BILL BRANDT
Bill Brandt Alman bir anneyle İngiliz bir babanın oğlu olarak 1904 yılında Hamburg – Almanya’da doğmuştur.

Birinci dünya savaşı sırasında büyüyen Brandt, tüberküloz hastalığı nedeniyle İsviçre’nin Davos kentindeki bir senatoryumda uzun süre kalmıştır. Bu sırada fotoğraf yeteneğini geliştirmiştir. 1929 yılında ise Paris’e taşınmış ve burada sürrealist sanatçı Man Ray’in asistanlığını yapmıştır. Man Ray’in stüdyosunda 3 ay çalışan Brandt, bunu izleyen 2 yıl boyunca da onu görmeye devam etmiştir. Bu deneyimin ardından Man Ray ve çevresindekilerin sürrealist işlerinden oldukça etkilenmiştir.

1931 yılında Londra’ya taşınan Brandt burada İngiliz toplumunu, özellikle ingiliz aristokrasisini fotoğraflamaya başlamıştır. İngiltere’de bu tarihlerde bu tür bir röportaj alışılmışın dışında bir tarzdır. Bu çalışmasını 1936’da “English at home” ve 1938’de “A Night in London” kitaplarıyla yayınlamıştır.

Sürrealizm hareketinin zirvede olduğu bir dönemde, Brandt’ın çalışmalarında Man Ray’in ve bu akıma dahil olan diğer sanatçıların etkisi görülmektedir. Brandt aynı zamanda Harper’s Bazaar, Lilliput, Picture Post ve The Bystander dergilerine de düzenli olarak fotoğraf çekmiştir.

İkinci dünya savaşından sonra röportajdan uzaklaşmıştır ve dolayısıyla çalışmalarında dışavurumculuk ve sürrealizm kuvvetlenmiştir.

Brandt bu dönemde portre, manzara ve nü fotoğrafa yönelmiştir. Nü fotoğraflarında perspektif ve deformasyonu kullanan Brandt ayrıca yazar ve oyuncuların portrelerini çekmiştir. Bunun yanında manzara ve İngiltere adalarının deniz kıyılarını fotoğraflamıştır. Bu çalışmalarını Literary Britain (1951) kitabında ve nü fotoğraflarını Perspective of Nudes (1961) kitabında toplamıştır.

Fotoğrafın hala yeni bir araç olduğunu ve herşeyin denenmesi gerektiğini söyleyen Brandt’ın işleri onu 20. YY’da İngiltere’nin en etkili fotoğrafçısı yapmıştır.

Birçok fotoğrafı toplumsal bir tanım niteliği taşırken, manzara ve nü fotoğrafları da deformasyon efektleri ve açılarıyla dinamik, yoğun ve güçlüdür.

Sanatçıyı izlerken sizin için seçtiğimiz müzik " Felix Mendelssohn - Piano Concerto in G Minor "

Felix Mendelssohn, Piano Concerto in G Minor










tutunamayanlar5July 2, 2013, 3:54
AUGUST SANDER
Sander, 20. yy ilk yarısında, Almanya’nın çaşitli bölgelerinde yaptığı geniş çaplı portreye dayalı belgesel çalışması ile, kökenleri Lewis Hine ve Jocob Riis’e kadar uzanan belgesel anlayışını Çağdaş fotoğraf yaklaşımlarının içine taşıyan isim olmuştur.

Mekansal olarak adlandırabileceğimiz portrelerinde, Alman halkının oluşturan toplumsal sınıfları, küçük meslek gruplarını, köylüleleri, kentlileri, askerleri v.b. fotoğraflamıştır. Sander, kendi değişi ile “özneleri, kendi bireysellikleri ile özdeş olan çevrelerde gösteren doğal portreler” üretmiştir.

