"MEDENİYET VE BOŞ ZAMAN"
"Bu dünyada pek çoğu bir düzey eşyaya tekabül eden ve elde edilmeye değer
bulunan pek çok şey sayabiliriz, ama artık uğruna yaşamaya; daha
patetik olarak söyleyelim; ölmeye değer ne kaldı acaba? Ne adına ne
kadar "şeyi" gözden çıkarabiliyoruz? Kim ne kadar, ne adına nelerden
vazgeçebiliyor?"
MEDENİYET VE BOŞ ZAMAN - SÜLEYMAN SEYFİ ÖĞÜN
Modernleşmenin sadece bir tarihsel praksis sorunu olmadığını, ahlaki boyutları ya da kısacası belli bir ethosunun da bu pratiklere eşlik ettiğini biliyoruz. Nedir bu ethos?

Kısaca ve düz bir bakışla, onu, insanın sürdürdüğü tarihin nesnesi olmaktan kurtarılması ve öznesi kılınmasıyla alakalı olduğunu hemen söyleyebiliriz. Bu bir ahlak ve medeniyet iddiasıdır. Modernistler, insanı tarihin nesnesi kılan eşitsiz eski dünyaya, medeniyet değeri üzerinden karşı çıkıyorlardı. İstedikleri, özne-nesne ilişkisi üzerinden yeni bir medeniyeti insanlığa kazandırmaktı.

Özne-nesne ilişkisi, tarihsel-insanlık durumlarının esasını oluşturur. İnsan akıl ve el diyalektiğini çalıştırır ve geliştirdiği aletler marifetiyle eşyanın sun'i üretimine giderek, tabiata olan bağımlılığını gidermeye çalışır. Burada ilk durak tabiata olan bağımlılığın tasfiye edilmesidir. Bu çabalar sürmektedir. Hayli mesafe kat edildiği de ortadadır. Ama bu bağımsızlaşma süreci beklenmeyen bir sonuç doğurmuş, artık değerin dağılım ya da paylaşımını sorunlu kılmıştır. Artık değerin paylaşımında iktidar temelinde şekillenen ve içi doldurulan kültürel kodlar etrafında, bu kez insanlar arası yeni bağımlılık ilişkileri tezahür etmiştir. O zaman ortaya şöyle bir paradoks çıkmaktadır: Nesnel bir gerçeklik olan tabiattan bağımsızlaşma, özneleşmemize katkıda bulunuyor, ama türdeşler arası yeni bağımlılık ilişkilerini doğurarak, bizi bu ilişkilerin nesnesi kılıyor.

Modernist doğrultunun iki amacı vardır. İlk olarak, insanlar arası bağımlılık ilişkilerinin tasfiye edilmesi hedeflenmektedir. Modernistler eşitsiz ve bağımlılık doğuran ilişkilerin sadece belli bir ayrıcalıklı kesimin özneleşmesini sağladığı, diğerlerini ise nesneleştirdiğini iddia ederler. Bu onlara göre çarpık bir durumdur. Çünkü eğer medeniyetin çarkları toptan ve eşitlikçi bir çizgide çalıştırılmazsa, medeniyet davasının da sonunu getirecek olan lümpenleşmeyle ve ataletle biter. Lümpenleşme ve atalet, ayrıcalıklılar için boş zaman yozlaşmasında kendisini ortaya koyar. T.Veblen'in klasik çalışmasında çok berrak ortaya konulduğu üzere, ayrıcalıklı olanlar, boş zaman sahibidir. Bu diğerlerinin belli bir rutinde, genellikle de toprağa bağımlı olarak bir üretimi sürdürmesi ve buradan elde edilen artığın kendilerine aktarılmasıyla sağlanan bir ayrıcalıktır. Ayrıcalıklılar, tutuculaşarak mevcut süreçlerin aynen devam etmesini isterler. Dinamizmden uzaklaşır, yozlaşır ve çürürler. Aşağıdaki bağımlılar ise geleneklerin şaşmaz rutinleri içinde yaşamaya mahkum edilerek bu genel tutuculaşmanın bir parçası haline getirilmek istenir. Bu lümpenleşme ve atalet, insanın tabiattan bağımsızlaşmasını hedefleyen bir medeniyet saikinin de sönmesine yol açacaktır.

