LA JETEE


Yönetmen, Senaryo Chris Marker

Dünyanın altını üstüne getiren 3. Dünya Savaşı'ndan sonra nükleer savaştan etkilenmeyen bir grup insan yeraltında yaşamaya başlar. Aralarında araştırmacıların da olduğu grup savaş öncesi dünyasına doğru bir yolculuk yapmaya karar verir. Bu yolculuk için seçilen kişi ise çocukluğunda yaşadığı bir olayın etkisinden kurtulmayı başaramayan takıntılı bir adamdır.

Zaman yolculuğu basit koşullarda gerçekleşir, kirli bir hamağa yatırılan adam, gözlerine bağlanan aygıtların da yardımıyla henüz dünyanın güzel günlerini yaşadığı günlere doğru bir yolculuk yapar. Burada tanışacağı bir kadın ise onu bu zaman dilimine bağlamaya başlar.

Fakat yeni hayatı, yaşadığı olaylar ve araştırmanın farklı bir konum almaya başlaması yolcuyu yavaş yavaş çocukluğunda yaşadığı olaya doğru götürmeye başlar. Çocukluğundaki olayı hatırlar önce, bir havaalanında yabancı bir adamın vurulduğuna şahit olmuştur. Şimdi aynı havaalanında hem kendine yönelen kurşunları hem de meraklı bir çocuğun bakışlarını üzerine çeker. Paradoksal bir kader sonu olur.

Chris Marker'in yönetmenliğini üstlendiği kısa film hem estetiği hem de öyküsü ile olağanüstü. Tüm film fotoğraflardan oluşuyor, sadece tek bir hareketli görüntü yer alıyor filmde, ki o da belli belirsiz görünüp kayboluyor. Müzikleri ve puslu fotoğrafları ile yarattığı atmosfer bilim kurgu sinemasının en ilginç yapıtlarından birini ortaya koyuyor.

Film Terry Gilliam'ın 12 Maymun isimli başyapıtına da esin kaynağı olmuş, filmde senarist olarak yer almıştır. (Kaynak:divxplanet.com)

tutunamayanlar12July 13, 2013, 6:16
CYRANO DE BERGRAC


Yönetmen Jean-Paul Rappeneau

Senaryo Jean-Claude Carrière, Jean-Paul Rappeneau

Eser Edmond Rostand

Fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya,
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya,
Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı
Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya
Kalemine sarılmak ve ancak duya duya
Yazmak, sonra da gayet tevazula kendine:
Çocuğum! Demek, bütün bunları hoş gör yine,
Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı,
Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!
Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,
Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.

-1-


-2-
tutunamayanlar12July 13, 2013, 6:12
THE BATTLE OF ALGIERS


CEZAYİR BAĞIMSIZLIK SAVAŞI

Yönetmen Gillo Pontecorvo

Senaryo Franco Solinas, Gillo Pontecorvo

Yönetmenliğini Gillo Pontecorvo’nun üstlendiği “The Battle of Algiers” filmi 1964 yılında ilk kez gösterildiğinde Cezayirliler Fransa’yla giriştikleri bağımsızlık savaşlarını kazanalı iki yıl olmuştu. O zamanlar nüfusu 9 milyon olan Cezayir’in bir milyon kaybına neden olan bu kanlı savaşın ardından çekilen filmde yönetmen özellikle 1954 ila 1957 arasında Cezayir şehri ve Cazbah bölgesi FLN’nin (National Liberation Front) hareketi çerçevesinde gelişen politik ve toplumsal olayları konu edinmişti. Filmin tarafgirliği ve içeriği üzerine tartışmaya başlamadan önce “The Battle of Algiers”in gösteriminin 1971 yılına kadar Fransa’da yasak olduğunu, o yıldan sonraki gösterimlerinin büyük çoğunluğunun da Cezayir’de yapılan işkencelere dair sahneler sansürlenerek yayınlandığını belirtmekte fayda var. Bu anlamda bir sinema eseri olmanın ötesine geçip, siyasal ve toplumsal bir olguya dönüşen film, Vietnam (Viet Minh), İrlanda (IRA) ve Nikaragua (Sandinistas) gibi başka coğrafyalarda süre giden ulusal bağımsızlık hareketleri taraftarlarınca da sıklıkla izlenmiştir.
Bu değinmelerden sonra artık sırasıyla, filmin tarafgirliğini; Cezayir ve Fransa ulusları arasındaki kutuplaşmaların filmde nasıl sembolleştirildiğini ve Cezayir’in bir ulus olma sürecine dair filmden yakalanabilecek ayrıntıları tartışabiliriz. Böylece “The Battle of Algiers” filmi üzerinden anti-colonial hareketin ve üçüncü dünyayın uluslaşma sürecinin nasıl hem bir ulus olarak tanımlanabilmek için batıya “benzeme” ve hem de bağımsız olabilmek için sömürgeci batılı ulusa karşı “farklılığını” ortaya koyma çabasını beraberinde getirdiğini göstermeye çalışacağım.

