HENRI DE TOULOUSE-LAUTREC

Henri de Toulouse-Lautrec, (d. 24 Kasım 1864, Albi - ö. 9 Eylül 1901) Fransız ressam.

Aristokrat bir aileden gelen Henri de Tolouse-Lautrec'in; resim konusundaki büyük yeteneği henüz çocuk yaşlarda, çizdiği karikatürlerle belli oldu. Akraba evliliğinden kaynaklanan bir nedenle, ne olduğu saptanamayan genetik bir hastalığın yarattığı kırılgan kemikler yüzünden, 1878 ve 1879 yıllarında acı veren bir tedaviyle boy uzatma çabaları sonucu; her iki bacak kemiklerinin kırılmasıyla kısa boylu kaldı.


Sakat kalmasıyla; annesi ondaki resim yeteneğini keşfetti. Babasından göremediği desteği annesinden alan Lautrec, klasik anlayıştaki resmi değil, "poster" temeline dayanan ressamlığa yöneldi. Seçimi onu başarıdan başarıya götürdü, ünü bütün Paris'e yayılan Lautrec'in posterleri duvarlardan kapışıldı. Henüz 17 yaşındayken denemelerinin sayısı 2400'ü bulmuştu. Emile Bernard, Van Gogh gibi ressamlarla tanıştı, empresyonist akıma kapıldı. 1894–1897 yılları arasında Avrupa’yı dolaştı, bir çok sergi açtı. Ancak gerçek ününe, Moulin Rouge müzikholünü anlatan resimler yaparak kavuştu. Babasıyla olan geçimsizliği ve engelli halinin verdiği bunalımlarla alkole sığınan sanatçı, genelev çalışanlarını çizmeye, giderek, geneleve yerleşip orada yaşamaya başladı. Frengi hastalığına tutulan Tolouse-Lautrec, genç yaşta öldü.

Henri de Toulouse-Lautrec'in, henüz ölmeden Louvre müzesinde yer almaya hak kazanan ilk ve tek sanatçı olduğu iddia edilir

Kaynak: wikipedia


Toulouse - Lautrec

1864 Henri-Marie-Raymond de Toulouse-Lautrec-Monfa 24 Kasım'da, Güney Fransa'da bulunan Alba'da doğar. Babası, Kont Alphonso de Toulouse-Lautrec, Fransa'nın en eski asilzade ailelerinden birinin reisidir; annesi, Kontes Adéle, Kont'un birinci dereceden kuzinidir.

1864 Henri'nin ebeveynleri ayrılır ve bir mürebbiye tarafından büyütülür.

1872 İlk resim derslerini sekiz yaşında sağır-dilsiz hayvan ressamı Réne Pierre Charles Princeteau'dan alır. İlk eskiz ve karikatürlerini çizer. 1878-79 Bacaklarında kalıcı hasar yaratan iki kaza geçirir.

1881 Ressam olamaya karar verir. Amcası Charles ve Princeteau tarafından desteklenir ve teşvik edilir.

1882 Princeteau'nun atölyesinde çalışır. Daha sonra Léon Bonnat'ın atölyesine kaydolur. Bonnat'nın atölyesi kapandıktan Fernand Cormon'un atölyesine devam eder. Van Gogh, Degas ve Bernard ile tanışır.

1884 Pau'da ilk karma sergisi. Montmarte'de bir apartman dairesi tutar..

1886 rue Tourlaque'de bir atölyeye taşınır; orada on üç yıl kalır. Daha sonra modeli ve sevgilisi olan Meets Suzanne Valadon ile tanışır; bu ilişki Valadon'un 1888'deki intiharına dek devam eder.

1887-88 Toulouse, Paris ve Brüksel'de karma sergilere katılır. Japon tahta baskıları üzerine çalışır.

1889 Bu tarihten 1894'e kadar the Salon des Indépendants'da ve the Cercle Artistique et Littéraire Volnay'da yer alır. Mouilin Rouge'un açılışından itibaren düzenli müştesi olur.

1891 İlk taşbaskılarını yapar. Bunun yanı sıra kendisini Paris'te ünlü edecek olan ilk posterlerini ve renkli baskılarını yapar.

1893 İlk büyük kişisel sergisi Boussod-Valadon Galeri'de açılır.

1894-97 Bürüksel, Londra, Hollanda, İspanya ve Portekiz'i ziyaret eder.

1899 Sağlığı bozulur: depresyon, halüsinasyon ve panik ataklar görülmeye başlar.failing health; depressions, hallucinations and panic attacks. Paris yakınlarında bir senataryumda tedavi görür.

1900 Yaşama istenci kırılır ve alkol problemi çoğalır.

1901 Paris'ten ayrılarak annesinin yanına, Malrome'a yerleşir ve 9 Eylül'de burada ölür.

Toulouse Lautrec


Az sonra gözünüzün önünden kayıp gidecek olan satırlar daha önce okuduklarınızdan pek farklı olmayacak olan bir tür bilgilendirme yazısıdır. Bu nedenle yazıya ressamın 24 Kasım 1864 yılında Albi'de doğduğundan; tam adının Henri Marie Raymonde de Toulouse Lautrec Monfa oluşundan; soylu ve varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldiğinden bahsederek başlamam gerekir.

Çocukluğunu Albi yakınlarındaki Bosc şatosunda geçirmiş olan Lautrec henüz 10 yaşında taslaklar çizmeye başlamıştı bile.

1878'de yani 14 yaşındayken önce sol kalça kemiğini ertesi yıl da sağ kalça kemiğini kırdı. Yürümesi zorlaşıp yatağa bağlı kalınca, sanata daha çok zaman ayırdı.

İlk resim derslerini aile dostları olan René Princeteau'dan alan Lautrec daha sonra Bonnat ve Cormon'un atölyelerinde de bulundu. Burada kendisini serbestçe geliştirme olanağı bulmuş olmasına karşın bir süre sonra sınırlandığını düşünerek Cormon'un atölyesinden ayrıldı. Montmartre'da bir atölye kiraladı ve kendini gece yaşamına ve dans klüplerine kaptırdı.

Montmartre'ın bohem yaşamından, içine girdiği hareketli ortamdan ve sanat çevresinden çok hoşlanmıştı. 1884 yılına geldiğimizde kabare sahibi ve şarkıcı Bruant, Toulouse Lautrec'ten şarkıları için illustrasyonlar yapmasını istedi. Ayrıca yapıtlarını kabaresinde sergilemesine izin verdi. Bu sayede Lautrec Montmartre'da çabucak tanındı ve siparişler almaya başladı.

