"MEDENİYET VE BOŞ ZAMAN"
"Bu dünyada pek çoğu bir düzey eşyaya tekabül eden ve elde edilmeye değer
bulunan pek çok şey sayabiliriz, ama artık uğruna yaşamaya; daha
patetik olarak söyleyelim; ölmeye değer ne kaldı acaba? Ne adına ne
kadar "şeyi" gözden çıkarabiliyoruz? Kim ne kadar, ne adına nelerden
vazgeçebiliyor?"
MEDENİYET VE BOŞ ZAMAN - SÜLEYMAN SEYFİ ÖĞÜN
Modernleşmenin sadece bir tarihsel praksis sorunu olmadığını, ahlaki boyutları ya da kısacası belli bir ethosunun da bu pratiklere eşlik ettiğini biliyoruz. Nedir bu ethos?

Kısaca ve düz bir bakışla, onu, insanın sürdürdüğü tarihin nesnesi olmaktan kurtarılması ve öznesi kılınmasıyla alakalı olduğunu hemen söyleyebiliriz. Bu bir ahlak ve medeniyet iddiasıdır. Modernistler, insanı tarihin nesnesi kılan eşitsiz eski dünyaya, medeniyet değeri üzerinden karşı çıkıyorlardı. İstedikleri, özne-nesne ilişkisi üzerinden yeni bir medeniyeti insanlığa kazandırmaktı.

Özne-nesne ilişkisi, tarihsel-insanlık durumlarının esasını oluşturur. İnsan akıl ve el diyalektiğini çalıştırır ve geliştirdiği aletler marifetiyle eşyanın sun'i üretimine giderek, tabiata olan bağımlılığını gidermeye çalışır. Burada ilk durak tabiata olan bağımlılığın tasfiye edilmesidir. Bu çabalar sürmektedir. Hayli mesafe kat edildiği de ortadadır. Ama bu bağımsızlaşma süreci beklenmeyen bir sonuç doğurmuş, artık değerin dağılım ya da paylaşımını sorunlu kılmıştır. Artık değerin paylaşımında iktidar temelinde şekillenen ve içi doldurulan kültürel kodlar etrafında, bu kez insanlar arası yeni bağımlılık ilişkileri tezahür etmiştir. O zaman ortaya şöyle bir paradoks çıkmaktadır: Nesnel bir gerçeklik olan tabiattan bağımsızlaşma, özneleşmemize katkıda bulunuyor, ama türdeşler arası yeni bağımlılık ilişkilerini doğurarak, bizi bu ilişkilerin nesnesi kılıyor.

Modernist doğrultunun iki amacı vardır. İlk olarak, insanlar arası bağımlılık ilişkilerinin tasfiye edilmesi hedeflenmektedir. Modernistler eşitsiz ve bağımlılık doğuran ilişkilerin sadece belli bir ayrıcalıklı kesimin özneleşmesini sağladığı, diğerlerini ise nesneleştirdiğini iddia ederler. Bu onlara göre çarpık bir durumdur. Çünkü eğer medeniyetin çarkları toptan ve eşitlikçi bir çizgide çalıştırılmazsa, medeniyet davasının da sonunu getirecek olan lümpenleşmeyle ve ataletle biter. Lümpenleşme ve atalet, ayrıcalıklılar için boş zaman yozlaşmasında kendisini ortaya koyar. T.Veblen'in klasik çalışmasında çok berrak ortaya konulduğu üzere, ayrıcalıklı olanlar, boş zaman sahibidir. Bu diğerlerinin belli bir rutinde, genellikle de toprağa bağımlı olarak bir üretimi sürdürmesi ve buradan elde edilen artığın kendilerine aktarılmasıyla sağlanan bir ayrıcalıktır. Ayrıcalıklılar, tutuculaşarak mevcut süreçlerin aynen devam etmesini isterler. Dinamizmden uzaklaşır, yozlaşır ve çürürler. Aşağıdaki bağımlılar ise geleneklerin şaşmaz rutinleri içinde yaşamaya mahkum edilerek bu genel tutuculaşmanın bir parçası haline getirilmek istenir. Bu lümpenleşme ve atalet, insanın tabiattan bağımsızlaşmasını hedefleyen bir medeniyet saikinin de sönmesine yol açacaktır.

BİZİM ÇAĞDAŞLAŞMA OLARAK ALGILADIĞIMIZ

Modernizm işte bunun için, eski dünyanın eşitsiz ilişkilerini meşrulaştıran ve hegemonik olarak işlediğine inandıkları geleneksel kültürler ve yapılarla savaşa girişti. Bu engeller kaldırıldığı zaman insanın "yaratıcı" güçleri açığa çıkacak, tabiat karşısında yürüttüğümüz savaşı kazanacağımız nihai hedeflere ulaşmamız mümkün olabilecekti. Bunun için de tembelliği lanetleyen keskin bir üretkenlik ideolojisi inşa etti. İyi de modernist literatürde kimi kez örtük, kimi kez de açık olarak ifade edilen "bu son aşama" nedir? Son aşama "boş zaman" idealinden başka bir şey değildir. Ne kadar paradoksal gözüküyor değil mi? Modernistler "boş zaman" kavramına esastan itiraz etmezler. Onların itiraz ettikleri, boş zamanın eski dünyada nahak yere elde edilmiş bir ayrıcalık olmasıdır. Değilse modernizmin tahayyül ettiği, bir bakıma da tarihin sonu olarak özlediği aşamada, akıl-el diyalektiğinin çözülmesi, yüksek bir otomasyon dünyasında beden gücüne olan ihtiyacın sona ermesi ve aklın bütün şubeleriyle birlikte özgürleşmesidir. Akıl artık ele ihtiyaç duymayacak ve kendi içine kapanarak, kendisini mükemmelleştireceği bir kıvama ulaşacaktır. Bu aynı zamanda çalışmaya olan ihtiyacın da sona ermesidir. Bireyler sınırsız bir boş zaman sahibidir ve insanı insan yapan temel özelliği- sahip olduğu aklın sınırsız "yaratıcılığıyla" engin bir mutluluk denizine açılacaklardır.

