"İÇİ BOŞALAN DÜNYANIN GÜZELLEMERİNE DAİR" S. SEYFİ ÖĞÜN
"İÇİ BOŞALAN DÜNYANIN GÜZELLEMERİNE DAİR" ÖZET
--Köksüzlüğün fetiş haline gelmesi
Uzak ve farklı köklerden gelen insanlar büyük şehirlerin yoğunlaşmış ortak mekanında buluşmuştu. Öteki hemen yanı başımızdaydı. Buradan farklı tarihsel tecrübelerin ürünü olan birikimlerin alış-verişi ve zenginliği türeyebilirdi.
--Kapitalizmin ali-cengiz oyunları
Üretim parçalanıyor ve yine parça parça emeğin çok ucuz olduğu ücra coğrafyalara taşınıyor. Bu ali-cengiz oyununda sanayi ve emeğin izini kaybediyoruz. Ekonomizm olarak bildiğimiz güzelleme ekonomiyi yüzde seksenlere yakın ölçülerde sayısallaştırma başarısıyla maruf ve mağrur. Tarihselliği ile insanın tabiata el koyması ve onu dönüştürmek suretiyle kendisini gerçekleştirmesi anlamına gelen ekonomi bugün artık, sayılara ve kağıtlara indirgenmiş dev bir Las Vegas’tır. İşler tanımsız, yersiz ve yurtsuzdur..
--Entelektüelin yeni ev ödevi...
Gelenek, içinden yaşandığı zaman gelenek olur. Atıf konusu olduğu zaman ise bambaşka bir şey. Kaldı ki, kültürler üzerinden yapılan politik davalaşmalar içinde hiçbir şey kendisinde olduğu gibi kalmayacak, kendisi için bambaşka bir hale gelecektir.
Entelektüel hayatın ev ödevi, yeniden bütünlüklü okumayı başarmak. Güzellemelerle değil; ilişkilendirmelerle. İndirgemeci tuzaklara düşmeden, politikayı yeniden ekonomi; ekonomiyi yeniden politika, ekonomiyi kültür, kültürü ekonomi üzerinden okuyabilmek… "
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
"İÇİ BOŞALAN DÜNYANIN GÜZELLEMERİNE DAİR" S. SEYFİ ÖĞÜN - Tam metin
Modernlik insanın zihni ve ruhi zenginliğini sağlayacak, o günlere dek benzerine rastlanmayan tarihsel fırsatları, eş anlı olarak hem oluşturdu hem de iğdiş etti.

Kaba sosyoloji ve ekonomi bilgileri modernliğin demografik gerçekliğinin nüfusların temerküzünde yattığını söyler. Bu temerküzün kapitalist işler ve işlemler dünyasının gereklilikleriyle uyumlu olduğunu biliyoruz. Kapitalizmin üretimi başarmak adına eş anlı olarak hem işgücü ve uzman ihtiyacını sağlamak hem de bunları tüketici kılmak için büyük nüfuslara ihtiyacı vardır. Metropoller bu işler için ideal mekan örüntüleridir. Bunun sonucunda milyonlarca insan ağırlıklı olarak tarım ve zenaatların egemenliğindeki geleneksel üretim kodlarından boşaltılarak şehirlere yığıldı.

Köksüzlüğün fetiş haline gelmesi

İçerdiği bütün sarsıcı gelişmelere rağmen süreç, insanların modernliğin tarihine kadar kapalı devre ve sadece benzerleriyle paylaştığı sıkı geleneksel davranış kurallarına dayalı bir hayata olan kaçınılmaz mahkumiyetini tasfiye eden bir süreç olarak umutları yeşertiyordu. Artık birbirimizden çok uzak değildik. Uzak ve farklı köklerden gelen insanlar büyük şehirlerin yoğunlaşmış ortak mekanında buluşmuştu. Öteki hemen yanı başımızdaydı. Buradan farklı tarihsel tecrübelerin ürünü olan birikimlerin alış-verişi ve zenginliği türeyebilirdi. Yeter ki, bizzat tarihi-kültürel tecrübeler eşitlikçi bir bakışla değer bulsun. Ama öyle olmadı. Mevcut durumu eşitlikçi bir çizgide değerlendirmenin koşulları berhava edildi. Eski şehir patrisyenleri, gelenleri aşağıladı ve bunu kendisini yüceltmenin mesnedi haline getirdi. Daha sonra bu coğrafya aşırı bir hale geldi ve Avrupa-merkezci bir temelde Avrupa-dışı dünyanın toptan aşağılanmasına dönüştü. Süreci sakatlayan bir diğer gelişme de, köksüzlüğün fetiş haline getirilmesiydi. Modern tarihlerin alacakaranlığında, şehir hayatlarının serbesti havası burjuva entelektüellerin başını döndürdü. Bağımsızlığın tadını çıkaran entelektüel hayatlar, insanlığın kurtuluşunu bu minval üzere senaryolaştırmaktan kendisini alamıyordu. Oysa bu birkaç açıdan yanılsamaydı. Kadim dünyanın imtiyazlara dayalı farklılığını reddederken, farklılıkların anlamını yitirdiği bir özden hareket etmek zorundaydılar. Bu, evrensel insan değeri ve onun şaşmaz doğasıydı. Bu kere de özgürlük bir sorun olarak doğuyordu. Çünkü; ancak bir şeyden farklı olma hakkı üzerinden özgür olunabilirdi. Bu farklılık ne olacaktı?

