MESEL - KISSA - AKTARIMLAR
MEVLANA'DAN
Birisi geldi; (bir dostun,) bir sevgilinin kapısını çaldı;
Sevgilisi, "kimsin (a güvenilir er)" dedi.
Adam, "benim" deyince, "git" dedi; "şimdi çağı değil"
Böylesine sofrada ham kişinin yeri yok.
Ham kişiyi ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir,
İkiyüzlülükten ne kurtarabilir?
O yoksul gitti; tam bir yıl yollara düştü;
Sevgilinin ayrılığıyla kıvılcımlar saçarak cayır cayır yandı.
O yanmış-yakılmış kişi pişti; olgunlaştı.
Geri geldi, gene sevgilinin evinin çevresine düştü.
Yüzlerce korkuyla, yüzlerce defa edebi gözeterek
Kapının halkasını çaldı; ağzından edebe aykırı bir söz
Çıkacak diye de korkup duruyordu.
Sevgilisi, "kapıdaki kim?" diye bağırdı.
Adam, (a gönüller alan, dedi) "kapıdaki ‘sensin’ "
Sevgilisi, "madem ki ‘ben’sin, gel içeriye gir," dedi.
"Zira ev dar, iki kişi sığmıyor.”
(Mesnevi, c.1, sh.3068-3075) Ahmet ÖZCAN
----------------------------
"Mevlana bu birlikteliği şu şekilde özetler: (Yrd. Doç. Dr. Hüseyin ÖZCAN)
“Senin gözün gönlüme göz olunca bu görmeyen gönül göz kesildi. Gözün ta kendisi oldu.”
(Yrd. Doç. Dr. Hüseyin ÖZCAN)
Musa Örnek9September 2, 2013, 7:32
AHMET SELİM
(ARŞİVDEN)
SÖZ ORTAMI - Ahmet SELİM
'Fikri sıkıntı'
"Demokrasi bir meşruiyet ortamıdır. Bu ortam, karşılıklı gayr-i meşruluk suçlamalarıyla doldurulursa demokrasi nasıl işleyecek?
...İnsanlarımız konuşmayı ve yazmayı mı unuttu? Hayır, başka bir arıza var. Demokrasiyi zaafa uğratan ciddi bir "fikrî sıkıntı" bahis konusu. Normal şartlarda "söz ortamı" bu kadar bozulamaz.. "
----------------------------------
"SÖZ ORTAMI
Vaktiyle yaşadığımız sağ-sol kavgasının asıl sebebi neydi? Bir tarafın bir kısmı, bütün solcuları komünist gibi görüyordu; öbür tarafın bir kısmı ise, bütün milliyetçileri faşist olarak görüyordu. Bu yanlış genellemeyi yapanların sayısı gitgide yükseliyordu.

Oyunlar falan sonra gelir. Ortamı elverişli kılan bu yanlışlardı.

Benzetme yapmaktan, başıyla sonuyla her şeyiyle benzetme yaptığım sanılacak diye, oldum olası çekinmişimdir. Halbuki kastım bir sebep-sonuç ilişkisinin özünü işaretlemek, tezahür biçimlerini ve unsurlarını değil.

Şimdi muhalefetin önemli bir kısmı iktidarı gayr-i meşru hedefler peşinde olmakla itham ediyor; iktidar partisini tutanların bir kısmı da muhalefeti darbecilikle suçluyor. Bunun belirtilerini de en çok köşe yazarları arasındaki polemiklerde görüyoruz.

Karşılıklı suçlama normal bir demokratik ortam değil. Bu yüzden de böyle bir ortamda bazı meseleler çözülemez. Gider gider, bir yerde tıkanıp kalır. Karşılıklı suçlama, eleştiri değil itham ve suçlama, hem sinirleri gerer, hem üslubu bozar, hem de seviyeyi düşürür. Taraflar pek düşünmeden konuşmaya başlar ve zamanla buna alışır. Medya da bunu körüklerse çok can sıkıcı bir kısır döngü oluşur.

Demokrasi bir meşruiyet ortamıdır. Bu ortam, karşılıklı gayr-i meşruluk suçlamalarıyla doldurulursa demokrasi nasıl işleyecek? Muhalefete göre iktidar, iktidara göre muhalefet gayr-i meşru ise; meşru mücadelenin eleştirilerini de özeleştirilerini de göremezsiniz.