BİZİM ÇAĞDAŞLAŞMA OLARAK ALGILADIĞIMIZ

Modernizm işte bunun için, eski dünyanın eşitsiz ilişkilerini meşrulaştıran ve hegemonik olarak işlediğine inandıkları geleneksel kültürler ve yapılarla savaşa girişti. Bu engeller kaldırıldığı zaman insanın "yaratıcı" güçleri açığa çıkacak, tabiat karşısında yürüttüğümüz savaşı kazanacağımız nihai hedeflere ulaşmamız mümkün olabilecekti. Bunun için de tembelliği lanetleyen keskin bir üretkenlik ideolojisi inşa etti. İyi de modernist literatürde kimi kez örtük, kimi kez de açık olarak ifade edilen "bu son aşama" nedir? Son aşama "boş zaman" idealinden başka bir şey değildir. Ne kadar paradoksal gözüküyor değil mi? Modernistler "boş zaman" kavramına esastan itiraz etmezler. Onların itiraz ettikleri, boş zamanın eski dünyada nahak yere elde edilmiş bir ayrıcalık olmasıdır. Değilse modernizmin tahayyül ettiği, bir bakıma da tarihin sonu olarak özlediği aşamada, akıl-el diyalektiğinin çözülmesi, yüksek bir otomasyon dünyasında beden gücüne olan ihtiyacın sona ermesi ve aklın bütün şubeleriyle birlikte özgürleşmesidir. Akıl artık ele ihtiyaç duymayacak ve kendi içine kapanarak, kendisini mükemmelleştireceği bir kıvama ulaşacaktır. Bu aynı zamanda çalışmaya olan ihtiyacın da sona ermesidir. Bireyler sınırsız bir boş zaman sahibidir ve insanı insan yapan temel özelliği- sahip olduğu aklın sınırsız "yaratıcılığıyla" engin bir mutluluk denizine açılacaklardır.

Bizim "çağdaşlaşma" olarak algıladığımız amaçlar, bu ethos'un yorumlanmasından ibarettir. Hal böyleyse, bizim çağdaşlaşma algımızın bu ethosun neresinde durduğu ve hangi sorunlarla yüklü olduğu son derecede önemlidir.

Göze çarpan ilk sorun, bu algının alabildiğine nesnelleşmesiyle ilişkilidir. Yani, insanı nesneleşmekten kurtarma iddiaları, tarihin tanıklık etmediği kadar nesneleşmeyle sonuçlanıyorsa, ortada bir sorun var demektir. Bunu hem üretim hem de tüketim düzeyinde takip etmek mümkündür. Modern dünyada üretim, karşı konulmaz bir rekabet saiki üzerinden büyük bir fetiş olarak tezahür etti. Ücretli işgücü ve bu zincire katılmaktan başka bir seçeneği olmayan yedek işgücü üretimin nesneleşmiş süreçleri tarafından girdaba düşürüldü. Weber'in "demir kafes" olarak nitelediği bir süreçler ağıdır bu. Kaba üretim ideolojisi bu sürecin taşıyıcısıdır. İster merkez ya da yarı-merkez kapitalist ülkelerde; isterse sosyalist ülkelerde tablo değişmemiş tablo aynı kalmıştır.

Hal-i hazırda artık üretim ideolojisi, kalkınma ve gelişme teorileri çökmüş vaziyette. İleri teknoloji ya da Ar-Ge tekelleriyle temayüz eden merkez kapitalist ülkelerle, çeşitlenen taşeronluk ağında payını arttıran ve KOBİ'leriyle temayüz eden yarı-merkez ülkeler arasındaki bağımlılık ilişkileri dönüştü. Yeni kapitalizm sermaye-emek ilişkisini de tanınmaz hale getirdi. Sermayenin emek ile kurduğu yeni ilişkiler o kadar dağınık ve değişken bir hal aldı ki, yeni eşleşmeleri mevzii meseleler olmaktan çıkararak yeniden bir emek-sermaye disiplini etrafında toparlayabilmek artık zor gözüküyor. Bizim için burada önemli olan bir diğer husus, üretim kapitalizminin mesai ve istihdam kültürünün berhava olmasıyla alakalı. Yepyeni meslekler, fonksiyonlar, karmaşık ve normsuz bir çalışma hayatı hüküm sürüyor. Belki bu dünyada artık büyük bir çoğunluk istihdam göçebeliği yaşıyor ya da mevsimlik çalışanlar haline geldi. Kim ne kadar işsiz, kim ne kadar çalışıyor, bunların süreklilik içinde karşılıklarını bulmak da son derecede güç. Dünya kağıt üzerinde çalışan olup ne yaptığı belli olmayan; yine kağıt üzerinde işsiz görünüp çeşitli işler gören insanlarla dolu. Bugünün dünyasında belirleyici olan "esneklik" ve "boşluklar".

