RENOIR

Pierre Auguste Renoir Sainte-Catherine, Limoges. (d. 25 Şubat 1841, ö. 3 Aralık 1919) Resim Sanatçısı.


Orta halli bir ailenin çocuğuydu. Babası Leonard Renoir terziydi. Annesi Marguerite Merlet ise bir terzihanede çalışıyordu. Leonard Renoir, Pierre Auguste Renoir’in doğumundan üç yıl sonra tüm ailesiyle birlikte Limoges’den ayrılarak, Paris’te Bibliotheque’de bir eve yerleşti. Renoir yedi yaşına girdiği zaman 'Freres des Ecoles Chretiennes' adında rahiplerin yönettiği okula girdi. Burada okuma yazma ve aritmetik öğrendi. Oğullarının tutku ve yeteneğini fark eden ailesi, 1854 yılında Pierre Auguste’u okuldan alarak, Fosses du Temple caddesinde bulunan atölyelerinde porselen süslemeciliği ile uğraşan Levy Kardeşler’in yanına çırak olarak yerleştirdi.

Auguste Renoir, bu usta sanatçıların atölyesinde porselen tabaklar boyayarak işe başladı. Kısa zamanda oldukça başarılı işler yapmaya başlayan Renoir, akşamları resim derslerini izlemek üzere Dekoratif Sanatlar ve Resim Okulu’na gidiyordu. Bu okulda yine kendisi gibi öğrenci olan Emile Laporte ile tanışarak yakın dostluk kurdu.

1858 ilkbaharında Levy Kardeşler’in atölyesi oldukça zor anlar yaşamaya başladı. O sıralarda gelişmekte olan mekanik basım, el işçiliğiyle rekabet halindeydi. Makine artık el işçiliğinin yerini almaktaydı. Bu durumda Renoir da işsiz kaldı. Çok geçmeden, yelpazeleri resimleyen bir atölyede iş buldu. Büyük bir ustalıkla 18. yüzyıla ait taklidi resimler yaptı. Renoir olanca hızıyla çalışıyordu ve oldukça iyi kazanıyordu. Auguste Renoir, düşünü gerçekleştirmeye yetecek kadar para biriktirmişti. Onun büyük düşü, resim sanatı ile uğraşmaktı. Yaşadığı yer tipik bir 18. yüzyıl felsefesinin oluşturduğu kültürel bir ortamı yansıtıyordu. Orta sınıfın yaşamın tadını çıkardığı bir dönem ahlaki yapısı Renoir’in tablolarında da göze çarpıyordu. Özellikle sanatçı gençlik yıllarında, bu ruh durumunun sevincini, mutluluğunu ve gevşekliğini yansıttı tablolarına.


Renoir, sanat hayatının daha ilk yıllarında Manet’nin üslubunu beğenmiş; bunu, Courbet’nin plastik ifade tarzı ve Delacroix’nın renk dünyası ile birleştirmiştir. Ne var ki hiçbir sanatçıya ve üsluba körü körüne bağlanmamıştır. Yakın dostu Laporte’un önerisi üzerine Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmeye karar veren Renoir, giriş sınavlarını büyük bir başarı ile kazanarak, 1862’de Emile Signol ve Akşam adlı tablosuyla tanınan İsviçreli ressam Charles Gleyre’in atölyesine girmeye hak kazanmıştır. Atölyede sanatsal gelişimi açısından önemli rol oynayacak olan Frederic Bazille, Alfred Sisley, ve Cladue Monet ile tanışmıştır.


Renoir 1863 yılında Salon’a Peri ile Kır Tanrısı adlı eserini sunmuş ancak resim reddedilmiştir. Ertesi yıl ise Victor Hugo’nun Notre Dame de Paris adlı eserinden esinlendiği La Esmeralda adlı yapıtı sergiye kabul edilir. Renoir, Gleyre’in atölyesinde geçerli olan sanat düşüncelerinin kendisinin ve arkadaşları Monet, Bazille, Sisley’e ne denli ters düştüğünü anlar. Bu nedenle bir süre sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nden ayrılmak zorunda kalır.


1863 ilkbaharında atölyeden ayrılarak Fontainebleau Orman'nda "en plain air" , açık hava resimleri yapmak üzere geleceğin Empresyonistleri olan arkadaşlarının ardına takıldı. Renoir, burada açık renkler kullanmasını ve resmini daha aydınlık kılmasını öneren Virgile Narcisse Diaz ile tanışır. Renoir’in başka bir gün ise Gustave Courbet ile burada karşılaştığı bilinmektedir. Renoir’in bu dönem başlarında verdiği Atölye ve Cenaze Töreni gibi yapıtlarında Courbet etkisi sezilir.


1870 Savaşı sonuna kadar birçok kez Fontainebleau Ormanı’na gitmiştir. Bu arada arkadaşı Jules de Coueur’ün Marlotte’daki malikanesinde konuk olmuştur. Sanatçı burada birçok eserinde kendisine modellik yapan Lise Trehot ile tanışmıştır. Sanatçı Lise’in parkta, ayakta, çimenler üzerine oturmuş halde ya da dikiş dikerken birçok resmini çapmıştır.


Renoir, Lise’in bazı portrelerinde özellikle resmi sergiye yolladıklarında geleneksel bir etkinin altında kalarak, koyu bir renk düzeniyle cilalı bir görünüş yaratıyordu. Renklerini (siyah, koyu yeşil, soluk mavi), hazırlama zeminin şeffaf bir şekilde bırakan verniklerle geniş alanlara yayıyordu. 1867 yılına kadar aydınlık resimden ayrılmadı. Konusunu doğrudan beyaz tuval üzerine uygulamak için ziftli hazırlamalara karşı çıkıp hematitten yararlandı. İlk portrelerinde zemini, ışığı şekillerin yardımıyla birleştiren mavi renklerle boyuyordu. Pre-Empresyonizm ile klasik akım arasında kendine özgü bir bağıntı kurmuştu.