Thomas Mann’ın 1929 yılında Sander’in çalışması için dile getirdiği gibi, Sander’in alçak gönüllü portreleri, bir psigonomi öğrencisinie ya da tutkununa, insanoğlu üzerindeki sınıf temelli, mesleki izleri araştırmak için sınırsız bir hazinedir. Sander bu çalışmasına tam da amacına uygun bie şekilde “Yirminci Yüzyıldaki İnsan” adını koymuştur.


Sander, Köln yakınlarındaki Herdorf kasabasında doğmuştur. Madencilik ile uğraşan babası gibi 1889 yılında o da maden ocaklarında çalışmaya başlamıştır.

1892 yılında amcasından aldığı 13x18 cm. Fotoğraf makinesi ile fotoğraf ile ilgilenmeye başlamıştır. Bu dönemde kendine ait ilk karanlık odasını da kurmuştur.

Askerlik hizmetinin ardından, Almanya’nın çeşitli yerlerinde gezerek, ticari fotoğrafçı olarak, mimari ve endüstri fotoğrafları çekmiştir. 1901 yılında Linz kentindeki Studio Graf’ta çalışmaya başlamıştır. Ertesi sene stüdyonun ortağı olmuş ve stüdyonun ismini Studio Sander ve Stuckenberg olarak değiştirmiş, İki yıl sonra da ortağı ile ilişkilerini kesip stüdyonun ismini Studio Sander olarak değiştirmiştir.

1904 yılında Sander, Paris ekspedisyonuna katılarak burada, yüzlerce ödülünden ilki olan Onur nişanı ve altın madalya almıştır.

Bu dönemde renkli fotoğraf ile ilgili deneyler yapmış, kısa bir süre sonra bunları Leipzig’de sergilemiştir.

1906’da Linz’de ilk kişisel sergisini açmıştır. Bir yıl sonra Linz’deki stüdyosunu kapatarak hayatı boyunca sürdüreceği “Yirmici Yüzyılda İnsan” çalışmasına başlamıştır. Bu projenin yanı sıra geçimini saylayabilmek için endüstriyel ve mimari fotoğraf çalışmalarına devam etmiştir.

Sander Birinci Dünya savaşında Alman ordusunda görev aldığı sırada fotoğraf çalışmalarını sürdürmüş, 1919 yılında fotoğraf eğitimcisi olarak çalışmaya başlamıştır.

1927 yılında fotoğraf kariyerinde ilk ve son kez Almanya dışına çıkarak Sardunya’da portre ve manzara konulu çalışmalar yapmıştır. Aynı yılın sonlarına doğru “Yirmici Yüzyılda İnsan” çalışmasının altmış adet baskısından oluşan bir seriyi Köln’de dergilemiştir.

Bu serginin hemen ardından anlaşmaya vardığı yayıncı Kurt Wolff ile birlkite, 1929 yılında “Faces of Our Time/Zamanımızın Yüzleri” adlı albümünün ilk ciltlerini yayınlamıştır. Bu serinin ardından gelen başarıyla Sander, 1931 yılında Radyo’da “Fotoğrafın Doğası ve Gelişimi” adlı bir program yapmaya başlamıştır.

1933 yılında Nazilerin iktidara gelişi ile birlikte, Sosyalist İşçi Partisi üyesi olan oğlu Erich, tutuklanır ve on yıl sonra ölmesi ile sona erecek mahkumiyete çarptırılır. Sander oğlunun tutuklanır. Oğlunun tutuklandığı yıl Sander “Alman Ülkesi, Alman İnsanlerı” adlı kitabını yayınlar. Ancak kitap, Naziler tarafından kabul görmez ve Sander’e projesini sona erdirmesi için baskı yapılır.

Burada Sander ve Nasyonal Sosyalist Hitler iktidarı arasındaki ilişkiye göz gezdirmemiz gerekmektedir.

Dikkatsiz bir göz için Hitler’in Alman ulusu idealleri ve Sander’in fotoğrafladığı pek çok insan arasında paralellikler bulmamız mümkündür. Hatta, Sander’in çalışması ilk başta Hitler ve Naziler için dikkat çekici bulunmuş, bazı fotoğrafları ari ırkı tanımlamak üzere kullanılmıştır. Ancak 1934 yılında yayınlana kitabın ardından, Sander’in hiç de Ari ırkı tanımlamak gibi bir amacı olmadığı anlaşılmıştır.