Bütün bu gelişmelerin elbette ki, üretim fetişizmiyle yüklü katı bir dünyanın çözülmesi anlamında bir hayrı olduğu söylenebilir. Ama modernleşmenin "ethos"unun çökmesi başlı başına bir sorun. Yeni bir ethos onun yerini alabilmiş değil. Bildiğimiz, üretim fetişizminin yerini bir tüketim fetişizminin almış olduğu. İlkinde ağır yüklerle çalışmak esastı. B. Russell, Aylaklığa Övgü kitabında bu ağır yüklerle örselenmiş bir esaret dünyasını ve onun kurumlarını eleştiriyordu. İşler öngörüldüğü gibi gitmedi. Eğer öngörülmüş olduğu gibi başarılsaydı, ödül; aklın nesnel dünyaya olan bağımlılığının sona erdiği, hak edilmiş bir boş zaman olacaktı. Olmadı. Sadece yükler, istiab haddinin en son noktasına kadar arttırıldı. Şimdi bu yük kalktı. Emek verme, bedel ödeme, karşılık bulma anlamını çok kaybetti. Bir şeyleri tutturup elde ediş başarısı daha fazla önemseniyor. Artık herkes, ne kadar hak edildiği çok tartışmalı da olsa; boş zaman sahibidir. Sorunlu olan durum boş zamanın ne kadar bize bırakıldığıdır. Bakıldığında şu ya da bu derecede herkesin sahip olduğu boş zaman, kolonize edilmiştir. Esnemelerin ve boşlukların dünyasında elde edişler soluğu tüketimde alıyor. Tüketim artık bir dizi ihtiyacın görülmesinden çok, ne kadarının gerçekten de ihtiyacımız olduğunu bilmeden, tartışmadan, yerine getirmeyi bir tür dünyevi farz olarak gördüğümüz yaşantılarımıza dönüştü. Galiba, üretimin yükü boşaldı, bunun yerine tüketimin yükü bindi sırtımıza.

ÖLMEYE DEĞER NE KALDI?

Artık tabiata boyun eğdirdik. Bunu aletlerimizle yaptık. Şimdi ise bir zamanlar alet olarak düşünülen her şey artık bir alet olmaktan çıkıp bir varlık nedeni haline geldi. Her şeyin moral olarak daha gelişmiş bir başka soyut amaç için var olduğuna inanılan aletli bir dünyadan, her şeyin kendisi için olduğu başka bir dünyaya savrulduk. Şeyleşme, araç-amaç ayrımının ortadan kalktığı bir noktada keskinleşiyor. Bu ayırım, somut, nesnel şeylerden vazgeçmeyi sağlıyor ve insanın özneleşme iddialarını diri tutuyordu. Eşya alet olmaktan çıkıp kendisi için bir varlık olduğunda, vazgeçiş, moral değerde bir irade hareketi olmaktan çıkar ve ancak başka; muhtemelen daha gelişmiş bir eşyalaşmaya ermek adına olabilecektir. Ethos'un çöküşü tam da bu noktada yaşanıyor. Bu dünyada pek çoğu bir düzey eşyaya tekabül eden ve elde edilmeye değer bulunan pek çok şey sayabiliriz, ama artık uğruna yaşamaya; daha patetik olarak söyleyelim; ölmeye değer ne kaldı acaba? Ne adına ne kadar "şeyi" gözden çıkarabiliyoruz? Kim ne kadar, ne adına nelerden vazgeçebiliyor? Bu sorular, hal-i hazırda grotesk bir şekilde karşılanabilir. Hatta, bu soruları soranlar, kötümserler kulübünün iflah olmaz mensupları gibi muamele görebilirler. Ama unutmamalı ki, bir zamanlar herkesin şu ya da bu derecede militanı olduğu üretim fetişizminden bir çırpıda nasıl vazgeçebildik? Üretim dünyası bütün tantanasıyla nasıl da çöküverdi? Benzer bir durum çok da uzak olmadığını kestirebildiğim bir gelecekte tüketim için olacak. Bu tantanalı tüketim fetişizminin de sonu var. Üretimden tüketim adına vazgeçtik. Tüketimden ne adına vazgeçeceğimizin zihni ve ruhi karşılıkları, tüketim sonrası dünyada başlı başına bir medeniyet sorunu.

ZAMAN- S.SEYGİ ÖĞÜN- 1 ARALIK 2010
Musa Örnek8August 28, 2013, 7:29
"DEMOKRASİ SORGULANMALI MI?"