Gayr-i meşruluk ithamı öfke ve tepki doğuruyor, aynıyla mukabele ve genellemeye gitme psikolojisini besliyor. Bu kısır döngü öylece devam edip gidiyor.

Genel hatlar böyle olunca, samimi eleştirilerin de arada kaynayıp gitmesi tabii ki engellenemez.

CHP açısından bakalım:

Sen sürekli olarak "bunlar diktaya gidecek, gerici rejim getirecek" diye bağırıp durursan; başarısız bile olsa bu iktidar kazanmaya devam eder. Hiçbir karşılık vermelerine de lüzum yok. "İftira ediyorlar" desinler yeter. İktidarın alması gereken ciddi eleştiriler de havada kalır. Zaten doğamaz, nadiren doğsa da havada kalır.

Muhalefetin içinde darbeci zihniyet taşıyan kimseler tabii ki vardır. Ama hepsi de darbeci değildir ve olamaz. Fakat, gayr-i meşruluk ithamına maruz kalan iktidar asabiyete kapılıp bu defa kendi "mukabil genelleme"sini yapıyor.

Böyle bir ortamda demokrasi geliştirilebilir mi, sağlıklı düşünce ve çözüm üretimi yapılabilir mi?

Söylenen sözlere bakın...

Siyasete girmiş koskoca bir anayasa profesörü ordu için "kâğıttan kaplan" diyebiliyor. Bir köşe yazarı Doğu-Güneydoğu için çanak anten falan lakırdılarını kullanabiliyor. Müjdat Gezen başka bir saçmalama sergiliyor. Oktay Ekşi'nin yazdığı cümle unutulmaz...

Nasıl şey bu? İnsanlar "ağzından çıkanı kulağı duymaz, elinden çıkanı gözü görmez" hale mi geldi? Ben böyle bir dönem hatırlamıyorum ve endişe duymaktan kendimi alamıyorum.

Seçimlere yaklaşıyoruz. Şimdiden böyle bir halde isek, seçim heyecanlarında kim bilir neler söylenip yazılacak?

Bazı insanlar "ağzımdan kaçtı, nasıl oldu anlamadım" der. Peki, o türlü sözlerden oluşmuş bir demeç ve yazı düşünülebilir mi? Kontrol mekanizmalarımız tamamen mi çöktü?

... Söz önemlidir. Bir münasebetsiz söz, insanın aile hayatını, meslek hayatını, köklü bir dostluğunu bitirebilir. Zırva tevil götürmez ve her söz özür kaldırmaz. O tehlike sınırına yaklaştığımız zaman psikolojimizi ve melekelerimizi hemen kontrol etmeliyiz. Her hata telafi edilemez. İnsanın içinde olmayan dışarı çıkmaz. Bin tane özür bile o şeyin senin içinde olduğu gerçeğini değiştirmez. Sarhoş dahi olsan, o gerçek değişmez. Zaten söz, öze delaleti sebebiyle önemlidir; özdeki karşılığı sebebiyle önemlidir.

İnsanlarımız konuşmayı ve yazmayı mı unuttu? Hayır, başka bir arıza var. Demokrasiyi zaafa uğratan ciddi bir "fikrî sıkıntı" bahis konusu. Normal şartlarda "söz ortamı" bu kadar bozulamaz..
Zaman - 10 Şubat 2013
Musa Örnek9August 31, 2013, 12:38
"POETİKTEN PROZAİKE MESELELERİMİZE ÇÖZÜM ARAYIŞI"
(ARŞİVDEN)
"Poetik; sıra dışı, kırılma, değişik, gündeliğin ötesinde, kadrajlanmış, arkaplanı ile kontrastı belirginleştirilmiş... Prozaik; sıradan, gündelik, sokakta, arkaplanın bizzat kendi, ayrıntıdaki sadelik..."

POETİKTEN PROZAİKE MESELELERİMİZE ÇÖZÜM ARAYIŞI - KERİM BALCI
Geçtiğimiz hafta dünya politikası pek çok yönden ‘kırılmalar’ yaşadı. G8 Zirvesi’nden sonra enerjiyi, tükettiğimiz bir meta olarak göremeyeceğiz artık: O uğruna tükendiğimiz bir sevgili. Gücün aynı.

İsrail’in Güney Lübnan’da giriştiği macera Ortadoğu için bir dönüm noktasıydı. Mevcut kızgınlığıyla devam ederse İsrail, Beyrut’a düşen ateş civar ülkelere de sıçrayacak. Bir de Abant’ta bir araya gelmiş onlarca akademisyen, yazar, düşünür, entelektüel ve bendeniz gibi gözlemci küreselleşme bağlamında Ortadoğu’nun geleceğini tartıştı. Bu sonuncusu bir kırılma noktası değildir. Ama -ifadenin ağırlığını bilerek söylüyorum bunu- konuşmaya değen asıl budur.