Burjuva entelektüalizmi insanın ruhi ve zihni şubelerinin zenginleşmesini onun tarihsel ve kültürel çevresinden kopuşu üzerinden sağlanacağı konusunda sabit bir fikre sahipti. Kısacası kitleselleşen insanlığın mukadderatı, tarihsel pratikler tarafından tayin edilen farklılıkların eşitlikçi bir çizgide paylaşılmasına dayalı bir zeminde olamayacaktı. Nitekim entelektüel soyutlamalarda tarih ve kültür kavramlarına karşı geliştirilen, ilgisiz; yergici hatta karşıt bir eğilimi göze çarpar. İnsan, a-kültürel bir varlık olarak tarihsiz; doğa, coğrafya dışı bir doğa olarak çevresizdir.

Genellikle Batı Avrupa modernist düşünce geleneğinde yatan bu eğilimleri, Alman düşünüşü enerjik bir şekilde reddedecektir. Tarih ve kültür kavramlarının derin abartısına dayalı bu yeni oluşum ise tarihsicilik (tarihsel gibi gözüküp tarih-dışılık) ve kültüralizme(kültürel gibi gözüküp kültür dışılık) saplanıp kalacaktır. Daha beteri bütün bu eğilimler politikleşecek ve milliyetçiliğe dönüşecektir.

Burjuva entelektüel soyutlamalar, kendisiyle sorunlu gibi gözükse de son tahlilde kapitalizmin üretim ve tüketim odaklı yürüttüğü yaygın bir standartlaştırma işinin güzellemeleri haline geldi. Bu eğretilemelerin reel karşılıkları boğucudur. Burjuva entelektüeller insanlık güzellemesinden dem vururken bunun reel. karşılığı kaba bir kitlesellik, David Riesman’ın deyimiyle “Yalnız Kalabalıklar” olmuştur. Yine aynı entelektüeller birey güzellemesinden söz ederken bunun karşılığı, tutunumsuz ve yabancılaşmış insan tekleri olmuştur.

Kapitalizmin ali-cengiz oyunları

Gelinen aşamada süreç yeni yanılsamalar yaratıyor. Kapitalizmin sorunlu tarihinin çözüldüğüne ve bunun yerini daha insancıl bir kapitalizmin aldığına dair yanılsama bunlardan birisi. Kapitalizm nihayetinde sermaye-emek diyalektiğine oturur. Bugün yeni kapitalizm sermayeyi eskisinden daha seyyal kılıyor. Üretim parçalanıyor ve yine parça parça emeğin çok ucuz olduğu ücra coğrafyalara taşınıyor. Bu ali-cengiz oyununda sanayi ve emeğin izini kaybediyoruz. Ekonomizm olarak bildiğimiz güzelleme ekonomiyi yüzde seksenlere yakın ölçülerde sayısallaştırma başarısıyla maruf ve mağrur. Tarihselliği ile insanın tabiata el koyması ve onu dönüştürmek suretiyle kendisini gerçekleştirmesi anlamına gelen ekonomi bugün artık, sayılara ve kağıtlara indirgenmiş dev bir Las Vegas’tır. İşler tanımsız, yersiz ve yurtsuzdur.. Esnek iş dünyasında yatan, çoğu kez de ilk bakışta gözlenemeyen yeni hegemonyalar ve otorite ilişkileri Richard Sennet’ın ifadesiyle “karakter aşınması”nı keskinleştirmektedir; üstelik kendisinden beklenenin tersine şaşırtıcı verimlilik düşüşleriyle birlikte.

Bu arada emeğin mahalliliği en keskin boyutlarına ulaşıyor. Çok mahdut bir vasıflı işgücü hariç hiç kimse vize, pasaport engelini aşamıyor. Binlerce insan gizli ve kaçak yollarla umut beslediği ama hakkında hiçbir şey bilmediği yerlere gidebilmek için teknelere, kamyonlara doluşuyor. Yollarda telef olup gidiyor. Bunca macerayı atlatıp gelmek istedikleri yere ulaşanlar ise gettolarında mahpus kalıyor ve endüstrilerin göçebeleştiği dünyada işsiz kalan gençlik çeteleri bunun acısını onlardan çıkarıyor.