1891'de gerçekleştirdiği Moulin Rouge la Goulue adlı ilk afişiyle büyük bir ün kazandı. 1897 yılında taş baskıya ağırlık verdi ancak işleri iyiye giderken sağlığı kötüye gidiyordu; sakatlığına yeni kaptığı frengi de eklenmişti. Ayrıca alkolle de aşırı derecede haşır neşirdi. 1899 yılında çok düşkün olduğu annesi Paris'ten ayrılınca ağır bir bunalıma düştü. Bir skandal olmasını istemeyen annesi onu Neuilly sur Seine'de bir sanatoryuma yatırdı. Lautrec bir süre sonra hastaneden çıktıysa da tekrar içkiye başladı ve ertesi yıl Malrome şatosunda öldü.

Yapıtlarında hareketi, etkisi altında kaldığı Degas gibi anatomik kurallara bağlı olarak betimliyordu. Amacı serbest akıcı çizgiler ve renk aracılığıyla hareketin özünü yakalamaktı; dolayısıyla çizgilerinin anatomik açıdan doğru olmasına aldırmıyordu. Rengi çok yoğun kullanıyor ve renk lekelerini birbiri üstüne gelecek biçimde vesaire vesaire…

Hikayenin bundan sonrası sanat tarihçilerine kalıyor. Mutlaka "Eserlerinde neler anlatmaya çalıştığını bilmek istiyorum; üslubu nedir? Neden bu renkleri kullanmış? Figürleri neden böyle de komposizyonları şöyle?" diyorsanız bir sanat tarihi ya da toulouse lautrec hakkında yazılmış onlarca kitaptan birini karıştırabilirsiniz. Ancak yine de ufak bir uyarı; bu kitaplarda sanatçılar ve resimleri hakkında çıkan yazı ve yorumlara çok fazla kulak asmayın. Çünkü bu yorumları yapanlar da sizin bildiğinizden daha fazlasını bilmiyorlar. Üstelik sanatçıyı da sizden daha fazla tanımadıkları bir diğer gerçek. Baktığınızda gördüğünüze ve sizde uyandırdığı duygulara güvenin, yönlendirilmeye ihtiyacınız olmadığına eminim.

Lautrec her şeyiyle bir kent insanıdır. Modern çağda oluşan, insanı dışlayan ve her şeyin pazara uyarlandığı bir kent ortamının marjinalidir o. Varlıklı olmasına karşın eksik bedeniyle itilmişlerin arasındaki yaşamı onun bilinçli seçimidir. Lautrec en sıkıntılı anlarında bile bu mekanlardan hiç kopmamıştır, varoluşunu da tükenişini de kent boheminde yaşamıştır hep -- Gerçekten böyle midir? Yoksa tüm bu yazılanlar sanatçının ölümünden sonra ona yüklenen birer görev midir? Ya da toplumun her dönem için bir kült yaratma histerisi midir? Değilse nedir?

Son olarak eşsiz yönetmen büyük usta Federico Fellini de kendisi hakkında - Lautrecin ölümünden yıllar sonra doğmasına rağmen - yorum yapmadan geçememiş... Okuyalım.

"Güzelim dünyadan nefret eden bu soylu kişi; en güzel, en değerli çiçeklerin dahi terk edilmiş topraklar üzerinde ve çöpler arasında yetiştiğine inanıyordu. Bütün insanları seviyordu ama; derinlemesine yaralanmışları daha çok seviyordu. Kötü eğilimler arasında onun nefret ettiği şeyler; sinsilik, ikiyüzlülük ve yapmacık davranışlardı. Sadeydi, gerçeği yansıtıyordu. Çirkinliğine karşın benzersizdi."

Onur Murat Bekem
Kaynak: sanalmuze.org


















































































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:13
CLAUDE MONET

Claude Monet, (14 Kasım 1840 – 5 Aralık 1926), Fransız empresyonist (izlenimci) ressam. Oscar-Claude Monet veya Claude Oscar Monet olarak da bilinir. İzlenimcilik terimi, Monet'nin İzlenim: Gün Doğumu adlı resminden gelmektedir. İzlenimcilik, modern resim sanatındaki ilk büyük devrimci harekettir. Monet, resimlerinde fırça darbeleriyle oluşturduğu değişik renklerde noktalarla istediği izlenimi uyandıracak renk ve ışık etkisini yaratmayı başarmıştır.

Çocukluğu ve gençliği

Adolphe ve Louise-Justine Monet'nin çocuğu olarak Paris'te dünyaya geldi. 1845'te, yani Monet beş yaşındayken, aile Normandiya'daki La Havre'a taşındı. Monet, Notre-Dame-de-Lorette kilisesinde Oscar-Claude olarak vaftiz edildi. Babası onun aile mesleği olan bakkallığa devam etmesini istiyordu, fakat annesi şarkıcı olan Claude sanatçı olmak istiyordu.

1851 Nisanı'nda, Monet Le Havre'da ortaokula başladı. Önceleri 10–12 Fransız frangı'na sattığı karakalem karikatürleriyle çevresinde tanındı. İlk çizgi derslerini, Jacques-Louis David'in öğrencisi olan Jacques-Francois Ochard'dan aldı. Bu dönemde, Eugène Boudin'le tanıştı. Boudin, Monet'ye yağlı boya kullanmayı ve açık ortamlarda resim tekniğini öğretti.

28 Ocak 1857'de annesi öldüğünde 16 yaşındaydı, okuldan ayrıldı ve dul teyzesinin yanına yerleşti.

Paris

Louvre'u ziyaret etmek için Paris'e geldiğinde, pek çok ressamın eski ustaları taklit ettiğine tanık oldu. Monet, bir pencerenin yanına oturup gördüklerini resmetmektense, gereçlerini yanına alıp dışarıda resim yapmayı tercih ederdi. Paris'te geçirdiği yıllarda pek çok empresyonist ressamla arkadaş oldu. Bunlardan biri Édouard Manet idi.

Haziran 1861'de Monet, yedi yıllık bir sözleşmeyle orduya katıldı, fakat görevinin ikinci yılında teyzesi Madame Lecadre sözleşmesinin feshedilmesini sağladı. Ancak Madame Lecadre'in bir şartı vardı: Monet'nin üniversitede sanat eğitimi alması. Monet'nin de Alman ressam Johan Barthold Jongkind'ın teyzesini bu fikre teşvik etmiş olması muhtemeldir.

1862'de Paris'te Charles Gleyre'in öğrencisiyken, üniversitedeki geleneksel resim anlayışı Monet'de hayal kırıklığı yarattı. Bu dönemde Pierre-Auguste Renoir, Frederic Bazille ve Alfred Sisley ile tanıştı. Birlikte resme yeni yaklaşımlarını paylaştılar, ışığın açık havada yarattığı etkiyi resme parçalanmış renkler ve seri fırça darbeleriyle aktardılar. Bu daha sonraları empresyonizm olarak adlandırıldı.

