler Çoğaltmaya kitaplarının ardından Zifir, şairin şiir serüveninin son halkasını oluşturmakta.

Bir şairin şiir dünyasına girmek, onu yorumlamak, anlamak, kritik etmek çabanız varsa son çalışmalardır elbet, size en çok sözü söyleyen. Ancak unutulmamalı ki bir şairin şiirinin ilkeleri, eğer o gerçek bir şairse, daha ilk yapıtlarıyla bunun ipuçlarını verecektir. Çünkü şair, söyleyecek sözü olandır. Dünyayı sözüyle değiştirme utkusu olandır. Çünkü şair için şiir; insanı, yaşamı bütünüyle kapsayan bir deneyimdir.

Buradan Tuğrul Keskin şiirine baktığımızda, daha ilk yapıtla başlayan ;ama ve elbette son yapıtıyla net bir bütünlük kazanan, durduğu yeri seçmiş, seçtiği yerin bilinçli farkındalığıyla sözünü üreten bir şairin şiir dünyasıyla karşılaşıyorsunuz “ Bir şiir yalnızca sözel bir gerçeklik değildir, bir edimdir aynı zamanda. Şair konuşur, ve konuşurken kurar. Bu kurma her şeyden önce kendini kurmadır. Şiir yalnızca kendini bilme değil, kendini yaratmadır.”(1) Zifir’e gelindiğinde okur böyle bir yaşam deneyimiyle karşılaşır. Ki şairin kendini ve dünyayı yeniden yaratma deneyiminin bir parçası da o olur.

ZİFİR…Peki, ama neden Zifir?Şairin dünya algısı daha ilk adımdan sizi karanlıktan bir yolculuğa hazırlar. Karanlıktan çıkılır yolculuğa ; ama yol zifiri bir karanlıkla kaplı değildir. Aydınlık hep aklımızın bir köşesinde kalır. Ha çıktı ha çıkılacak bir aydınlık. Belki de hiç görünmemesi imgesini daha da güçlendirmektedir. Karanlıkta kalınmadan karanlığı bilmeden aydınlık şarkıları söylenmez der, neredeyse tüm şiirler.

Sizi şairin evrenine çeken ikinci adım, bölüm başlarında yer alan Seyid Nesimi’nin deyişleri. Her bölüme okuyucuyu hazır etmek ister gibidir şair. Diğer bir şey de gelenekle kurduğu organik bağ, bilinsin, tanınsın, bir tavır olarak da alınsın, içselleştirilsin isteğidir. “ mende sığar iki cahan, ben bu cahana sığmazam/ Gövher-i la mekan menem, kövn-ü mekana sığmazam” dır ilk söz. Tene sığmayan can, canın sığamadığı cihan…mekansızlığa götürür insanı; ki mekansızlık zaman algınızı da alt üst eder, zamansızlığa götürür ister istemez sizi. Ki sayfalar çevrildikçe şiirlerin yiten masumiyet çağına birer ağıt olduğunu görürsünüz ki bütün romantikler için şiir, masumiyetin yeniden ele geçirilmesidir.(2) Ve zaman bütün anlamlarıyla karşımıza çıkar, şair zamanın akla gelen tüm imgeleriyle kavga halindedir. Şikâyet zamandandır.

Dünden şimdiye, şimdiden geleceğe varouş serüveninin, evrenin sonsuzluğun, zamanın, oluşun, varlığın; kısacası evreni kapsayan her şeyin sorgulanması söz konusu Zifir şiirlerinde. Tanrısal zamanın macerasıyla dönen dünya bir yandadır, bir yanda da bu maceradan dışarı fırlatılmış, yalnızlaşmış ve yabancılaşmış öznenin Zifir halidir şiirler. Durmadan kanayan, yeniden yeniden kanayan bir açık yara…bu acıya aşkla katlanılır elbet, ve yaraya tuz basmaktır aşk aynı zamanda.

Kalbimi söküp alıyor göğsümden bu şehir/ çöplerde oynaşan kediler gibi ölüme gidiyorum

Hüzün ve yalnızlık o denli yoğundur ki ancak gerçeğin büyütülmüş abartılmış halleriyle yankısını bulur. “dünyanın yalnızlığına üzülüyorum” demiş bir şairin yalnızlığı tün boyutlarıyla ve hüznüyle iliklerine dek algılama hali, duygusu koyulaşarak, Zifiri bir hal alarak devam etmektedir. Bu nedenle hızla çürüyen dünyada onun arkadaşları geçmiş zaman mitleridir. Geçerken Dünyadan Kardeşim Olan Şairler’de şöyle seslenmektedir:

Yusuf! An’la öpüş/ki insan/yok vaktin içinde…hazma! Gülü okşa/o gül/yok vaktin içinde…İsrafil! Kendine yer bul/şu cennet/ yok vaktin içinde…mi dediler aslında.

Modern dünyanın tanrısını öldürdüğü günden bu yana başlayan yalnızlığa ‘sisiphos işkencesi’ gibi zamanın sonsuz tekrarı içinden uzayıp gitmesine katlanamaz özne. söylenen gün nerededir tufan var mı, ne gündür…* Belki de bu yüzden tarihin olmadığı, zamansız bir zaman düşler şair. akan hep akan/bu yapışkan şey mi zaman…yitirilmiş masumiyet kaybedilmiş cennet şairin kendi yaratıcı serüveninin içinden aranmaktadır. Ama zordur yolculuk…Zifir’dir. “ Her şair kendi mitolojisini yaratır ve her mitoloji farklı inançların, yeniden keşfedilmiş mitlerin ve kişisel saplantıların bir karışımıdır"(3) der Paz. Zifir’in dünyası böyle bir dünyadır.

iyi şeyler olmayacak besbelli derinliğe yerleşiyor kan/neyi anlatabilir dünyanın saatleri/süzülen zerrecikler olmasa kum saatinden/büyük mor çizgi bölecek yeryüzünü incecikten/ anlayacaksın!hep bizimleydi o büyük tufan…

Peki neden böyle hissetmektedir şair? Ne olmuştur ki o şimdi yaralı bir komünisttir. Zulümdür önü ardı. Tarihin nedenselliği içinde kendini var eden insanı tarih ve tarihin zamanı zehirlemiştir. Modern yalan zamanlara dayanamayan şair-özne gelenekselin içinden, modernist dünyanın verili kodlarını reddederek yeniden bir dünya kurmaya çalışmaktadır.

Üstümüze batının kirli gölgesi düşüyor kalk/doğuya dön yüzünü, güneşi uyandır/yıldızları uyandır kalk/bozkırın rüzgarı acıtsın bedenini yalayarak/suları uyandır kardeleni uyandır/ durmadan ağlayan iki göz kör olur kalk…

Kalk şiiri dosyanın en tartışılası şiirlerinden. Söyleyişe baktığımızda doğrudan doğruya geleneksel olanı moderne taşıma görüntüsüyle karşı karşıya kalıyorsunuz.-ey maral, celali sancı,zulüm, geçim derdi,tüfengi toprak altında palanmış çocuk.,bir hazan yaprağı gibi sararıp durmak,aşk menzile girdi,…-gibi eskitilmiş, benzetme ve iğretilemelerle bu şiirlerde çokça karşılaşıyoruz. Şiirin ne olup ne olmadığını iyi bilen bir şairin bilinçli seçimleri olarak bu söyleyişler bizim karşımıza çıkıyor. Çünkü şair Kalk şiiri başta olmak üzere özellikle birinci bölümde yer alan
Devrim Önleri, Ah Ki, Korsokof Ölümün Adı şiirleriyle eskimiş, unutulmuş;eskitilmiş, unutturulmuş ; örselenmiş, çürümeye yüz tutmuş bir ideolojik duruşun da sorgulamasını yapmaktadır. Yani gelenek çift taraflı işlemektedir. Biri diğerinin atmosferini yakalamak için gereklidir. Ses de söyleyiş de anlam da şiddet uygulamaktadır buralarda okuyana. Zorunlu bir evrilme, bir değişim…şair zorlamakta dünyayı ve insanı…uyandırmaya…

Başaklar ölüyor kalbime yazılı her ilde/Korsakof’un ölüm olduğu günlerde/uzaktaki Allah esniyor ama seviyor bizi/ aşk seviyor, hanımeli seviyor, sen seviyorsun/devlet her nasılsa sevmiyor bizi

Evrenin sonsuzluğunda bir zerre olduğunu bilen, bu bilinçle bütün mahlukata , şair, sıradanın içinden, gündeliğin içinden zamana, aşka, evrene, yaradılışa…her şeye abdal bir şaşkınlıkla bakmaktadır.

