RAPHAEL

İtalya'nın Urbino kentinde 6 Nisan 1483'te doğdu. Raffaello, Rönesans hareketlerini, erken gelişmiş becerikli bir genç olarak görmüş, işe on altı yaşında yaptığı “Havva’nın yaratılışı” ve “Trinite” tabloları ile başlamıştır. Raffaello’in babası olan Giovanni Santi de Urbino da ressamlık yapıyordu. Babası 1494 senesinde ölünce Raffaello, kendi evinde dış etkilerden uzak bir şekilde çalışmalarını sürdürdü.

Raffaello, Floransa’ya gidince kendisini Rönesans’ın içinde buldu. Leonardo da Vinci ve Michelangelo etkisinde kalarak sanatına yenilikler kattı. Floransa’da 1508 senesine kadar yaptığı tabloları “Sistine Madonne” “La Belle Jandinière”, “Madonna of the Chair” ve “Entombmeut”tur.

Raffaello, Roma’da Papa II. Julius için çalıştı. Roma’ya geldiği zaman, Michelangelo, Julius’un yaptırdığı Sistine kilisesinin süslemesini çiziyordu. Raffaello, burada ilk olarak Papanın kütüphânesini dekore etti. Çizdiği teolojik, felsefî, lirik tablolarında sükûnet; renklerde âhenk; konularda berraklık ve bir bütün ifâde hâkimdir. Raffaello’in yaptığı işlerden biri de kumaş üzerine koyduğu süslemelerle, duvar örtüleri hazırlamasıdır. 1513-1521 seneleri arasında hazırladığı on adet büyük duvar süsleme örtüleri, Sistine kilisesinde kullanılmıştır. 1514 yılında, Papa Leo X'in emri altında da Saint Peter Bazilikasının baş mimarı olarak görev yaptı.

37. doğum gününde, 6 Nisan 1520'de, Roma'da öldü. Raffaello, Avrupa’da klâsik ressamlığın temelini atmıştır. Michelangelo’dan farklı olarak görünen her şeyi bütün zenginliğiyle tabloya aktarmış, târihî ve Hıristiyanlığa âit dînî konulara sâdık kalmış, pozlara konuşuyormuşcasına ifâde niteliği kazandırmıştır.




























































































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:57
MİHRİ HANIM
Mihri (Müşfik) Hanım

Mihri (Müşfik) Hanım, 26 Şubat 1301/1886 tarihinde, Kadıköy-Baklatarlası civarında bulunan Dr. Rasim Paşa Konağı’nda dünyaya gelir. (1)

Sanatçının anne tarafından kökenleri incelendiğinde de dönemin ünlü şahsiyetleriyle olan yakınlığını görmek mümkündür. Çerkez asıllı olan babası Dr. Mehmet Rasim Paşa, bir anatomi uzmanı olup Askeri Tıbbiye’nin ünlü hocalarındandır. Belgelerde ve aile mektuplarında “Tıbbiye Reisi” veya “Tıbbiye Nazırı” olarak anılmaktadır. (2)

Rasim Paşa, Batılılaşma Devri İstanbul’unun seçkin tabakasında gözlenen ve dönemin romanlarına da konu olan alafranga çok yönlülüğüne sahiptir. Osmanlı’nın en başarılı hekimlerinden biri olarak tanınmasının yanısıra, musikili gece alemlerine düşkünlüğü, iyi saz çalmasıyla da ünlenmiştir. (3)

Sanatçının kardeşi Enise Hanım, yine en önemli kadın ressamlarımız arasında yer alan Hale Asaf’ın annesidir. Enise Hanım, Mihri Hanım ve Mihri Hanım’dan daha küçük olan Refik Hanım, Rasim Paşa’nın Çerkez eşiyle olan evliliğindendir. (4)

Alafranga bir eğitim alan Mihri Hanım, edebiyat, musiki ve resimle ilgilenmiş; bunlardan sonuncusunda karar kılmıştır. Zonaro’dan Beşiktaş’taki atölyesinde (5) dersler almış; gençlik döneminde, resim yapmak için ve biraz da, İstanbul’a gelen bir cambaz kumpanyasının İtalyan kökenli müzik şefi için Roma’ya kaçmıştır. (6) Mihri Hanım, Roma’dan sonra Paris’e gitmiştir. (7) 52 Montparnasse Bulvarı’nda kiraladığı yeri hem ev hem de atölye olarak kullanmış; geçimini portreler yaparak ve evinin bir odasından aldığı kira ile sağlamıştır. Kiracılarından biri olan ve Sorbonne’da Siyasi Bilimler öğrenimi yapmakta olan Müşfik Selami Bey ile evlenmiştir. (8)

Balkan Savaşı sonrasında, Fransızlarla bir anlaşma yapmak üzere Paris’e giden Maliye Nazırı Cavit Bey, Maarif Nazırı’na bir telgraf göndererek, orada bir davette tanışmış olduğu Mihri Hanım’dan yararlanılmasını önermiş ve böylelikle Mihri Hanım, 1913 yılında İstanbul Darülmuallimatı’na atanmıştır. (9) İnas Sanayi-i Nefise’nin açılmasıyla resim atölyesine öğretmen olmuş ve matematikçi Salih Zeki Bey’den sonra bu okulun müdürlüğüne getirilmiştir. Mihri Hanım’ın İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’ne çok önemli katkılarının olduğu bilinmektedir.

Mihri Hanım’ın, İstanbul’da bulunduğu dönemde, Edebiyat-ı Cedide (10) şairleriyle ve özellikle Tevfik Fikret ile dost olduğu bilinmektedir. Batılılaşma döneminde yoğun bir biçimde görülen Fransız etkilerinin edebiyat kısmını, Edebiyat-ı Cedide şairleri oluştururken, Mihri Hanım da adeta onların yazdıklarını resimleyerek bir “Edebiyat-ı Cedide Resmi” yaratmıştır.

Ruşen Eşref (Ünaydın), Tevfik Fikret ile ilgili anılarında, şairin Mihri Hanım ile ilgili yorumlarını şöyle dile getirmiştir:

“Yukarıda bir hanım var. Resimler yapıyor. Bir de «Rübab»ı o kadar güzel yorumluyor ki, yazdıklarım bu kadar anlamlı mı imiş!diye şaşırıyorum.” (11)

Edebiyat-ı Cedideciler’in portrelerini yaptığı bilinen Mihri Hanım, 1915 yılında, Tevfik Fikret’in ölümü üzerine, yüzünün kalıbını almış; (12) 1915 gibi erken bir tarihte, heykel sanatı konusunda da dikkate değer bir adım atmıştır.