Dıyk-i elfaz derdim yok. Yerim dar. Vakti olan dil felsefesi okusun. Konum, neredeyse her çözüm arayışında ihmal edilen prozaik. Poetik ile prozaik arasında olan bir hiyerarşi farkıdır, dikotomi yok. Poetik; sıra dışı, kırılma, değişik, gündeliğin ötesinde, kadrajlanmış, arkaplanı ile kontrastı belirginleştirilmiş... Prozaik; sıradan, gündelik, sokakta, arkaplanın bizzat kendi, ayrıntıdaki sadelik... Şiir poetik, roman prozaik. Savaş poetik, barışın varlığını dahi hissettirmediği huzurlu yaşam prozaik. Lider, kahraman, Mehdi, Mesih poetik; ben, sen, o, biz, camideki cemaat, sokaktaki kalabalık prozaik. Devrim poetik; varlığını bile hissettirmeyen evrim prozaik. Doğum ve ölüm poetik; yavaş yavaş yaşlandıran zaman prozaik. [Bilenine] Vahidi tecelliler poetik; Ehadi tecelliler prozaik. [Bilenlerin kaymak tabakasına] Devir poetik; Dehr prozaik. [Hermönetik okumuş ve muhtemelen kafası karışmışlara] Olay poetik, onu fenomene dönüştüren prozaik. Kur’an’ın nüzûlü poetik, onun camilerde, evlerde, yolculuklarda, savaşlarda, mezarlıklarda, gecenin bağırlarında kıraati yoluyla fenomene dönüşmesi prozaik. [Ariflere] Prozaik tecelligâh-ı Esmaü’l-hüsna. Rabbin, ‘O Ben’im’ dediği Dehr.

Haritaları poetik müdahaleler çizer, ama tarihi prozaik yapar. Yıkımları poetik kırılmalar getirir, ama çözüm her zaman prozaiktir. Barış anlaşması poetik olabilir, ama barışı ve huzuru içselleştirmek, ötekini ‘ben’in bir yapıtaşı olarak görmek, birlikte yaşama kültürü geliştirmek hep prozaikin alanında gerçekleşir. Poetik, zamanın durduğu anı resmeder; prozaik sessiz sedasız devam eden zamandır, hayattır, önünde durulamaz bir kuvvettir, son hesapta gerçekten var olan odur. Yazık ki çözüm arayışları hep poetike takılıp kalmış; sistemde, liderde, devlette, uluslar arasında Lokman’ın âb-ı hayatı aranmıştır. Oysa çözüm insanın kendinde, sokağında, seccadesinde, sabrında, gülümsemesinde, direnmesinde, dik durmasında, ‘ben varım’ demesindedir. Rabıtaları poetik olan birliktelikler destansı ve fakat anlıktır. Yıkılışları da anlık olur. Ümmetin rabıtaları prozaiktir. Din kardeşim benim poetik sıkıntılarım kadar, prozaik problemlerimi de derdeder. Sadece ülkem işgal edildiğinde sokağa dökülmez; açlığımı, okulumu, hastanemi, yollarımı da derdeder. Depremden sonra ev yapan devlet poetik bir müdahalede bulunmuştur; okul yapan sivil toplum prozaik çözümü üretmiştir.

G8 poetik, Güney Lübnan işgali poetik, Abant Platformu prozaiktir. Çünkü savaşmak poetik, konuşmak prozaiktir. Sabır prozaik olduğu için, gözyaşı prozaik olduğu için, dua prozaik olduğu için direnişin ta kendisidir. Çözüm de prozaiktedir...

ZAMAN - 17 TEMMUZ 2008
Musa Örnek9August 29, 2013, 7:34
"ARAFTA SALINIM"
"Türkiye'nin veri gerçekliği ‘içinde' yaşanan ve gerçek algı ve duygularla beslenen bir demokratikleşme ‘gerilimi' var. Her iki tarafın da demokrat olmadığı ama kendi haklılığını ararken diğerinden demokratlık beklediği bir çekişme siyaseti bu... Bu gerilimin şu ya da bu yanına düşmeyenlerin sıkıntı yaşadığı ve kamusal alanın dışına itilmek durumunda kaldığı bir dönüşüm süreci yaşıyoruz.