18 Temmuz 1870’te Almanya’nın Fransa’ya savaş açması, Renoir’in yaşamında birtakım değişikliklere neden oldu. Orduya katılan Renoir, önce Tarbes’de daha sonra Libourne’da savaştı. Libourne’dayken ciddi bir şekilde hastalanması üzerine Bordeaux’ya döndü. Hiç zaman kaybetmeden çalışmaya başladı ve birbirini anımsatan iki büyük portre yaptı; arkadaşı Rapha’nın sevgilinin portresi ve Lise Trehot’un Papağanlı Kadın adlı resmi.


Renoir, 1872 yılının ilk ayında sanatsal ve kültürel yaşamın artık söz konusu olmadığı Paris kentinde Paul Durand-Ruel ile tanıştı. Empresyonistlerin büyük koruyucusu Paul Durand-Ruel sanatçının yapıtlarını satın aldı. Durand-Ruel’le ilişki kurduğu sıralarda Cezayir Giysileri İçinde Parisli Kadınlar ya da Harem adındaki önemli bir kompozisyonunu bitirmek üzereydi. Bu yapıt 1872 Resmi Sergisi’nde sergilendi ama başarı elde edemedi.

1873'lere gelindiğinde Salon, renkleri kullanma yöntemi yüzünden sanatçının resimlerini yine reddetti. Ertesi yıl, 15 Nisan-15 Mayıs tarihleri arasında Renoir, Monet ve başka sanatçılar bu sergiye almaşık yeni bir sergi düzenlemeye giriştiler. Bir yıl sonra, ilkbaharda Salon'un dışında yeni bir sergi açıldı. İzlenimcilerin ilk sergileri olan bu sergi, onları çok tatmin etmese de karamsarlığa da itmedi. Ancak ertesi yıl sergide izleyiciler bir açık arttırma sırasında o denli saldırganlaştılar ki sonunda araya polisin girmesi gerekti. Bu sergi, Paris’te fotoğrafçı Nadar’ın galerisinde düzenlenmişti. Renoir’ın altı tablo ve bir pastel gönderdiği bu sergi büyük bir başarı elde edemedi. Sanatçı bu sergide üç tablo satabildi.

Empresyonist dönemi boyunca ( 1872 – 1882 ) Renoir; Monet, Berthe Morisot, Sisley gibi bir bahçe içerisine yerleştirdiği gerek nü’ler gerekse portreler ve gruplarda ışık etkilerinin şiirsellikle canlandırılması üzerinde çalıştı. Tuval üzerinde renkleri karıştırmaya ve vernikle çalışmaya ( özellikle Loca ya da Balerin gibi başyapıtlarında ) devam etmekle birlikte; 1876’dan itibaren görsel karışıklığı da kullanmaktaydı. Renoir bu görsel karışıklığı;tuval üzerinde titreşim gücünü ayrı tutmakla beraber, izleyicinin birbirinden ayırt edemediği renkli virgülleri anımsatan aydınlık küçük fırça vuruşlarıyla yaratıyordu. Bu yöntemi sayesinde, büyük boyutlu tablolarında da ağaç yaprakları arasından sızarak modellerin giysilerinde ve yüzlerinde yaldızlı ya da beyaz lekeler oluşturan güneş ışığının etkilerini canlandırmayı başardı.

1875 yılında Renoir Oltası ile Balıkçı adlı tablosunu satın alan editör Georges Charpentier ile tanıştı. Editörün evine davet edilen Renoir, çok geçmeden Madam Charpentier’nin salonunun sık rastlanan kişisi haline geldi. Bir süre sonra Bay ve Bayan Charpentier sanatçıya birkaç portre ısmarladılar. Japon salonunda çocukları ve köpeğiyle Madam Charpentier’nin portresini yaptı. Bu oldukça önemli ve büyük bir tabloydu. Charpentier’nin nüfuzu ve birçok sosyal ilişki sayesinde Renoir’ın bu tablosu, 1879 Resmi Sergisi’nde en iyi durumda, yerden 120 cm. yüksekliğe asılı olarak sergilendi. Halkın tüm beğeni ve hayranlığını bu yapıt çekmişti. Yorumcular Renoir’dan övgüyle bahsediyorlardı. Sanatçı hareket ve incelik dolu büyük bir fırça, güncel olayı tamamlayan tüm nesneleri yakalamıştır. Odadaki tüm eşya, fırçanın hızlı darbeleri altında canlı bir halde sıralanmıştır.

1878'de yeniden Salon'a başvurduktan sonra kendini İzlenimciler'den uzaklaştırmaya başladı.

Paris’te yorgun düşen ve görüşünü yenilemek isteyen Renoir, 1881 Şubatında arkadaşı ressam Cordey ile birlikte Cezayir’e gitmeye kara verdi. Sanatçı bir ay süren bu yolculuğunda ( ve ertesi yıl yaptığı yolculuğunda ) pek çok yerli kadın portresi ve birçok peyzaj yaptı. Bu dönemde verdiği en başarılı peyzajlar arasında Muz Bahçesi, Yerli Kadınlar ve özellikle Casbah’daki Arap türü çalışmaları gösterilebilir. Paris’e dönen Renoir, 1881 Ekimi’nin sonunda İtalya’ya gitti. Venedik’te San Marco Bazilikası’nı ve Büyük Kanal’da gondolcuları çizdi. Renoir esinlendirici bulduğu İtalya seyahatinden sonra yeni arayışlar içine girdi. Özellikle Sienalı Cennino Cennini’nin 1437 yılında yazdığı ve 1858 yılında Fransıca’ya çevrilen, ilk İtalyan resim tekniği kitabı olan Ustanın Elkitabı, onun için şiirsel ve stilistik anlamda belirleyici bir esin kaynağı oldu.