EMRAH AKKURT - DEMOKRASİ SORGULANMALI MI?
"Halihazırdaki sorunlarımızın menşei yeterince demokrat olmamamız değil, siyasetin haddinden fazla hayatımızı işgal etmesi olabilir. Belki de daha çok siyaset yerine daha az siyasete ihtiyacımız vardır. Düşünmek lazım. "
--------------------
DEMOKRASİ SORGULANMALI MI? - EMRAH AKKURT
Mısır’daki darbe karşıtı gösterilere Mısır ordusunun ikinci müdahalesinden sonra Başbakan’ın “… samimi adımlar atılmazsa, artık demokrasi dünyada sorgulanmaya başlanacaktır.” mealindeki demeciyle birlikte “Demokrasi sorgulanmalı mı?” sorusunu epeyce sık işitir olduk.

Fakat bu soruyla birlikte başlayan tartışma, “Batı’nın İslam coğrafyalarına demokrasi vaadiyle kaos getirdiği, bu topraklardaki istikrarın Batı’nın çıkarlarıyla ters düştüğü” ya da “demokrasi sorgulanmalı mı sorusunun İslamcıların tedricen demokrasiyi ortadan kaldırmaya yönelik planının parçası olduğu” yönündeki komplo teorilerinin ekseninde bir fasit daireye hapsoldu.

Tartışmayı bir adım öteye götürmeye gayret edeceğim. Demokrasinin genetik kodları onun İslam coğrafyasında yeşermesine mani mi olmaktadır, ya da demokrasi bu coğrafyalarda sorunlu bir görüntü arz ederken dünyanın geri kalanında, buna Batı dünyası ve Anglo-Sakson ülkeleri de dahil, her şey güllük gülistanlık mıdır? Bu sorulara vereceğim cevap “Hayır” olacaktır. Demokrasi mükemmel, kusursuz, iman edilecek ve siyasi olgunluğun nihai mertebesi olarak görebileceğimiz bir siyasi rejim değildir. Bunu ispatlayacak tarihsel ve teorik kanıtlara sahip değiliz. Bunun yanında, demokrasinin, değişik yaşam biçimlerinin birbirlerini yok etmeden barış içinde bir arada var olmalarını ve kötü yönetimlerden barışçıl ve asgari bir maliyetle kurtulmayı mümkün kıldığı için insanoğlunun şu ana kadar keşfettiği en iyi yönetim biçimi olduğunu, bu imkanları mümkün kıldığı ölçüde ve müddetçe de tercih edilmeye layık bir siyasi rejim olarak varlığını muhafaza edeceğini söyleyebiliriz.

Fakat, son dönem dünya siyasetine baktığımızda demokrasilerin -sadece İslam coğrafyasındaki sorunlu demokrasi teşebbüsleri değil, köklü bir demokrasi geleneğine sahip olan ülkeler de dahil- halihazırda bir krize doğru sürüklendiğini; demokrasilerin bizzat yarattığı “halk iradesinin mutlak egemenliği” ve “parlamentoların sınırlanmaları imkansız bir güç haline gelmeleri” gibi realitelerin sağlıklı bir demokrasinin üzerine bina edildiği “sınırlı ve sorumlu iktidar” ve “hukukun üstünlüğü” gibi değerleri tahrip ettiğini gözlemlemek mümkün. Nitekim, The Guardian’ın Avrupa editörü Ian Traynor 14 Ağustos günü yayımlanan yazısında buna dikkat çekiyor ve Avrupa siyasetinde “demokratik yöntemlerle seçilmiş güçlü, popülist liderlerin devlet iktidarını gitgide daha fazla domine ettiği, muhalefeti şeytan gibi gösterdiği, medyayı ehlileştirdiğinden” söz ediyor ve; Rusya’da Vladimir Putin, Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, Romanya’da Victor Ponta, Çek Cumhuriyeti’nde Milos Zeman ve Macaristan’da Victor Orban liderliğindeki hükümetlerin bu açıdan benzer çizgide olduklarının altını çiziyor. Bu gelişmelerin ışığında, önümüzdeki yıllarda; hukukun üstünlüğü, insan hakları, hürriyet, adalet, tarafsızlık gibi olgularda tahribatlar yaratan seçilmiş hükümetlere karşı cereyan eden tepkilerin, meşruluğu ispatlanmış evrensel değerlerle uzlaşacak, demokrasinin alternatifi siyasi rejimler arama şeklinde bir netice doğurmasını beklemek uzak bir ihtimal olmayacaktır.

DEMOKRASİ ÇOĞUNLUK YÖNETİMİ MİDİR?