Bizim "çağdaşlaşma" olarak algıladığımız amaçlar, bu ethos'un yorumlanmasından ibarettir. Hal böyleyse, bizim çağdaşlaşma algımızın bu ethosun neresinde durduğu ve hangi sorunlarla yüklü olduğu son derecede önemlidir.

Göze çarpan ilk sorun, bu algının alabildiğine nesnelleşmesiyle ilişkilidir. Yani, insanı nesneleşmekten kurtarma iddiaları, tarihin tanıklık etmediği kadar nesneleşmeyle sonuçlanıyorsa, ortada bir sorun var demektir. Bunu hem üretim hem de tüketim düzeyinde takip etmek mümkündür. Modern dünyada üretim, karşı konulmaz bir rekabet saiki üzerinden büyük bir fetiş olarak tezahür etti. Ücretli işgücü ve bu zincire katılmaktan başka bir seçeneği olmayan yedek işgücü üretimin nesneleşmiş süreçleri tarafından girdaba düşürüldü. Weber'in "demir kafes" olarak nitelediği bir süreçler ağıdır bu. Kaba üretim ideolojisi bu sürecin taşıyıcısıdır. İster merkez ya da yarı-merkez kapitalist ülkelerde; isterse sosyalist ülkelerde tablo değişmemiş tablo aynı kalmıştır.

Hal-i hazırda artık üretim ideolojisi, kalkınma ve gelişme teorileri çökmüş vaziyette. İleri teknoloji ya da Ar-Ge tekelleriyle temayüz eden merkez kapitalist ülkelerle, çeşitlenen taşeronluk ağında payını arttıran ve KOBİ'leriyle temayüz eden yarı-merkez ülkeler arasındaki bağımlılık ilişkileri dönüştü. Yeni kapitalizm sermaye-emek ilişkisini de tanınmaz hale getirdi. Sermayenin emek ile kurduğu yeni ilişkiler o kadar dağınık ve değişken bir hal aldı ki, yeni eşleşmeleri mevzii meseleler olmaktan çıkararak yeniden bir emek-sermaye disiplini etrafında toparlayabilmek artık zor gözüküyor. Bizim için burada önemli olan bir diğer husus, üretim kapitalizminin mesai ve istihdam kültürünün berhava olmasıyla alakalı. Yepyeni meslekler, fonksiyonlar, karmaşık ve normsuz bir çalışma hayatı hüküm sürüyor. Belki bu dünyada artık büyük bir çoğunluk istihdam göçebeliği yaşıyor ya da mevsimlik çalışanlar haline geldi. Kim ne kadar işsiz, kim ne kadar çalışıyor, bunların süreklilik içinde karşılıklarını bulmak da son derecede güç. Dünya kağıt üzerinde çalışan olup ne yaptığı belli olmayan; yine kağıt üzerinde işsiz görünüp çeşitli işler gören insanlarla dolu. Bugünün dünyasında belirleyici olan "esneklik" ve "boşluklar".

Bütün bu gelişmelerin elbette ki, üretim fetişizmiyle yüklü katı bir dünyanın çözülmesi anlamında bir hayrı olduğu söylenebilir. Ama modernleşmenin "ethos"unun çökmesi başlı başına bir sorun. Yeni bir ethos onun yerini alabilmiş değil. Bildiğimiz, üretim fetişizminin yerini bir tüketim fetişizminin almış olduğu. İlkinde ağır yüklerle çalışmak esastı. B. Russell, Aylaklığa Övgü kitabında bu ağır yüklerle örselenmiş bir esaret dünyasını ve onun kurumlarını eleştiriyordu. İşler öngörüldüğü gibi gitmedi. Eğer öngörülmüş olduğu gibi başarılsaydı, ödül; aklın nesnel dünyaya olan bağımlılığının sona erdiği, hak edilmiş bir boş zaman olacaktı. Olmadı. Sadece yükler, istiab haddinin en son noktasına kadar arttırıldı. Şimdi bu yük kalktı. Emek verme, bedel ödeme, karşılık bulma anlamını çok kaybetti. Bir şeyleri tutturup elde ediş başarısı daha fazla önemseniyor. Artık herkes, ne kadar hak edildiği çok tartışmalı da olsa; boş zaman sahibidir. Sorunlu olan durum boş zamanın ne kadar bize bırakıldığıdır. Bakıldığında şu ya da bu derecede herkesin sahip olduğu boş zaman, kolonize edilmiştir. Esnemelerin ve boşlukların dünyasında elde edişler soluğu tüketimde alıyor. Tüketim artık bir dizi ihtiyacın görülmesinden çok, ne kadarının gerçekten de ihtiyacımız olduğunu bilmeden, tartışmadan, yerine getirmeyi bir tür dünyevi farz olarak gördüğümüz yaşantılarımıza dönüştü. Galiba, üretimin yükü boşaldı, bunun yerine tüketimin yükü bindi sırtımıza.