1881'de bir tecimcinin resimlerini düzenli olarak satın almaya başlamasıyla parasal kaygılardan büyük ölçüde kurtuldu. Ertesi yıl açık olarak onu korkuttuğunu söylediği devrimci görünüşten uzaklaşmak istediğini söyledi. Bu yıllara geldiğinde Renoir artık kendini 'İzlenimciliğin götürebileceği denli uzağa gelmiş' görüyor ve artık bu akımın yalnızca 'görsel' olan yanının doyurucu bulmuyordu ve onun "bir çıkmaz-sokak" olduğunu düşünüyordu. Onun İzlenimcilerden uzaklaşmasının en büyük sebebi İtalya yolculuğuydu. Bu yolculuk sırasında büyük İtalyan yağlı boya ustalarını keşfetti. Bu da İzlenimcilik konusundaki eleştirilerini güçlendirdi. Döndüğünde resimlerinde daha büyük bir birliğe ulaşmak için çaba göstermeye karar verdi. O sıralar beğendiği ressamlar arasında Courbert, Watteau ve Fragonard vardı, ve onu izlenimcilerden ayıran en büyük tavır da “hala müzedeki büyük ustaların resimlerini incelemenin çok yararlı olacağı düşüncesi”ydi. Zira İzlenimciler geçmişi ve klasik olanı reddetme eğilimindeydiler. İzlenimciler klasik 18. yüzyıl ahlakını yansıtıyorlar iyiye doğru bir gidiş olduğunu savunuyorlardı. Ama Renoir kötülüğün de resme girebileceğini ve yaşananın darlık içinde gerçekleştiğine inanıyordu. Yani karamsar bir tutum içine girmişti. Zamanla "Klasiğin dışında hiçbir şey yoktur" vargısına ulaşan sanatçı ne denli usta olursa olsun bir sanatçının her zaman öğrenebileceği yeni pek çok şey olduğuna inanıyordu. Bu değişikliği gösteren eser de Şemsiyeler adlı tablosudur. Sanatçının değişimi gösterir Şemsiyeler. Yolculuk esnasında başlamıştı esere ve bitirdiğinde eskiden çok farklı bir tarza ulaştığını fark etti. İzlenimciliğe şu sözle karşı çıktı: Bu dönemde zamanının temalarından daha kalıcı temalara yöneldi ve çıplak resimlerine ağırlık verdi. 1880'lerde Renoir'in İzlenimciliğin hafif renklerinden git gide uzaklaştığı görülür. Aynı zamanda bu döneminde yoğun olarak belli belirsiz ortamlarda genç kızların tablolarını yapmaya girişti. Biçemi ustalaşıp yalınlaştıkça mitolojik temalara yöneldi ve yeğlediği kadın tipi daha olgunlaşıp büyüdü. 1882 yılından itibaren Renoir, bazıları deniz kıyısına oturmuş, diğerleri suyun içinde ayakta oturan yıkanan kadınların oyunlarını temsil eden büyük boyutlu bir kompozisyon yaratmayı düşledi. İtalya’dan döndükten sonra bu büyük eserine başladı. Uzun çalışmalardan sonra 1887 ilkbaharında tamamladığı bu tablo, aynı yıl Resmi Sergi’de yer aldı. Bu yapıtında Renoir’in Versailles Parkı’ndaki Marmousets Bulvarı’nda bulunan havuzu süsleyen Su Perilerinin Yıkanması adlı Giraradon’a ait kurşun kabartmadan esinlendiği bilinmektedir. Renoir, Yıkanalar Kadınlar’ın aslına başlamadan önce yağlıboya iki eskiz yapmakla yetinmeyip toplu halde ve detay resimler de çizdi. Sanatçı bu büyük tuvaline başlamadan önce birçok eskiz yaptı. Konunun ruhu bu eskizlerde canlanıyordu. Gerek tek bir figürün canlandırıldığı, gerekse toplu bir görünüşün sağlandığı tüm tablolarda büyük yapıtına yaklaşmaya çalışıyordu. Araştırmaları süresince Renoir; bir sayfanın ufak boyutlarına uyan bir şeklin, uyan bir tuval ya da bir kartonun daha büyük ölçülerine uygun olmadığını fark etmişti. Bu nedenle gerçekten alınmış küçük eskizlerin büyütülmesi yöntemini terk ederek, bunun yerine daha sonra tuval üzerine uygulayabileceği büyük resimler yapmayı yeğledi. Bu yapıtlarında bir göğsün hacmini, bir vücut kıvrımının hafif akışını, bir kolun kıvrılışını, bir vücudun canlılığını hissettirmek için çoğu kez tek bir çizgi sanatçıya yetiyordu. Renoir üstün sanatı sayesinde, saflık ve beğeniyi birleştirmeyi başarıyordu. 1885 ve 1886 tarihlerini taşıyan Annelik adlı yapıtının çeşitli şekillerde anlatımları, Renoir’in sanatındaki yeni yönelişi oldukça belirgin bir şekilde gösterir. Bu yapıtlarda sanatçı; Esseyes’de br bankın üzerinde oğlu Pierre’i emziren genç karısını, taklit edilmesi olanaksız bir albeni ve doğallıkla canlandırmıştı. Karısının üzerinde mavi renkte bol bir etek ve başında hasırdan bir şapka bulunuyordu. Her şey yumuşatılmıştı: Anne ve çocuk, yaz güneşi altında olgunlaşmış meyveleri ya da dolu tohumları anımsatıyordu. Renoir; bu tür boyama, pastel ve resimlerde tebeşir kullanmayı alışkanlık haline getirmişti. Aline’in ilk anneliği, bu dönemde sanatçının esinlendiği önemli konuydu. Renoir, mesleğinin doruk noktasına ve sanatının en olgun dönemine ulaştığı sıralarda, 1900 yıllarına doğru amansız bir hastalığa yakalandı. Bu sanatçının hareket etmesine engelleyen ağır bir romatizmaydı. Ne var ki bu ağır hastalık, onun sanat çalışmalarını engelleyemedi. Tedavi olmak amacıyla Fransa’nın güneyine gitmeye kara verdi. Bir süre Fransa’da yaşadıktan sonra 1903 yılında Cagnes’ye kesin olarak yerleşti. 1915 yılında eşinin ölümü Renoir’de büyük üzüntü yaratmıştı. 1919 yılında Paris’e gitti. Burada Louvre Müzesi’nde bulunan La Caza Salonu’nda sergilenen Georges Charpetier’nin Portresi’ni görme sevincini tattı. Cagnes’ye dönen Renoir, yeniden çalışmaya başladı. Fakat bir gün Les Collettes Parkı’nda tablosunu boyarken soğuk aldı. Sağlık durumu iyice kötüleşen Renoir 3 Aralık 1919’da hayata gözlerini kapadı.
