Tıklayan hayat gibi kalbim,tıklardı öylece üzgün…,dumanı bitmeyen sigara buğulu rakı bardağı/gibi tünemiş dururdum kıyıcığına sehpanın...,Yüzünü döndü güneşe sen geldin diye susi/ sen geldin diye pat, kokusunu saldı kasım/ağrı karlar gönderdi sen geldin diye/nil akıp geldi evimize/konuğumuz palandöken sırf sen geldin…bir yaz aktı içeri,bir bahar kuruldu evimize/ geldin ya yaralı kurtlar ulumaz artık içimde…

Şiir yazmaktan çok, söyleyen bir şair Tuğrul Keskin. Aileden gelen aşık geleneğinin izleri, sanırız, uzayıp giden şiir serüvenini içinde küçümsenmeyecek bir yer teşkil etmede. Modern öykü edebiyatımıza çok geç girmiştir ama tahkiye geleneğimiz çok eskiler dayanır. Bunu da tartışmasız aşık geleneğine borçlu Türk edebiyatı. Bu geleneği farkındalıkla kendi modern şiirinin içinde dönüştürmeye çalışan şair hikaye anlatan değil ama hikayesi olan şiirler yazmaktadır. On İkide Bozulan saat, Devrim Önleri, Mutsuzluk Evi…şiirlerine Nezaket Fantastik Bir Aşk Şiiri gibi şiirleri ve tümü ikinci bölümü oluşturan ve çatısı bütünüyle bir yaşantı üzerine oturtulan Akdenizli Hena için yazılan şiirleri sayabiliriz.

Şiirin düzeni, ozan için, şu ya da bu özel gerçekle karışmaz mutlaka, ama onların hepsinin üstüne çıkar ve dünyayı sürekli olarak tartışma konusu yapar. Bu nedenle her ozan bir ‘durum’ ozanıdır:Egemeni olmadığı belli bir durumu yanıtlamak için yaratır.(4)Paul Eluard’ın cümlelerine karşılık gelecek bir şiir , dosyanın en sarsıcı şiirlerinden olan FANTASTİK BİR AŞK ŞİİRİ. Şairin diliyle söylersek “
kör ve beyaz şeytanın laneti/yani ki gazabı savaşların/gezegenimizden uzak olsun için” dir yeryüzüne armağan edilen bu şiir. Varlık yokluk alemini, zamanı-zamansızlığı,ürküyü, boşluğu, şiddeti, savaşı, kıyameti, kıyamet gibi yaşananları dehşeti görenlerin, kıyamete tanıklık edenlerin bilgece yalınlığı ve saydamlığıyla bize geçiriyor olduğu gibi anlatıcı:

yorgundular bin yıllardır/kaçmaktan kovalanmaktan..o boşluktan ötekine çekerdi/vahşi bir duygu onları sanki..her yanda renksizliğin kurtları/silindi evrenin olanca renkleri….dedi saydam karanlık bana/gör ve anlat bunları..yok oldu bütün hırsları/bonolarla gömüldüler karanlığa...yok oldu kardan akılları/yeşil paralarla düştüler ateşe..yok oldu zulümden evleri/cinsellik porno film vesaire…yok oldukça vesaireleri/çoğaldı karanlık boşluk karanlık…..bakıp boşluğa dedi olmazsa olmaz ama olmaz ise hafıza..nedir ki biriktirdiği insanlığın/nedir yaşanan hem nedir bu….akan, hep akan/bu yapışkan şey mi zaman….

Tarihin felaketleri yani savaşlar, acılar, yenilgiler, barbarlıklar, çağın yozlaşmasıyla yüz yüze kalışlar zamanın sorgulanmasına götürür ister istemez şairi. Sebep arar, anlamak ve bilmek ister kötülüklerin kaynağını. Belki de zamana bunca çatış yitirilen masumiyetin, kaybolan cennetin, tarihsiz bir zamanın bir daha geri getirilemeyeceğinin bilgisinden ve çaresizliğindendir.Modern şiir, devrimci bir tutku olmuştur ve hala öyledir, ancak bu tutku mutsuz bir tutku olmuştur.bir çekicilik ve bir yadsıma söz konusu olmuştur. Yadsımanın nedeni,çekiciliğin nedeniyle aynıdır. Gerek devrim gerek şiir,şimdiyi, eşitsizliğin tarihi olan tarihsel anı yıkmaya ve ‘ öteki’ zamanı yeniden ele geçirmeye çaba gösterir. Ancak şiirin zamanı, devrimin zamanı değildir; eleştirel aklın eskimiş zamanı Ütopyaların geleceği değildir; o, zamandan önceki zamandır, çocuğun zamansız bakışında yeniden beliren ‘önceki yaşam’ zamanıdır.(5) Pek çok düşün adamı şiirsel imgelem ile dinsel vahiyler arasında bir benzerlikten söz ederler. Şairin sezgisel bilgisiyle oluşturduğu imgelemi onu farklı bir olma haline taşır. Ve bu bilgeliğin diliyle anlatır bize dünyayı. Ve Zifir şiirler bizi ‘dünyanın mucizevi gerçekliği’ ile karşılaştırır.

*
Amin Maalouf Ölümcül Kimlikler’de “Bir değişimin kabul edilmesi için onun zamanın havasına uygun olması yetmez.simgeler düzeyinde incitici olmaması, değişikliğe sürüklediğimiz insanlarda kendi kendilerini inkar ettikleri izlenimini uyandırmaması gerekir” der. Yaşadığımız dünya, yalnızlıklar, yabancılaşma, giderek bilinç yarılmamalına maruz kalan ruhlar, belleksizleşen, kimliksizleşen, aynılaşan gürühlar…modern dünyanın dayattıkları ya yaraları açıkta kanayan bireyler dönüştürüyor bizi ya uyuşturulmuş, özgürlüklerini, kimliklerini unutmuş bireylere. Yaralı olanların soruları hala yaralarıyla bir kanıyor. İtirazlar ve itaatsizlik bazen sokaklardaki eylem olurken bazen da kalpleri ılıtan şiir oluyor. Zifir şairi ,dünyanın simgelerini hoyratça incittiği yerden, bu dünyanın düzenine karşı çıkışını dili zifir bir söylemle ve yüksek sesle söylüyor; Babek’te bıraktığı yerden.

Bu kenti kalbimden söküp attım/burada olmaksa umarsızlıktan/bir kızın ağladığını hatırlıyorum/ölüme giden ayak seslerini/sonra o gece çığlıklar hiç dinmedi…Gel, bu akşam söz etme ölümden/tarih ecelsiz ölümlerle doludur/yoldaşları bir yanda, dağlar bir yanda/ve aras taşıyamamış bir nice sevda/babek ki, gideli binyüz ıl oldu…ılığında kan lekeleri/bir yol eser, bir rüzgar aşınır/söylenecek şeyler yoktur artık/saçlara kadardır sevda/ve yoktur artık zulmün sınırı…zulümler ki başlangıcıdır sürgünlerin

Bu dünyadaki sürgünlük hala devam etmektedir şair için. İncitildiği yerden, değerleri ile birlikte kendi yurdunda yurduna; kendi kalbinde aşklarda sürgündür hep.