Sander’in çalışması, sadece katolik ve protestan hristiyanlardan oluşan bir Almanya’yı değil Yahudi Almanları da yansırmaktadır. Sander’in tarafsız tutumu ile Alman ulusu ve ülkesi tanımı içerisinde yer alan Yahudiler Nazi iktidarını rahatsız etmiştir. 1935 yılında Nazilerin baskısının yoğunlaşması ile portre çalışmalarını yarıda bırakarak hayatının geri kalanında sürdüreceği doğa ve manzara fotoğrafı çalışmalarına yönelmiştir.

2. Dünya savaşı sırasında son bir kez daha projesine dönerek, görev sırasında kaybolan ya da ölen askerlerin savaş öncesi fotoğraflarının baskılarını yapmıştır. Ancak savaş sırasında, stüdyosuna düşen bir bomaba sonucu negatiflerinin büyük bir bölümü zarar görmüştür ve 1946 yılında da yağma sonucu yine büyük bir bölümü yok olmuştur.

Sander’in gerçekleştirdiği proje hem niceliği bakımında hem de uygulama süresinin uzunluğu bakımında yirmici yüzyılın ilk yarısındaki en önemli fotoğraf çalışmalarından biridir. Ama sadece bu açıdan bu projeyi değerlendirmek, projenin altında yatan başarıyı değerlendirmek açısından yetersiz olacaktır.

Sander’in projesi 19.yy’da kökenleri atılan sosyal belgesel yaklaşımına özgüllük kazandırmıştır. Jacob Riis, Lewis Hine gibi sosyal belgesel fotoğrafçılar, temelde sosyolojik araştırmalarına temel oluşturacak verileri toplamak üzere bu yaklaşımı farkında olmadan benimsemişlerdir. Hem Hine hem de Riis için, fotoğraf uygulama alanlarının merkezinde değildir.

Sander’in çalışmasını yönlendiren ve şekillendiren fotoğraf aracının kendisidir. Diğer taraftan, Sander’in çalışmaları dolaylı ya da doğrudan izlerini örneğin Amerikan Sosyal Belgesel fotoğrafçılarında görebileceğimiz biçimsel izler taşımaktadır. 1950’ler ve 1960’larda Diane Arbus, Mary Ellen Mark, Robert Frank gibi isimlerin fotoğraflarında bu izleri sürmemiz mümkündür.

Sanatçıyı izlerken sizin için seçtiğimiz müzik " Norah Jones - Sunrise" İyi seyirler

Norah Jones, Sunrise















tutunamayanlar5July 2, 2013, 3:50
ANDRE KERTESZ
ANDRE KERTESZ

Distortions (Bozulmuş)-1933

Burlesk Dansöz -1926

Mondrian’ın Evinde –1926

Paul Arma’nın Elleri-1928

Stavros Lantsias-Waltz Of The Eyes



tutunamayanlar5September 19, 2021, 10:06
ALFRED STİEGLİTZ
ALFRED SİTİEGLİTZ

Haber:Damla Yazar
12 yaşında fotoğraf dünyasına gözlerini açan Amerika’lı sanatçı Alfred Sitieglitz eğitim için gittiği Almanya’da yerel bir fotoğraf sanatçısının anahtarıyla açtı karanlık odanın kapısını. Büyüdü, mühendislik eğitimi aldı. 1883 yılında edindiği makinayla kurduğu ilişkinin başlangıcını şu kelimelerle anlatır: “Onu satın aldım ve odama getirdim. Sonra onunla beraber etrafta aptal gibi dolanmaya başladım. Büyülenmiştim. Fotoğraf, önce bir tutku sonra bir saplantı halinde yaşamımdaki yerini almıştı.”