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:20
REMBRANDT

Rembrandt Harmenszoon van Rijn (15 Temmuz 1606 – 4 Ekim 1669), Avrupa sanat tarihinin en önemli ressamlarından biridir. Eserlerini yaptığı dönem genellikle Hollanda'nın altın çağı diye adlandırılan dönemdir. Bu dönemdeki Hollanda'nın bilim, politika ve ekonomideki dünyaya olan etkilerinin kültür ve sanat ayağın ın önemli bir parçasıdır. Işığın ve gölgelerin ressamı olarak da anılmaktadır. Gece Devriyesi ve Dr. Nicolaes Tulp'un Anatomi Dersi adlı ünlü resimlerindendir.

Hayatı

Cornelia ve Harmen Gerritsz'in oğlu olarak Leiden, Hollanda'da dünyaya gelmiştir. Bir değirmenci olan babası varlıklıydı, annesi ise bir fırıncının kızıydı, Leiden Üniversitesi'nde okuyan Rembrandt, ressam Jacob van Swannenburg'un takdirini kazanmış ve 1621'de onun öğrencisi olmuştur 1624 yılında kısa bir süreliğine de olsa Pieter Lastman'ın yanında Amsterdam'da çıraklık yapmış, 1625'de ise Leiden'de, arkadaşı ve meslektaşı Jan Lievens ile paylaştığı stüdyosunu kurmuştur. 1627'de öğrenci kabul etmeye başlamıştır ki bunlarında arasında Gerrit Dou da bulunur. 1629'da matematikçi Christiaan Huygens'in babası, devlet adamı ve şair Constantijn Huygens tarafından keşfedilmesi ona fayda sağlamıştır; bu bağlantısının bir sonucu olarak Prens Frederik Hendrik 1646'ya kadar Rembdrandt'an tablo satın almayadevam etmiştir. 1630'da babası ölen Rembdrandt, üç yıl sonra Amsterdam'da Hendrick van Uylenburg'un evini kiralamıştır ki bu adamın kuzeni olan Saskia van Uylenburgh ile de sadece bir yıl sonra 1634'de evlenmiştir . Çiftin 1635 doğumlu Rombertus ve 1638 doğumlu Cornelia adlarındaki çocuklarının daha bir yaşına basamadan ölmesinin ardından 1640 yılında doğan ve yine Cornelia olarak adlandırdıkları üçüncü çocukları da birkaç haftalıkken ölmüştür. Aynı yıl Rembrandt'ın annesi de vefat etti. Daha sonra 1641 yılında doğan Titus isimli erkek çocukları yaşa da, doğum sonrası zorlukların da etkisiyle, Rembrandt'ın eşi Saskia 1642 yılında vefat etmiş ve Oude Kerk'e gömülmüştür. Geertje Dircx eve Titus'a bakması için alınmış, Rembrandt ile 1649'da kötü sonla biten bir ilişki yaşamıştır. 1640'ların sonuna doğru Rembrandt, 1647'de evine kâhya olarak giren Hendrickje Stoffels ile bir ilişkiye başladı ki evli bir çift gibi yaşayan çiftin 1654 yılında adını Cornelia koydukları bir kızları oldu. Günahkâr olduğu iddiasıyla Stoffels kiliseden aforoz edilse de çift ilişkilerini sürdürmüşlerdir.

1656 yılında Rembrandt'ın iflâs ettiği ilan edilmiştir ve bunun sonucu olarak birçok eseri ve antika koleksiyonu açık arttırmaya çıkmış, evi dahil bütün mal varlığı da borçlarını kapatmak için satılmıştır . 1660 yılında Hendrickje, Titus ile birlikte iş kurmuş, Rembrandt'ı da işe almış böylece onu alacaklılarından korumuştur. Bundan üç yıl sonra, 1663'de vefat eden Hendrickje Stoffels Westerkerk'e gömülmüştür. Bu ölümü beş yıl sonra, 1668'de Titus'un ölümü takip etmiştir. Kısa bir süre sonra, 4 Ekim 1669'da da Rembrandt vefat etmiştir. Amsterdam'da vefat eden Rembrandt 8 Ekim'de, Westerkerk'te bilinmeyen bir mezara gömülmüştür.

























































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:18
PIETER BRUEGEL

Pieter Bruegel (1525 – 9 Eylül, 1569), Hollandalı ressamdır.