Entelektüelin yeni ev ödevi...

Güzellemeler ise devam ediyor. Tarih ve kültür karşıtı gelenek yeni liberalizm üzerinden bir kez daha üretiliyor. Kaba bir teknolojizm insanlığın evrensel değeri olarak fetişleştiriliyor.. Bilgi toplumu, internet iletişimi, küçülen dünya efsaneleri yeni ideolojik hegemonyaların söylemleri olarak zihinlere yerleşiyor. Sun’i bir umut doğuyor. Teknoloji insanlığı kaynaştıracak sanılıyor. Oysa en masumuyla şahsiyetlerin rumuz isimlerle perdelendiği, kanıyla canıyla insani olan her şeyin yerine sanal ve sembolik olanın geçtiği bir chat dünyası, güzellemeleriyle bildiğimiz iletişim devriminin -isterseniz ona iletişimsizlik devrimi de diyebilirsiniz- reel sonucu.

Yeni-Kültüralizm ise sahicilik tutkusuyla hareket ediyor. Mesela doğacılık böyle. Kapitalizmin tahribatını meseleleştiren, çevresiz doğanın yerine doğal çevrelerin keşfini tutkulaştıran, ama aslında doğa-insan diyalektiğini ıskalayan bir doğacılık bunun açık göstergesi. Balık endüstrilerinin katliam makinesi olan dev gemilerine, petrol türevi malzemeyle yapılan botlar ve kimyevi boya ürünleriyle saldırıya geçen Greenpeace aktivistleri hikayelerini yazacak bir Cervantes beklemiyor mu?

Sahicilik tutkusu politik düzeyde de sergileniyor. Ulus, devlet vb. politik kurgulara karşı eleştirel olmak yeni entelektüalizmin olmazsa olmaz koşulu haline geldi. Bu kez politik olanın soyutlamalarının ıskaladığı, mağdur ettiği gelenekler, kimlikler icat ediliyor. Atıflara aldanmamak gerekir. Atıf tek başına sahihlik doğurmaz. Tam tersine atıf yapılan şeyin sahihliğini sorunlu hale getirir. Gelenek, içinden yaşandığı zaman gelenek olur. Atıf konusu olduğu zaman ise bambaşka bir şey. Kaldı ki, kültürler üzerinden yapılan politik davalaşmalar içinde hiçbir şey kendisinde olduğu gibi kalmayacak, kendisi için bambaşka bir hale gelecektir.

Entelektüel hayatın ev ödevi, yeniden bütünlüklü okumayı başarmak. Güzellemelerle değil; ilişkilendirmelerle. İndirgemeci tuzaklara düşmeden, politikayı yeniden ekonomi; ekonomiyi yeniden politika, ekonomiyi kültür, kültürü ekonomi üzerinden okuyabilmek…
7 Mart 2006- S. SEYFİ ÖĞÜN
Musa Örnek9August 19, 2013, 8:59
AHMET SELİM
ÖZEL ZORLUKLAR
"Bazı şeyler “çok iyiye” gidiyorsa, bazı şeyler” çok kötüye” gidemez. Bazı şeyler çok kötüye gidiyorsa da, bazı şeyler çok iyiye gidiyor olamaz. İnsanın bütünlüğünde de böyledir, toplumun bütünlüğünde de. Düşünce ufkumda bazı meseleleri görüyorum; fakat içine giremiyorum, kuşatma gayretlerim yeterli olmuyor..."
ÖZEL ZORLUKLAR - AHMET SELİM
Ortalama memur ve işçi aylığını esas alarak, mevcut “ev, evlenme, geçim” ortamını düşünürsek hayat kolaylaştı mı zorlaştı mı? Mukayesenin somut ölçüsü bence bu olmalı.

Bir yanda “gelir”, bir yanda “geçim” şartları.

Önce geçim şartlarına bakalım:

Bizim çocukluğumuzun geçtiği evde şimdi kimse oturmaz, oturamaz. Bizim o evimizin eşyaları artık geçersiz. Şimdi oturma odası, yatak odası, salon, mutfak; asgari bir eşya harcamasını gerektirir ki, bu önemli bir meblağ tutar. Babadan kalma bir evimiz yoksa, ortalama bir memur ve işçi aylığı ancak kirayı elektrik-su-doğalgaz harcamalarını karşılar.

Çalışan bir erkek ve kız, önce nasıl evlenecek? Evlendikten sonra nasıl üç çocuk sahibi olup yetiştirecek? Ortalamayı düşündüğümüze göre bu gençlerin, ortalama okullardan ve branşlardan geçtiğini ve ortalama işlerde çalıştığını varsayıyoruz. Ne kazanacakları bellidir. Ne yapacaklar, neyi nasıl yapmalıdır bunlar?