Monet'nin tanınmasını sağlayan 1866 tarihli Camille ya da Yeşil elbiseli kadın (La Femme à la Robe Verte) adlı eseri, gelecekteki eşi Camille Doncieux'nun Monet tarafından yapılan pek çok resminden biriydi. Kısa süre sonra Doncieux hamile kaldı ve ilk çocukları Jean dünyaya geldi. 1868'de Monet, Seine nehrine atlayarak intihar etmeyi denedi.

Fransa Prusya Savaşı

Fransa Prusya Savaşı süresince (1870–1871) Monet İngiltere'ye sığındı. Orada, John Constable ve Joseph Mallord William Turner'ın resimleri üzerinde çalıştı. Her ikisi de renk kullanımında Monet'in yenilikçi buluşlarına ilham kaynağı olmuşlardır.

1870'de Monet ve Doncieux evlendiler.

1871–1878 yılları arasında Monet, Fransa'ya geri döndü. Önce çocukluğunun geçtiği La Havre kentine gitti. Le Havre'dan bir manzarayı yansıtan İzlenim: Gün doğumu. (Impression, soleil levant) tablosunu yaptı. 1874'te ilk empresyonist sergide yer alan bu resim günümüzde Paris'te Musée Marmottan-Monet'dedir. Sanat eleştirmeni Louis Leroy, resmin adından yola çıkarak "izlenimcilik" (empresyonizm) terimini, aşağılamak amacıyla ortaya atmıştır.

1873'te Paris yakınlarında ve Seine nehri kıyısında bir köy olan Argenteuil'e yerleşerek eşi Camille ile birlikte altı yıl yaşadı; en çok tanınan eserlerinden bazısını burada yaptı.

1874 yılında Manet, Degas, Renoir, Cezanne, Pissaro, Sisley ile beraber açtıkları sergi başarısız olunca ekonomik şartları iyice kötüledi. Ancak Manet'in yardımıyla Argueille'de kalmayı sürdürebiliyordu. Bu dönemde resimleri hayatının başka hiç bir döneminde olmadığı kadar koyulaştı, kasvetli bir hal aldı.

Son dönem

Monet, 1876'da Ernest and Alice Hoschedé çifti ile tanıştı. İş adamı ve koleksiyoner Ernest Hoschedé, evi için dekoratif paneller sipariş etmişti. 1877'de iflas etmesi, empresyonist sanatçılar için ama özellikle Monet için büyük bir darbeydi. Vétheuil'de bir Ernest ve Alice Hoschedé çiftinin evine yazboyu beraber kalmak üzere Monet ve hasta eşi Camille çocuklarıyla beraber yerleşti ancak orada uzun süre kaldılar. Ernest Hoschedé zamanının büyük bölümünü Paris'te geçiriyordu 1878'de Belçika'ya kaçtı.

Claude ve Camille'in ikinci çocukları Michael, 17 Mart 1878'de doğmuştu. Doğum ile iyice zayıf düşen Madame Monet 5 Eylül 1879'da tüberküloz sebebiyle öldü. Monet, onu ölüm yatağında resmetti. Camille'in ölümünden sonra Monet, Alice ile Vétheuil'de yaşamaya devam etti. Alice, kendi altı çocuğuyla birlikte Monet'in çocukları Jean ve Michael'e bakmaktaydı. 1891'de eşi Ernest'in ölümünden sonra Monet ile evlenmeyi kabul etti. 1892 yılının Temmuz ayında evlendiler.

Camille'in ölümünden sonra yas içindeki Monet, bir daha asla yoksulluk batağına düşmeme kararını vermişti ve en güzel eserlerini yaratmak üzere çaba harcamaya başladı. 1883-1908 yılları arasında, Akdeniz'i dolaştı ve pek çok doğa resmi yaptı. Önemli bir resim serisini İtalya Venedik'te yapmıştır. Ayrıca Londra'da iki önemli serisi olan Parlamento ve Charing Cross Köprüsü resimlerini hazırladı.

Alice, ve Claude Monet çocuklarla beraber 1881'de Poissy'e, 1883'te Vernon'a taşındılar ve son olarak Mayıs 1883'te Paris'ten 80km. mesafedeki Giverny'e yerleştiler. Monet, burada bir ev ve bahçe kiraladı. Geri kalan ömrünün büyük kısmını sonradan satın aldığı bu yerde yeşerttiği bahçeyi resmederek geçirdi. İlk önce Ot yığınları serisini yaptı. Farklı yönlerden ve günün farklı saatlerinde ot yığınlarını resmetti. Son olarak da bahçseinin resmettiği Zambaklar serisini hazırladı. İkinci eşi Alice 1911'de, oğlu Jean 1914'de ölmüştür.

Monet, 1923'te katarakt sebebiyle iki kez ameliyat olmuştur. Katarakt olduğu süreçte yaptığı resimlerin genel olarak kırmızı tonlarda olduğunu görürüz, bu katarakt hastalarının görüş biçiminin karakteristiğidir.

Ölümü

Monet, 5 Aralık 1926'da, 86 yaşındayken akciğer kanseri nedeniyle ölmüş ve Giverny kilisesi mezarlığına gömülmüştür.
























































































































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:02
HOCA ALİ RIZA

HOCA ALİ RIZA (İstanbul 1858 - İstanbul 1930)

Üsküdar Rüştiyesi, ardından 1880 yılında Kuleli Askeri İdadisi (Kuleli Askeri Lisesi)'ne, girdi. Öğrenimini Mekteb-i Harbiye-i Şahane’de sürdüren Hoca Ali Rıza, Osman Nuri Paşa, Süleyman Seyyid ve Mösyö Gués gibi seçkin hocaların öğrencisi oldu. 1881 yılında Harbiye Resim Sınıfı’ndaki başarılı çalışmalarından dolayı Sultan II. Abdülhamit tarafından Nişan-i Mecidi’yle ödüllendirildi.

1884 yılında Harbiye’nin Menşe-i Muallim programından Piyade Mülazım-ı Sani (Teğmen) rütbesiyle mezun oldu ve öğretmeni Osman Nuri Paşa’nın yardımcılığına atandı.

1891yılında Osmanlı Devleti’nin ilk başkentlerinde inceleme çalışmaları yapan bir heyete katılarak Türk-İslam eserlerine ait görünümleri defterlerine aktardı.