1892 yılında Paris ve New york’un günlük yaşamını dahil ettiği fotoğraflarıyla ünlüdür artık. Bu arada fotoğrafın bir sanat dalı olduğunu savunacak ve diğer sanat dallarına gösterilen saygının fotoğraf sanatına da gösterilmesi için çalışmalar yapacaktır. Altı çocuğun en büyüğü olarak New Jersey’de dünyaya gelen Alfred Stieglitz 1893 yılında hayatı boyunca aşık olduğu kendinden yaşça küçük olan Emmeline Obermeyer ile evlenir ve bir çocukları olur.

1893-1896 yılları arasında American Amateur Photographer dergisinde editörlük yaparken birçok aboneyi dergiden uzaklaştırır ve editörlüğüne kaba ve zorba sözcüklerini yapıştıran onun bu tutumu istifaya zorlanmasına neden olur. Bu durumda The Camera of New york kulübüne dönmek zorunda kalır ve kulübün haber bültenini Camera Work adlı sanat dergisi kapsamında tekrar düzenler. Vurguladığı en önemli nokta basılmış her görüntünün bir fotoğraf olamayacağıdır. 1903 yılında Clarance White, Alwin London Coburn Edward Steichen gibi fotoğrafçı arkadaşlarıyla birlikte Photo Secession grubunu kurar. 1905 yılında New York 5 inci caddede 291 numarada ise aynı isimli bir galeri açar. Bu arada Emmeline’le artık hiç bir şey eskisi değildir.Ayrılırlar. Bu ayrılışı ressam Georgia O'Keeffe ile birleşme takip eder. 1924 yılında da evlenirler.

Yüz ellinin üzerinde ödül alan ve sayısız sergi açan Stieglitz otorite olmanın kabul görmek için vazgeçilmez bir öğe olduğunu savunur ve bunun için ödülleri kullanmak gerektiğini söyler.

Kalbi yüzünden bağlandığı bu güzel saplantısından yine kalbi yüzünden ayrılır. 1937’de yaşadığı kalp rahatsızlığı onu aktif bir fotoğrafçı olmaktan alı koyar. Hayatının geri kalan kısmını tatil yaparak eşi Georgia O'Keeffe ile birlikte geçirir. 1946’da yaşamının resimlerini çıkartmak üzere ezeli karanlık odasına giriş yapar.

Sanatçıyı izlerken sizin için seçtiğimiz müzik Enya dan May it be iyi seyirler

Enya-May it be























tutunamayanlar5July 2, 2013, 2:19
JAMES ENSOR
JAMES ENSOR DA ALAY VE HÜZÜN
Nalan YIlmaz
Kaynak: lebriz.com

Varoluşçu sıkıntılarına yanıt aramak için kendini feda ederek resim yapan Vincent Van Gogh, acıyla, hastalıklarla ve ölümlerle dolu yaşamı sanatını da etkileyen Edvard Munch gibi James Ensor da Ekspresyonistlere öncü ressamlardandır. Brüksel Akademisi’nde eğitim gören Belçika’lı Ensor (1860-1949) ilk zamanlar dini ve tarihi konular, sonraki yıllarda empresyonist özellikler gösteren portreler üzerine yoğunlaşır. Yine de yöntemi onlardan farklıdır. Ensor da öncelik nesnede değil ışıktadır. Işık onun için tek ve bölünemeyendir, ressamın ekmeğidir, duyuların kraliçesidir ve aydınlığı getirecek olandır. Çocuğu olmayan sanatçı ışığı kızı olarak tanımlar. Kurucularından biri olduğu yeni sanatsal gelişmeleri teşvik eden avangard grup Brüksel XX’nin diğer sanatçılarıyla belirgin görüş farklıları yaşar. Sanat eleştirmenlerinin sert bir şekilde eleştirdiği grup on yıl sonra dağılır.