ÖLMEYE DEĞER NE KALDI?

Artık tabiata boyun eğdirdik. Bunu aletlerimizle yaptık. Şimdi ise bir zamanlar alet olarak düşünülen her şey artık bir alet olmaktan çıkıp bir varlık nedeni haline geldi. Her şeyin moral olarak daha gelişmiş bir başka soyut amaç için var olduğuna inanılan aletli bir dünyadan, her şeyin kendisi için olduğu başka bir dünyaya savrulduk. Şeyleşme, araç-amaç ayrımının ortadan kalktığı bir noktada keskinleşiyor. Bu ayırım, somut, nesnel şeylerden vazgeçmeyi sağlıyor ve insanın özneleşme iddialarını diri tutuyordu. Eşya alet olmaktan çıkıp kendisi için bir varlık olduğunda, vazgeçiş, moral değerde bir irade hareketi olmaktan çıkar ve ancak başka; muhtemelen daha gelişmiş bir eşyalaşmaya ermek adına olabilecektir. Ethos'un çöküşü tam da bu noktada yaşanıyor. Bu dünyada pek çoğu bir düzey eşyaya tekabül eden ve elde edilmeye değer bulunan pek çok şey sayabiliriz, ama artık uğruna yaşamaya; daha patetik olarak söyleyelim; ölmeye değer ne kaldı acaba? Ne adına ne kadar "şeyi" gözden çıkarabiliyoruz? Kim ne kadar, ne adına nelerden vazgeçebiliyor? Bu sorular, hal-i hazırda grotesk bir şekilde karşılanabilir. Hatta, bu soruları soranlar, kötümserler kulübünün iflah olmaz mensupları gibi muamele görebilirler. Ama unutmamalı ki, bir zamanlar herkesin şu ya da bu derecede militanı olduğu üretim fetişizminden bir çırpıda nasıl vazgeçebildik? Üretim dünyası bütün tantanasıyla nasıl da çöküverdi? Benzer bir durum çok da uzak olmadığını kestirebildiğim bir gelecekte tüketim için olacak. Bu tantanalı tüketim fetişizminin de sonu var. Üretimden tüketim adına vazgeçtik. Tüketimden ne adına vazgeçeceğimizin zihni ve ruhi karşılıkları, tüketim sonrası dünyada başlı başına bir medeniyet sorunu.

ZAMAN- S.SEYGİ ÖĞÜN- 1 ARALIK 2010
Musa Örnek9August 28, 2013, 7:29
"DEMOKRASİ SORGULANMALI MI?"

EMRAH AKKURT - DEMOKRASİ SORGULANMALI MI?
"Halihazırdaki sorunlarımızın menşei yeterince demokrat olmamamız değil, siyasetin haddinden fazla hayatımızı işgal etmesi olabilir. Belki de daha çok siyaset yerine daha az siyasete ihtiyacımız vardır. Düşünmek lazım. "
--------------------
DEMOKRASİ SORGULANMALI MI? - EMRAH AKKURT
Mısır’daki darbe karşıtı gösterilere Mısır ordusunun ikinci müdahalesinden sonra Başbakan’ın “… samimi adımlar atılmazsa, artık demokrasi dünyada sorgulanmaya başlanacaktır.” mealindeki demeciyle birlikte “Demokrasi sorgulanmalı mı?” sorusunu epeyce sık işitir olduk.

Fakat bu soruyla birlikte başlayan tartışma, “Batı’nın İslam coğrafyalarına demokrasi vaadiyle kaos getirdiği, bu topraklardaki istikrarın Batı’nın çıkarlarıyla ters düştüğü” ya da “demokrasi sorgulanmalı mı sorusunun İslamcıların tedricen demokrasiyi ortadan kaldırmaya yönelik planının parçası olduğu” yönündeki komplo teorilerinin ekseninde bir fasit daireye hapsoldu.

Tartışmayı bir adım öteye götürmeye gayret edeceğim. Demokrasinin genetik kodları onun İslam coğrafyasında yeşermesine mani mi olmaktadır, ya da demokrasi bu coğrafyalarda sorunlu bir görüntü arz ederken dünyanın geri kalanında, buna Batı dünyası ve Anglo-Sakson ülkeleri de dahil, her şey güllük gülistanlık mıdır? Bu sorulara vereceğim cevap “Hayır” olacaktır. Demokrasi mükemmel, kusursuz, iman edilecek ve siyasi olgunluğun nihai mertebesi olarak görebileceğimiz bir siyasi rejim değildir. Bunu ispatlayacak tarihsel ve teorik kanıtlara sahip değiliz. Bunun yanında, demokrasinin, değişik yaşam biçimlerinin birbirlerini yok etmeden barış içinde bir arada var olmalarını ve kötü yönetimlerden barışçıl ve asgari bir maliyetle kurtulmayı mümkün kıldığı için insanoğlunun şu ana kadar keşfettiği en iyi yönetim biçimi olduğunu, bu imkanları mümkün kıldığı ölçüde ve müddetçe de tercih edilmeye layık bir siyasi rejim olarak varlığını muhafaza edeceğini söyleyebiliriz.