1895’te Kolağası rütbesindeyken Yıldız Porselen Fabrikası’nda porselen tasarımları yaptı. 1895’te Fausto Zonaro’yla tanışan sanatçı, 1897’de Değirmendere’de resim çalışmaları yaptı. 1897’de Türk Yunan savaşını anlatan muharebe konulu resimler çalıştı.

1903 yılında Mahmut Şevket Paşa’nın isteğiyle “Eski Osmanlı” kıyafetlerini kapsayan bir albüm çalışmasına katıldı. 1903 yılında Türk Esliha-i Antika Müzesi’nin kuruluşu için oluşturulan komisyonda görevlendirilen sanatçı. 1909 yılında Baş Ressam olarak başladığı Harbiye Matbaası’nda iki yıl süre ile çalıştı.

1909 ile1912 yılları arasında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Başkanlığı görevini sürdürürken; 1909’da Üsküdar İskele Gazinosu’nda resim sergisi düzenledi. 1910 yılında Şehzadegan sınıflarında hocalık yapan Hoca ali Rıza, 1911 yılında Kaymakam (Yarbay) rütbesindeyken emekliye oldu.

1914’te İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Peyzaj Muallimi olarak görev yaptı. 1917'de Maarif Nezareti’ne bağlı olan Sanayi-i Nefise Encümeni azalığına seçildi. 1918’de başladığı Çamlıca İnas Sultanisi’ (Çamlıca Kız Lisesi)’ndeki Resim Muallimliği üç yıl sürdü. 1921 Üsküdar Kız Sanayi-i Mektebi’nde Resim Muallimliği, ve 1929 yılında Sultan Ahmet Erkek Ameli Hayat Okulu’nda Muallimlik yaptı.

Karakalem ile suluboya tekniğindeki yetkinliği ve hızlı çalışma temposuyla, (beş bin gibi bir sayıya ulaşan) çok sayıda İstanbul peyzajı betimleyen, kentin mahallerini, Üsküdar’dan Bebek’e, Arnavutköy’den Burgazada’ya kadar semt yaşantılarını, kahvehaneleri, deniz kıyılarını yorumlayan sanatçı, 30 Mart 1930’da Üsküdar’da yaşama veda etti.
Kaynak: wikipedia


Rüştiyedeki öğrenciliği sırasında, resim derslerindeki yeteneği ile dikkat çekti.

Harbiye'ye geçtiğinde, neredeyse uzmanlık düzeyine gelmişti. Okulda bir "resimhane" (atölye) açmak için, zamanın genelkurmay başkanı Edhem Paşa'ya yaptığı başvuru kabul edilmiş ve atölyenin başına da Harbiye'de resim öğretmenliği yapan Nuri Paşa getirilmişti. Burada sergilenen öğrenci resimleri arasında Hoca Ali Rıza'nın tabloları beğeni toplamıştı.

Ali Rıza, Nuri Paşa'dan başka, Süleyman Seyyit ve M. Kess'ten de dersler aldı. Ozellikle desen bilgisini ileri bir düzeye ulaştırdı. 1884'te, mezun olduğu Harbiye'ye hoca olarak atandı.

Onun bu dönem resimlerinde ve daha sonraki yıllarda, doğup büyüdüğü Usküdar ve Karacaahmet'in sessiz köşelerini, kıyı kahvelerini ve güneşli kayalıldarını tercih ettiği görülür.

Tek başına bir "okul" etkinliğiyle çok sayıda öğrenci yetiştiren Hoca Ali Rıza, resim derslerinde kullanılmak üzere desen albümleri hazırladı, İkinci Meşrutiyetten sonra kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nde başkanlık yaptı. Hocalıktan 1910'da emekliye ayrıldı. Bu sırada kaymakam rütbesindeydi.

Orta dereceli okullarda ve Darüşşafaka'da, emeklilikten sonra da hocalığını sürdürdü. Yurtdışma çıkmamış olan ressamlarımızdandır. Harbiye'de çalışırken, bir ara Italya'ya resim öğrenimi için gönderilmesine karar verildiği halde, Napoli'deki bir kolera salgını, buna engel olmuştur.

Usküdarli lakabıyla anılan Hoca Ali Rıza, yaşamı boyunca Istanbul'un bu yöresiyle özdeşleşti. Mezarı Usküdar'daki Karacaahmet'tedir. Hoca Ali Rıza, yağlıboya da çalışmış olmakla beraber, daha çok bir karakalem ve desen ustası olarak, bu türe giren çok sayıdaki çalışmasıyla dikkat çeker.

Manzara, bir meslek sevgisinin ve sürekli bir ilginin, değişmez konusu olarak ağırlıklı bir yer tutar. Gölgesi kayalıklara vuran ağaçlar, ahşap evleriyle eski sokaklar, geleneksel kullanım eşyası, yaz sıcağının rehavetine gömülü kır kahveleri, sahillerin ıssız görüntüsü, Hoca'nın tutkuyla eğildiği konulardır. Doğa gözlemi, yöresel boyutlarıyla, en fazla onun resimlerinde tipik bir temsilcisini bulmuştur.












































































tutunamayanlar5July 1, 2013, 1:57
FİKRET MUALLA

Fikret Muallâ, (tam adıyla Fikret Muallâ Saygı) (1903 - 1967) 20. yüzyılın dünyaca ünlü Türk ressamı. Çalkantılı ve bohem yaşam tarzı nedeniyle sadece sanatı değil, yaşamı da resim tarihine adeta bir mitoloji olarak geçmiştir

Yaşamı

Çocukluk ve Gençlik

1903 yılında İstanbul'un Moda semtinde doğdu. Babası, Düyun-u Umumiye ikinci müdürü Ekrem Bey (Mehmet Ekrem Mualla Saygı) annesi Emine Nevber Hanım idi. Kız çocuk bekledikleri için önceden Mualla adını belirlemişlerdi, bebek erkek olunca Fikret adı eklendi. Çocukluk ve gençlik yılları Kadıköy, Bahariye çevresinde geçti. Saint Joseph ve Galatasaray liselerinde öğrenim gördü. Yatılı olarak Galatasaray Lisesi'ne verilmesinin sebebinin, kendisini derslerine çalışmaktan alıkoyan futbol tutkusu olduğu rivayet edilir. Futbolcu dayısı Hikmet Topuzer'in etkisi ile futbola çok düşkündü. 12 yaşında, Galatasaray Lisesi'nde futbol oynarken bir kaza sonucu sağ ayağının kırılması ve topal kalması ile büyük bir sarsıntı geçirdi. Çok düşkün olduğu annesinin kaybı ise onda derin izler bırakan ikinci olaydı. Okuldan kaptığı gribi eve taşıması sonucu ispanyol gribine yakalanan annesinin genç yaşta ölümü üzerine Fikret Mualla'nın hayatına suçluluk duygusu egemen oldu. Annesinin ölümünün hemen ardından babasının çok genç birisiyle yeniden evlenmesi de onu çok etkilemişti. Ardından babasının bu genç hanım yerine oğlunun tepki göstermeyeceğini düşündüğü akrabaları Behice Hanım ile evlenmesi de oğlunda benzer öfkeli bir tepki yarattı. Yaşadığı sarsıntılar Fikret Mualla'yı sinirli ve uyumsuz birisi yapmıştı. Babasının evliliğini bir türlü benimseyemeyen Fikret Mualla, 17 yaşında iken Galatarasay Lisesi'ndeki öğrenimini yarıda bırakıp İsviçre'ye mühendislik okuması için gönderildi. Bunu, evden atıldığı şeklinde yorumladı.