*
Kullanım değerine dönemeyen; kullanım değerinden ötürü arananan ve yaşama katılan bir şey olamayan her yenilik, gerçekte yenilik değil, yalnızca bir yenik ilüizyonudur. Toplumsal üretim sürecinde artık hiçbir ürün kullanım değerinden ötürü üretilmediği için, yaşamda yer alan şeyler yeni bir yaşamı getirmeye değil; varolan yaşamı yenilik illüzyonları ile donatıp süslemeye yaramaktadır. “sonsuz aydınlığın” hiç durmadan yenilikler ve yenilikler gibi ortaya sürülebilmesi zorunluluğu da bundan ötürüdür…sanatta da durum aynıdır. “İşlevi hakkında kuşkuya düşen” ve “ kullanımdan ayrılmaz oluşu azalmaya başlayan” sanat da, içine sürüklendiği durumdan kurtulabilmek için, yenilik arayışını kendine baş değer yapar. ‘Züppe modada ne ise, snop da sanatta o işe yara.’ Yanlış bilincin içinden çıkılamadığı sürece snop da sanatta kendi yanlış bilincinin oluşturduğu fantazmagorya içinden görebildiği her şeyi yenilik olarak dener, denemeye devam eder. Bu durum, sanattaki “züppeye” kendi yanlış bilincinden kurtulmak yerine, değiştiremediği reel dünyayı kendi yanlış bilinci içinde görme olanağı verir. Kendisinin işlevinden, kimin ya da kimlerin işine yaramakta oluşundan kuşkulansa da, değişim değerine göre ve değişim değeri kadar değer taşıyabilme durumundan kurulamayan, kurtulmak için nelerin yapılması gerektiğini ise, yaşanan günün reel dünyasını küstürecek kadar “cilvelerini” ileriye götüremediği için anlayamayan snop, sanatta, artık, yeni olanı değil, yenilikleri (yeni gibi görünen biçimsel yenilikleri) arar. Bu yenilikler , metayı kullanım değerine yeniden sahip kılmayı gerektirmeyen yeniliklerdir. Yanlış bilinçten neş’et eden ve en etkin organı moda olan bu yenilikler modern toplumdaki kolektif bilinçaltının ürettiği imajlardan ayrılması olanaksız illüzyonun da kaynağı olma durumundadır.(6)” Gerçekten de yazılan şiirlere bakıldığında çokça şikâyetlenilen yer böyle bir yere karşılık gelmektedir. Yaşamda karşılığı olmayan, yaşama bir önerme sunamayan, bir duruş, bakış taşımayan ‘yenilikler’. Belki de sanatın özelde de şiirin yeri,değer kaybı vb. tartışılırken yanıtları ve tespitleri buralardan aramak ve yapmak gerek. Söyleminizle tek ve biricikseniz, yeni olmayı da içinizde barındırıyorsunuz demektir. Ama yeniliklerle dolu olsanız da bir söylem sahibi olamayıp sözcüklerinizi baloncuklar gibi uzayın karanlık derinliklerine bırakmış da olabilirsiniz. Bu söylenenler Tuğrul Keskin şiiri söz konusu olduğunda nasıl bir yere karşılık gelir? Her şeyden önce içerikle kurduğu gelenek bağını biçimle sözle, söyleyişle de kurar şair. Yenilik avcısı bir şair olarak çıkmaz karşımıza. Tam tersine içerikteki ideolojik tavrını biçimsel algıda da sürdürür. Yeni olan ve ürettiğini kendi kılan; sözcükleriyle, söyleyiş edasıyla dünya algısını birleştirdiği yerden üreyen söylemidir. Bu söylem gündelik dilin, zaman zaman yerel ifadelerin de kattığı sıcaklıkla kurulmuştur. Bu nedenle samimidir. Acısına, hüznüne,sevincine, aşkına inandırır bizi. Uzak ve yabancı durmaz. Yerlidir, bizdendir. Bu nedenle kolaycacık ısınılan ve akılda kalan şiirlerdir. “insanın yaşamı neyse, konuşması da odur.” der Seneca. Belki de bu nedenle bazı şiirlere, şairlere daha çabuk ısınıp inanıveririz. Sözlerin sihirli gücü bize öznesini de getirir çünkü. İşte bu sihirli güç Zifir’de şöyle devam etmektedir:

okyanus içime düşüp söndürmek ister/bana içimdeki ateşten başkası gerekmez!...

Klasik edebiyatın gazel formuyla yazılmış bir şiirle başlıyor ikinci bölüm. Gelenekseli modern bir dille yeniden kurma…Akdenizli Hena İçin Ayrılık Şiirleri böyle başlıyor.
Gelişin ne zamandı diyesim bir aşk vakti/korsan şarkılar yüzünü şarapla yıkarken…

Bir aşkın içine sığdırılmış koca evren. Oradan bakmaktadır aşka ve yeryüzüne şair. Asla ve yalnızca bir haz noktası olarak sokulmaz burada aşk şiire.aşktaki ümitsizlik hali dünyanın hali gibidir. Belki de dünya böyle bir dünya olduğu içindir aşkın olmazlığı.

Vakit tamam desem, haydi yollara/gurbet değil mi ki, göğsünde o eski yara…

Tuğrul Keskin’de aşk algısı daha ilk şiirlerinden bu yana hep toplumsalın içinden gelişmiş, kaynağını oralardan akıtmıştır. Dünya yalnız ve mutsuzken iki kişilik mutluluğu kuramaz; kurar da belki içine sindiremez bunu.

Yalnız uyuyanların düşlerini getirdim/ellerinde düş çoğaltanların hüznünü/oğullarının cesedi üzerinde ağlıyordu annem…inandığım her şey yalan artık/mağdurum,mazlumum sofralarda yerim yok/ah içinde günler, ah! geçiyor günler/ellerime masmavi bir martı konuyor…

Aşkla çıkılan yolculuk şairin ruhunda başka bambaşka sorular doğurmuştur. Ta en baştan beri sorulan sorular aşkta da karşısına dikilmiştir şairin. Yanıtları hayatın sezgisel bilgisi içinde , şairinde saklı. “bir kadının bedenine dokunan kişi, göğe dokunmuş olur.”(Novalis) aşk içe doğru bir genişleme bir özgürleşme eylemi değil midir ki! Dokunulan gökyüzü evrenin sonsuzluğunu, sonsuz zamanını daima hatırlatır şaire. Bu nedenle belki şiirler, birleşmeye değil, ayrılığa söylenmiştir. Ve bölümün son şiiri Zifir…

fırtınadan,ürperten fırtınadan sezdim/aşkın uğuldayan, durmadan uğuldayan sesinden…zifirden,zifir karanlığın ardındaki ışıktan sezdim/ilkbaharın amansız kokusundan , o kokunun arısından…bildim ki Hena, gezmeye her yer olur/ölmeye vatan gerek.