Mihri Hanım, 1919 yılında İtalya’ya gider. Bu ani gidişinin nedeninin, İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarıyla olan yakın ilişkilerinin, onu işgal altındaki İstanbul’da zor duruma düşürmesi olduğu sanılmaktadır. Mihri Hanım’ın, bu dönemde tutuklanan Hüseyin Cahit Yalçın ve Cavit Beyleri ziyaret etmesi, basında aleyhine yazılar çıkmasına neden olmuş ve o da iki öğrencisiyle birlikte, haberin yer aldığı gazeteye meydan okumaya gitmiştir. (13) Bu kargaşa döneminde, bir yıl için İtalya’ya gitmiş; bir yıl sonra geri döndüğünde, iki yıl daha İnas’ta ders vermiştir. (14) 1922’nin sonuna doğru yeniden İtalya’ya gitmiş ve bu kez Müşfik Bey ile olan evlilikleri de sona ermiştir. Çiftin, 1923 yılında boşandıkları bilinmektedir. (15)

Roma’da İtalyan şair Gabriele d’ Annunzio (1863-1938) (16) ile birlikte olmuş; onun aracılığıyla Papa’nın bir portresini yapmış ve bir kilisenin fresklerinin onarımında çalışmıştır. (17)

Mihri Hanım’ın, bir ara yeniden Türkiye’ye döndüğü bilinmektedir. Bu sırada Atatürk’ün ayakta portresini yapmış ve Çankaya’ya götürerek kendisine sunmuştur. (18) Taha Toros, Mihri Hanım’ın Türkiye’den ayrılışıyla ilgili olarak verdiği bilgilerde;

“İnas Sanayi-i Nefise Mektebi daha sonra, erkek kısmı ile birleştirildi. Mihri Hanım, Ömer Adil’ler, Cem’ler, Çallı’lar, Hikmet Onat’lar, Nazmi Ziya’lar, Namık İsmail’ler ve Feyhaman’larla sürdürdüğü hocalığının acı ve tatlı anılarını boğazın mavi sularına serperek yurdu terk etti...” (19)

ifadelerini kullanmış; Hale Asaf ile ilgili olarak verdiği bilgilerde de, sanatçının yirmi bir yaşındayken yani 1926’da İtalya’da, teyzesi Mihri Hanım’ın yanında ameliyat olduğunu belirtmiştir. (20)

Elimizde bulunan, 26 Kanunuevvel (Aralık) 1928 tarihli Cumhuriyet gazetesi haberi ise şu bilgileri vermektedir: (21)

“Ressam Mihri Besim hanım milli kıyafetle kendi resmini yaparak bu resimle beraber bir fotoğraf çıkartmış ve bu fotoğrafını resimli bir Amerikan gazetesine göndermiştir. Gazete bu resmi basmış ve altına da şu fıkrayı yazmıştır:

'Asri Türkiye’de ilk kadın artistin Mihri Besim hanım olduğu söyleniyor.Mihri hanım İstanbul’da Milli Nefis San’atlar Akademisinin müessisidir. Mihri Besim hanımın tabloları Nev-york’da «George de Maziroff»un galerisinde teşhir edilmektedir.'

Ressam Mihri Hanım ilk Türk ressam kadın olmadığı gibi Milli Nefis San’atlar Akademisi müessisi de değildir.İlk kız Sanayi-i Nefise Mektebi’nin müdürüdür.

Mihri Hanım uzun müddet İtalyada Roma Sanayii Nefise Akademisinde çalışmış kıymetli bir Türk san’atkarıdır. Birçok güzel eserler vücuda getiren kudretli fırçasının ibda ettiği tabloları bizi tanımıyan, hatta bir Türk ressam hanımın mevcudiyetine bile inanmiyan Amerikalılara göstermek için ta oralara kadar gitmesi şayanı teşekkürdür.Mihri hanım güzel eserleriyle Amerika’da Türkiye ve Türkler lehine büyük, kuvvetli ve müteessir bir propaganda yapmış oluyor.”

Yukarıdaki haber, Mihri Hanım’ın o tarihlerde nerede yaşamakta olduğuna açıklık getirmese de sanatçının Amerika ile ilişkilerinin başlamış olduğunu göstermektedir. Sezer Tansuğ, 1927 yılındaki Galatasaray Sergisi Kataloğu’nda adının bulunmaması nedeniyle, Mihri Hanım’ın o tarihlerde Türkiye’den ayrılmış olabileceğini öne sürmüş; (22) Gültekin Elibal ise, herhangi bir kaynağa dayanmaksızın, Mihri Hanım’ın 1930-32 yılları arasında İstanbul’da olduğunu belirtmiştir. (23)

Taha Toros, yayınlarında Mihri Hanım’ın Roma’dan sonra Paris’e ve oradan da Amerika’ya gittiğini; New York, Boston, Washington, Chicago’da bulunduğunu; bir süre üniversitelerde resim profesörlüğü yaptığını ve zengin Amerikan ailelerine özel dersler vererek geçimini sürdürdüğünü belirtmekte ancak bunların hiçbirisiyle ilgili tarih vermemektedir. Yalnız,

“Mihri Hanım, güzelliği ile meşhur, kız kardeşi Enise Salih Hanımın eşinden ayrılarak İsviçre’de Bâle Sanatoryumu’nda ölmesi, ardından, ilk resim dersini verdiği yeğeni Hale Asaf’ın 1938 yılında Paris’te kanserden gözlerini kapaması üzerine Roma’dan sonra yerleştiği Paris’te fazla oturamadı. Ömrünün bakiyesini, bir başka dünyada geçirmek istedi...” (24)

ifadeleriyle, sanatçının Amerika’ya yerleştiği dönemin 1938 sonrası olduğunu düşündürmektedir.