Ensor’un çocukluğunda tavan arasında bulduğu maskeler, kuklalar ve babasının dükkânındaki deniz kabukları, egzotik oyuncaklar imgelem gücünün gelişmesinde rol oynar. Yaşadığı kent olan Ostende’nin gündelik yaşamını özellikle baloları, karnavalları, festivalleri ve plajları kalabalık sahnelerle resimlerine aktarır. Gönül gözüyle gören, içe dönük, insanlara ve dünyaya yabancılaşan bir kişi olarak gerçeklerden uzaklaşmayı tercih eder. Resimlerinde, baskılarında ve çizimlerinde koyu renklere ve alaycı mizaha rastlanır. Toplumun yaşam biçimiyle, davranışlarıyla, ikiyüzlülüğüyle acımasızca dalga geçer. Toplumsal sahteliğin simgesi gördüğü çılgın maskelerle yozlaşmayı yansıtır. Bu tutumuyla Rönesans Flaman ressamlarından Bosch’un ve Bruegel’in alay eden geleneğini devam ettirir.

İskeletler, hortlaklar, tuhaf ve komik giysilerin ardına gizlenmiş figürler sıklıkla seçtiği motiflerdir. Bu fantastik imgelerle, şatafatlı nesnelerle çağın yalnız, umutsuz insanını göstermeye çalışır. Aynı zamanda kendisinin ölüm korkusuyla dolu dünyasını ortaya koyar. Ruhsal durumunu hayal gücünün yönlendirmesiyle açığa vurur. Gizemli güçlerin bulunduğu doğa görünümleri, insanların kaygıları, nefreti, kıskançlığı kötümser bir bakış açısıyla şekillenir. Güçlü duygusal etkilerle ve dramatik öğelerle dolu, sıra dışı, aşırı anlatımcı, iğneleyici, gerçekçi ve içten resimleri halk tarafından benimsenmez, sergilere kabul edilmez. Bu durum sanatçının içine kapanmasına neden olur. 1900’lü yıllarda tarzını yumuşatıp hicivden vazgeçince çalışmaları ilgiyle karşılanır ve ünlenmeye başlar. 1929 yılında Brüksel Güzel Sanatlar Sarayı’nda açılan retrospektif sergisinden sonra baron unvanına sahip olur.

İsa’nın 1889’da Brüksel’e Girişi’nde (1888) birbirinden farklı şapkalı, korkunç ve gülünç yüzlerin olduğu kaotik bir sahne görülür. Bir karnavalı çağrıştıran ve dinin, sanatın, politikanın iç içe olduğu görünümle ressamın imgeleminin zenginliğine tanık oluruz. Sanatçının dostlarından, ailesinden, tarihten, siyasi ve alegorik figürlerden oluşan, kimisi sloganların yazılı olduğu pankartlar tutan, caddelerden ve meydandan taşan büyük kitlenin ortasında neredeyse kaybolan İsa yer alır. Kudüs’e girişinde* olduğu gibi burada da eşek üzerindedir ve başı etrafında hale vardır. Onuruna bir tören düzenlenmiş olmasına rağmen sahte modern toplumda görmezden gelinir. Burada İsa gerçek dini temsil eder; ezilen yoksul kesimin sözcüsüdür. Ensor, ‘İsa 1900 yıl sonra Brüksel’e gelse nasıl karşılanacağını’ sorgularken ateist sosyal reformcu Emile Littré’yi akılsız topluluğun lideri gibi gösterir. Kompozisyonun sol alt köşesindeki yeşil siyah şakalı figür ölümü simgeler. Birkaç ön çizimle hazırlık yaptığı, perspektifi önemsemediği, oldukça aydınlık ve renkli büyük boyutlu resimde bıçak, spatula ve fırça kullanarak oluşturduğu tekniği özgür bir ifadeye kavuşur. 1929 yılına kadar sergilenmez ama Ensor onu hep evinde veya atölyesinde görülebilecek bir yerde tutar. Konusu, anlatım şekli, renk kullanımı ve fırça tekniğiyle bu resim 20. yüzyılın ilk yıllarının sanat akımlarından ekspresyonizm için de önem taşır. 19. yüzyıl sonunun en yenilikçi, hayret verici ve göz kamaştıran yapıtlarından biri olarak kabul edilir.