*

Modernizmin iki temel düzlemi olagelmiştir: her şeyin fiziksel yasalara ve mekaniğe indirgendiği, nesnel ‘dır,-dir’ düzlemi; göreli öznelliğin yer aldığı fakat daha çok ‘olması gerekir’ denilen bireysel duyumun ve vicdanın da birörnekleştirildiği düzlem .postmodernliğin başarısını belki de bütün bu hegomonik çizgiye ‘geçmişte neydi/ nasıldı’ sorularını getirebilmesinde aramak gerekir.(7)

Şairin hayatı algılayışı, geçmişi ansıma, onunla hesaplaşma, bugünü geçmişin izlerine basarak kurma, onunla olan göbek bağını koparmadan durdurulması mümkün olmayan tarihsel zaman içinden geleceğe yol alma.olarak kendini hissettiriyor dizeleriyle baştan sona. Geçmişle göbek bağı yalnız kendini içerikle hissettiren bir özellik taşımıyor Tuğrul Keskin şiirinde. Belki ve bir ölçüde aşıklar soyundan gelmenin de etkisiyle geleneksel şiirin sesi ile örülü bu şiirler. Elbet gelenekselin olduğu gibi ödünçlenmesiyle değil modern şiirin imbiğinden geçirilmiş bir ses ve söylem genişliği ile kurulu bu şiirler. Bir dizenin takibi diğer dizelerde de kendini hem anlam hem ses olarak sürdürmesi bütünlük
anlayışının, anlatılanın sürerliği içinde zenginlik ve değer kazanmasının bir yolu olmuş şairde. Diğer yapıtlarında da sıkça rastlanan emir çekimli cümle kalıpları sesle anlamın çoğalması ve üremesine tipik örnektir. Üçüncü bölümün şiirlerinden olan Buhur Kokusu şöyle başlar:

çığlığın çığlığa söylediği nedir/geceyi bul ve böl uykusunu..avluda, hemen yanıbaşında duruyor ay/onu al ve ölümlerin üstüne serp sonra…..

Üçüncü bölümde toplana şiirlere baktığımızda ses ve söylem olarak diğer şiirler göre bazı yeni arayışların ve farklı söyleyiş denemelerinin oluşturduğu şiirlerle karşılaşıyoruz. Naif bir sıcaklık, içten bir yalınlık, su gibi ferah ve duru bir evrenle karşılaşıyorsunuz. Özellikle I. bölümün ağır ve tumturaklı havası burada yok. I. Bölümün ağır başlı bilgesi sanki burada uçarı bir dervişe dönüşüyor. Söyleyiş kalbinizi bir mengene gibi kıskıvrak yakalamak ve sıkmak yerine İzmir meltemi olup serinletiyor. Hüzün ve acılara biraz daha su serperek, hayata biraz daha ironik bir keyifle yaklaşılıyor. Sıradanın içindeki mucizenin keşfi gibi. Sıradanlık en çok şiire yakışıyor ve en çok şiir onu güzelleştiriyor duygusunu geçiriyor insana.

Ah nasıl güzel/nasıl sevdim begonvil/kavaklar oynak/eğlenir orda burada..selvi başkaldırır/olanca yoksulluğa..iki zakkum yan yana/biri kırmızı bir beyaz../kırmızı beyaz/beyaz kırmızı..ah nasıl güzel/nasıl sevdim kalbinizi…

Şiir çoğu zaman en büyük düşmanının kendi yaratır: şiirselleşme. Şiirselleşmiş bir şiirden daha korkunç bir şey yoktur. Çünkü, böyle bir durumda,sözcükler, şaşırtının etkisini yok etmek, yalınlığın esinleyen ve esinlenen temel bir gerçeğin güçlü ve açık örüntüsünün gözüpekliğini yumuşatmak için bir araya gelmişlerdir. (8)Ki şairin bütün emekleri yok olur gider. Bir dünya önermesi, bir ütopyanın ölümüdür bu aslında. Çünkü orda söz biter. Oysa yalın açık duru bir esinle-n-me anlamlarını çoğaltarak bir dünyanın bir atmosferin, zaman içinde bir mekanın kurulmasına yardım eder.

Duvarda/kendine soyunuk bir resim dururdu./on ikide bozulmuş bir saat/bir Mısır tanrısı yandaki duvarda…milad tavanın üstünde dururdu/bir deniz iki cam arasında…

Sonuç olarak Zifir’den Tuğrul Keskin şiirine bakmaya çalıştığımız bu yazıda karşımıza çıkan şair gelenekle bilinçli bir farkındalıkla ilişkilendiği yerden kurmuş şiirlerini. Gelenekten ürüyor çünkü öznenin kimliği. Öznenin kimlik sorununu şiir dilinden aşmaya ve açıklamaya çalıştığı yer geçmişten, gelenekten yola çıkmasını zorunlu kılıyor. Ya da şair bunu böyle duyumsuyor. Gelenekle kurulan bağ bu şiirlerde yalnızca sese ve söyleme dayalı bir beslenme noktasını oluşturmuyor. Aynı zamanda felsefik ve ideolojik bir sorgulama alanına da karşılık geliyor. Hamasete ve tekrara düşme tehlikesini göze alarak, bilerek yürüyor yolunu.
Acılar, yalnızlıklar, yabancılaşma karşımıza neredeyse bir yeni dünya meczubu çıkarıyor. Ama istediği, düşlediği dünyasını tarifleyen ve onun peşine giden. Bu da şairi arabesk bir ‘zulüm edebiyatı’na düşme tehlikesinden kurtarmış oluyor. Bu da baştan sona okunan şiirlere içtenlik, doğallık ve sıcaklık katıyor.

Şairin bu çalışmasının en kısa zamanda kitaplaşıp okurlarıyla kucaklaşmasını diliyorum. Ve Zifir dilinden veda:

O zamanlar gençtik yüzümüze akardı ırmaklar, avunurduk/yine de büyük sularla oynaşmaya giderdik/gülerdik en çok, sararmış bayırlarda solardık/yaz güneşinden coşkularımız solardı/biz ne yapar eder büyük sular bulurduk…her nasılsa gözlerimiz örümceklere öğlen yemeği şimdi/kalbimiz mayın mı, dinamit mi, işte bir şeyin kuyusu

Dipnotlar:
1.Çamurdan Doğanlar, Octavio Paz,can yay.1996,s.62
2.age.
3.age
4.Ozan ve Gölgesi,Paul Eluard,adam yay.,1984,I. Basım,ss.140
5. Çamurdan Doğanlar, Octavio Paz,can yay.1996,s.62
6.Y. Kemal Rimbaud’yu Okudu mu,Hasan Bülent kahraman, yky.,1997,s54
7. Tek Kişilik Haçlı Seferleri,Ünsal Oskay,İnkılap yay.2000.s203
8 .Ozan ve Gölgesi,P.Eluard,s.141
tutunamayanlar5July 9, 2013, 9:29
İĞRENÇ VE KAÇIŞ
İĞRENÇ VE KAÇIŞ

Kent gerilerde kalmaya mahkumdur.
Kavgalarımızın akşamıydı.Yorgun ve bıkkındık.
Balıkçı iskelesinde onlar ihtiyar, deniz emekçisi, kara kasketli bir adamı dövüyorlardı. Düşüyor, doğruluyor; kan revan içinde tekrar düşüyor. Sütlüce’nin yamaçlarından kopan bir rüzgâr, denizin hafif dalgalarını kıyıya çarpıyor. Akşamdır. Gün, göğümüzden az önce çekilmiştir. Çift yönlü yollardan araçlar farklı istikâmetlere kayıyor. Telaş, korku, tedirginlik.

Metropolün bütün semtleri kaynar. Gecedir. Devriyeler yola çıkmıştır. Gözü kanlı katiller, travestiler ve diğerleri. Otobüs kundaklanır. Ayrılıkçı Kürtler köprüyü tutmuştur. Karanlık sulara “Biji azade” sesleri batar.

Bir şeyler…Vapurun arka bölmesinde sarayın burnundaki parka takılırım. Gözlerim oraya kilitlenmiştir. Bir kadın belirir. Dalgaların ucunda durur. Köpüklere dokunur. Şalının uçları suya değer. Taşlarda dengesini sağlamaya çalışır. Gemi kaymaktadır. Oralar sönükleşir, bakışlarıma yabancılaşır. Bir şeyler, şehirle birlikte bütün şeyler gerilerde kalmaya mahkumdur.

Dedem ceviz ağacının gölgesinde börkünü tamir ediyor. Reyhanlar kokuyor. Ark boyunca binlerce çeşit ot büyüyor. Bir sincap, ardıç ağacının iri gövdesinde gözden yitiyor. Orada tırpan asılıdır. Bir çekiç, örs… Az ileriki tepeciğin eteğinde uzanan birkaç dönümlük yonca tarlası. Dedem, ben… Kayın ağaçlarının aralarına dağılmış koyun sürüleri.