Mihri Hanım hakkında, bu içinden çıkılması güç olan karmaşık dönemin ardından, karşılaşılan ilk bilgi, 1938 yılına aittir. 1938-39 yılında, Long Island’da açılan Dünya Fuarı’nda bir tür tefrişatçılık görevinde bulunmuş; yine bu yıllarda Amerika’da bulunan gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın eşi Rezzan Yalman’ın bir portresini yapmıştır. (26) Sanatçı, II.Dünya Savaşı sırasında, New York’ta yayınlanan dergilerin kapaklarını resimlemiş; 1941-42’de Ahmet Emin Yalman tarafından New York’ta görülmüş (27); yoksulluk içerisinde bir dönem geçirdikten sonra, 1954 yılında Amerika’da ölmüş ve Kimsesizler Mezarlığı’na gömülmüştür. (28)


Mihri (Müşfik) Hanım ve Hale (Salih) Asaf

Mihri Hanım’ın, Hale (Salih) Asaf’ın ilk hocası olmakla birlikte, sonradan ona resimden vazgeçmesini öğütlediği ve sonraki dönemlerde dargın oldukları bilinmektedir. Aralarının açılmasında, taban tabana zıt görüşlerdeki kişilerle yaşadıkları ilişkilerin etkisinin olup olmadığını tam olarak bilinmese de, bu durumun etkili olabileceğini belirtmek durumundayız.

Mihri Hanım, Mussolini taraftarı olan, onunla birlikte ünlü Roma yürüyüşüne katılmış olan ve onun yakın çevresinde bulunan İtalyan edebiyatçı Gabriele d’Annunzio ile birlikte olmuştur. Yeğeni Hale Asaf’ın Paris’te birlikte olduğu Antonio Aniante ise, İtalya’daki Mussolini rejiminden kaçmıştır. Mussolini aleyhine bir kitap yazmış olan Aniante, 1934 yılında Gabriele d’Annunzio: St. Jean du Fascisme adında bir kitap da yayınlamıştır. Aniante’nin, Paris’te müdürlüğünü yapmakta olduğu Galerie-Librarie Jeune Europe’ta, 1931 yılında “Altı Turinli” adındaki bir İtalyan grubunun sergisini düzenlediği ve grup üyelerinin aynı yıl, anti-faşist bir topluluk olan “Özgürlük ve Adalet” e katıldıkları bilinmektedir. Hale Asaf’ın çevrelerinde bulunduğu Fernand Léger, Paul Signac ve André Derain gibi sanatçılar da anti-faşist bildiriler hazırlamışlardır. Her ne kadar, kesin konuşmak mümkün değilse de, tüm bu bilgilerin bir araya getirilmesi soru işaretlerine neden olmaktadır.

Mihri Hanım, Hale Asaf’ın yirmili yaşlarını sürdüğü dönemlerden başlayarak onun resimden vazgeçmesini istemiş ve zaman zaman “Ben resim yaptım da ne oldu? Sanat karın doyurmuyor... Tablolarını mı yiyeceksin?” (29) ya da “...Ben güzelim, başımın çaresine bakarım, sende o da yok ama resim yapmaya devam et!..” (30) şeklinde yeğenine çıkışmıştır.

Taha Toros, Mihri Hanım’ın yurtdışından göndermiş olduğu bir mektubundan şu satırları yayınlamıştır:

“...Senelerce çalışmakla ben neye muvaffak oldum? Hiç.. Üstelik sıhhatimi kaybettim. Vaktiyle «Herkül» idim. Şimdi merdivenleri çıkamıyorum.. San’at beni bu hale koydu..Hele gözlerim hiç görmüyor. Çifte çifte gözlük kullanıyorum.. Parasızım. Bizim gibi -Avrupa’ya nazaran- geri kalmış bir memlekette san’atkarın yolu kadar güç bir yol yoktur. Bizimkisi fazla fedakarlık isteyen bir meslek..

Bugün bana, gençliğimi hediye etseler, bu meslek uğrunda çektiklerimi çekmek korkusundan, reddederdim! Çektiğim meşakkatleri bir ben bilirim bir de Allah bilir..

...Her sanatkar, karşısındaki sanatkarı, daima, kendisinden aptal görür! O’nun on senede yaptığını, kendisinin bir senede yapacağını sanır. Bir iki yıl içinde, hayatını kurtaracağına, köşeyi döneceğine emindir!

Heyhat ve yine heyhat! İşte sanatın esrarı burdadır. Sanatkarın yolu, yürüdükçe uzar gider...

...Bizim ailenin yegane hususiyeti, inadındadır. Ben herşeyde olduğu gibi sanat hayatım boyunca, inadımla yaşadım. Bugün, buna, bin kere pişmanım.” (31)

Bu satırlar, Mihri Hanım’ın içerisinde bulunduğu durumu açıkladığı gibi, hangi koşullar içerisinde yeğenine resmi bırakmasını öğütlediğini de anlatmaktadır.

Mihri Hanım tarafından bir arkadaşına yazılmış olan bir mektup, bu kez doğrudan Hale Asaf ile ilgili bir kısmı içermektedir:

“Gelelim Hale meselesine... Size kendi hayatımdan acı bir gerçeği bildirmek isterim. Ben senelerce çalışmakla neye ulaştım? Ne başarı kazandım? Haydi diyelim ki Hale benden ziyade kabiliyetlidir. Her halde pişman olacaktır. Sadece pişmanlık olsa önemli değil. Ya hasta olursa? Allah göstermesin, ya annesininki gibi bir hastalığa yakalanırsa? İşte bir teyze olarak hep bunları düşünüyorum...” (32)