İsviçre'de zamanla, resmin mühendislikten daha çok ilgisini çektiğini fark etti. Savaş yıllarına rastlayan İsviçre'deki öğrencilik döneminde parasız kalmıştı. Dönemin konsolosunun (Rıza Bey) desteği sayesinde resim eğitimi almak için Almanya'ya geçti. Münih Güzel Sanatlar Akademisi'nde afiş ve desinatörlük, ardından Berlin Güzel Sanatlar Akademisi'nde resim eğitimi aldı. Akademide Hale Asaf ile birlikte Arthur Kampf’ın öğrencisi oldu. Almanya'da bulunduğu yıllarda babasının mali durumu bozulup para gönderemez hale gelmesinden sonra Mısır Hidiv’i Abbas Halim Paşa’dan maddi destek gördü. Almanya'da topallığı ve utangaçlığı nedeniyle yalnızlaşan Fikret Mualla, resim yapmadığı zamanlarda içki içiyordu. İlk defa 1928 yıında Almanya'da alkol bağımlılığı nedeniyle tedavi olmak zorunda kaldı. Tedavisinin ardından İtalya ve Fransa'daki sanat merkezlerini gezdi.


İstanbul yılları

Fikret Mualla, evden gelen para kesilince geçim sıkıntısı çektiği için 1927'de Türkiye'ye döndüğünde, mezun olduğu Galatasaray Lisesi'nde ve Ayvalık Ortaokulu'nda kısa bir dönem resim dersleri verdi. Galatasaray Lisesi'nden düşük maaş almasından ötürü, Ayvalık Ortaokulu'ndaki görevinden ise Ayvalık'ta o dönemde elektrik bulunmaması nedeniyle ayrıldı, İstanbul'a döndü. İstanbul sanat çevrelerinde umduğu ilgiyi bulamadı, çalışmaları aşağılandı. Bir süre ilgisini edebiyata yöneltti. Kendisiyle benzerlikler bulduğu Schiller hakkında bir kitap yazdı. Şiller (Schiller) 1759-1805, Hayatı ve Eserleri adlı kitabı 1932'de yayımlandı. 1938 yılında Ses dergisinde yayınlanan Usera Karargahı ve Masal adlı öyküleri de onun edebiyatçı yönünün eseridir.
Mualla, bu dönemde geçimini sahne kostümleri çizerek, kitap resimleyerek sağlıyordu. İstanbul Şehir Tiyatrosu sopranosu Semiha Berksoy'a duyduğu ilginin de etkisiyle Beyoğlu semtine yerleşti. İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenen Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz Caz gibi operetlerin kostümlerini çizdi; İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun Yeni Adam Dergisi'nin yazılarını resimledi, aynı dergide dönemin sanatçılarının portre desenleri ve karikatürlerini çizdi; Nazım Hikmet’in Varan 3 adlı şiir kitabını ve Benerci Kendini Nasıl Öldürdü? adlı oyununu resimledi. Resim yapmayı da sürdürüyordu, İstanbul'un çeşitli semtlerinden manzaralar yaptı. 1934 yılında suluboya ve desenlerini sergilediği ilk sergisini açtı, ancak fazla ilgi görmedi.

İstanbul döneminde, sanatsever Salah Cimcoz, ona Moda'daki konağında rahatça çalışacağı bir yer tahsis etmişti. Bu evde Cimcoz'un üç çocuğuna (birisi ilerde cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün eşi olacak Emel idi) resim dersi veriyordu. Ne var ki Salah Cimcoz ile içkili iken yaşadıkları bir tartışma sonucu konağa gidip üzerinde çalıştığı portreleri parçalayan, dev bir panoda toplu halde portrelerini çizmekte olduğu devlet büyükleri hakkında uygunsuz sözler sarfeden Fikret Mualla, sözlerinden ötürü sorgu ve tatbikata uğradı. Ömrü boyunca onu terketmeyecek polis korkusu böylece başladı. Bu olaydan sonra (1936) bir buçuk yıl süreyle Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde tedavi gördü. Hastanede ünlü doktor Mazhar Osman'ın kontrolündeydi ve Neyzen Tevfik ile aynı odayı paylaştı.

Paris yılları

Fikret Mualla, 1938 yılında babasını kaybedince yüklü bir mirasın sahibi olmuştu. Mal varlıklarını satarak Paris'e yerleşmeye karar verdi. Gitmeden önce, Abidin Dino'nun ricası üzerine 1939 Uluslararası New York Fuarı Türk Pavyonu için İstanbul konulu otuz kadar tablo yaptı. Aynı yıl Ses dergisi için çizdiği desenlerden bazıları müstehcen bulununca hakkında dava açıldı; Mualla, davadan beraat ettikten sonra 26 yıl boyunca yaşayacağı Fransa'ya gitti.