Evet o mahkum demiştik. Şehir, kavgalarımız, gemilerin kıç taraflarında martılara simit saçaladığımız sevgili. Bölücüler, radikal İslamcılar; çatık kaşlarıyla olup bitenleri anlamak isteyen Boğaziçi Köprüsü . Onlar gerilerde kalacak.

Hanife kadın geceden kalkar. Başını sıkıca sarmaktadır. Soğuk bir hava vardır. Boğazım balgam bağlamıştır Yaylanın yıldızları, gece boyu öten çekirge sürüleri, ışık böcekleri… Karlığın kuzunda koyunlarını yataklayan çobanın dalgın hali.

Her şey ve bütün bir hayat burasıdır.

Elimde bir çoban değneği vardı. Karşıki dağlarda bulutlar duruyordu. Zaman durmadan ilerliyordu. Kapkaranlık ve yağmur yüklü bulutlar, gökten ağaçların uçlarına kadar indi. Bir yaz başlangıcıydı. Sağanaklar patlayıverdi. Köy Hizmetleri’nin iş makineleri araba yolunu yeni açmıştı. Toz toprak şimdi çamura, insanın özüne dönmüştü.

Buraları çok iyi hatırlıyorum. Keçi sürülerinin, katırların dizilip yürüdüğü patika şu çam ağacının altından geçiyor. Dozerler her şeyi, tüm maziyi medeniyet uğruna yerle bir etmişler. Bir Ermeni mezarı şuradaydı. Hâlâ duruyor mudur? Ayakları kıbleye doğru uzanan, ağaç üzerine bir çiçek ve bir haç işlemeli Ermeni mezarı. Dedem anlatırdı:

-Torun, hiç dikkat ettin mi? Dağlarımızın ismi hep tuhaftır. “Boyam, Manik, Cartom…” Onlar gittiler. Biz kovduk. Yurtlak uğruna, otlak uğruna kovduk. Savaşamadılar. Vatan, yurt bilinci onlarda bu kadardı. Bıraktılar ve kaçtılar. Mezarları ve isimleri kaldı.

Deniz kokuyor. Dev bir yük gemisi Karadeniz’e kayıyor. Vakur ve oturaklı bir hâl. Az sonra lodos çıkıyor. Kulübemin duvarına deniz çarpıyor.

Bir şehre gelmiştim. Kent, akşamın yalnızlığında, uzayıp giden yolların tenhalığında ve sarı arabaların gizemli seferinde titriyor. Melankoliye yakalanmıştı, kara kızın yazmasını omzuna alıp ocakta eriyen odunlara bakan dev adamın acı çekmesi gibi kıvrılıyor.

Harem’den kuzeye yürüyordum. Güneş karşı kıyılardaki silüetlerin üzerinde duruyordu. Ne olduğunu anlayamadım. Bir yağmura yakalanmıştım. Sığınacak bir yer göremiyordum. Islandım.

Ben, diyordum.
Sonra sen, şehir, onlar ve diğerleri.
Öykü bu defa kısacık değildi. Bir şehrin görkemi, heybeti kadar yaman ve büyüktü.

Ellerini tutmuyordum. Yanımda dahi değildin. Seninle yürüyordum. Bir mim harfini boğazıma geçirmiştin. Eşit adımlarla yürümüyorduk. Sen birkaç saniye öndeydin. Boğazımdaki harfin ucundan çekiyordun. Sana bağlanmıştım. Ellerinden kurtulmak istemiyordum.

Zaman geçiyor. Bir deniz. Turuncu gemiler. Yorgun kanatlarını çırpamayan martılar. Denizde sallanan renkli balonlara nişan aldıran Giresunlu Fahri Dayı. Biz. Ellerimizle tutuşamadıklarımız…

Büyük, ahşap , kırmızı bir yalının bahçesinin sonunda, yosunlu denize kapısı açılan, tek odalı bir kulübeye yerleştirilmiştim. Beni buraya kim koymuştu, bilmiyordum. Kapımdan deniz görünüyordu. Kendi ellerimle bedenimi bu şehre getirmiştim. Ama, yalnızlığın orta yerine, gaz lambasının en değerli eşya olarak duvarında asılı durduğu bu odaya bırakılmıştım. Kulübenin tahta duvarları çılgın lodosun köpürttüğü dalgalara omuz koyuyor. Güneşin tebessüm ettiği vakitlerde, ileriki parkta bütün çocuklar salıncaktadır.

Gece üzerime hıncıyla iniyor. Ayazdır. Yıldızlar en parıldayan haliyle görünürler. Sirenler çınlar. Gemiler böğürür. Silahlı adamlar karanlığa çıkmıştır. Polisler korkar. İmansızlar kimdir?

Döşemesi yırtık kanepem açılmıyor. Zaten uyuyamayacağım. Gaz lambasını geceleri yakmıyorum. Gemiler üzerime doğru geliyor. Penceremden onların ışıkları odama doluyor. Ellerim saçlarımda geziniyor. Yalnızlık az ileride bir dalgaya binmiş, başını dönderiyor. Âlemle, benimle alay ediyor.

Dedem… O dağların mor sümbüllü yaylaları. Kenger dikenleri, boyacılar. Tekneli pınarın dondurucu suyu. Çayırlıkta semeri alınmış tırısa koşan kısrak; boz tay onun peşindedir.

Sabahların en erken saatinde ki bebekler uykudadır. Hanife kadın dirseğime dokunur. Kalkmam gerekmektedir. Yüzümü asla yıkamam. Gocuğumu sıkıca bedenime geçiririm. Gece boyu biriken keskin soğuklar bu saatte en yoğundur. Koyunlar tepelerden toplanacaktır. Gerçi dedem, o ihtiyar adam, ak sakalları rüzgâr vurdukça dalgalanan adam- onu uykusuz gözlerimin arasından net seçemezdim- bu işi yarı yarıya tamamlamıştır. Ben sadece onun yanında dururum. Kayalara çarpan güneşin kızıl ışınları az ilerimizde durur. Aydınlıklar çoğalmaktadır. Kuzular telaşlıdır. Anneleri gelecek, emişecekler. Ve Hanife kadın, dedemin gelini, yengem onları sağacaktır.

Miskinim. Kulübenin önünde duruyorum. Bir gemi bu tarafa kayıyor. Dümeni kilitlenmiş olabilir. Bu dev cüsse bana, kulübeme çarpacak. Ama olmuyor. Çıplak ayaklarımı yosunlu denizden çekmiyorum. Yalnızlığımla yaşayacağım.

O kız, sen… Denizler, bu şehir, tek kaygımdı. Şimdi sen. Nerelerdesin? Biliyorum ki ellerinden yine tutmayacağım. Korkular büyüyor. Yer altı örgütleri kulübemi ziyaret ediyor. Murat taksiler gelip gidiyor. Sevimsiz, ağzı Maraş otu kokan, denize tüküren adamları görüyorum. Elime bir tabanca tutuşturuyorlar. Bu heyecanı ilk defa yetişme dönemimde, dedemin toprağa sakladığı, ihtilal askerlerinden gizlediği ve yirmi yıl sonra açığa çıkardığı paslı Karadağ tabancada hissetmiştim. Alnımda terler boncuk boncuk. Çizgiler artıyor. Küçük bir buz dolabım oluyor. Bir akümülatörü kulübenin dışına kuruyorlar. Küçük bir televizyon odamda. Gaz lambamın yerinde bir şehir fotoğrafı. Bunu tanıyorum. Mercimektepe’den Şeyh Adil Mezarlığı olmalı.