(1) T.TOROS,İlk Kadın Ressamlarımız,Akbank Yay., İstanbul, 1988,s.83. Sonradan bu konağın bulunduğu sokağa da Rasim Paşa Sokağı adının verildiği bilinir.
(2) T. TOROS, a.g.k.,s.10.
(3) A.g.k.
(4) A.g.k.
(5) Fausto Zonaro (1854-1929), 1891’de İstanbul’a gelmiş ve II.Abdülhamid’in dikkatini çekmiştir. 1893’te padişah tarafından, Beşiktaş’taki atölyesi tahsis edilmiş ve 1896’da “Sultanın Ressamı” ünvanıyla onurlandırılmıştır. Sanatçı, 1911’de, Trablusgarp Savaşı nedeniyle İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalmıştır.
(6) T.TOROS, “İlk Kadın Ressamlarımız (2)”, Sanat Dünyamız, S.26 (1982),s. 37.
(7) Hikmet Onat, Paris’e gittiğinde Güzel Sanatlar Okulu’nda açılan bir desen sınavında dördüncülük kazanmış; bu sırada kendisini bir Türk kızının kutladığını ve Mihri Müşfik ile bu şekilde tanıştıklarını belirtmiştir.(Canan BEYKAL, “"Yeni Kadın ve İnas Sanayi-i Nefise Mektebi",Yeni Boyut, 2, 16, Ekim:13,not.5) Onat, 1911’de Paris’e gittiğinden, Mihri Hanım’ın 1911 yılında Paris’te olduğunu söylemek doğru olacaktır.
(8) Müşfik Bey, Bursa’nın tanınmış kişilerinden biri olan Selami Bey’in oğludur. Siyaset, tarih ve edebiyat ile ilgilendiği bilinen Müşfik Bey, Mihri Hanım ile ayrıldıktan sonra, 1923 sonlarında, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin torunu Hatice Behice Hanım ile evlenmiş ve 1928’de ayrılmıştır. Müşfik Bey, soyadı kanunu ile birlikte İnegöllü soyadını almış; dışişlerinde genel müdürlük, Tahran’da müsteşarlık ve maslahatgüzarlık görevlerinde bulunmuş ve 1942 yılında Ankara’da ölmüştür. (Bkz.T. TOROS, a.g.m., 39.)
(9) T. TOROS,a.g.k., 13.
(10) Edebiyat-ı Cedide, Türk edebiyatında,Batı medeniyeti etkisiyle oluşan bir yenilik akımıdır. (1896-1901) Temsilcileri, haftalık Servetifünun dergisinin çevresinde toplandıklarından “Servet-i Fünun Edebiyatı” olarak da bilinmektedir.Hareket, Tevfik Fikret’in (1867-1915) Servetifünun dergisinde yazı işlerini üstlenmesiyle (Sayı:256, 7 Şubat 1896) başlamış; “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı bir çeviri yazıda (Sayı:553,Ekim 1901) geçen,“Fakat gün geldi ki 1789 idaresiyle Fransa’da talak teessüs etti.” cümlesinin Fransız İhtilalini işaret etmesi nedeniyle, derginin Abdülhamid II sansürü tarafından kapatıldığı 16 Ekim 1901 tarihine dek sürmüştür.
(11) T. TOROS,a.g.k., 13.
(12) A.g.k.
(13) C. BEYKAL,a.g.m., 10.
(14) ANONİM, "Nazlı Ecevit ile Görüşme", Yeni Boyut, 1983, 2,16:14-15.
(15) T.TOROS, a.g.m, 34.
(16) Gabriele d’Annunzio, İtalyan edebiyatının önde gelen isimlerinden biridir. İlk şiirlerini on altı yaşındayken yayınlamış; 1897’de bakanlık görevinde bulunmuş; bir süre Fransa’ya gitmiş ve 1915’te yeniden İtalya’ya dönmüştür. Hava subayı olduğundan, toprağa inerken bir gözünü kaybetmiş, 1922’de Mussolini ile birlikte Roma yürüyüşüne katılmıştır. Elli cilde yakın manzum eserinin olduğu bilinmektedir. Şairin, son yıllarında, Mussolini’ye göndermiş olduğu mektuplar gazetelerde yayınlanmıştır. D’Annunzio, 1 Mart 1938 tarihinde Gordone’daki evinde ölmüştür.
(17) C. BEYKAL,a.g.m., 13, not.7.
(18) T. TOROS, a.g.k.,14-15. Bugün, elimizde sadece bir fotoğrafı bulunmakta olan tablonun II.Dünya Savaşı sırasında tahrip olduğu düşünülmektedir.
(19) A.g.k.
(20) A.g.k.81-83.
(21) Gültekin Elibal,bu haberin tarihini 26 Kasım 1928 olarak belirtmiştir.(G.ELİBAL,Atatürk ve Resim Heykel, İş Bankası Yay., İstanbul, 1973, s.110, not.131) Yapılan araştırmalarda yazının, Aralık ayına denk gelen Kanunuevvel ayında yayınlandığı tespit edilmiştir.
(22) Sezer TANSUĞ,Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986, s.165.
(23) G. ELİBAL, a.g.k., 109.
(24) T. TOROS, a.g.k., 16.
(25) Ancak Prof.Dr.Zeynep İnankur’un 18 Mart 2002 tarihinde kendisiyle yapmış olduğu görüşmede, Mihri Hanım’ın,Hale Asaf öldüğünde Amerika’da olduğunu belirtmiştir.
(26) C.BEYKAL, a.g.m.,13, not.8.
(27) S. TANSUĞ, a.g.k., 138.(Ahmet Emin YALMAN,Havalarda 50.000 Kilometre Seyahat,293-296’dan.)
(28) T. TOROS, a.g.k., 16.
(29) E. HİÇYILMAZ,“Ressam Hale Asaf”, Star, 53, 18 Ekim 1992:36.
(30) 19 Aralık 2001 tarihinde Canan Beykal ile yapılan görüşmeden.
(31) T. TOROS, a.g.k., 16-17.
(32) E. HİÇYILMAZ, a.g.m., 38.






























tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:54
HENRI MATISSE

Henri Matisse (okunuşu: anri matis) (31 Aralık 1869 – 3 Kasım 1954) 20. yüzyılın en önemli ressamlarından. Renkleri büyük bir ustalıkla kullanışıyla Picasso ve Kandinsky ile birlikte, modern sanatın en büyük sanatçılarından biri kabul edilir.

Matisse 1869 yılının son gününde kuzey Fransa’da dünyaya geldi. 1887 - 1888’de Paris’te hukuk eğitimi alan Matisse, ertesi yıl Saint Quentin’de bir avukatın yanında asistanlık yapmaya başladı. Aynı zamanda, sabah erken saatlerde École Quentin de la Tour’da çizim kurslarına devam etti. Ancak 1890 yılında geçirdiği apandisit ameliyatının ardından büyük ölçüde yatakta geçen bir dönem yaşadı ve bu sırada resim uğraşı giderek bir tutku haline dönüştü.

Böylece, 1891 yılında hukuk alanındaki kariyerine son vererek tamamıyla resme yöneldi ve Paris’e giderek Academie Julian’da William Bourgereau’nun sınıfına kaydoldu. Aynı zamanda kısa bir süre sonra, École des Arts Décoratifs’e yazıldı, 1895 yılında sınavı kazanarak resmen Moureau’nun öğrencisi oldu.