Evlenme ve eşya alımı için bir şeyler biriktirmeleri lâzım. Bu, yılları gerektirir. Genellikle de borçlanmadan olmaz. Ortalama bir gelirle, ortalama bir evde ortalama bir hayat sürdürmeye çalışacaklar. Kira, borç taksitleri, aidat, elektrik-su-doğalgaz-telefon, giyim kuşam, yeme içme... Nasıl çocuk sahibi olacaklar? Anneleri babaları yardım edecek durumda olmayabilirler, hatta yardıma muhtaç da olabilirler. Onları yok saymak durumundayız. Bir çocukları doğsa, ikisi de çalıştıklarına göre ona kim bakacak? Annesi işine onu da mı götürecek? Bir bakıcı mı bulacaklar?

Bu ortalama projeksiyondan bir olabilirlik tablosu çıkmaz. Biz dört kardeştik babamız çalışıyordu, annemiz de bizi büyütüp yetiştiriyordu. Bunu sağlamak şimdi mümkün mü? Değil. Terslik burada. Dekorun değişmesi çok fazla bir şey ifade etmiyor. Ve ben bu türlü paradoksları çözemiyorum. “Bugün hayat daha zor” sonucuna varmaktan kurtulamıyorum.

Ekonomik gösterge rakamları elbette ki çok farklı. Millî gelir artışı ortada. Peki niçin hayat birçok açıdan zorlaşıyor?

Şimdi iyi iş bulma imkânı verecek iyi bir eğitim alabilmek için, anaokulundan başlayarak özel okullarda okumak gerekir. Devlet okullarında okuyan ortalama bir öğrencinin böyle bir şansı yok. Aslında devlet okullarına giden ve ortalama seviyenin üstünde olan öğrencinin de böyle bir şansı yok. Öyle sanıyorum ki, yakın geçmişin tanınmış devlet adamları bugün yaşasaydılar ve şimdiki devlet okullarında okusaydılar bir şey olamazlardı. Ben şu satırları yazarken TV’de ünlü köşe yazarlarından biri konuşuyordu ve “vasî” yerine “vâsi” diyordu. Bunu neyle izah edeceğiz? İyi eğitim aldıklarını varsaydıklarımız içinde de böyle bir durum var. Bazı değerlendirmeler yapmakta cidden büyük zorluklarla karşı karşıyayız. Bizim lise çağında yapmayacağımız Türkçe hatalarını şimdi ünlü aydınlarımız yapıyor. Bu hatalar o kadar çok ki; notlar alıyorum, sonra bıkıp vazgeçiyorum. Bu kadar geliştik de biz Türkçeyi niçin öğretemiyoruz?

Bir yerlerde atlamalarımız var. “Bazı şeyler iyiye gidiyor, bazı şeyler kötüye” gibi görünüyor. Ama bu tatmin edici bir tesbit değil. Bütünlüğün bileşkesine bakmak ve onu doğru okumak gerekir. Düşüncenin aslî konusu da bu olmalı. Bazı şeyler “çok iyiye” gidiyorsa, bazı şeyler” çok kötüye” gidemez. Bazı şeyler çok kötüye gidiyorsa da, bazı şeyler çok iyiye gidiyor olamaz. İnsanın bütünlüğünde de böyledir, toplumun bütünlüğünde de. Düşünce ufkumda bazı meseleleri görüyorum; fakat içine giremiyorum, kuşatma gayretlerim yeterli olmuyor. Bazen “belki benim sınırım burasıdır” deyip tevekkülle ve umutla bakmaya devam ediyorum. Bizim zamanımızın, bizim dünyamızın, bizim ülkemizin özel zorlukları var.
Zaman - 11 Ağustos 2013 - Ahmet Selim
Musa Örnek9August 31, 2013, 12:34
MESEL - KISSA - AKTARIMLAR
BU BAŞLIK ALTINDA ZAMAN ZAMAN FİKİR İÇEREN MESEL, KISSA, ANEKDOT, ÖYKÜ GİBİ ANLATIM VE AKTARIMLAR İÇİN PAYLAŞIMLARDA BULUNABİLİRİZ.
Musa Örnek9August 19, 2013, 7:37
ŞU AN DİNLİYORUM
Laleh- "big city love" Bu parçayı farklı güzel buldum, yukarıdaki tarzlara kulağım pek müsait değildir ama bu parça hepsini aşan bir şey, çok güzel, belirtmek istedim....
Musa Örnek9July 31, 2013, 6:42
1 2 3 4 [5] 6
Musa Örnek
Toplam İletisi:26