Fakat, son dönem dünya siyasetine baktığımızda demokrasilerin -sadece İslam coğrafyasındaki sorunlu demokrasi teşebbüsleri değil, köklü bir demokrasi geleneğine sahip olan ülkeler de dahil- halihazırda bir krize doğru sürüklendiğini; demokrasilerin bizzat yarattığı “halk iradesinin mutlak egemenliği” ve “parlamentoların sınırlanmaları imkansız bir güç haline gelmeleri” gibi realitelerin sağlıklı bir demokrasinin üzerine bina edildiği “sınırlı ve sorumlu iktidar” ve “hukukun üstünlüğü” gibi değerleri tahrip ettiğini gözlemlemek mümkün. Nitekim, The Guardian’ın Avrupa editörü Ian Traynor 14 Ağustos günü yayımlanan yazısında buna dikkat çekiyor ve Avrupa siyasetinde “demokratik yöntemlerle seçilmiş güçlü, popülist liderlerin devlet iktidarını gitgide daha fazla domine ettiği, muhalefeti şeytan gibi gösterdiği, medyayı ehlileştirdiğinden” söz ediyor ve; Rusya’da Vladimir Putin, Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, Romanya’da Victor Ponta, Çek Cumhuriyeti’nde Milos Zeman ve Macaristan’da Victor Orban liderliğindeki hükümetlerin bu açıdan benzer çizgide olduklarının altını çiziyor. Bu gelişmelerin ışığında, önümüzdeki yıllarda; hukukun üstünlüğü, insan hakları, hürriyet, adalet, tarafsızlık gibi olgularda tahribatlar yaratan seçilmiş hükümetlere karşı cereyan eden tepkilerin, meşruluğu ispatlanmış evrensel değerlerle uzlaşacak, demokrasinin alternatifi siyasi rejimler arama şeklinde bir netice doğurmasını beklemek uzak bir ihtimal olmayacaktır.

DEMOKRASİ ÇOĞUNLUK YÖNETİMİ MİDİR?

Demokrasi kendi başına bir değer değildir. Demokrasiyi kurmaktan ve güçlendirmekten söz ederken korumaya yöneldiğimiz asıl değer özgürlüktür. Bununla birlikte, demokrasi tarihi, çoğunluk iradesinin temsilcilerinin özgürlükleri tahrip etmesinin onlarca örneğiyle doludur. Demokrasinin çoğunluk iradesine dayandırılması nosyonunun, günden güne, halkın akla gelen her konuda söz sahibi olması, bunun önüne hiçbir engel konulmaması gerektiği şeklinde yorumlandığını görebiliriz. İşin ilginç tarafı, muhalefette olan bir parti, iktidar partisini bu hezimetle yerden yere vururken; iktidar partisi de muhalefette olduğu dönemde aynı şeyi yaptığını unutmaktadır. Hal böyle olunca da demokrasi, zinde kuvvetlerin ülkeyi kendi değer yargıları istikametinde sürüklediği bir siyasi sistem haline gelmektedir.

Demokrasilerde meşruluğun kaynaklarından biri kuşkusuz ki halkın rızasıdır. Fakat demokrasiyi tercih edilir bir sistem kılan halkın inanç ve görüşlerinin herhangi bir kesintiye uğramadan olduğu gibi siyasi sisteme yansıması değildir. Önemli olan farklılıkların muhafaza ve bir arada yaşama imkanlarının tesis edildiği bir düzen bina etmektir. Bu da, devletin sınırlı ve sorumlu olması ile, “sınırlı ve sorumlu devlet” de hukukun egemenliğinin kurumsallaşması ile mümkün olacaktır. Yani demokrasiyi bir çoğunluk yönetimi değil de, hak ve özgürlüklerin kurumsallaşması olarak kavramak cari problemlerimizin büyük bir bölümünün ortadan kalkmasını sağlayacaktır. Aksi takdirde, ki Türkiye de bu yoldadır, azınlıkta kalan görüş ve o görüşü savunanların sindirilmesi, hatta egemen kesim lehine toptan bastırılmasının yolu açılacaktır ki, bu da otokratın seçimle işbaşına geldiği bir diktanın yolunu açacaktır.

Demokrasilerde siyasi iktidarlar toplumu çağdaşlaştırmaya kalkışamayacağı gibi, adam etmeye, ahlaklı bireylerden müteşekkil bir bütün haline getirmeye de kalkışamaz. Fakat, mutlak kuvvete sahip olduğu kanaatine varan iktidar sahipleri zamanla kendi fikirlerini paylaşmayan kalabalıkların da tıpkı kendileri gibi “doğru fikirler”in rehberliğinde bir hayat sürmeleri gerektiğine kani olup kendilerine emanet edilen kuvvet ve imkanları bu projelerini hayata geçirmek için kullanabilirler. Ancak bireyler böylesi bir total projeye aynı tepkiyi vermeyecektir. Kimi korkacak, sinecek; kimisi ise isyan edecek direnecektir. Direnenler olduğu müddetçe siyasi iktidar daha da radikalleşecek, ceberrutlaşacak, kitleler üzerindeki baskısını artıracak ve korku toplumu olma güzergahına sapılacaktır.

Fakat kaderin bizi buna mahkum ettiğini ve tarihsel evrimin zorunlu olarak bu neticeyi doğuracağını da söyleyemeyiz. Demokrasinin tanımı, siyasi iktidarın sınırları ve sorumluluğu, hukukun kayıtsız şartsız üstünlüğü üzerine süratli bir konsensüse varabilir ve siyaset vasıtasıyla karara bağlanan süreçleri asgariye indirebiliriz. Halihazırdaki sorunlarımızın menşei yeterince demokrat olmamamız değil, siyasetin haddinden fazla hayatımızı işgal etmesi olabilir. Belki de daha çok siyaset yerine daha az siyasete ihtiyacımız vardır. Düşünmek lazım.
Emrah AKKURT - Yayıncı - Zaman - 23 Ağustos 2013
Musa Örnek9August 27, 2013, 7:24
"LİBERALLER İÇİN YOL AYRIMI" -"Gezi süreci..."
HARUN KABAN - Liberal Düşünce Dergisi Yazı İşleri Müdürü

LİBERALLER İÇİN YOL AYRIMI
Gezi süreci birçok kesimde olduğu gibi liberaller arasında da bir ayrışmaya neden oldu.