Ben büyüyorum. Şehir, sokakları daralan mekân. İnsanlara kurşun yağdırıyorum. Pavyon akşamlarından sabahlara yürüyorum. Yosmalar geçiyor önümden. Bir şarap tasında boğuluyorum. Sakallarıma kadar batıyorum. Şehir duymuyor ve bilmiyor, hiçbir şeyi görmüyor.
Kulübemi özlüyorum. Yosun kokusunu. Odamın altındaki boşluğa yumurtalarını bırakan balıkları; böğürerek üzerime gelen gemileri.

Boğaz’ın en hâkim yerindeyim. Bahçesinde budanmış palmiyeler bulunan bir görkemli konut burası. Şehir orada. İnleyen gemiler, küreklere asılan yorgun balıkçı, martılar. Her şey aşağılarda.

İşte… Tüm ışıltılarıyla hayatı hissediyorum. Önüme çuvalla para konuluyor. Kaynağını bilmiyorum. Sadece bazı akşamların sabahlarına doğru tetik çekiyorum. Namluda bir susturucu takılıdır. Yanımdaki iri adam bana hedefi gösteriyor ve kayboluyor. Onu algılayamıyorum. Şehir kaynıyor. Ben köpürüyorum. Bunalımlarımın durulmasını bekliyorum. Onların davalarını benimseyip kurşunlar saçalıyorum. Bu şehir gerilerde kalmalı…

Bana kadın sunuyorlar. Gözlerinde seni göremiyorum. Kız Kulesi sahilinde gün batımı voltalıyorum. Yalnız ve kederliyim. Kimseyi tanımıyorum.

Şiirlerimi karalıyorum; tenha bir parkın gerisindeki akasyanın duldasında duruyorum. Bir martı geçiyor, onu tanıyorum. Asıl ben, bu olmalıyım. Onu açığa çıkaramıyorum. Sen gelsen. Suda ıslanan şalının bir ucunu bana uzatsan. Görev mi? Gece mi? Katil mi? Ben mi? Titreyen ellerim hedefi tutturamıyor mu? Bu ben miyim? Sen nerdesin? Bütün büyük günahların kaynağında sen oturuyorsun. Bunun ayrımında olabiliyor musun?

Ve hiç kimse gelmiyor. Öykü uzamaktadır. Akşamdır. Balıkçı Hali yoğun. Gemiler karıncalaşır. Trafik artar. Polis isyandadır. Münadi minarede. Çarşamba’nın efendisi vaazda. Bir meyhanenin, kalp çizilmiş köşedeki masasında ben.

Seni bulmak ve şehri görmek için yollara vurmuştum. Bir yoksul kulübesinden görkemli şatolara çıkan yollarda yürüdüm. Ama sana ulaşamadım. Rüyamdaydın. Seni büyüttüğüm ve okşadığım tek yer orasıydı. Ellerine ulaşamıyordum ve sayfalar uzuyordu.

Bu şehir gerilerde kalmaya mahkum olmalı. Bir yola çıkılmıştır. Üsküdar gerilerdedir. Anadolu yolları kıvrımlı…

Hanife kadının sağdığı koyunları hâlâ dedem mi topluyor?
Ona yardımcı olmalıyım…

NUHAN NEBİ ÇAM
tutunamayanlar5July 9, 2013, 4:11
GEYİKLER, ANNEM VE ALMANYA
GEYİKLER, ANNEM VE ALMANYA
NURSEL DURUEL
ÖYKÜ
CAN YAYINLARI
EKİM2006


İNCELEME: ASUMAN SUSAM

Ben bir su damlası gibiyim annemin yanında. Dereden kopup havaya sıçrayan haşarı bir su damlasıyım. Güçlü, neşeli, yok edilemez bir su damlasıyım. Durmadan akan derenin ve durmadan değişen annemin bir parçasıyım. Onlardan kopan ama onlardan bağımsız bir damla…
Ben bir su damlasıyım. İnatçı bir su damlasıyım büyümek için savaşacağım. Mutlu düşleri gerçekleştirmek için savaşacağım.


Türk öykücülüğünün önemli duraklarından biri Nursel Duruel. Dilinin insanı yabancılaştırmayan, abartılı bir lirizm taşımayan şiirselliğiyle, bize güven veren, içimizden birinin sıcacık sesli seslenişiyle, yalın ve akıcı anlatımıyla, zekanın duyarlılıkla kesiştiği yerden yaptığı gözlemleriyle, yarattığı kahramanların ve oluşturduğu kurguların çok katmanlılığıyla , insanı insana duyurmadaki onurlu inadıyla çok sevmiştik biz onu.

Yukarıdaki alıntı kitaba da adını veren öyküden. Geyikler, Annem ve Almanya Türk öykücülüğü söz konusu olduğunda hiç kimsenin atlayıp da geçemeyeceği öykülerinden. Tıpkı Füruzan’ın Parasız Yatılı’sı gibi. Küçük bir kızdır anlatıcı kahramanımız. Onun dilinden bir ailenin dramıdır gözlerimizin önüne serilen, Almanyalı günlerimizden. Duruel’in diğer öykülerinde de görüldüğü gibi merkezde öykünün kahramanları varsa da onların öyküsünü anlamaya çalışırken bir ülke gerçeğiyle de illa ki yüzleşmemiz gerekir. Göç ve geçim sıkıntısı, bu yüzden dağılmaya yüz tutmuş bir aile ve ailenin kadınlarının birbiriyle dayanışması…tüm bunlar, duyarlı bir kalbin incelikli seçimleriyle film kareleri gibi görsel bir şölene dönüşerek sızarlar gözlerimizden içeri. Geçmiş zaman, özlenen mitsel bir zamandır çocuk için. Rüyalar kadar uzak, bilincimizin tavanarası kadar yakın… böyle bir özlemin dile gelişi kızın rüyasına yansır. Derede yıkanan kilimin geyikleriyle beraber koşan kalbimiz, küçük bir kızın kalbine dönüşür heyecanla. Mutlu ve bütün oldukları zamanlara… Böyle bir etkileşim, böyle bir empati gücü hemen tüm öykülerde dilin yalın, vakur gücüyle sağlanır.

Öykücünün bu kitabındaki diğer öykülerinde de öne çıkan kahramanlar, hep kadınlar. Var olan erkekler, kadınların çatışmalarını, kimlik arayışlarını, kayboluş

dramlarını belirginleştirmek için varlar. Olumsuz ve kötü özelliklere sahip bir profil çizmeseler de güçlü, hayatı dönüştürme gücü olan kişiler olmaktan uzak; iyi niyetli; ama tükenmişlik ve teslimiyetçilik taşıyan karakterlerdir. Böyle değilseler de kuvvetli, değiştirip dönüştürebilen çıkışları yoktur hayata karşı. Kadınlar çok katmanlı, kanlı canlı, derinlikli birer algıyla gözler önüne serilirken, erkekler fotoğrafı tamamlayan birer ayrıntı gibidir. Tek boyutlu yalınkat duruşlarıyla da olsalar o kadınların hikayelerini anlamlandırmak ve boyutlandırmak için onların varlığına da gereksinim duyarız.