Fransa'ya gittiği dönemde ülkede Edvard Munch ve Wassily Kandinsky gibi ressamların temsilcisi olduğu dışavurumculuk akımı gündemdeydi, ressam da bu anlayıştan etkilendi. Paris'te kısa bir süre eğlenceli, lüks bir yaşam süren Fikret Mualla, II. Dünya Savaşı'nın başlaması ve ülkenin işgal edilmesi üzerine zor bir döneme girdi. Sanatçının, günlük gereksinimlerini karşılamak üzere tablolarını yok pahasına sattığı anlatılır. Alkol sorunu, polis fobisi, yurt özlemi nedeniyle yaşadığı sıkıntılar bir kaç kez hastanede tedavi görmesini gerektirdi. Fikret Mualla, sıkıntılarını resim yaparak ve içki içerek atlatmaya çalışıyordu. Ressam Hale Asaf'a aşık oldu ama karşılık görmedi. 2 ay için hastaneye yattı ama resmi bırakmadı. Bundan sonraki yaşamı çeşitli sanatseverlerin koruması atında sürdü. Mualla, hastanede kendisine resim yaptıran Dina Veiry'nin koruması altına girmişti. Burada yaptığı resimlerle 1954 yılında Paris'te ilk sergisini açtı. 25 yıl boyunca eserlerini toplu olarak hiçbir yerde sergilememişti. O güne kadar tablolarını satın almak isteyenlar onu Paris kahvelerinde bulurlar ve genellikle eserlerini ucuza kapatırlardı. İlk sergisini de iki tablo simsarı organize etti. Sergide, eserleri büyük ilgi gören Mualla'nın tüm tabloları satıldı. Tablo simsarları, Mualla'ya vaadettikleri payı vermeyerek onu dolandırmışlardı ama bu sergi sanatçıyı Paris'teki sanat çevrelerine görkemli bir şekilde tanıttı, Paris ressamı olarak tanınmasını sağladı. Bir çok büyük sanatçıyla tanıştı, Picasso'nun da dikkatini çekti. İkinci sergisini ise iki yıl sonra açtı ve sergiden sonra tekrar akıl hastanesine yatırıldı. Taburcu olduğunda sanayici Lharmin'le bir anlaşma yaptı. Aynı dönemde resimlerinin sürekli alıcısı olan Madam Aggnes ile tanıştı.

Mualla, resimlerinde Paris şehrini konu edindi. Giderek Paris ortamında bir ün kazandı. Eserleri, koleksiyon yapanlar tarafından toplanmaya başlamıştı. Ancak kendisine düzenli bir hayat kuramadı. 1962 yılında felç geçiren sanatçının bakımını Raguel Agnes adlı sanatsever üstlendi. Raguel Agnesi'in eşi Madam Fernande Agnes, onu bir bakıcı eşliğinde Relianne çiftliğine götürdü. 1967'de ölümüne kadar bu çiftlikte Madam Agnes için çok sayıda eser üretti. 1967 yılı Mayıs ayında sinir krizleri nedeniyle bir dinlenme evine yatırıldı. 20 Temmuz günü ölü bulundu. Paris Kimsesizler Mezarlığı'na gömüldü.

Cenazesinin isteğine uygun olarak yurduna getirilmesi 1974 yılnda gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün ilgilenmesi üzerine kemikleri İstanbul'a getirilerek Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldü.
Sanat hayatı

Fikret Mualla mutlu olabilmek ve her şeyi unutmak için resim yapmıştı. Bu nedenle sanat dünyasındaki çeşitli akımlardan etkilenmedi, resimlerini yaparken sezgilerini kullandı, kendi tarzını yarattı. Eserlerine kendi hislerini aktardı. Coşku dolu resimler yaptı. Huysuz, uzlaşmasız kişiliğini ve mutsuz yaşamını resimlerine yantsıtmadı, yaşama sevinci dolu resimler yaptı.

Şehirleri resmetmeyi seven Mualla, resimlerine İstanbul ve Paris'in insanlarını, sokaklarını, kafelerini, sirkleri, genelevleri, balıkçıları resimlerine taşımıştır. Renklerle oynamayı seven sanatçının, Henri Matisse'in renk kullanımından çok etkilendiği bilinir.

Resimlerini genellikle renkli fon kâğıtları üzerine guaj boya ile yaptı. Suluboya ve pastel malzemelerini resimlerinde sıkça kullandı. Paris sanat ortamında tanınması biraz zaman alan Fikret Mualla'nın eserlerini Picasso'nun övdüğü, hatta bir resmini satın aldığı, kendi çalışmalarından birini de ona hediye ettiği ve Fikre Muala'nında Picasso'nun verdiği tabloyu bir rakı parasına sattığı bilinir.


Fikret Mualla'nın başlıca eserleri arasında Oturan Adamlar, Kafe, Marsilya'da Fransız İşçileri Bir Kahvede, Haliç ve Süleymaniye, Paris'te Bir Sokak, Baloncu ve Balıkçı sayılabilir.

Ölümünden sonra Paris'te açık artırmaya çıkarılan resimleri de Türk devleti tarafından satın alınmış ve Ankara Resim ve Heykel Müzesi'nde bir Fikret Mualla Salonu oluşturulmuştur.

1976'da dostlarından, yakınlarından ve çeşitli koleksiyonlardan derlenen yüz on sekiz resmi ile Ankara'da adına bir sergi düzenlendi. Yapıtlarının çoğu bugün özel koleksiyonlarda bulunmaktadır.
Günümüzde Paris’te Fikret Mualla Dostları adında bir dernek vardır, Bu dernek, Fikret Mualla’nın tablolarını muhafaza etme ve kaybolan tablolarını da arama sorumluluğunu yüklenmiştir.

kaynak: wikipedia

Fikret Muallâ Saygı Yüz Yaşında - Aykırı İşler

2003 yılı boyunca Fikret Muallâ’nın yapıtlarını temalarına göre gruplandırıp yorumlamaya çalıştığımız dokuz sergiden sonra, onuncu ve son sergide bu tematik sergilerin en öne çıkan resim örneklerini ve sanatçının daha önceki dokuz serginin kavramlarına uymayan aykırı yapıtlarını sunmaya çalışıyoruz.

Sanatçının yaşayabilmek için pazarın taleplerine göre de çoğalan tematik resimlerinin dışında kalan “Aykırı Yapıtlar”ı aslında onun kimliğini daha fazla ele veren yapıtlarıdır. Bu hem seçilen konular açısından, hem de bazı yapıtlarındaki resim dili araştırmaları açısından da söylenebilir. Bu yapıt seçkisinin metninde ise, Nurullah Berk’in sanatçıya yönelik eleştirilerine(1) ve onun savunusunu yapan Abidin Dino’nun görüşlerine yer vermenin uygun düşeceği görüşündeyim. Sanatçının “Aykırı Yapıtlar”nı çağdaşı iki sanat adamının farklı değerlendirmeleri eşliğinde sunmak ve on sergide sunduğumuz 345 imgeye göre tüm izleyicilerimizin kendi fikirlerini oluşturmalarını istemek en doğrusu olacak herhalde…

* * *

“…Muallâ, 19.12.1957’de bayan Bolin’e yazdığı bir mektupta biraz yakınıyor: “Sanat bakımından, ilave edeyim ki bana yapılanlardan utanıyorum; bana yapılanlardan. Evet. Fakat yazmayacağım. Evet.” (2)

“Fikret’e bir ömür boyunca musallat olanlar hâlâ susmadılar, bugün bile susmazlar kolay kolay: ”Orhan Koloğlu’nun önceki bölümde belirttiği gibi Muallâ temel kültürden yoksun olduğundan, Mustafa Kemal devrimlerini değerlendirmiyor(3), Türkiye’nin başardığı hamle ile ilgilenmiyordu. Paris onu büyülemiş, memleketi unutturmuştu…” Dahası var: “Bu örneklerden çıkan anlam Muallâ’nın memleketinde kök salmayışı, yabancı kalışıdır.” (…) “Böyle bir ruh haleti içinde Muallâ, resimlerinde, memleketini, kültürünü nasıl getirebilirdi? Nitekim getirmedi. Ayasofya’dan, surlardan, meyhane ve kahve tiplerinden seçilmiş konulardı ama o ateşli çalışışında Batıdan ayrılmak isteyen bir üslûp araştırması sezilmiyordu.”