Gezi olayları üzerinden başlayan küçük tartışmalar giderek derin tavır farklılıklarına dönüştü. Liberaller ikiye bölündü ve bu gidiş orta vadede ister istemez bir ayrışma getirecek; bu ayrışma giderek derinleşecek. Mısır'da yaşanan darbe sonrasında alınan tutumlar da Türkiyeli liberaller arasında yaşanan bu bölünmeyi belirginleştirdi. Bu durum tarihe not düşmek adına, yaşanan ayrışmanın dillendirilmesini elzem kıldı.

Eleştirilerin rengi ve düzeyi farklı olsa da, ilk gruptakilerin bir kısmı genel olarak olayların başından itibaren bir tertip olduğunu düşünüyor. Bu gruptakilerin bir kısmı ise olayların başlangıçta spontane geliştiği, demokratik bir tepki olarak başladığı ve bir süre sonra meşruiyetini kaybettiği kanaatinde, ki ben de bu gruptayım. Bu gruptan olayların başlangıcında, barışçıl gösteriler olarak gördüğü kısmına iştirak edenler oldu ama bu kimseler sonrasında gösterilerin renginin değiştiğini düşünerek meydanlardan ayrıldı ve süreçten desteğini çekti. İkinci grup ise olaylara başından sonuna kadar destek verdi, birçoğu gösterilere katıldı ve hâlâ eylemci tavırlarını koruyor; gösterilere katılmayanlar da gösterileri başından itibaren destekledi ve hâlâ destekliyor. Ben ikinci gruba “endişeli liberaller” diyorum.

Bazı temel eleştirilerde iki grup da uzlaşıyor. Mesela iki grup da olayların başlangıcını "faiz lobisi" ya da "komplo teorileri" ile açıklamaya mesafeli, küçük nüanslar dışında, olayların spontane başladığında hemfikir. Birinci grup içindekilerden bir kısmı olayların bir tertip olduğunda ısrar ediyor fakat işi “faiz lobisi” ya da “telekinezi”ye kadar götürmüyor; daha çok 2003'teki darbe planları, 27 Nisan veya Balyoz tertipleri gibi günümüze çok uzak olmayan siyaseti dizayn etme girişimlerinin benzeri bir tertipten bahsediyor. Nitekim bu grup içindekilerin bir kısmının, olayların spontane başlamasına rağmen renginin değiştiğini düşündüğü yer Başbakanlık ofislerinin ve Başbakan'ın evinin basılma girişimleri. Bunlar sürecin renginin değiştiğini ve demokratik bir tepki olarak başlayan barışçıl gösterilerin siyaseti dizayn hareketine evrildiğini düşündürten en önemli veriler arasında yer alıyor. Endişeli liberaller ise böyle bir tertibin var olmadığını iddia ediyor ve diğer grup için “tanıdık” olan bu “siyaseti dizayn çabası”nın verilerini dikkate almıyor.

Birinci grupta yer alan bir liberal olarak, AK Parti'nin bazı politikalarına karşı endişelerimi ve eleştirilerimi muhafaza etmekle beraber, bu eleştirilerimi sürdürebileceğim ortamın muhafazasını daha hayati görüyorum. Hükümeti de, Başbakan'ı da beğenmemek, başka bir yönetim istemek meşrudur ama meşru yollarla… Şahsen, Gezi öncesinde son derece sert eleştirilerde bulunurken, Başbakanlık ofislerinin basılma girişimi ile 2007 öncesi “darbeye hayır” ayarlarıma döndüm. “Artık darbe olmaz, olursa tankın önüne yatarım” diyen “şark demokratları” için bir not düşeyim, darbeden kasıt Mısır'daki gibi anakronik bir yöntem değil, siyaseti siyaset dışı yollarla dizayn etme çabasıdır, yoksa Türkiye artık tanksız darbe yapacak kadar o işte profesyonelleşti. Gezi sürecindeki siyaseti dizayn çabasının ne olduğunu da gördüğüm yerden açıkça yazayım: Mesele “iktidarın gayri meşru yollarla Tayyip Erdoğan'dan alınma çabası”dır. Buna özellikle dikkat çekmek istiyorum, “iktidarın AK Parti'den alınması” değil, bizzat “Tayyip Erdoğan'dan alınması” diyorum; zira bu girişimin, yakın geçmişteki benzer siyaseti gayri meşru yollarla dönüştürme çabaları olan AK Parti'ye kapatma davası, 27 Nisan veya 2010 referandumu öncesindeki girişimlerden farkı da bu. Bence “sistemin sahipleri” Erdoğan'sız bir AK Parti'nin gayet kullanışlı olabileceğini de hesaba katarak, Erdoğan üzerinden oynamaya karar verdiler ve sürecin doğrudan hedefi Erdoğan olarak belirdi. Liberaller arasındaki temel ayrışmanın bamteli de burası oldu, Atilla Yayla'nın bir röportajında belirttiği gibi, “Erdoğan gitmeli psikolojisi” liberalleri “kronik Erdoğan düşmanları” ile aynı safa itti.