Pieter Bruegel’in ilk resimleri Flaman geleneğinde peyzajlardır. 1552’de Fransa yoluyla Roma, Napoli, Sicilya’yı kapsayan gezisinin dönüşünde duyumsal nitelikleri güçlü manzara çizimleri yapmıştır. Yaptığı bu gezi ona İtalyan sanatını tanıma olanağı vermiştir.

Sanatçı çalışmalarını 1555’te döndüğü Anvers’te sürdürmüştür. Anversli bir yayıncının isteği üzerine bu çalışmalar yayınlanmıştır.

Bruegel ayrıca “doğruluk” ve “kötülük” kavramlarını alegorik olarak anlatma yolunu seçmiştir. Çalışmalarında anlatacağı konuları aslında tüm günahların da temeli olan “cahillik” üzerinden geliştirip sıradan insanların gündelik yaşamdan sahnelerinde ortaya koymuştur.

Cahil ,taşralı insanlar bir eğlence figürü olarak görülüyordu. Köy yaşantısından insanlar huylarını daha açık belli ederler bu yüzden dönemin sanatçıları insanların aptallıklarını göstermek istedikleri zaman alt tabakadan insanları konu ediyorlardı.

Bruegel İtalya’ya yaptığı gezide Bosch’un da etkisiyle fantastik kurgulu, çok merkezli ve yığmacı resimler yapmıştır.Öyle ki erken dönemde “ikinci Bosch” olarak nitelendirilmiştir.Bu resimler insanların en güçsüz durumlarını betimliyordu.

Bruegel birçok yapıtında güncel olaylarla ilgili göndermeler-iğnelemeler yapmıştır.Bu olayları daha çok simgesel bir biçimde aktarılmıştır tuale.Dinsel konulu “Çocukların Katli” resimlerinde Flaman yaşantısını giysileri, manzarası ve yaşayışı içinde ele almıştır.

Mitoloji ile ilgili “İcarus” adlı resminde mitolojik bir konu güncel hayatın içinde resmedilmiştir.

Sanatçı ayrıca Günlük Flaman yaşantısını ele alan birçok resimde yapmıştır. Bu resimlerin konularını köy yaşantısı içinde anlatırdı.Bunlar günlük yaşantının yanında ,deyimler , atasözleri , çocuk oyunları gibi konularda olmuştur.

Bu tip resimlerinde Bruegel işlediği konuyu kolayca anlaşılır bir biçimde sunmuştur. Sözgelimi bir resmin içinde günlük bi sahnede bir çok atasözünü tek tek anlatan kompozisyonlar yapmıştır.Aynı şekilde “Çocuk oyunları” adlı resmindede 90’ın üzerinde oyununu bir arada resmetmiştir.

Wikimedia Commons'da
Pieter Bruegel ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.
“Dilenciler”,”Körler” adlı resimlerinde rönesansın kahramanlar kültürüne karşı duran bir tavırda vardır.













































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:16
PABLO PICASSO

Pablo Picasso ya da tam adı ile Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Clito Ruiz y Picasso (25 Ekim 1881 – 8 Nisan 1973) 20. yüzyıl sanatının en iyi bilinen ustalarından biridir. Georges Braque ile birlikte Kübizm akımının mimarıdır.

Picasso 25 Ekim 1881' de Malaga, İspanya’da doğar. Resim yapmaya sekiz yaşında başlar. 1895' te Barcelona Güzel Sanatlar Okulu'na girer. 1901' den itibaren anne soyadı olan Picasso'yu kullanmaya başlar.

1900'de ilk kez Paris'e gitti. Dönemim yenilikçi sanatçılarının yaşadığı Monmartre semtinde bir süre yoksulluk içinde yaşadı. Picasso yaklaşık 1901-04 arasındaki ilk dönem yapıtlarında sıradan insanların, sirk palyaçolarının, akrobatlarının resimlerini yaptı. Büyük kentlerdeki yaşam kadar, sirk yaşamı da ilgisini çekiyordu. Ne var ki, tablolarında bu yaşamın hüzünlü yanını yansıttı. Sanatçının bu dönemi 'Mavi Dönem' olarak tanımlanır.

Mavi Dönem

1901-1903 yılları Picasso'nun mavi dönemi olarak adlandırılır. Arkadaşı Carlos Casagemas intiharıyla başlayan bu dönemde, Picasso, tablolarında mavi rengi egemen olarak kullanmıştır. Bu dönem tablolarında yaşlılık, fakirlik ve ölüm temaları işlenmiştir. Daha çok Fakirler, dilenciler ve körler tasvir edilmiştir.

Pembe Dönem

Picasso, 1904'te Paris'e yerleşir. Burada ilk eşi Fernande Olivier'yle tanışır. Dönem adını tıpkı mavi dönemde olduğu gibi, pembe ve tonlarının yoğun kullanımından alır. İşlenen temalar daha çok melankolik ve duygu yüklüdür; bu dönem tablolarında sirk dünyasına da rastlanır. Picasso, bu dönemde renkten çok çizgi ve desen kullanımına önem verir.