Asılmış Bir Adamın Bedeni İçin Kavga Eden İskeletler (1891) adlı çalışması onun sanatının öne çıkan özelliklerini de içerir. Birbirlerine elindekilerle vurmak üzere olan iki iskelet, tavanda asılı duran saçları diken gibi havaya kalkmış, gözleri iri ve açık bir adamın etrafındadır. Arka planda sağ ve sol taraftaki kapılarda duran ürkütücü maskeli figürler de olayı seyrederler. Kasvetli, olağandışı ve tiyatro oyunundan alınmış gibi olan sahne izleyiciyi şaşırtır. Üzerinde CİVET yazan bir kâğıdı morarmış ve sarkmış diliyle tutan adamın ayakkabısına bağlı bir ipin ucu yerde yatan başka bir iskeletin başını havaya kaldırıyor. Civet yemekle ilgili bir terimdir. Burada onu taşıyan kişinin potansiyel bir gıda olduğunu işaret eder. Hareketleri son derece anlamsız ve boş görünen iskeletlerin üzerinde eğlendirici ve garip kostümler bulunuyor. Yerdeki de dâhil üç iskelette kadın giysileri içinde. Bu durum cesedin üç kadın tarafından paylaşılamadığını da çağrıştırabilir. Aynı zamanda bu grotesk atmosfer üzerinden dökülen giysiler içinde, elinde şemsiye, sopa veya süpürgeyi silah yapmış ve kendilerini hayal âlemine kaptırmış çocukların oyunlarını da akla getirebilir. Asılmış adam sanatçının bir kurban olarak kendisini, çevresindeki kavga eden ve seyreden figürler ise onu yargılayan, benimsemeyen insanları simgeliyor olabilir. Farklı yorumlamalara açık, acı bir ironi ve yergi ile dolu olan resimde güçlü fırça tekniği ve canlı renkler dikkat çekicidir.

Hayatı boyunca endişeli bir yapıya sahip olan Ensor içinde bulunduğu toplumda, düzende ve dünyada boş uğraşların, saçma ve tutarsız düşüncelerin eleştirisini yapar. Sanatıyla aslında her şeyin üstünde olan gücün ölüm olduğunu hatırlatır.

Notlar:
* İsa daha önce hiç kimsenin binmediği bir eşek üzerinde Kudüs’e girerken onu karşılayanlardan bazıları pelerinini yere serer, kimisi de ellerinde tuttukları dal parçalarını atar. Tapınağa girince tacirleri ve alıcıları oradan gönderen İsa “Bir dua evi olacaktır benim evim, ama siz bir hırsız evine çevirdiniz onu.” der.

Kaynaklar:
1-500 sanatçı - 500 sanat eseri, çeviren: Mine Haydaroğlu, YEM yayın, 1. Baskı, İstanbul, 1996, s: 148
2-Cassou, Jean, Sembolizm Sanat Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1987, s: 74
3-Cömert, Bedrettin, Mitoloji ve İkonografi, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1980, s: 107
4-Lynton, Norbert, Modern Sanatın Öyküsü, çeviren: Cevat Çapan, Sadi Öziş, Remzi Kitabevi, 2. Basım, İstanbul, 1991, s: 385
5-Passeron, René, Sürrealizm Sanat Ansiklopedisi, çeviren: Sezer Tansuğ, Remzi Kitabevi, 2. Basım, İstanbul, 1990, s: 100
6-Richard, Lionel, Ekspresyonizm Sanat Ansiklopedisi, çevirenler: Beral Madra, Sinem Gürsoy, İlhan Usmanbaş, 2. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1991, s: 29






































































































































































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:59
54 55 56 57 58 [59] 60 61 62 63 64
tutunamayanlar
Toplam İletisi:343