“The Battle of Algiers” şüphesiz taraflı bir film. Eski bir PCI (İtalya Komünist Partisi) üyesi olan ve Sovyetlerin 1956’da Macaristan’ı işgalinin ardından partiden istifa edip bağımsız bir solcu olarak üçüncü dünyadaki ulusal kurtuluş hareketlerini destekleyen (hatta bir iddiaya göre FLN için bizzat Fransa’dan İsviçre bankalarına para aktaran) yönetmen Gillo Pontecorvo, film boyunca Cezayirlilerin tarafından soruna yaklaşıyor. Cazbah’ın Fransızlarca bombalanması, Cezayirlilere yapılan işkencelere dair sahneler, genel greve katılanların uğradığı şiddetli baskıların açıkça ortaya konması, bu tavrın göstergeleri olsa gerek. Lakin karşı tarafın, yani Fransa’nın özellikle askeri komutan Colonel Mathiue karakteri aracılığıyla zeki, saygın ve ağırbaşlı temsili, filmin taraflar arasındaki tutumunu biraz olsun dengeliyor. Özellikle belgesel tarzında çekilen bombalama, gösteri yürüyüşleri ve genel greve dair görüntüler, siyah beyaz çekim ve oyunculuğu ile ağırlığını koyacak tanınmış aktörün bulundurulmayışı “The Battle of Algiers”in oldukça objektif bir yapım olarak algılanabilmesini sağlıyor.

Film boyunca Fransız ve Cezayir ulusları arasındaki kutuplaşma Fransız komutan Colonel Mathiue ve FLN liderlerinden Cafer ve Ali ‘La Pointe’ karakterleri aracılığıyla resmediliyor. Colonel Mathiue, Hindiçin ve Süveyş’teki topraklarını kaybeden ve itibarını yeniden kazanabilmek için kendisinin de ifade ettiği gibi sağcısından solcusuna Cezayir’i kaybetmemekte kararlı olan Fransız ulusu adına askeri müdahaleyi yöneten bir kahraman, karşısındaki Cafer ise ulusunun bağımsızlığı için mücadele eden ve en az Mathieu kadar aydın ve saygın bir Cezayir milliyetçisi olarak canlandırılıyor.

Bu üst düzey ve karşılıklı saygı temelinde(!) şekillenen düşmanlığa karşın film aynı zamanda kutuplaşmanın sokaktaki şiddet dolu yansımasını da gösteriyor. Bir Fransız askerine karşı düzenlenen suikastın ardından sokakta her şeyden habersiz oturmakta olan yaşlı bir Arap’ın Fransızlarca “sadece Cezayir yerlisi olduğu için” suçlanıp tartaklanması bu durumun en çarpıcı örneği. Benzeri bir şekilde, filmde de gösterildiği gibi, Cezayirlilerin şehrin Cazbah bölgesine adeta hapsedilerek giriş çıkışların sıkı kontrol altına alınması ve Fransızlar ile Cezayirlilerin böylece coğrafi olarak da net sınırlarla ayrılmasının, karşı milliyetçiliğin Cezayirliler arasında yaygınlaşmasına vesile olduğu söylenebilir. Bir anlamda FLN’nin terörist saldırıları çifte etki yaratmıştır: Saldırılar bir taraftan Cezayir’de yaşayan Fransızları korkutup tedirgin ederken, diğer taraftan şiddeti tırmandırarak Fransızları baskıyı arttırmaya kışkırtmış ve sadece “yerli” olduğu için baskı görenleri adeta Cezayirli olmaya zorlayarak ulusal bir Cezayirlilik bilincinin oluşmasında etkili olmuştur. Çekilen acıların Cezayir halkını birbirine yakınlaştırmasının ve böylece Fransızları da keskin çizgilerle öteki ve düşman olarak tanımlamalarının uluslaşma sürecinde önemli bir payı olduğu aşikardır.