Kübizm

Madrid'de Prado Müzesi'nde bulunan Guernica tablosu Picasso'nun savaşa karşı duyduğu güçlü nefreti yansıtır.1907'den 1914'e kadar kübist olarak adlandırılan tarzda tablolar yapar. Kübist tabloların genel özelliği, geometri ve geometrik şekillerin kullanılmasıdır. Resmedilen nesneler geometrik formlar oluşturacak şekilde basitleştirilmiş yahut geometrik şekillere bölünmüştür. Kübizmin bir diğer özelliği de uzaydaki üç boyutlu bir cismi iki boyutlu yüzeye aktarma çabasıdır. Bu amaçla Picasso, şekilleri yanal yüzeylerine bölüştürüp her birini iki boyutlu yüzeyde göstermeye çalışır. Yine bu nedenden portrelerindeki insanların hem profili hem de önden görünüşü görülmektedir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Picasso, Jean Cocteau ile beraber Roma'da kalır. Burada sahne dekoratörü olarak çalışırken dansçı Olga Kokhlova'yla tanışır. Picasso ikinci eşi olan Olga Kokhlova ve oğlunun birçok portresini yapmıştır. (Paul en Pierrot, 1925, Picasso Müzesi, Paris)

2000'li yılların başında ressam klasisizme geri döner: Trois Femmes à la fontaine (1921, Modern Sanat Müzesi, Paris). Ayrıca mitolojiden de esinlenir: les Flûtes de Pan (1923, Picasso Müzesi, Paris).

Picasso tanınan en üretken sanatçıdır. Guiness Rekorlar Kitabı'na göre, 1 resim, 10 baskı, 34 kitap resmi, ve 300 heykel ve birçok seramik ve çizim üretmiştir. 1973'de eserlerinin toplam değerinin 750 milyon dolar olabileceği tahmin edilmiştir.

Bir genelevdeki beş fahişeyi gösteren ve Kübizm akımının en önemli örneklerinden biri olarak görülen ünlü eseri Avignonlu Kızlar, Fransa'da 1907 yazında çizilmiştir.

En tanınmış eseri Alman ordularının Guernica kasabasını bombalamasını anlatan Guernica adlı eseridir. Resim 1937'de yapılmıştır. Bu resim şu anda Madrid'de Reina Sofía Müzesinde bulunmaktadır. Picasso, bir sergisi sırasında kendisine, "Bu resmi siz mi yaptınız" diye soran bir Alman generaline, "Hayır, siz yaptınız" cevabını vermiştir.





















































tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:14
OSMAN HAMDİ BEY

(30 Aralık 1842- 24 Şubat 1910) Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın oğludur. Hukuk öğrenimi amacıyla Paris'e gönderilir. Hukuk yerine resim ve arkeoloji eğitimini tercih eden Osman Hamdi, 1869'da yurda döndükten sonra Devletin farklı kademelerinde görev alır. 1881'de Müze-i Hümayun müdürlüğüne atanmasıyla bu alanda devrim sayılabilecek. eski eserlerimizin yurt dışına götürülmesini yasaklayan "1883 Asar-ı Atika Nizamnamesi"ni hazırlar. Yaptığı kazılarla ilk Türk Arkeologu unvanını alır. Ülkede İlk Bilimsel Türk kazıları ve Çağdaş Müzecilik anlayışı onunla başlar. Bu çalışmalarından ötürü Türk Müzeciliğinin modern anlamda gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir. Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan "Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi"ni 1883 de kurması ile sanat ve kültür alanında ülkemize yaptığı katkılar doruğa ulaşır."

Hayatı
30 Aralık 1842 de İstanbul'da doğar. Osman Hamdi Bey, 1856'da Mekteb-i Maarif-i Adliye'de öğrenime başlar ve birkaç yıl sonra hukuk öğrenimi amacıyla Paris'e gönderilir. Osman Hamdi burada bir süre hukuk öğrenimine devam ettikten sonra güzel sanatlara sevgisinin ağır basmasıyla hukuk ve resmi bir arada yürütmeye karar verir. Ancak sonunda resmi tercih etmiştir(1) . Genç yaşta gönderildiği Paris'te 12 yıl kalır. Bu sırada açılan Paris Sergisi'nde görev alır(1867)(2) . Paris'te tanıştığı Marie adlı bir bayanla evlenen Osman Hamdi, İstanbul'a 1869 yılında döndüğü zaman, Mithat Paşa'nın "Umur-u Ecnebiye Müdürü" (Yabancı İşleri Müdürlüğü) olarak Bağdat'a gider. Hamdi Bey, Bağdat'ta iken, bölgenin tarihi ve arkeolojisiyle ilgilenir. İlk arkeolojik çalışmalarını Bağdat'ta yapar, bazı arkeolojik eserleri İstanbul'a göndertir. İstanbul'a dönüşte, 1871'de ecnebi büyükelçilerin protokol işleriyle uğraşmak görevine atanır. Bu sırada düzenlenen 1873 Viyana Sergisi'ne birinci komiser olarak katılır. Viyana'da bulunduğu sırada yine bir Fransız ve adı da Marie olan ikinci eşiyle tanışır. O zaman on yedi yaşında olan ve sonradan Naile olarak adı değişen bu hanımla İstanbul'a döndüğünde birinci eşinden ayrılır. İlk eşinden Fatma ve Hayriye isimli iki kızı olmuştur. Naile hanımdan da Melek, Leyla, Edhem ve Nazlı adlı çocukları olur.