Matisse bu dönemde, kendisi gibi ressam olan komşusu Emile Wery ile birlikte Fransa’nın Brötanya bölgesini ziyaret etti. Daha önce Gauguin gibi öncü sanatçılara esin kaynağı olan Brötanya’dan dönüşünde Matisse, saf prizmatik renklere ilgi duymaya başladı. 1897 yılında, Musée du Luxembourg’da izlenimcileri keşfetmesi de onun sanat hayatı açısından önemli bir dönüm noktası oldu.

1898 yılında, kendisine dört yıl önce bir kız çocuğu vermiş olan Amelie Parayre ile evlenen Matisse, Camille Pissarro’nun tavsiyesi üzerine balayında Turner’ın resimlerini görmek üzere Londra’ya gitti. Paris’e döndükten sonra ilkbahar ve yaz aylarını geçirmek üzere Korsika’ya geçti ve burada Akdeniz ışığı, renklerine yeni bir parlaklık kazandırdı.

1900 - 1904 yılları arasındaki dönemde, Cezanne’ın Mattisse üzerinde kesin bir etkisi vardır. Matisse, bu sırada sergilere de katılmaktaydı; 1903’de Salon d’Automne’a (Sonbahar Salonu) resim verdikten sonra 1904 yılında Vollard’ın galerisinde ilk kişisel sergisini gerçekleştirdi. Cezanne, Van Gogh, Picasso ve modern sanatın öncüsü sayılan daha birçok sanatçıya henüz tanınmadan sahip çıkan Vollard’ın galerisinde sergi açmak, en azından kısıtlı fakat öncü bir sanat ortamının ilgisini uyandırmış olmalıdır.

Matisse 1905 yılı yazını Derain ve bir süre Vlamick’le birlikte Akdeniz kıyısında bir balıkçı kasabası olan Collioure’da geçirdi. Akdeniz, hayatı boyunca Matisse için sanatına güç veren bir çekim merkezi oldu. Derain, Vlaminck ve Marquet ile birlikte, 1905 Paris Sonbahar Salonu sergisine katıldı. Bu sanatçı grubunun birbirine paralellik gösteren çalışmaları, şiddetli bir halk tepkisinin oluşmasına neden oldu ve eleştirmen Louis Vauxcelles bir yazısında onları pervasız renk seçimleri nedeniyle Fauves (Vahşiler) olarak niteledi. Bu tanımı kabul ederek kendilerine Fovist diyen sanatçılar, resimlerinde rengi temel unsur olarak kullanıyor ve saf rengin ifade gücünden yararlanmayı amaçlıyordu. Eleştirilerin hedefinde Matisse ve özellikle de onun Şapkalı Kadın adlı resmi yer aldı. Halkın ve tutucu sanat çevrelerinin tepkisini çeken bu resim, dönemin avangart sanatına ilgi duyan Stein’lar (Michael) tarafından satın alındı.

Matisse’in en sabırlı modeli olan karısı Bayan Matisse, onun bir diğer erken dönem başyapıtına da konu oldu. 1905 yılında tamamlanan Bayan Matisse:Yeşil Çizgi saf, yalın renkli düzlemlerle kurgulanmış kompozisyonuyla, sanatçının üslup eğilimini ortaya koymaktadır. Bu resimden kısa bir süre sonra Yaşama Sevinci adlı büyük boyutlu yağlıboya çalışmayı gerçekleştirdi. Bu resimde, belirgin kontürlerle sınırlanmış nesne ve figürler, saf renklerle tanımlanmıştır. Matisse’in sanatının ana izleği, resimleri aracılığıyla yaşama sevincini yansıtmaktır ve bu doğrultuda renk, ışık ve resmin konusundan yararlanmayı amaçlar. Yaşama Sevinci, 1906 yılında Salon des Indépentants’da sergilendi ve yine tepkileri üzerine çekti. Paul Signac bile onun yanlış yönde ilerlediği görüşündedir. Buna karşılık Leo Stein, resmi modern zamanların baş yapıtı olarak nitelendirerek satın aldı.

1906 yılında Matisse tekrar Akdeniz’in çağrısına cevap verdi ve Cezayir’e giderek Biskra Vahası’nı ziyaret etti. Buradan resimlerinde faydalanacağı çiniler, kıyafetler ve diğer yöresel nesnelerle döndü. İslam ve doğu sanatı onun üzerinde belirgin bir etkiye sahip oldu.

Matisse sadece çinilere değil, doğu halılarına da ilgi duymuştur. Doğu halılarındaki dekoratif unsurlar, saf renkler, soyut biçimler ve düzeyler önem taşımaktaydı. Matisse’in resimlerindeki iki boyutluluk ve dekoratif unsurların artan önemi Gauguin’in 19. yüzyıl sonunda ortaya koyduğu tavrın bir devamı niteliğindeydi. 1908 yılında yaptığı Kırmızıdaki Uyum onun doğu sanatına ve dekoratif unsurlara verdiği önemin bir sonucudur. Resimde masa örtüsü ve duvarın kırmızı renkte olması ve mavi kıvrımlı motiflerin hem masada hem de duvar yüzeyinde tekrar etmesi, resim yüzeyinin iki boyutluluğunu vurgular. Sanatçı 1907-1909 yılları arasında ders verdiği bir resim okulu da açtı fakat daha sonra sanat çalışmalarına yoğunlaşabilmek amacıyla bunu kapattı. 1909 yılında, Moskovalı bir iş adamı olan ve Matisse’in resimlerini toplayan Shchukin ona resim sipariş etmiştir. Matisse’in Rus koleksiyoner için yaptığı Dans ve Müzik adlı büyük boyutlu çalışmalar; saf renk kullanımı, belirgin dış çizgilerle sınırlanmış figürleri ve yaşama sevincini yansıtan temalarıyla Matisse’in baş yapıtları arasında yer aldılar.

Dans’ta elele tutuşmuş daire şeklinde dans eden figür grubu ilginç bir şekilde Ambroggio Lorenzetti’nin Siena’da Palazzo Pubblico’nun duvarlarında yer alan iyi yönetim freskindeki dans eden figürleri anımsatır. Matisse, 1907 yılında bu şehri ziyaret ettiğinde Lorenzetti’nin büyük boyutlu freskini görmüş ve dans eden figürleri dikkatle incelemiş olmalıdır. Müzik ise herbiri izleyiciye dönük düz mavi-yeşil bir fon üzerindeki beş adet kırmızı figürden oluşmuş oldukça sade bir kompozisyondur. Figürlerin dizilişleri belirgin bir biçimde notaların dizilişlerini andırır. Her iki resim de 1910'da Sonbahar Salonu’nda sergilendi.