Öykülerde çizilen tüm karakterlerin yaşamla ve kendi varoluşlarıyla derdi, kavgası vardır. Dramatik örgünün gücü, alt yapısını toplumsal sorunlar oluştursa da bireysel çatışmalarla kurulmuştur. 03 Nöbetinin santral memuru Saliha’sı hem çalışıp hem yüksek öğrenimini tamamlamak zorunda olan bir genç kızdır. Yaşam kavgasının onu sıkıştırdığı yerde verdiği zorlu mücadelenin yanında, genç kadınlığa geçiş sancıları içinde kendini arayış da vardır. Bu arayış taşralı bir varoluşun, kendini kentli kılma yarışındaki geri kalmışlığın sızısıyla, kapanmayan bir yara, yetişilemeyen bir yarış olarak durmaksızın Saliha’nın karşısına çıkar. İdealist yüreği ile onun gibi kenara atılmış, sorunlarıyla görmezden gelinmiş, soluk alma olanağı tanınmamış benzerleri gibi kent yaşamının kurallarına kendini uydurmak konusunda kıvranır.”Bu konu her açılışta canını sıkıyordu Saliha’nın. Sandviçini yarım bırakıp ayağa kalktı. Başını soğuk cama dayadı. Galata Köprüsünün üst yanı ışık içindeydi. “Olanı kabullenme”, “ değiştirmek için direnme”, “özveri”, “vazgeçiş”,”yenilgi”, ve daha bir yığın kavram birer kıskaç olup sarmışlardı Saliha’yı, yine içine kapanmıştı.” Özellikle bu öyküde taşralığa vurgu ağır basar. “ ‘Sen yarı yarı taşralı bir bayansın Saliha Hanım’ diyordu, ‘bu kent elbette yutacak seni. Geldiğin küçük kentin bildik havasını, güvenliğini bekleme. Bu koca kalabalığa eklenmiş yeni bir parçasın, eklemeliğin her yanından akıyor. Kalabalık içindeki yerini bir türlü saptayamıyorsun…ne tam onlardan birisin ne de onlardan ayrı.” Çokça iç konuşmalarla geçen öyküde anlatıcı aracılığıyla öykünün somut koşullarını algılarken kahramanın iç sesiyle, kendi kendiyle yaptığı konuşmalardan, iç çatışmalarını öğreniriz. Dolayısıyla Nursel Duruel öykücülüğünün tipik ve çok önemli özelliklerinden biri olan, çok katmanlı bir çatışma aktarımını, öykünün farklı anlatım olanaklarını kurarak oluşturduğunu görürüz. Birey - toplum çatışması bir yandan yürüyüp giderken bir yandan da bireylerin kendi trajik seçimleri, seçememeleri ve yazgılarına tanık oluyoruz.

Duruel öykücülüğünün bu yönünü özellikle önemsemek gerek. Edebiyatın derin bir hayatbilgisi içerdiği yer, böyle bir yazma’yla kurulur. Bugün çokanlamlılığını yitirmiş, sabun köpüğü hazlarla bizi oyalayan, tıkanmış, kendini tekrar eden bir edebiyattan söz etmemizin temelinde sanırız hayattan, onun gerçekliğinden kopuk, gerçek dünyanın gerçekliğiyle kendini temellendirememiş, eleştirelliğini

kaybetmiş bir edebiyata mahkum edilmemiz yatıyor. Yazar dediğimiz; kavgası olandır, kendiyle, toplumla, dünyayla,…İçinde hayat olan hiçbir şey kaybolmaz, tersine değerine değer katarak çoğalır ya bu öyküler bize yeniden ve ne iyi ki bunu gösterdi.

Tuhaf ya da beklenmez bir direnç de vardır bu hayatın kıyısındaki karakterlerde. Sorgularken çıkış da ararlar kendilerine. Bu kitabın ana kahramanlarını temel özelliği öyle ya da böyle kimliklerine yaşamın elverdiği ölçüde tutunmaya çalışmalarıdır. O nedenle zayıflık ve çaresizliklerinin içinden insanı etkisi altına alan tuhaf bir güç doğar. Saygı uyandıran, onurlu direnme çabalarıdır çünkü bütün hayatlar.

Saliha öykünün sonuna doğru sesini yükseltir: “Hayır, hayır haksızlık bu, her şeyi inkar bu. Ben bana da zaman bırakacak, beni bir anten parçasına, bir fişe dönüştürmeyecek bir iş sahibi olmak için okumak istiyorum. Şu yeryüzünde, bırak yeryüzünü kendi ülkemde kendi çevremde olup bitenleri kavrayamıyorum. Yarı yerim aydınlıkta, yarı yerim karanlıkta. Kendimi bile yererince ölçüp biçemiyorum. İşte bu yüzden okumak istiyorum.”

Evet izlekler aynı olmakla birlikte her bir öyküde başka başka gerçeklikler kurgulanmıştır. Hayat gibi bireylerin renkleri, yazgıları da değişir. Ama yazar her bir hayat sahnesinin fotoğrafını bize sunarken uzak/yakın plan/detay…hiç fark etmez gözlemciliğinin bütün canlılığıyla ve eleştirel tutumuyla sunar bize insanlarını, onların durumlarını.

Kitabın bir solukta okunmalık önemli öykülerinden biri olan “Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni “ öyküsünde Aslı’nın boynundaki boncukların kopup düşmesi imgesine sığdırılmıştır neredeyse öykünün bütün meramı. İnsanın bilinçdışı süreçlerini son derece başarılı bir biçimde veren bir öyküdür bu da. Buradaki kahraman Aslı, kentli bir kadındır; ama kent ve kentlilik kavramları değişirken, kapitalist toplum düzeninin, modernitenin bireyi sıkıştırdığı yerler yalnız, kentlileşmesini tamamlamamış ‘ötekiler’ değildir. Kentli kadın da kendi olmak, kendini bulmak, ezberlenen ve dayatılan hayattan kaçıp kurtulmak ve kendini özgür ve tam olarak gerçekleştirmek peşindedir. Bu ise sanıldığından daha zordur. Bu basınç bireyde zaman zaman bilinç yarılmalarının oluşmasına, sert uçurum kenarlarına savrulmalara yol açmaktadır. Kadının erkekle eşit ruhsal, fiziksel ve yaşamsal olanaklara sahip olamadığı hayatta kadın, kadınlığını yaşarken zorlanır elbette. Ama bu eksik yaşam yalnız kadına zarar vermez, onu hırpalamaz erkek de dolayısıyla bu yarım bırakılmışlığın içinden tam olabileceği sağlıklı bir bütüne gidebileceği eşini bulamaz. Her şey yarım bırakılmışlığın

hüznünü taşır.Hemen tüm öykü karakterlerinin “Onurlu bir hüzün vardır yüzlerinde.”

Bu öykünün kahramanları Aslı ve Çetin ve Çetin’in annesi; herkes mutsuzdur. İçerden ve kendi kendilerine bu durumla baş etmeye çalışan mutsuz insanlardır. Bu mutsuzluk çağdan, çağa ayak uyduramayan duyarlığı yüksek bireysel varoluşlarından gelmektedir. Kadınlık durumlarından, kendini arayışa, kentli olmanın, aydın olmanın bunalımları son derce başarılı diyaloglar, iç konuşmalar ve betimlemelerle okuyucuya ulaşır.

Bilinçle bilinçdışının kavgası Aslı’nın düşünde son derece etkili bir hal alır. Modern toplum artık bireyin bireysel özelliklerini umursamaz. Noktalar vardır, noktaların görev tanımları... ‘kimlik’ es geçilendir; ama elbet ‘birey’in buna itirazları vardır. Bu gerçek, yaşamda yüksek sesli bir itiraza dönüşmezse birey hastalanır, eksik kalır, örselenir…Saliha’nın içsesinden yükselen itirazın benzeri Aslı’nın düşüyle varlık bulur. Sahibi bilinmeyen ses düşünde Aslı’ya kimliğini sorar.”…Ana-baba adım, doğum yerim, doğum tarihim, öğrenimim ve yaptığım işin kadro adı. Bunlar açıklamaya yetmez. Gördüğünüz gibi ben genç bir insanım. Kimliğim özlemlerimde, yapmak istediklerimde, her gün verdiğim uğraşta, yürüyüşümde, gülüşümde, rüyalarımda. Bütün bunlar öyle özel ki nasıl söylerim size böyle ayak üstü, yüzünüzü bile görmeden.” Diye yanıtlar soruyu Aslı’nın bilinçaltı.

Birlikte ölmediler hiç.
Ölüm aralarında kaldı,
Öylece…
Orta yerde…
Beğenen seçti aldı,
Tek bir sözcük etmeden.