(…) “Paris’te başlayan devreden ölümüne kadar Fikret Muallâ, Avrupalı bir ressam kaldı.” (…) “Muallâ damgası kolaylıkla okunabilir ama onu, Avrupa resminin dışına çıkartıp Türk’e has bir üslûbun temsilcisi olarak nitelendirmez.” (…) “Muallâ’nın hemen bir ömür boyu Türkiye’den ayrı kalmış olması, üstelik Türkiye’yi hatırlatacak bir temel eğitimden yoksun oluşu onu bir evrenselliğe götürmüştür.” (…) “Natür mort, cansız tabiat, Muallâ’nın çok seyrek başvurduğu bir tür.”

Daha daha:

“Muallâ’nın resimlerinde kadın, bar orospusu da olsa, her hangi bir nesne gibi çizgi ve renk toplamından ileri gitmez.”

Bütün bu sözler herhalde anladınız, Nurullah Berk’in Fikret Muallâ üzerine yazdığı kitaptan alıntılar! Türk’e has üslûptan yoksun, Türkiye’yi hatırlatacak temel eğitimden yararlanmamış, ne “natür mort” türünü geliştirmiş, ne de kadını yansıtmış bir ressammış Fikret Muallâ…

Lafı uzatmaya gelmez, benim tanıklığımla Berk’in tanıklığı arasında birini seçin. Hem de görünen köye kılavuz istemez, uzun söze gerek yok, kitabımızdaki resimlere bakın kendiniz karar verin…

Özetliyorum düşüncemi: Fikret Muallâ “Türk’e has” resim anlayışını, folklorcu bir tutumla değil, yaratıcı katkılarla geliştirmiştir.

Bilen bilir, Fikret Muallâ “nature mort” türünde yüzlerce birbirinden güzel eser vermiştir.

Fikret Muallâ, Türk resminde duygu ve bilgiyle kadını, kadınlığı yansıtmıştır. Demek istiyorum ki yeni Türk resmi, geçmişin taklitçiliğiyle bağdaşmaz. Gelenek dediğimiz şey, daima yenilenen katkıların, daima yenilenen toplamı sadece…

Fikret, özgür ve gerçek bir yaratıcı olmuştur. Ressama adanmış görünen bir kitapta, Nurullah Berk’in gerçeklere bunca aykırı yargılar yayınlaması bile, Muallâ’nın ömrünü zehir edenlerin kimliğini yeterince açığa vuruyor.” (3)

* * *


Son söz olarak, bir ressamın zaman içerisinde yinelediği, sanatında nereden nereye geldiği konusunda kendini sınadığı konuları ve teknikleri ile yapıtının bütünü içinde yanına benzeri konulamayan “tek” yapıtlarının arasındaki farkı algılamak açısından da “Eczacıbaşı Sanal Müzesi - Fikret Muallâ Saygı Yüz Yaşında” sergilerinin izleyicilerimiz için önemli bir deneyim olduğunu düşünüyorum; ama tabii Abidin Dino’nun dediği gibi “Gören Gözler için”…

Haşim Nur Gürel

(1) Nurullah Berk - Orhan Koloğlu; Fikret Mualla Hayatı. Sanatı. Eserleri, Milliyet Yayınları Sanat Kitapları Dizisi: 3,Ekim 1971, sayfa 78-80
(2) Fikret Muallâ - Dostlara Mektuplar; Hazırlayan ve Sunan Ferit Edgü, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul Ekim 1995, sayfa 44.
(3) Abidin Dino alıntının yapıldığı yapıtında bu cümleden sonra şu dipnotu vermekte: Fikret Muallâ’nın Almanya’da yayınlanmış mükemmel bir yazısı bu yargıyı yalanlıyor. (“Der Guerschmitt”. Berlin 1928. Sayı 7)
(4) Abidin Dino - Ara Güler; Gören Göz için Fikret Muallâ, Cem Yayınevi, İstanbul 1980, sayfa 93-94.
Kaynak: sanalmuze.org

AYKIRI YAPITLAR




























































tutunamayanlar5July 1, 2013, 1:54
PAUL CEZANNE

Paul Cézanne (9 Ocak 1839 - 22 Ekim 1906), Fransız post-empresyonist ressam ve gezgin. Modern sanatın gelişmesine yaptığı katkılar ve etkisi nedeniyle çoğu zaman modern sanatın babası olarak anılmıştır. Empresyonizm ile kübizm arasında bir köprü oluşturmuştur.

Hayatı ve çalışmaları

Cézanne Aix-en-Provence'da doğmuş ve orada okula gitmiştir. 1859-1861 arasında hukuk okurken resim dersleri almıştır.1861 yılında resim sanatını öğrenmek için Paris'e, çocukluk arkadaşı Emile Zola'nın yanına gitmiştir. İsviçre Akademisi'nde ve Louvre'da çalışmıştır. Renoir, Pissaro, Sisley, Guillaumin gibi sanatçılarla tanışmıştır. Delacroix, Courbet, Manet'ye karşı hayranlık duymuştur.

Güzel Sanatlar Akademisi'nin giriş sınavlarında başarılı olamamış ve bu sebeplede Aix'e geri dönmüştür. Bütün zamanını resme ayırmıştır ve Salon'a gönderdiği bütün tabloların geri çevrilmesine karşın resim çalışmalarını sürdürmüştür. Eski İtalyan ustalarının yapıtlarını kopya ederek, portreler, natürmortlar ve bazen de manzara resimleri yapmıştır. Paris Salon jürisi Cézanne'in eserlerini gösterime sunmayı 1864'den 1869'a kadar her sene reddetmiştir. Bu nedenle Cézanne tablolarını ilk kez, Paris Salon tarafından reddedilmiş eserlerin gösterime sunulduğu Salon des Refusés'de 1863 yılında gösterime sunmuştur. Yaşamı boyunca eserleri nadiren gösterime sunmuş, sakin bir hayat yaşamış, belli başlı birkaç konuda resim yapmayı tercih etmiştir.