Geldiğimiz noktada, Gezi Parkı olaylarını, Kemalist beyaz Türkler ve devrimci sol grupların sahiplendiğini, süreci başta demokratik bir tepki olarak gören liberallerin de Gezi süreci ile bir paydaşlıklarının kalmadığını düşünüyorum. 28 Şubat'ta katı Kemalistler, 27 Nisan'da “endişeli demokratlar” ve Gezi sürecinde “endişeli liberaller” demokratikleşme mücadelesinde alınması gereken pozisyonu yanlış okudular. Endişeli liberallerle önceki ayrışmalarda hemfikir olduğumuz bir konu vardı: Kemalistlerin yersiz bulduğumuz hayat tarzı endişeleri... Şimdi ise endişeli liberaller Kemalistlerin bu endişelerine hak vermeye başladılar. Mesela AK Parti'nin dinci olduğunu, demokrat olmadığını, asıl ajandasının başka olduğunu, Tayyip Erdoğan'ın diktatör olmak istediğini Kemalistler bize 27 Nisan'da da söylemişlerdi, 2010'da da… Ben hâlâ bu eleştirilerin yersiz ve bu eleştirilere karşı geliştirilen çözüm pratiklerinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

Diğer önemli bir nokta, endişeli liberallerin diğer grup için dile getirdiği “hükümetin kuyruğuna takılmak, AK Parti'ye arka çıkmak, yandaşlık” gibi eleştiriler yeni değil; fakat bu eleştirileri yıllardır Kemalistlerden duyuyorduk, şimdi endişeli liberallerden duyuyoruz. Benim için değişen bir şey yok, önceki girişimler esnasında olduğu gibi, yine sivil siyasetten yana tavır koyuyorum; o zaman da ne yandaşlığımız kalmıştı, ne saflığımız, şimdi de aynı şey söz konusu, alışkın olmadığımız bir durum değil.

Fakat bir kez daha kayıt düşmek istiyorum, ben AK Parti'den pür liberal politikalar beklemiyorum. Demokratikleşme bir kazanımlar sürecidir, atılan olumlu adım kazanç, atılmayan adımlar eleştiri nedenidir diyorduk, hâlâ öyle görüyoruz. Yapılan reformlar sayesinde daha demokratik bir ülkede yaşıyoruz ve daha fazlasını talep ediyoruz diyerek, yanlış ve eksikleri eleştirmekten, doğruları da desteklemekten geri durmadık, şimdi öyle yapıyoruz.

Hasıl-ı kelam, Gezi sürecinde tehlikenin kısmen savuşturulduğuna inanıyorum. Fakat bu krizin kalıcı çıkış yolu daha fazla demokratikleşmedir. Artık hükümet “yapısal demokratikleşme” konusunda ciddi adımlar atmak zorunda. Yoksa, hâlâ gayet aktif olan “zinde kuvvetler” farklı ittifaklar ve yöntemlerle eski rejimi onarmak için her fırsatı değerlendirmeye çalışacaktır.
-----
24 Ağustos 2013 - Zaman - Harun Kaban
Musa Örnek9August 26, 2013, 12:58
HİLMİ YAVUZ - DİL'İN SÖMÜRGELEŞMESİ
DİL'İN SÖMÜRGELEŞMESİ


Dil'in bozulma ve yozlaşmasının iki temelkoyucu ölçütü vardır, demiştim. Bunun için (i) gündelik konuşma dilinde iletişimin tam anlamıyla gerçekleşip gerçekleşmediği; ve (ii) yazı dilinin, daha doğrusu edebi dil'in verili edebi dil geleneğinden kopup kopmadığı!

Geçen haftaki yazımda, dilimize yabancı kelimelerin girmesinin, belirli koşullarda bir sakıncası olmayacağını belirtmiş; yabancı sözdağarının iletişim olanaklarını ortadan kaldırmadığı sürece kullanılabileceğini önesürmüştüm. Gene de, bunun ulusal dil açısından bazı sorunlara yol açtığını bilmez değilim. Ama tekrar edeyim: Asıl sorun, Dil'in birincil işlevi olan iletişimin (yani, anlam iletimi'nin) zedelenip zedelenmediğidir; yabancı kökenli kelimelerin Dil'e girmesi, iletişimi engellemedikçe, kendini ideolojik bir sorun olarak ortaya koyar;-ki, bunun da iletişim ile ilgili olmadığı açıktır. İdeolojik sorun ise, benim, 'Dil'in Sömürgeleşmesi' diye kavramsallaştırdığım sorundur. Bu konuya birazdan değineceğim.

Öte yandan, yabancı dilden (özellikle de İngilizce'den) kelimelerin değil, fakat Osmanlıca kelimelerin kullanılışında, iletişim sorunlarının yaşandığını da önemle belirtmek gerekiyor. Bir örnek vereyim: Bundan bir süre önce bir TV kanalının sabah programında, halk müziğinden söz edilirken, bir bayan sanatçının 'bizim halk müziğimiz ketumdur', dediğine tanık oldum. Bayan sanatçının 'ketum' kelimesinin anlamını bilmediği, kelimenin bu bağlamda kullanılamayacağının farkında olmamasından anlaşılıyor elbet. Dolayısıyla anlamın, Wittgenstein'in dediği gibi, kullanımdan çıkarsanması ('use-meaning') mümkün olamıyor; iletişim kopuyor böylece. Sıkça rastlanan başka bir örnek de, 'tenzih etmek' fiilinin kullanımıyla ilgili. Çoğu kere bu fiil, gerçek anlamından çok farklı anlamda kullanılabiliyor! Birçok Osmanlıca kelime için durum böyle. Oysa, İngilizce'den dilimize geçen kelimelerin bağlam dışı kullanıldığına pek tanık olmuyoruz. Hiç kimse, 'large', 'cool', 'soft' vb. kelimeleri, anlam bakımından yanlış bağlamlarda kullanmıyor;-ama Osmanlıca kelimeler sözkonusu olduğunda, durum böyle değil!