1908 yılında Berlin’e giderek burada Alman dışavurumcuların çalışmalarını görme olanağını bulan Matisse, 1910 yılında bu kez Marquet ile birlikte Münih’i ziyaret etti ve İslam Sergisi’ni gezdi. Sergide özellikle halılardan etkilendi. 1911 tarihli Ressamın Ailesi, bu etkilenmenin boyutlarını açık bir şekilde ortaya koyar. Resimde sanatçının karısı, kızı ve iki oğlu; kanepelerin, duvar kağıdının ve hepsinden önemlisi yerdeki halının dekoratif kalabalığı içerisinde adeta kaybolmaktadır. Aynı yıl yaptığı Kırmızı Stüdyo ise, tek bir kırmızının iki boyuta indirgediği bir mekana yerleştirilmiş ve sadece kontürleriyle tanımlanmış nesnelerden oluşmaktadır.

1911 ve 1912 kış aylarını Fas’da geçiren Matisse, bu coğrafyanın ve iklimin etkisiyle daha canlı ve ışıklı renkler kullanmaya başladı. Ancak 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi sanatında yepyeni bir evreyi gündeme getirdi. Resimlerinde biçimler giderek soyutlaşırken renkler koyulaşmaya ve siyah gölgeler artmaya başladı. 1914 tarihli Notre-Dame Görünümü ve Collioure’da Fransız Penceresi bu dönemin başyapıtları olarak gösterilir.

Matisse, savaşın ardından zamanının büyük bölümünü Nice şehrinde geçirmeye başladı. 1918/19 tarihli Keman Kutulu İç Mekan onun yeniden canlanan renk ve ışık ilgisini yansıtır. Bu dönemde ayrıca, dekoratif yönü ağır basan bir dizi Odalık resmi gerçekleştirmiştir.

1930’lu yıllar ile birlikte resimlerinde biçimler iyice yalınlaşmaya ve dekoratif unsurlar önem kazanmaya başladı. 1931-33 yıllarında gerçekleştirdiği ve üç parçadan oluşan büyük Dans frizi bunun en somut örneğidir. Dans’la birlikte 1935 tarihli Pembe Nü ve 1939 tarihli Müzik onun yinelenen temalarının farklı ele alınışlarıdır.

1940’lı yıllar II. Dünya Savaşı’na ve onu giderek yatağa bağımlı hale getiren hastalığına rağmen yoğun bir şekilde üretmeye devam ettiği bir dönem oldu. Jazz adlı kitap için 1947 yılında gerçekleştirdiği, kesilmiş kâğıt üzerine guaj tekniğindeki çalışmalar Matisse’in yerleşmiş sanat anlayışının farklı bir sunumunu oluşturur. İkarus bu çalışmalardan belki de en tanınmış olanıdır. İlerlemiş yaşlarında gerçekleştirdiği çalışmalarından biri de 1943 yılından beri yaşamakta olduğu Vence’deki Rosarie Şapeli için yaptığı tasarımlardır. Kesilmiş renkli kâğıtlarla hazırladığı taslaklar şapelin vitrayları olarak uygulanmıştır. Ayrıca beyaz seramik yüzeyler üzerine siyah çizgilerle gerçekleştirdiği büyük ölçekler Meryem ve Çocuk İsa, Aziz Dominik ve Kutsal haçla ilgili desenler yer alır. Matisse hayatının son dönemlerinde kesilmiş renkli kâğıtlarla gerçekleştirdiği çalışmalara yoğunlaştı. İlerleyen yaşı ve onu neredeyse yatağa bağlayan hastalıklar eserlerini bu farklı teknikte uygulamasına neden olmuş olabilir. 1952 tarihli Mavi Nü bu eserlerden en tanınmış olanıdır.(Kaynak:wikipedia)













































































































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:52
ŞEKER AHMET PAŞA
Şeker Ahmet Paşa

İstanbul'un Üsküdar semtinde doğdu. Asıl adı Ahmet Ali'dir. 1855 yılında Tıbbiye Mektebi'ne girdi. Tıp öğrenimini tamamlamadan Harbiye Mektebi'ne geçti. Harbiye Mektebi'nde aldığı anatomi ve perspektif dersleri ile resim yeteneğini geliştirdi. Resme olan ilgisi ortaya çıkınca Sultan Abdülaziz tarafından Paris'e gönderildi. Burada yedi yıl Gerome ve Boulanger atölyelerinde çalıştı.

Yaşamı

Asıl adı Ahmet Ali’dir. Küçük yaşta Tıbbiye Mektebine girmiştir. Resim yeteneği nedeniyle bu okulda resim öğretmenliği yardımcılığına getirildi. Daha sonra okuldan ayrılarak Harbiye’ye geçti. Abdülaziz’in ilgisini çekince, resim öğrenimi için Paris’e gönderildi (1864). Önce Mekteb-i Osmani’ye devam etti. Paris Güzel Sanatlar Akademisi’ne geçti ve G. Boulanger, J. L. Gerome gibi öğretmenlerden dersler aldı. Paris Uluslararası Fuar sergisinde resimleri sergilendi (1867). Resimleri Salon’a kabul edildi (1869, 1870) Abdülaziz, Avrupa gezisi sırasında sergideki resimleri gördü ve Ahmet Ali’yi resim seçip almakla görevlendirdi. 1870’te Akademiyi bitiren Ahmet Ali, Prix de Romeu kazanarak, üç ay süreyle Roma’ya gönderildi. Yurda dönünce kolağası rütbesiyle Sultanahmet’teki Sanat Mektebi’ne resim öğretmeni olarak atandı (1871). Uzun hazırlık ve çalışmalardan sonra, Sultanahmet'teki Mekteb-i Sanayi'de Türk ve yabancı ressamların eserlerinden oluşan bir resim sergisi açmayı başardı (27-Nisan-1873). Bu sergi, Türkiye’de açılan ilk resim sergisiydi. İkinci sergiyi 1 Temmuz 1875’te Çemberlitaş'taki günümüzde Basın Müzesi binası Darülfünun'da salonunda açtı. Bu sergide kendi resimleri, diğer Türk ressamların eserleri, çoğunlukla Hıristiyan ve yabancı ressamların eserleri yer aldı. Şeker Ahmet Paşa, Abdülaziz’in takdirini kazanarak, padişah yaverliğine atandı. Bu görevi sırasında manzara resimlerinden uzaklaştı ve İstanbul Mercan'daki konağındaki işliğinde (atölye) natürmort çalışmaları yaptı. 1884’te Mirliva (Tuğgeneral), 1890’da da Ferik (Tümgeneral) rütbesine yükseldi.