ARAFTA SALINIM - ETYEN MAHÇUPYAN

Siyasi iktidarın siyasetin sınırlarını ‘geniş' çizen ve bu sınırların ihlalini asayiş olayı veya adli vaka olarak gören tavrı haklı olarak eleştiriliyor.

Çünkü bu yüzden toplumsal ve kamusal olan birçok konu salt siyasetin alanına hapsedilirken, ‘sözünü' kamusallaştırmak isteyen sivil aktörlerin kimi talepleri de kendiliğinden meşruiyet çizgisinin ötesine düşebiliyor. Vurgulamak gerek ki söz konusu ‘kamusallaşma' taleplerinin birçoğu iyi niyetli olmanın ötesinde, doğrudan siyaseti kadük etmek üzere harekete geçirilmiş kasıtlı eylemler. Yaşanan konjonktürde bunun anlamı, AKP karşıtı olan ve darbe ya da devrim yapma sevdasında gözüken bir sivil-profesyonel koalisyonun kamusal alanı manipüle etmeyi ‘siyaset' haline getirmesidir. Ergenekon davasının son celsesi nedeniyle ortaya konmak istenen ‘gösteri' bunun basit bir örneğiydi... Ne var ki AKP muhaliflerinin böyle bir yöntem kullanıyor olması, toplumun geri kalanının ‘sözünü' kamusal alana taşıma ve itiraz etme hakkını ortadan kaldırmıyor. Demokratik bir hükümetin ise, bu hakkı engellemesi değil, aksine hayata geçmesini sağlayacak kanalları ve usulleri yaratması gerekiyor.

Hükümetin böyle bir çabası olmadığı gibi, bu konuya hassasiyeti de az. Gezi olayları sırasında iktidarın şaşkınlığı, tereddütleri ve tedirginliği bunu ortaya koydu. Olayın yönetilmesinin güçlüğünün idrak edilmesiyle birlikte asayişçi bakışın öne çıkması da yine bu ‘arafta olma' halini yansıtıyor. Haksızlık yapmayalım: Gezi gösterilerinin tümünün masum olmadığı açık olduğu gibi, hükümetin asayiş tedbirlerine yoğunlaşırken aynı anda sorunun toplumsal kaygı ve istekler kısmına cevap getirmeye çalıştığı da bir gerçek. Ama yine de bunu bir mazeret olarak göstermek kolay değil... Çünkü demokratik bir sistemin hukuk algısı, potansiyel suçluların engellenmesini sağlarken suçsuzların demokratik haklarının engellenmesini ima edemez.

Benzer bir durum ‘basın özgürlüğü' meselesinde de karşımıza çıkıyor. Türkiye'de basının hiçbir zaman Batı'daki anlamına yaklaşan bir özgürlüğe sahip olmadığını, medyanın kendisini güçlüye göre konumlandırdığını ve eline fırsat geçtiğinde de bizzat ‘güçlüyü' oynadığını biliyoruz. Bu ülkede basın dünyası hastalıklı ve yozlaşmış bir zemin üzerinde yükseliyor ve iyi gazetecilik örnekleri bu bataklığın varlığına rağmen veriliyor. Ancak bu durum hükümetin basın alanındaki ‘rahat' davranışını doğru ve kabul edilebilir kılmıyor. Siyasete soyunan militan bir gazeteciliğin varlığı, bunun dışında durmak, ancak hükümeti eleştirme hakkını da elinde tutmak isteyenlerin ‘vurulmasına' ve sistem dışına atılmasına vesile olmamalı. Başbakan ise çeşitli vesilelerle ve kendisini haklı hissederek bazı gazetecilerin tutumundan hoşlanmadığını açıkça söyleme gereğini duyuyor.