Bu, size tuhaf gelmiyor mu? İngilizce kelimeleri doğru, Osmanlıca kelimeleri yanlış kullanıyor olmak? Bir geçmişe yabancılaşmanın Dil'deki görünümü! Bu kopuşun Dil'i nasıl sömürgeleştirdiği!

Edebi dile gelince söylenecek o kadar çok şey var ki... Uzağa gitmeye gerek yok: Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Türk yazarının romanlarını Türkçe orijinalinden değil de, özellikle İngilizce çevirisinden okuduklarında Bay Pamuk'un ne demek istediğini çok daha iyi anladıklarını söyleyenlerin mevcudiyeti, bir şeyler ifade etmiyor mu? Bir romancının romanlarında, kendi anadilini, hem anlaşılabilir hem de edebi dile dönüştürmesi, ancak başka bir Dil'e çevrildiğinde mümkün olabiliyorsa, bunun ne anlama geldiğinin farkına varmak zamanı çoktan gelmiş de geçiyor demektir.

Gerçi başka bir yazının konusu ama, sırası gelmişken değinmeden geçemeyeceğim: Hadi Bay Pamuk'u bir yana bırakalım, bugün Türk Dili ile edebi bir üslup gerçekleştirebilen, eski deyişle, 'üslup sahibi' kaç yazarımız var? Ya da, var mı? Bir Yakup Kadri, bir Peyami Safa, bir Ahmet Hamdi Tanpınar?
Kısaca, romanımız üslupsuzdur...
Hilmi YAVUZ- 17 Ekim 2007
Musa Örnek9August 29, 2013, 11:29
"SÖZÜN GÜCÜ ÜZERİNE"
" ‘Liberal demokratik rejimlerde (...) aslında, ‘mutlak’ bir iktidar, daha doğrusu, mutlak iktidar talep etmeyecek kadar kendine güvenen bir iktidar vardır: Foucault’nun da söylediği gibi, (iktidar, H.Y.) hiçbir yerde yoğunlaşmamış, ancak her yere nüfuz etmiştir. Gücünden öylesine emindir ki, kendisine yöneltilmiş hiçbir sözü ciddiye almaz. Hiçbir totaliter ya da baskıcı rejimin sahip olamayacağı bir ‘mülk’e, söz karşısında kayıtsız kalma lüksüne sahiptir. Kısacası, totaliter ya da baskıcı rejimler, söz karşısında tedirgindir; liberal demokratik rejimler ise, kibirli.’ "
--------------------
SÖZÜN GÜCÜ ÜZERİNE - HİLMİ YAVUZ
Bundan bir süre önce ‘İdeolojinin Yüce Nesnesi’ adlı kitabı yayımlanan Slavoj Zizek, kendisiyle yapılan bir konuşmada, bence son derece kışkırtıcı bir tesbitte bulunuyor: ‘Çürümüş, kinik bir sistem olmasına rağmen, reel sosyalizmde bana böylesine çekici, böylesine sempatik gelen şey, konuşulan sözün gücüne olan inançtı.’ Zizek, reel sosyalizmde söz’ün gücünü kanıtlamak için, canalıcı bir örnek veriyor; –şöyle: ‘Yaklaşık yirmi yıl önce, sadece 34.000 satan küçük bir sanat teorisi dergisinin editörüydüm. Bir keresinde, nüfuz edilemeyecek ölçüde kapalı ve modern, ancak satır aralarında muhalif bir mesaj içeren küçücük bir şiir yayımlamıştık. İktidar (burada, komünist iktidar kastediliyor H.Y.) bu şiire eğer kayıtsız kalabilseydi, hiçbir şey olmayacaktı.’ Zizek, bu şiir üzerine Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin olağanüstü (evet, olağanüstü!) bir toplantı yaptığını belirttikten sonra, dikkate değer olan şu sözleri söylüyor: ‘Fakat, burada benim hoşuma giden şey, komünist iktidarın, konuşulan sözün potansiyel, yıkıcı gücünü aşırı biçimde ciddiye almasıydı.’

Slavoj Zizek’in bu konuşmasını, Şükrü Argın’ın Birikim dergisi’nin eski sayılarından birinde yayımlanan, ‘Modern Zamanlarda Sözün Statüsü’ başlıklı, gerçekten değerli bilgiler ve kuşatıcı yorumlar içeren makalesinden aktardım. Argın, ‘Zizek’in sözünü ettiği komünist rejimler de dahil olmak üzere, tüm totaliter sistemler(in), muhalif söz’ün, daha doğrusu, kendi ‘mutlak’ iktidarlarının denetimi dışında kalan sözün potansiyel gücünden’ korktuklarını belirttikten sonra, totaliter siyasal rejimlerle liberal siyasal rejimler arasındaki radikal farkı, bu bağlamda ortaya koyan şu açıklamayı yapıyor:

‘Liberal demokratik rejimlerde (...) aslında, ‘mutlak’ bir iktidar, daha doğrusu, mutlak iktidar talep etmeyecek kadar kendine güvenen bir iktidar vardır: Foucault’nun da söylediği gibi, (iktidar, H.Y.) hiçbir yerde yoğunlaşmamış, ancak her yere nüfuz etmiştir. Gücünden öylesine emindir ki, kendisine yöneltilmiş hiçbir sözü ciddiye almaz. Hiçbir totaliter ya da baskıcı rejimin sahip olamayacağı bir ‘mülk’e, söz karşısında kayıtsız kalma lüksüne sahiptir. Kısacası, totaliter ya da baskıcı rejimler, söz karşısında tedirgindir; liberal demokratik rejimler ise, kibirli.’