Osman Hamdi Bey iyi dil bilmesinden dolayı 1875'de Hariciye Nazırı Arifi paşanın yanına Hariciye Umur-u Ecnebiye Katibi (Dışişleri bakanlığı Protokol Müdür Yardımcısı) olarak atanır. Abdülaziz'in tahttan indirilmesinden sonra 1876'da bu görevinden alınarak Matbuat-ı Ecnebiye'ye (Yabancı Basın Yayın Müdürlüğü) atanır. 1877'de Beyoğlu Altıncı daire Belediye Müdürü olur ve Osmanlı Rus Harbinin sonunda (1878) devlet memurluğundan ayrılır. Artık resim yapmak için bol vaktinin olacağını düşünmekte olan Osman Hamdi'nin en verimli döneminde bir kenara çekilmesi, uzun sürmez. Müze-i Hümayun'un Müdürü Dethier'in 1881 yılındaki ölümünden sonra, o sıralar Viyana Sefiri olan Babası Edhem Paşa'nın ve yakın çevresinin gayretleriyle Müze-i Hümayun'un Müdürlüğüne atanır.


Aslında Müzenin başına yine bir yabancı, Alman Dr.Millhofer getirilmek istenmiş(3); son anda bu fikirden vazgeçilmiştir. Osman Hamdi bey'in Müze-i Hümayun'un başına getirilmesindeki en önemli etkenlerden birisi onun eski eserlerin değer ve korunması hususlarına değindiği dönemin ilk özel gazeteleri olan Ceride-i Havadis ve Ruzaname-i Ceride-i Havadis gazetelerinde 17 ve 24 Ocak 1865 tarihlerinde yazdığı yazılardır. Osman Hamdi Bey Müze Müdürlüğüne getirilmeden on altı buçuk yıl önce eski eserlerimizin yabancılar tarafından götürüldüğüne dair yazılar yazarak dikkatleri üstüne çekmeye başlamıştır(4). Gençliğinde Fransa'ya hukuk tahsili yapmak üzere gönderilen ve orada batılı anlamda güzel sanatlar ve eski eserlerle verilen önemi çok iyi gözlemleyen Osman Hamdi Bey Müze Müdürlüğüne getirilmesiyle,Türk arkeoloji, müze ve sanat dünyası büyük ve verimli gelişmelere tanık olacaktır.

Osman Hamdi Bey'den önce İlk Türk Müzesinin çekirdeği batı ülkelerinde olduğu gibi bizde de saray bünyesinde gerçekleşmiştir. Topkapı Sarayında birikmiş çeşitli hediyeler, ganimet ve silahların Harbiye Nazırı Fethi Ahmet Paşa tarafından 1846 yılında Aya İrini'de sergilenmesiyle ilk müzemiz kurulmuştur(5). Müze-i Hümayun adını alan müzenin teşkilatlanmasına Maarif Nazırı Saffet Paşa'nın gayretleriyle çalışılmıştır(6). Giderek gelişmeye başlayan Müzeciliğimizde önceleri üst düzeyde yabancı uyruklu kişiler görevlendirilmişlerdir. Galatasaray Lisesi öğretmeni Mr. E. Goold ve tarihçi , arkeolog, epigraf ve ressam olan Alman Dr. Philip Anton Dethier ( 1872 -l881 ) Müze-i Hümayun Müdürlükleri yapmışlardır. Dr. Dethier müzeye eserler kazandırmış, 1874 'de eski eserleri koruyucu mahiyette bir de nizamname çıkartmıştır. Ancak, ne yazık ki "1874 Asar-ı Atika Nizamnamesi" eski eserlerin yurt dışına çıkışını yasaklayan bir hüküm getirmemektedir. 1840 yılından itibaren yabancılara kazı izni verilmesiyle başlayan Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde kalan maddi ve manevi değerleri üstün müzelik eserleri türlü araçlarla, hatta gemilerle Avrupa Müzelerine götürmeye başlamışlardır. Diğer bir deyimle eski eser yağmacılığı resmen devlet eliyle başlatılmış ve uzun sürede buna dur denilmemiştir .

1881 yılında Müzenin başına getirilen Osman Hamdi Bey, müzeciliğimizi ilk kez modern anlamda ele almaya başlar. İlk işlerinden birisi başından beri karşı olduğu, yabancıların yaptığı kazılarda ortaya çıkan eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklamayı planladığı tüzük hazırlığıdır. Paris'te yarım bıraktığı Hukuk eğitiminin yararları burada görülür. Yürürlükte bulunan "1874 Asar-ı Atika Nizamnamesini" 1883 yılında yeni baştan düzenleyerek eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan maddeler koydurur. Böylece batılı ülkelere Osmanlı topraklarından eser akışını kesin olarak engeller .

Ülkede yapılan arkeolojik çalışmaları tek elden kontrol eden disiplinleri oluşturur. Daha önce yabancılar tarafından başlanmış ve yarım bırakılmış kazıları ele alır ve bunları geliştirir. İlk Türk bilimsel kazılarını başlatır. Kendisi Nemrut Dağı, Lagina Hekate ve Sayda (Sidon)'da kazılara başlarken yakın çevresini de başka kazılarda görevlendirir. Oğlu Mimar Edhem bey bunlardan biridir. Edhem Bey'in Aydın'da Tralles'de yaptığı kazılarda bulunan mermer heykeller, Artemis'e atfedilmiş tapınağın frizleri ve daha birçok eser ortaya çıkartılır. Eserler İstanbul'daki Müze-i Hümayun'a getirilir. Yine Aydın çevresindeki Alabanda ve Sidamara antik kentlerinde yapılan kazıların başında kardeşi Halil Ethem Bey vardır. Müze Memurlarından Makridi Bey, Rakka, Boğazköy ve Alacahöyük, Akalan, Langaza, Rodos, Taşoz ve Notion kazılarını yürütür. Sayda(Sidon) kazılarında pek çok lahit bulur, bunlardan bir tanesi daha sonra dünyaca ünlenen İskender'in lâhdidir. Muğla Milas ilçesi içinde Lagina'da Hekate tapınağına ait, kabartmalı firizler (1891-92), İstanbul'a getirilir. Böylece Müze-i Hümayun Avrupa'daki büyük Müzeler gibi, son derece görkemli arkeolojik eserlerle dolu bir "İmparatorluk Müzesi" haline gelir.