Duruel’in şiirsel söylemi bütün öykülerinde başka başka tatlar katarak kendini hissettiriyor okuruna. Bu şiir tadını baştan sona duyumsadığınız kuvvetli öykülerden biri de ‘Ölüm Arada Kaldı’ öyküsü. Bir şiir metin. Öykünün klasik anlatı yöntemleriyle ama klasik anlatının çok dışında bambaşka bir dünya kucaklaşmasına, hüzün sağanağına dönüşmüş dize cümlelerle karşılaşıyorsunuz bu öyküde. Bir kadın ve bir erkek, bir kavuşamama, bir buluşamama, bir ayrılık, ayrıksılık öyküsü. Kaybedenlerin, tutunamayanların…Ağırbaşlı bir hüzün anlamayı kolaylaştırır mı? Sanırım evet. Bu öyküde anlamanın ağrısı ığıl ığıl saplanıyor yüreğe. O nedenle fark etmeden kuşatıyor bu öykü okurunu; derin izler bırakarak. Diğer öykülerde olduğu gibi bireyden çıkılan yol insanı ister istemez toplumla kucaklaştırıyor. Bu kucaklaşılan yer, bir şenlik yeri olmuyor çoğunca. Bumetinlerle yazar toplumsal katmanları, toplumsal gerçekleri sağlam bir ideolojik tutumla gözler önüne seriyor. Aşkla çıkılan en bireysel yolculukta bile böyle bu. Toplumsal gruplaşmalar, ideolojik çatışmalar kaba bir gerçekliğin içinden değil, ayrıntılardaki özenli seçimlerle, yumuşak dokunuşlarla, imbatın bir tül perdeyi yalayışı gibi geçiyor bize.

İnsani olanı çoksesli, çok görüntülü, çok katmanlı sunarken bize tembel beyinli okurlar da istemiyor yazar. O nedenle okuyucusunu zora koşan bir yazar Duruel aynı zamanda. Farkındalıkla, bilinçle donanmış akıllara seslenen bir yazar. Edebiyatın değiştiren dönüştüren etkisinin çok farkında, sunarken talep de eden bir yazar. O nedenle okumaları bir şenliğe dönüşüp durmadan anlamlar çoğaltan metinlere dönüşüyor öyküler. Durmadan soru sorduran, rahatsız eden…kayıplar, yok oluşlar, tutunamamalar, tamamlanamamalar, eksik kalışlar…kim okursa okusun kayıtsız kalınamayacak sorular sorunlar…

Can yayınlarının Nursel Duruel öykülerini yeniden gün ışığına çıkarmasının genç okurlar adına da büyük bir şans olduğunu saptamak gerek. Özellikle bu kitaptaki her bir öykü 70’li 80’li yılları bir masal gibi dinleyen gençlerin yurttaki toplumsal değişim ve dönüşüm sancılarının birey ve toplum üzerinde bıraktığı izleri görmesi açısından da büyük bir önem taşıyor. Toplumsal bilinci sistemli biçimde felce uğratılmış, darbe sonrası toplumum tarihsizliğe hapsedildiği yıllara tanıklık ediyoruz. Neredeyse afazik bir toplumuz. Kayıtsızlık; bilgisizlik, hissizlik, bilinçsizlik hali değilse nedir ki? Bu halden hızla uzaklaşmak edebiyatın, sanatın sorgulayıcı alanlarına hızla yaklaşmayı gerektirir. Bu da bu alanların araçlarıyla sağlanacağına göre ‘Geyikler Annem ve Almanya’ ve tabii diğer seçkin örnekler bunun en değerli araçları.

Yanlış modernleşme, kapitalistleşme bugün bile kentleri, üzerlerine 30-40 yıldır sinmiş taşralılığından kurtaramıyor. Değişen kentlilik koşullarıyla uzlaşmaya hiç yeltenmemiş yaşlılar, evlerden ve hayatlardan birer birer el çekerken bir devrin kapandığının en büyük işareti oluyorlar. Tıpkı “Fırıncı Şükriye” öyküsündeki Şükriye ya da “ Nereye” öyküsündeki ‘Yusuf’un ölen babası gibi. Bu iki öykü de çok başka yerlerden yürürler hayata ama kuvvetle altını çizdikleri değişimi reddeden eskiler, değişime ayak uydurma derdiyle kimliksizleşen oğullar, kızlar, torunlar ve bu ikisinin arasında kalan, savrulan; gördüğü için, anladığı, insanlığını yitirmediği için bunalımlarının içinde kıvrım kıvrım kıvranan, araftakiler… Onlar bu değişimi akıllarıyla kalpleriyle, onurlarıyla yavaşlatmaya çalışan hayatın kıyısındakiler.

Fırıncı Şükriye öyküsü ta seferberlik yıllarından alıp o günlere 70’li yıllara getirir öyküyü. Ekmek derdi, çalışmanın emeğin onuru, hangi dönemde olursa olsun yalnız

kadın olmanın zorlukları, kadınların birbirileriyle dayanışması, hep baskın olan seçilmiş olan karakterlerde bu olumlu özellikleri görürüz. Zayıflıkları bile şık bir elbise gibi durur üzerlerinde.
Sen çalışan bir insandın Şükriye ablam, büyüdükçe anladım bunu. Büyüdükçe anladım neden güzel olduğunu. Ömrüm boyunca da insanları en çok iş başında olduklarında sevdim.”

Sonu kentlerle biten , ağır yaşlılık uykusuna yatan kasabaları anlatan bir öykü de ‘Nereye’. Kasabalardan kentlere göç orada yaşayan insanları hemen kentli yapmaz. Hep sakil bir yan kalır duyuşlarında davranışlarında. İşte bu, acıtıp incitir kimilerini, kimilerini sonradan görmüşlüğün ihtişamlı çöplüğüne atar. Bu öykünün kadın kahramanı Aytaç, bu çöplüğe teslim olmamak için debelenenlerdendir. Savaşı kendiyle, değişen düzenle, evliliğiyle, ikiyüzlü insan ilişkileriyledir. Bu öyküde belleğin kendini dışa vurduğu yer de alkoldür. Bir esrime krizi içinde yumruya dönmüş habis et parçalarını parçalaya parçalana kusmasını sağlar alkol.”Ben kayıbım…kayboldum…kayboldum…” diye haykırır……Yusuf parmağını karısının yutağına daldırdı, yuttuğu denizi, bütün geçmişi, yutup da bir kez olsun kurcalamadığı bütün bir yaşamı kusmasına yardım etti. Avuç avuç su çarptı suratına….’Bu denli mutsuz olduğunu bilmiyordum.’ diyordu Yusuf.

Gündelik dilin tüm olanakları ve samimiyetiyle taçlandırılmış yedi öykü karşılayacak sizi bu kitapta. Toplumsal ve bireysel iç görüsü yüksek analitik bir zekanın kalbiyle işlediği birer oya her biri. Birey olmanın, kadın olmanın, kentli olmanın, taşralı kalmanın, uykulardan uyanmanın, derin aman vermez uykulara dalmanın, emekçi olmanın…hayatın içinden fışkıran sahneleriyle buluşturuyor bu öyküler sizi. Betimlemelerin sinematografik gücü, diyalogların çatışmaların neden-sonuç ilişkileriyle kurulmasındaki kıl payı dengesi, düş, esrime, iç monologlarla bilinç yarılmalarının bilinç akışı yöntemiyle insanın kalbini yakan ateş ırmaklarına dönmesi…Tüm bunların yalın, ağırbaşlı bir dil bilinciyle buluşması…İşte bu noktada kurulmuş Geyikler annem ve Almanya. Hiçbir öyküye kayıtsız kalamayacaksınız.

İNCELEME:ASUMAN SUSAM

tutunamayanlar5July 9, 2013, 4:05
20 21 22 23 24 [25] 26 27 28 29 30
tutunamayanlar
Toplam İletisi:343