Hiç şüphe yok: Zizek’in ve Argın’ın tesbitleri doğrudur. Ve elbette, Argın’ın da belirttiği gibi, totaliter toplumlarda söz’ün gücünün öne çıkarılması, bu toplumlara, nostaljik bir bakışla, özlem duyulduğu anlamına da gelmez! Ancak, burada üzerinde durulması gereken, totaliter iktidarların söz’ün gücü karşısında niçin korkuya kapıldıklarıdır. Gerçekten de, totaliter rejimler, kendilerine yöneltilmiş her sözü niçin ciddiye alırlar? Niçin, iktidarlarından ‘emin’ değillerdir?

Ben meseleyi, totaliter iktidarların ürettikleri (ve ‘yeniden–ürettikleri’) ‘anlam rejimleri’ bağlamında ele almak gibi bir varsayımdan yola çıkarak temellendirmek istiyorum. Hemen belirtmeliyim: Faşizmin ürettiği ‘anlam rejimi’, her söz veya edimin, verili ve konvansiyonel bağlamlarının ötesinde, bir başka anlama geldiğine gönderme yapar. Sıradan herhangi bir söz veya edim, bu ‘anlam rejimi’nde, neredeyse esoterik, gizemli bir söze veya edime dönüşür.

Bir örnekle anlatayım: Milan Kundera, ‘Gülüşün ve Unutuşun Kitabında, Mirek’in (romanın kahramanlarından biri), otomobilindeki bir arızayla ilgilenmesi için gittiği bir oto tamircisinin, kendisine şöyle dediğini aktarır: ‘Prag’-da, Saint–Venceslas alanında, adamın biri kusuyordu. Bir başkası, önünden geçerken, hüzünlü bir tavırla ona baktı, başını salladı ve ‘Sizi nasıl anladığımı bir bilseniz.’ dedi.’

Basit ve olağan koşullarda herhangi bir özel anlam atfedilmesi söz konusu olmayan, fevkalade sıradan bir olay: Saint–Venceslas Meydanı’nda bir adam, büyük olasılıkla, midesi bulandığı için, kusuyor ve oradan geçen biri, sanki bu alelade olayın, konvansiyonel olarak gösterdiğinin dışında ve ötesinde gizemli, esoterik bir başka anlamı varmışçasına, kusan adama, ‘sizi çok iyi anlıyorum!’ diyor! Şaşmamalı: Totaliter veya faşist yönetimlerin ‘anlam rejimi’, her işaretin bir muhalefeti imlediğine, her söz veya edimin arkasında, kaçınılmaz olarak, bir karşı koyma veya direnişin bulunduğuna ilişkin anlamlar üretir. Kundera’nın anlattığı olay, tastamam bunu gösteriyor. Terry Eagleton da bu örnekten yola çıkarak, totaliter rejimlerde, hiçbir anlam boşluğu bırakılmadan her şeyin (evet, her şeyin!) anlamlandırmasını, ‘paranoya’ olarak niteler ki, bence hiç de haksız değildir!

İşin bir de felsefi arka planı var. İris Murdoch’un ‘Ateş ve Güneş’te Derrida’nın ‘La Pharmacie de Platon’ başlıklı felsefi denemesine atıfta bulunarak belirttiği gibi, ‘(konuşulan) dilin kendisi zaten yeterince kötü’dür. Murdoch, şöyle der: ‘Gerçek, konuşmayı içerir ve düşünce de zihinsel bir konuşmadır, bu yüzden düşünce, bir algı olmaktan çok, bir sembolizmdir: Zorunlu bir kötülük (‘a necessary evil’). Platon’un dil için, ‘pharmakon’ (‘ilaç’) metaforunu kullanmış olmasına dikkati çeker Murdoch. Dil de ilaç gibidir: Öldürür ya da iyileştirir.

Yazıyı, Argın’dan bir alıntıyla tamamlamanın tam sırası: ‘Zizek, sözün gücüne inanılan günlere hem özlem duyar hem de korkar, tedirgin olur böylesi günlerden. Son derece haklı. Çünkü hiçbir güç, tekin değildir. Her güç gibi, sözün gücü de, yapıcı olabileceği gibi, yıkıcı da olabilir; zulme direnmeyi mümkün kıldığı gibi, zulme yol açmayı da mümkün kılabilir.’

Dil, bir Janus maskesi gibi taşıdığı bu iki yüzüyle, kendini, galiba, en çok, faşist rejimlerde görünür kılıyor: Öldürüyor ya da iyileştiriyor; yapıcı olabileceği gibi, yıkıcı da olabiliyor!
Hilmi YAVUZ- 21.06.2002
Musa Örnek9August 21, 2013, 8:41
1 2 3 [4] 5 6
Musa Örnek
Toplam İletisi:26