Sanatı

Şeker Ahmet Paşa, çağdaş Türk resim sanatı’nın temel taşlarından biri olarak değerlendirilmektedir. Peyzaj temasına yaptığı dünya çapındaki üslup katkısı, sanatçının mekan derinliği ve atmosfer ilişkilerini yorumlayan duyarlığının ürünü olarak görünür. Şeker Ahmet Paşa’nın düzen anlayışına mal olan lirizm, özgün bir şema geometrisiyle dengelenmektedir.

Şeker Ahmet Paşa'nın yaşadığı yıllarda siyasal ve sosyal açıdan pek çok olay gerçekleşmiş olmasına karşın, Paşa'nın eserlerinde bu tür olayların ele alınmadığı gözlenebilmektedir. Bu, onun bir gözlemci olarak bakışlarını doğaya çevirmiş, yaşadığı topluma kapalı, yalnız iç dünyasında yaşayan bir sanatçı olduğunu ve bu tavrını yaşamı boyunca koruduğunu göstermektedir (Güvemli, 1975).

Paris'te bulunduğu yıllarda, tabiatta, açık havada yapılan resmi savunan Barbizon ressamlardan etkilenmiştir. 1870'de Roma'ya gitmiş, 1871 yılında İstanbul'a dönmüştür. Bir yandan askerî kariyerini sürdürürken, diğer yandan resim yapmıştır. 27 Nisan 1873'te Sultanahmet'te açtığı sergi, Türk resim sanatında bir sanatçının kendi adına açtığı ilk resim sergisi olarak literatüre geçmiştir.

Natürmort çalışmaları ile ünlüdür. Resimlerinin önemli bir bölümü İstanbul ve Ankara Resim Heykel Müzeleri ile, Sakıp Sabancı Müzesi ve bazı özel koleksiyonlarda bulunmaktadır.(Kaynak:wikipedia)








































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:50
B.RAHMİ EYÜBOĞLU

Trabzon´un Görele ilçesinde (bugün Giresun iline bağlı), 1911 yılında doğdu. Beş çocuklu ailenin ikinci erkek çocuğuydu. Kaymakam olan babası Rahmi Bey´in görevi gereği önce Pınarbaşı ardından Havza´ya taşındılar. Havza´da ilk otomobili gördü, benzin kokusunu duydu.1920 yılında, ailece Kütahya´ya göçtüler.

Kütahya´nın düşman işgaline uğraması tehlikesi baş gösterince 1921 yılında, babası önce ailesini Ankara´ya gönderdi. Bir ay sonra da kendisi gitti.1924-1925 yılları arasında Artvin´de bulundular. 1925 yılında, babası Trabzon milletvekili oldu. Ailece Trabzon´a geri döndüler. Trabzon Lisesi´ne kaydoldu. 1927 yılında Zeki Kocamemi Trabzon Lisesi´ne resim öğretmeni olarak atandı. Bu dönemden sonra, Bedri Rahmi´de resim aşkı başladı. Fransa´da eğitim gören ağabeyi ile mektuplaşmaları kardeş-aile mektuplaşmasını başlattı. 1929 yılında, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Resim Bölümü´ne girdi. Nazmi Güran ve İbrahim Çallı´nın öğrencisi oldu.

1931 yılında, diplomasını almadan Paris´e gitti. Dijon ve Lyon´da Fransızca dilini öğrenmek üzere çalıştı. Bu arada Gauguin ve El Greco gibi beğendiği ustaların resimlerini bulundukları müzelerden kopya etti. Van Gogh, Gauguin, Cezanne onu mesleğine bağlıyan ustalar oldu. 1932 yılında, Paris´te bir ay kadar André Lhote Atölyesi´nde çalıştı. İlerde yaşamını birleştireceği Ernestine Letoni ile tanıştı. 1933 yılında, Londra´ya gitti. Yıl sonunda Türkiye´ye geri döndü. 1934 yılında, yeni Adam´da ressam olarak çalışmaya başladı.
Akademi Diploma yarışmasında “Yol İnşaatı” konulu resmi ile üçüncü oldu. 27 Aralık 1934 tarihinde 30 resim ile D Grubu Sergisi´ne katıldı. 1 Ocak 1935 tarihinde, ilk kişisel sergisi Bükreş´te Hasefler Galeri´sinde Ernestine Letoni tarafından açıldı. 1936 yılında “Eren” adını verdiği Ernestine Letoni ile evlendi. Tekel Genel Müdürlüğü´nde işe girdi. Vitrin düzenleyici olarak göreve başladı. Sipahi Ocağı sigarasının kapağındaki “Koşan Mızraklı Atlar” figürünü tasarladı. Güzel Sanatlar Akademisi´nin 1936 yılında diploma yarışmasında “Hamam” adlı çalışması ile birinci oldu.
Sovyetler Birliği´ne götürülen Türk Resim ve Heykel Sergisi´ne üç resim ile katıldı. 1937 yılında, akademide Leopold Levy´in asistanı oldu. Nazmi Ziya Güran üzerine bir inceleme kitabı hazırlığına girişti. CHP Yurt Gezisi programı kapsamında Eylül 1938´de Edirne´ye gitti.1 Kasım 1938 tarihinde çıkan “Ses” dergisi yazarları arasında yer aldı. 31 Ekim 1939 tarihinde Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisinde “Figür” adlı yapıtı ile üçüncülüğü Arif Kaptan ile paylaştı. 9 Kasım 1939 tarihinde, askerlik görevini yapmak üzere yedek subay okuluna alındı. Aynı yıl ileride babasını ve annesini ölümsüzlüğe götürecek çalışmalar yapacak olan oğlu Mehmet Hamdi Eyüboğlu dünyaya geldi.