Lakin Cezayir’in uluslaşma sürecinde terörizmin bir yöntem olarak tek başına yeterli olamayacağı FLN’nin lider kadrosu tarafından bilinen bir gerçekti. Bu noktada FLN’nin sosyal alanın yeniden düzenlenmesine dair filmde yansıtılan iki bildirisi büyük önem taşıyor. Bunlardan ilki içki ve uyuşturucu alımının, satımının ve kullanılmasının yasaklanmasına dairdir ve bu yasa bir zaman Çin’de sömürgeci İngilizlerin ülkeye kaçak yolla soktukları afyonun yasaklanmasıyla sembolleşen anti-colonial harekete benzerliğiyle dikkat çekiyor. İkinci bildiri ise evlilik reformuna dair. FLN’nin bildirisi uyarınca modern ve geleneksel evlilik ritüelleri sentezlenerek kayıt altına alınıyor. Böylece FLN hem (Hobsbawm’ın creation of tradition olarak adlandıracağı bir şekilde) ulusal yapay bir gelenek oluştururken hem de yasama, yürütme, kontrol altına alma mekanizmalarını üzerine alarak devletleşme yolunda ilk adımlarını atmış oluyor.

Filmin FLN’nin terörist bir örgütten toplumsal bir harekete nasıl dönüştüğüne dair en çarpıcı sahnesi şüphesiz Ali ‘La Pointe’ ve Cafer arasında geçen tartışma. Cafer, FLN’nin kitlesel bir hareketine dönüşmesi taraftarı olan elit ve entelektüel bir portre çiziyor, diğer yandan şiddet yanlısı, cahil ve halka daha yakın görünen Ali silahlı mücadelenin tek yol olduğunu düşünüyor. Cafer bu tartışmada Cezayir’in BM tarafından tanınan saygın bir ulus olabilmesi için şehir gerillası yöntemlerinin ancak başlangıçta etkili olabileceğini, hareketin halk tarafından benimsenmediği sürece zayıf düşeceğini vurguluyor ve Cezayir şehrinde örgütledikleri genel grevin, ulus bilinci oluşmasına hizmet edeceğini savunuyor. Grev gerçektende bu amaca hizmet ediyor ve Cezayir kurtuluş hareketine uluslararası toplumda bir saygınlık ve meşruiyet zemini sağlıyor. Bu noktada durup bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Bir kere FLN liderlerinin büyük çoğunluğunu batılı görünümlü, elit ve büyük olasılıkla batıda (hatta Fransa’da) eğitim görmüş olduklar gözden kaçmayan bir gerçek. Ulusal bilinçlerini kazanmalarında bu eğitimin etkili olduğu söylenebilir. Kısacası FLN liderlerinin büyük çoğunluğu Avrupalı aydınlara “benzemek”tedir. Diğer tarafdan örgütledikleri eylem olan genel grev de Avrupa kökenli bir eylem olup Cezayir ve Arap gelenek ve tarihinde yeri yoktur. Tam da bu noktada talepleri, (ki FLN’nin nihai amacı Cezayir’in uluslar arası alanda bir ulus olarak “tanınması”dır.) yöntemleri, talepleri batıya (evrensele) “benzedikçe” Cezayir ulusal hareketi meşru, saygın ve diğer bağımsız uluslarla “eşit” olarak kabul edilmiştir. Diğer yandan benzeme süreciyle eş zamanlı olarak Cezayir ulusal hareketi, sömürgeci devlet Fransa’yla arasındaki farklılıkları netleştirip ondan ayrılmaya çalışmaktandır. Bu durum ilk başta bir paradoks gibi gözükmektedir ve bu çelişkinin de Benedict