Osman Hamdi Bey'in Müze Müdürü olur olmaz ilk yaptığı çalışmaların başında, artan eserlere sağlıklı bir binanın sağlanmasıdır. Aya İrini'den sonra Çinili Köşke taşınan arkeolojik eserlerin büyük bölümü üst üste depolanmaktadır. Ayrıca, Müzeciliğin yalnızca eser depolamak olmadığının bilincinde olan birisi olarak bunların kaydedilmesi, onarılması ve sergilenmesi çalışmalarına hızla başlamıştır. Osman Hamdi Bey eserlerin nem ve rutubetten uzak ve sağlıklı korunup sergilenebileceği gerçek anlamda bir İmparatorluk Müze binası yapılması için dönemin yöneticilerini ikna eder.Aldığı destekle
bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesinin ilk kısmını 1899'da, ikinci kısmını 1903'de ve üçüncü kısmını 1907 yılında bitirterek ziyarete açar. Modern bir müze için gerekli kütüphane, fotoğrafhane ve model haneyi tamamlatır.

Osman Hamdi döneminde başka müzeler de faaliyete girmeye başlar. Arkeoloji ağırlıklı olan Müze-i Hümayun'un içinde yeterli yer olmadığı için, ilk müze binası olan Aya İrini'de silahlar ve askeri teçhizat kalmış ve burası günümüzdeki Askeri Müzenin temeli olan (Cebehane olarak tanınan) Esliha-i Askeriye Müzesi olarak düzenlenerek (1908) ziyarete açılmıştır. Deniz Müzesinin temeli olan Bahriye müzesi (1897)'de yine Osman Hamdi bey döneminde açılmıştır. Osman Hamdi Bey, başkent İstanbul dışında Selanik, Sivas, Bursa ve Konya'da eser depolarını kurdurarak ilerde geliştirilecek bölge müzeleri projelerini de başlatmıştır.


Eski eserlerimizin yabancılarca yurt dışına götürülmesini engelleyen yasayı çıkarıp, ortaya çıkan eserlerin müzelerimize kazandırılmasını ve müzelerin de depo anlayışından çıkartılıp modern anlamda bilime hizmet verecek şekilde tasnif, koruma ve sergileme çalışmaları yapmasını sağlayan Osman Hamdi bey aynı zamanda, İmparatorluk müzesi dışında ülkenin değişik yerlerinde yeni müzelerin temellerini de atar. Bu arada, güzel sanatlar müzemizin çekirdeğini de oluşturmaya başlamıştır. Dünyaca ünlü sanatçılara ait resimlerin kopyalarını yaptırmış ve bu tabloları, Sanai-i Nefise'de yetişen Türk ressamlarının eserleriyle birlikte, Güzel Sanatlar Akademisi'nin büyük salonunda toplamıştır. Bu çalışmalarından ötürü Çağdaş Türk Müzeciliğinin gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir.

Osman Hamdi Bey, arkeoloji alanındaki başarılı çalışmaları ile yurt dışına ulaşan bir ün sahibi olur.Fransız, Alman, Yunan, İspanyol müzeleri, madalya ve nişanlarla Hamdi Bey'i kutlamışlar, böylece Türkiye milletlerarası üne sahip bir arkeolog, müzeci ve ressam, kazanmıştır. Birçok üniversite kendisine doktorluk unvanı vermiştir.

Osman Hamdi Bey 1881'de Müze-i Hümayun'un başına getirildikten bir yıl sonra 1 Ocak 1882'de Sanayi- Nefise Mektebinin Müdürlüğüne de atanır. Bir yandan kazı ve müze işleri ile uğraşırken diğer yandan Türk Kültür ve Sanat hayatına büyük katkıları olacak Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan "Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi"ni 1883 de kurar. Burada eğitim verecek hocaları seçer. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzelerinin Eski şark Eserleri Binası olarak hizmet veren binayı, "Sanayi-i Nefise Mekteb-i olarak Mimar Vallauri ile birlikte tasarlayarak öğretime 2 Mart 1883 öğretime açar. Böylece Osman Hamdi Bey'in sanat ve kültür alanında ülkemize yaptığı katkılar doruğa ulaşır."


Osman Hamdi Bey, gerek devlet işlerini yaparken, gerek arkeoloji ve müzecilik çalışmalarını sürdürürken ressamlığını, hiç ihmâl etmemiş, fırsat elverdikçe resim yapmıştır. Aslında kendisini en mutlu eden anlar resim yapabildiği anlardır "Kur'an Okuyan Hoca", "Silah Tüccarı", "Kaplumbağa Terbiyecisi", "Arzuhalci", "Şehzadebaşı Camisi Avlusunda Kadınlar" " Feracali kadınlar" "Mimozalı Kadın" "Leylak Toplayan Kız" gibi tabloları onun en ünlü yapıtları arasındadır. Resimlerini çoğunlukla yaz aylarını geçirdiği ve en sevgiği yer olan Kocaeli ilinin Gebze ilçesindeki Eskihisar'daki evinde yapmıştır.

1910 yılında İstanbul'da öldüğü zaman, memlekette ve dünyada büyük yankılar uyandırır. Osman Hamdi Bey, son çağ biliminin en seçkin siması ve gerçek anlamda uluslararası ün kazanmış birkaç, sanatçımızdan biridir.

Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün














tutunamayanlar5July 1, 2013, 2:12
59 60 61 62 63 64 65 [66] 67 68 69
tutunamayanlar
Toplam İletisi:343