1941 yılında askerlik görevini tamamladı. İlk şiir kitabı “Yaradana Mektuplar” yayınlandı. 1942 yılında, CHP´nin yurtiçi gezileri programı içinde bu kez Çorum´a gitti. 31 Ekim 1942 tarihinde, açılan Dördüncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi´nde ikincilik ödülünü kazandı. 1943 yılında, Ortaköy Lido Yüzme Havuzu için ilk duvar resimlerini gerçekleştirdi. 1945-1947 yılları arasında “Mari´nin Portresi”, “Alis I”, “Alis II” gibi önemli portre dizisini oluşturdu. 1946 yılında, Ankara Büyük Tiyatro´nun (operanın) girişindeki kapıların üstüne ikinci duvar çalışmasını yaptı (“Kız kaçırma”konulu bir fresk) . 1946 yılı Kasım ayında UNESCO´nun Paris´te düzenlediği uluslararası sergiye gönderilen resimleri ilgi çekti. 1947 yılında, genç sanatçılardan oluşan “10´lar Grubu”nun kurulmasına öncülük etti. 1948 Ağustos ayında ikinci şiir kitabı “Karadut” yayımlandı.

1950 yılında, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi´nde 150 resimden oluşan “Retrospektif” sergisi düzenledi. Birkaç aylığına Paris´e gitti. Paris´te , İnsan Müzesi´nden çok etkilendi. “Güzel yararlı olmalıdır” düşüncesinden hareketle “Yazmacılık” geleneğine yeni bir yorum getirdi. 1950 yılında, Kariye Camii düzenlemesini yaptı. Bizans mozaikleriyle ilgilenmeye başladı. 1951 yılında, “Küçük Sahne”yi süsledi. 1951 yılına kadar boya ile mozaik dokusunda resimler yaptı. 21 Mart 1951 tarihinde, ilk “Yazma Sergisi”ni açtı. Yeni Sabah gazetesinde yazmaya başladı. 1952 yılının Ocak ayından başlayarak 1958 yılına dek düzenli olarak Cumhuriyet gazetesinde yazdı.1953 yılında Yazmaları ve özgün baskıları Philadelphia Print Club da sergilendi. 14 Eylül´de Times dergisi iki renkli sayfa ayırdı.1954 yılında Bedri Rahmi “Türk Tepsisi” adlı motifi ile Steuben Glass adlı bir firmanın tertiplediği yarışmada ödül kazandı ve motif kristale oyularak teşhir edildi.
1954-1957 yılları arasında Hilton ve Divan otellerinde ve KLM İstanbul merkezindeki panoları yaptı. Yugoslovya ve Hollanda hükümetleri tarafından davet edildi. 1955 yılında, TBMM yapısına konulacak resimleri seçecek kurulun başına getirildi. 1956 yılında, Sao Paulo Bienali´nde onur ödülü aldı.Aynı yıl “Canım Anadolu” adlı kitabı yayınlandı. Bedri Rahmi 1957 yılında Tokyo özgün baskı Bienaline katıldı ve “Üçü birden”adlı kitabını yayınladı. Ve aynı yıl içinde “Dokuma, Kilim, Yazma ve Nakış gibi Halk El Sanatları´ndaki motifleri özgün bir stil ile kaynaştırarak, mozaik çalışmalarına yöneldi. 1958 yılında Uluslararası Brüksel Sergisi´ndeki Türk pavyonuna yaptığı 227 metrekarelik çalışmasıyla altın madalya aldı. 1959 yılında, Paris´te Nato merkezine 50 metrekarelik bir pano hazırladı.

1960-1970 yılları arasında yazarlığa ara verdi. 1961 yılında Amerika´ya gitti. Bu dönemde zengin renklerle soyut biçimlere yöneldi. Görülmedik, bilinmedik renkler bulabilmek için denemeler yapmış; plastik tutkal - plastik boyalar – Kum – talaş ve buruşturulmuş Japon kağıdı kullanmıştır. Kendisinin de kabul ettiği gibi ‘Amerika Dönemi´ sanatına başka bir boyut kazandırmıştır. University of California at Berkley´da iki yıl misafir profesörlük yaptı. 1961 Ağustos´da Unicef çoçuklar yararına “Eşeğin Üzerinde Çocuklarını Taşıyan Anadolu Köylü Kadın”motifi Amerika´da kartpostal olarak basıldı. 1962 Aralık ayında New York Modern Art Müzesi “Zincir” adlı resmini satın aldı. 1963-1964 yıllarında Vakko fabrikası , Karaköy tatlıcılar, Manifaturacılar çarşısı panoları yanında çeşitli malzemeleri denedi.Son panosu Etap Oteli girişinde ki “Güvercinler”dir. 1970 yılında, yeniden toplumsal içeriği ağır basan resimler yaptı.

1972 yılında, 33´üncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi´nde birincilik ödülü aldı. 21 Eylül 1975 tarihinde yaşama veda etti.

1984 yılında, oğlu Mehmet babasının tüm yapıtlarını yayımlamaya başladı. Bilgi Yayınevi tüm yapıtları on cilt olarak yayımladı ( “Dol Kara Bakır Dol”(şiir), “Kardeş Mektupları”, “Resme Başlarken”, “Tezek”, “Delifişek”, “Yukulele”ye Mektuplar”, Bu Anadolu Var Ya”, “Kültür Yokuşu”, “Resim Yaparken”, “Körolası”). Ada Yayınlarında “1001 Bedros”, “Karadut”, “Babatomiler” ve “Yaşadım” kitapları ve Cem Yayınlarında biyografi ve resimlerinden örnekleri içeren ‘Bedri Rahmi´ kitabı yayınlandı .

Son olarak oğlu Mehmet Eyüboğlu´nun anlaştığı İş Bankası Yayınları Bedri Rahmi´nin ve Sabahattin Eyüboğlu´nun tüm eserlerini yayımlamayı kabul etti. Bedri Rahmi´nin nesir yazıları seneler itibariyle İş Bankası devamlı yayınlarında çıkmaktadır. Ailesinin derlediği 1000´i aşkın makalede yeniden okuyucuyla buluşacaktır. İş Bankası Yayınları “Bedri Rahmi Eren Eyüboğlu Aşk Mektupları´nı dört cilt olarak okurları ile buluşturdu.(Kaynak: bedrirahmi.com)

Karadutum, çatal karam, çingenem

Nar tanem, nur tanem, bir tanem

Ağaç isem dalımsın salkım saçak

Petek isem balımsın ağulumsun

Günahımsın, vebalimsin

B.Rahmi Eyüboğlu


























































































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:48
55 56 57 58 59 [60] 61 62 63 64 65
tutunamayanlar
Toplam İletisi:343