Anderson’u Imagined Communities adlı çalışmasında değindiği ulus kavramına ait üç paradokstan biri olan kavramın “formal universality” özelliğine karşılık “particularity in its manifestation” özelliğine de sahip olduğuna dair yaklaşımına denk düştüğü söylenebilir. Anderson’a göre ulus kavramı evrenseldir ve dünya uluslar şeklinde örgütlenmiştir, diğer yandan ulus olabilmek için her topluluk diğer uluslardan bir şekilde farklı olmak zorundadır. (Örneğin her ulusun bir ulusal dilinin olması evrensel bir gerçektir, diğer yandan her ulusal dil de birbirinden farklıdır.) Cezayir için de durum böyledir. Fransa, Cezayir’e göre hem diğer uluslarla eşit bir ulus olarak tanınabilmesi için örnek alınan ulus-devlet modelidir, hem de farklılığını tanımlayacağı düşmandır. Cezayir ne zaman bir kabile, aşiret topluluğu veya dinsel cemaat olmaktan çıkıp da batılı modele uygun bir ulusa dönüşmüştür (en azından kurumsal örgütlenme ve devlet bağlamında) o zaman batılı güçler Cezayir’i bağımsız bir ulus olarak tanıyıp oradan çekilmiştir. Baurillard Simulasyon ve Simulakr adlı kitabında bu yorumu daha da ileriye götürerek savaşı aslında Fransa’nın kazandığını ileri sürmüştür. Zira Fransa’nın karşısında artık denetlenemez birçok aşiret ve pre-modern topluluk yerine; tanımı ve sınırları belli, oyunu az çok kurallarına göre oynayan ve muhatap alabileceği bir devlet vardır. Yani Fransa kendini iyi kötü Cezayir’e zaten kopyalamıştır. Kısacası Anderson’un paradoksu aslında paradoks falan değildir. Hindistanlı sosyolog P. Chatterjee ise aksi görüştedir. Nation and ist Fragment adlı eserinde “Whose imagined community?” sorusunu yönelterek Anderson’un teorisini üçüncü dünyada yaşayanlar için kendi adlarına hayal edebilecekleri bir alan bırakmamakla eleştirir. Chatterjee’ye göre ulus olma sürecinde devletteki ile toplum ve kültürel alandaki dönüşümler birbirinden ayrılmalıdır. Örneğin Hindistan’daki uluslaşma sürecinde devlet tam anlamıyla batıyla birörnek gelişirken, sosyologa göre Hint kültürü batı kültürü ile sentezler oluşturarak özgünlüğünü korumuştur. Bu durumda anti-colonial hareket de bir “benzeme”den çok “farklılığını” ortaya koyma mücadelesidir. Her ne kadar devlet ile kültürel ve toplumsal yaşam arasında Chatterjee’nin vurguladığı denli derin bir ayrıklık olmadığı söylenebilirse (kültürün, sanatın ve toplumsal yaşamın da uluslaşma sürecinde batılı tarzda yoğun bir şekilde kurumsallaştığı gerçeği Chatterjee’nin teorisini bence zayıflatmaktadır) ve bugün artık iyiden iyiye küreselleşmiş ve medya teknolojileri ile kuşatılmış olan bir dünyada farklılıklardan söz etmek güç olsa da hala üçüncü dünya ila batı arasında farklar olduğu bir gerçektir. Bu durum belki de kendisini en açık şekilde Avrupa’nın Asya ve Afrikalı göçmenlere karşı yürüttüğü ayrımcı ve dışlamaya yönelik tavrında dışa vurmaktadır.