Bu dönemde yaptığı çalışmalar arasında Ressamın Babası, Zenci Scipio (1865, Sao Paulo Müzesi), Louis-Auguste Cezanne'in l'Evenement'i Okurken Portresi (1866), Pamuk Takkeli Adam (1865-67), Ressam Achille Emperaire'ın Portresi (1866), Zola'yı Okuyan Paul Alexiş (1869), Hasır Şapkalı Boyer'ın Portresi (1869-70) ve Magdalen ya da Elem (1866-68) adlı resimleri, Siyah Mermer Saat (1869-70, özel kol., Amerika) ve Teneke Çaydanlıklı Natürmort (1869-70) adlı natürmortları ve Estaque'da Eriyen Karlar (1870) ve Şarap Pazarı (1872) adli manzaraları sayılabilir. Bu eserlerde kalın renk katları ve siyah gölgeler dikkati çeker. Siyah, kahverengi, gri ve Prusya mavisinin ağır bastığı köyü ve kasvetli renklere ek olarak alışılmadık bir beyaz renk kullandığı görülür.

Cezanne'in Empresyonistlerle ve özellikle İsviçre Akademisi'nde tanıştığı Pissarro ile olan dostluğu onun dönük renkleri bırakarak Empresyonistlerin parlak, açık tonlu renklerini kullanmasını sağlamıştır. Kalın renk katmanları tekniğinden vazgeçip hafif fırça vuruşlarıyla noktalama yöntemine yönelmiş, pıhtılaşmış gibi görünen yüzeyler kullanmıştır.

1872-82 yılları arasındaki bu dönem Cezanne'in Empresyonist dönemidir. Modern Bir Olympia (1873), Asılmış Adamın Evi (1873, Louvre Müzesi, Paris), Yidizciçekleri (1875), Kırmızı Koltuklu Madame Cezanne (1877, özel kol., Amerika), Victor Chocquet'nın Portresi (1876-77), L'Estaque (1878-79, Louvre), Pontoişe'da Cote dü Jalais (1879-82) Kavaklar (1879-82) ve Maincy Köprüsü (1879, Louvre) gibi birçok ünlü eseri bu döneme aittir.

Cezanne'in izlenimciliğin kurallarından ayrılan sanatı hızla, daha yalıncı ama daha çok işlenmiş ve yapıya daha çok önem veren bir tutuma doğru gelişti. Tarzını düş gücünden ve gözlemlerinden kaynaklanan ögelerle zenginleştirdi. Desen güclülügü ile renklerin anlatım duyarlılığını birleştirdi. Klasik perspektif kurallarına pek uymayan Cezanne'in tutumu sonradan büyük ölçüde etkilediği Kübistlere öncü oldu.

Bu arada 1886 yılında Emile Zola ile L'Oeuvre isimli romanı yüzünden araları açıldı. Hortense Fiquet ile evlendi. Karısının Portreleri, Mavi Vazo ve Sepetli Natürmort (Louvre) Kırmızı Yelekli Çocuk (18900-95), Cezveli Kadın (1890-95, Louvre) ve Kağıt Oynayanlar (1890 yıllarında çeşitli versiyonları), Gustave Geffroy'un Portresi (1895) ve Bir Soytarı adlı tablolarıyla sanatı dengeye ve yetkinliğe ulaştı.

Çalışmalarında derinliği kaldıran sanatçı katlama bir perspektif uyguladı. Peppermint Lisesi, Elmalar ve Portakallar (1895-1900, Louvre) gibi natürmortları bu yönelisi vurgulayan başlıca yapıtlardır.

Sanatçının son on yıllık dönemi lirik dönemi olarak bilinir. Bu dönemde belli bir lirizme ve daha özgür fırça vuruşlarına yönelerek gösterişli ve cüretkar yapıtlar verdi. Aynı zamanda daha hızlı bir yöntem olan suluboya tekniğini de kullanıyordu. Eserlerinde henüz başlamakta olan kübizme özgü kesin akılcı yaklaşımın belirtileri seçilir. Aynı zamanda renkleri ve biçimleri lirik bir anlayışla kullanan Fovist akımın özellikleri de göze çarpar. Sainte-Victoire Dağı, Annecy Gölü (1896), Bibemuş'daki Kayalar ve Dallar (1904) ve Kara Sato (1904-06) adlı tabloları bu tarz çalışmalardır.

Yaşamının son yıllarında gerçekleştirdiği Les Grandeş Baigneuses-Yıkanan Kadınlar (1902-06) adlı tablosuyla Cezanne'in sanatı doruk noktasına ulaşti. Bu tablo, ritmik kompozisyonu, kesin hatlarla üst üşte konulmuş düzlemleri ve resmin bütününün taşıdığı uyumla görkemli bir eserdir ve Picasso'nun hemen hemen aynı zamanlarda yaptığı Avignon'lü Genç Kızlar adlı tablosunu anımsatır.

Cezanne'in yapıtları, özellikle 1907'de Paris'te açılan Salon d'Automne'dan sonra XX. yy. resminin en önemli kaynakları arasında sayıldı. Cezanne, sonradan modern resmin doğmasına yol açacak olan fovlar, kübistler ve soyut sanatçılar gibi yeni kuşağı büyük ölçüde etkiledi.

Cézanne, 1906'da fırtına esnasında dışarıda resim yaparken rahatsızlanmış, bir hafta sonra, 22 Ekim'de zatürreden vefat etmiştir. 20. yüzyıl modernistlerine göre Cézanne modern resimin babasıdır.

İzlenimci resim sanatının önemli temsilcilerinden Cézanne'ın 'resimli hayatını' anlatan kitabın yazarı Nicola Nonhoff. Cézanne'ın çocukluğu, öğrenciliği ve çıraklık dönemini yoğun olarak inceliyor. İlk eserlerinde şiddet ve cinselliğin ağırlıklı yer aldığını söyleyen yazar, sanatçının Paris'teki ilk yıllarında yaptığı bu 'karanlık' resimleri ve dönemi anlatıyor.

"Cézanne için tüm resim türleri eşit değerdeydi. İster manzara ya da natürmort, ister portre yapsın amacı her zaman yeni bir gerçelik yaratmaktı." Nonhoff, ressamın Emilé Zola ile sıkı ilişkilerine de eğiliyor. Yazar, Zola'nın Cézanne için söylediği bir sözü alıntılıyor: "Paul büyük bir ressamın dehasına sahip olabilir, ama hiçbir zaman büyük bir ressam olamayacak. En küçük bir engel karşısında umutsuzluğa kapılıyor."











































































































tutunamayanlar5July 1, 2013, 1:36
58 59 60 61 62 [63] 64 65 66 67 68
tutunamayanlar
Toplam İletisi:343