Bunun bir başka ‘araf' hali olduğunu görmekte yarar var. Başbakan'ın kendisini haklı görmesi, onunla birlikte muhtemelen milyonlarca kişinin de bunu haklı görmekte olduğuna işaret ediyor. Dolayısıyla ortada ilkesel ve teorik bir demokratikleşme macerası yok... Türkiye'nin veri gerçekliği ‘içinde' yaşanan ve gerçek algı ve duygularla beslenen bir demokratikleşme ‘gerilimi' var. Her iki tarafın da demokrat olmadığı ama kendi haklılığını ararken diğerinden demokratlık beklediği bir çekişme siyaseti bu... Bu gerilimin şu ya da bu yanına düşmeyenlerin sıkıntı yaşadığı ve kamusal alanın dışına itilmek durumunda kaldığı bir dönüşüm süreci yaşıyoruz. Ne var ki sürecin başarısı, meşruiyeti ve kalıcı bir yeni yapılanma üretmesi, bugün ortada kalanların veya ortada duranların en azından zımni onayına ve desteğine muhtaç. Aynı tespiti Ergenekon davası veya Gezi olayları bağlamında da yapabiliriz. Bunların hepsinde toplumsal tepkinin siyasallaştığı bir çerçeve mevcut. Hepsinde bu siyasallaşmayı kasıtlı olarak hükümet aleyhine manipülatif amaçla kullananlar ve yine hepsinde bir iktidar yanlısı kanadın hücumları savuşturma ve hükümete sahip çıkma çabası var. Ama bir de ortada duranlar, orada durmak isteyenler var...

Eğer Türkiye demokrasiye doğru evrilecekse, bunun tarafsız yargı dışında iki olmazsa olmaz koşulu daha bulunuyor: Temsil yeteneği olan siyasi partiler ve sözünü kamusal alana taşıma kanallarına sahip bir sivil toplum. Hükümetin bu gerçeğin farkında olmadığını söylemek mümkün değil. Ancak dönüşüm sürecinin ima ettiği tehdit ve öncelikler bu farkındalığın ikinci plana atılmasıyla sonuçlanabiliyor. ‘Karşı' taraf ise hükümetin demokratik gözükmemesi uğruna her türlü engeli çıkarmaya çalışıyor. Böylece bir ‘araf' halinde salınarak yol alıyor, büyük virajın dönülmesini bekliyoruz.

ZAMAN - 28 AĞUSTOS 1013
Musa Örnek9August 29, 2013, 7:26
MESEL - KISSA - AKTARIMLAR
– “Biz o sözünü ettiğin Allah emrinin ‘Allah’a itaat ediniz’ kısmına o kadar daldık ki, henüz peygambere bile sıra gelmedi. Nerde kaldı hükümdara itaat edelim…”
"DAHA SIRA GELMEDİ
Sultan Mahmud Sebüktek’in (XI. y.yılın ilk yarısı) tarihte ilk Müslüman Türk devletlerinden biri olan Gaznelilerin en büyük ve en dirayetli hükümdarı idi. Tarihte ilk defa “sultan” adını kullanan Gazneli Mahmud Sebüktekin idi. İslam’ı yaymak için Hindistan’a 17 sefer düzenlemiş olan Sultan Mahmud din ve ilim ulularıyla görüşür, hiç erinmeden ziyaretlerine gider, onların tavsiye ve irşadlarına göre kendini ayarlardı.

Birgün vezirleri, kumandanları ile birlikte zamanın tanınmış evliyasından Şeyh Ebu’l-Hasen Harakani’nin ziyaretine gitti. Adamlarından bazıları önce gidip Şeyh’e, hükümdarın kendisini ziyarete gelmekte olduğunu, karşılaması gerektiğini haber verdiler. Şeyh Harakani kös dinlemiş gibi hiç aldırmadı. Yerinden bile kımıldamadı.
Hükümdar ve adamları dergahın kapısına kadar geldi. Baş vezir rica etti :

– “Ey din ulusu, hiç değilse bu değerli hükümdarı odanızın kapısında karşılayın!”

Harakani bu kadarını bile yapmadı. Vezir feryad etti ; “Ey mübarek insan sen Allah’ın Kur’an’da : “Allah’a, Peygambere ve içinizden emir sahibi olanlara itaat edin.” buyurduğunu hiç görmedin mi?”

Şeyh Harakani cevap mahiyetindeki şu açıklamada bulundu:

– “Biz o sözünü ettiğin Allah emrinin ‘Allah’a itaat ediniz’ kısmına o kadar daldık ki, henüz peygambere bile sıra gelmedi. Nerde kaldı hükümdara itaat edelim…”

Sultan Mahmud bu açıklama karşısında, Şeyh’in başından beri takındığı tavra zerre kadar kızmadığı gibi, kendi de müritleri arasına katıldı. Yanındakilerle beraber büyük bir saygı göstererek huzurundan ayrıldı."
(Kaynak bilmiyorum, birçok yerde olan bir kıssa)

Musa Örnek9August 28, 2013, 8:03
1 2 [3] 4 5 6
Musa Örnek
Toplam İletisi:26