Bu uzun teorik tartışmalardan sonra tekrar “The Battle of Algiers” filmine dönecek olursak, filmin işte bu farklılık ve aynılıkların ortaya çıkışını yansıtması açısından tarihe tanıklık ettiğini söyleyebiliriz. Film sadece Cezayir’in ulusal kurtuluş hareketine değil aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 60’ların ortalarına kadar başta Afrika olmak üzere dünyanın dört bir yanında hızla yükselen anti-colonial hareketlere ışık tutmaktadır.

Özellikle 1954-57 arası Cezayir’de şehir savaşı ve NFL’nin kent içinde Fransız ordusu tarafından sindirilmesi olan bitenleri konu eden “The Battle of Algiers” 1962’de Cezayir’e bağımsızlığını getiren kitlesel gösteri ve çatışma görüntüleriyle sona eriyor. İlk terörist saldırılardan beri epeyce yol kat etmiş olan ve 60’lardan sonra yeşil-beyaz ay yıldızlı ulusal bayrakları ve milli marşlarıyla bir ulus olmak için gereken son ritüelleri de yerine getiren Cezayir’in o tarihten bugüne BM üyesi saygın bir ulus olarak tanınmaması için artık hiçbir neden bulunmuyor.

Kaynak:
K.Murat Güney
davetsizmisafir.org


tutunamayanlar12July 13, 2013, 6:09
HAYVAN ÇİFTLİĞİ
ANIMAL FARM

Eser George Orwell

Hayvan Çiftliği, (orijinal adıyla Animal Farm) George Orwell'in mecazi bir dille yazılmış fabl tarzında siyasi hiciv romanı. Roman ilk olarak 1945'te yayınlandıysa da asıl ününe 1950'lerde kavuşmuştur.
Romandan sinemaya orjinaline sadık kalınarak uyarlanan filmin kahramanları çiftlikteki hayvanlardır. Kendilerini sömüren insanlara karşı başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirler. Özgürlükle birlikte eşitlikçi bir topluluk fikrine ilk başlarda hiçbirinin itirazı yoktur. Ancak ilerleyen zamanlarda rejim diktatörlüğe dönüşecektir.


tutunamayanlar12July 13, 2013, 6:05
REİS BEY
Yönetmen Mesut Uçakan
Senaryo Mesut Uçakan
Eser Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl' ın 1960 ihtilaliyle girdiği hapiste, yazmış olduğu tiyatro eser Mesut Uçakan tarafından sinemaya uyarlanmıştır.

Filmin Ana Karakteri Reis Bey, bir ağır ceza reisidir. Ömrü otel odalarında geçmiş, yapyalnız ve tuhaf bir adam. Taş kalpli bir kanun tatbikçisi...Onun nazarında merhamet, idamlık bir suçtur ve "cemiyette bir ferdi korumak için bin kişiye idam gömleği giydirmekten kaçınmamalıdır." Günün birinde, annesini öldürdüğü iddiasıyla huzuruna çıkarılan bir gencin idamına karar verir. Artık olaylar çok farklı gelişecek ve Reis Bey'in buz gibi iç dünyası müthiş bir sarsıntiyle yerle bir olacaktır.

"Amerika da bir cinayet işlense de dünya çapında bir ses sorsa katil kim?
Benim diye haykıra bilirim.
Soğuk kış geceleri köprü altında yatan çıplakların vebali benim boynumda, gömleğimin yakasında.

Bir hastaneye girsemde kan kanseri çeken hastalar görsem acaba onları bu hale benmi getirdim diye düşünüyorum.

Ben ne yaptım uyku da, baygınlıkta, annemin karnın da, babamın kanın da, hangi cinayeti işledim, hangi mukaddesi kirlettim ki kendimi gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum.

Dışımda ne arıyorlar içime doğru suçluyum. Birde kalkmış belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar, bütün ülkeyi sarar diye tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş gidiyorum."

tutunamayanlar12February 8, 2014, 12:33
11 12 13 14 15 [16] 17 18 19 20 21
tutunamayanlar
Toplam İletisi:343