Demokrasi kendi başına bir değer değildir. Demokrasiyi kurmaktan ve güçlendirmekten söz ederken korumaya yöneldiğimiz asıl değer özgürlüktür. Bununla birlikte, demokrasi tarihi, çoğunluk iradesinin temsilcilerinin özgürlükleri tahrip etmesinin onlarca örneğiyle doludur. Demokrasinin çoğunluk iradesine dayandırılması nosyonunun, günden güne, halkın akla gelen her konuda söz sahibi olması, bunun önüne hiçbir engel konulmaması gerektiği şeklinde yorumlandığını görebiliriz. İşin ilginç tarafı, muhalefette olan bir parti, iktidar partisini bu hezimetle yerden yere vururken; iktidar partisi de muhalefette olduğu dönemde aynı şeyi yaptığını unutmaktadır. Hal böyle olunca da demokrasi, zinde kuvvetlerin ülkeyi kendi değer yargıları istikametinde sürüklediği bir siyasi sistem haline gelmektedir.

Demokrasilerde meşruluğun kaynaklarından biri kuşkusuz ki halkın rızasıdır. Fakat demokrasiyi tercih edilir bir sistem kılan halkın inanç ve görüşlerinin herhangi bir kesintiye uğramadan olduğu gibi siyasi sisteme yansıması değildir. Önemli olan farklılıkların muhafaza ve bir arada yaşama imkanlarının tesis edildiği bir düzen bina etmektir. Bu da, devletin sınırlı ve sorumlu olması ile, “sınırlı ve sorumlu devlet” de hukukun egemenliğinin kurumsallaşması ile mümkün olacaktır. Yani demokrasiyi bir çoğunluk yönetimi değil de, hak ve özgürlüklerin kurumsallaşması olarak kavramak cari problemlerimizin büyük bir bölümünün ortadan kalkmasını sağlayacaktır. Aksi takdirde, ki Türkiye de bu yoldadır, azınlıkta kalan görüş ve o görüşü savunanların sindirilmesi, hatta egemen kesim lehine toptan bastırılmasının yolu açılacaktır ki, bu da otokratın seçimle işbaşına geldiği bir diktanın yolunu açacaktır.

Demokrasilerde siyasi iktidarlar toplumu çağdaşlaştırmaya kalkışamayacağı gibi, adam etmeye, ahlaklı bireylerden müteşekkil bir bütün haline getirmeye de kalkışamaz. Fakat, mutlak kuvvete sahip olduğu kanaatine varan iktidar sahipleri zamanla kendi fikirlerini paylaşmayan kalabalıkların da tıpkı kendileri gibi “doğru fikirler”in rehberliğinde bir hayat sürmeleri gerektiğine kani olup kendilerine emanet edilen kuvvet ve imkanları bu projelerini hayata geçirmek için kullanabilirler. Ancak bireyler böylesi bir total projeye aynı tepkiyi vermeyecektir. Kimi korkacak, sinecek; kimisi ise isyan edecek direnecektir. Direnenler olduğu müddetçe siyasi iktidar daha da radikalleşecek, ceberrutlaşacak, kitleler üzerindeki baskısını artıracak ve korku toplumu olma güzergahına sapılacaktır.

Fakat kaderin bizi buna mahkum ettiğini ve tarihsel evrimin zorunlu olarak bu neticeyi doğuracağını da söyleyemeyiz. Demokrasinin tanımı, siyasi iktidarın sınırları ve sorumluluğu, hukukun kayıtsız şartsız üstünlüğü üzerine süratli bir konsensüse varabilir ve siyaset vasıtasıyla karara bağlanan süreçleri asgariye indirebiliriz. Halihazırdaki sorunlarımızın menşei yeterince demokrat olmamamız değil, siyasetin haddinden fazla hayatımızı işgal etmesi olabilir. Belki de daha çok siyaset yerine daha az siyasete ihtiyacımız vardır. Düşünmek lazım.
Emrah AKKURT - Yayıncı - Zaman - 23 Ağustos 2013
Musa Örnek8August 27, 2013, 7:24
HİLMİ YAVUZ - DİL'İN SÖMÜRGELEŞMESİ
DİL'İN SÖMÜRGELEŞMESİ


Dil'in bozulma ve yozlaşmasının iki temelkoyucu ölçütü vardır, demiştim. Bunun için (i) gündelik konuşma dilinde iletişimin tam anlamıyla gerçekleşip gerçekleşmediği; ve (ii) yazı dilinin, daha doğrusu edebi dil'in verili edebi dil geleneğinden kopup kopmadığı!

Geçen haftaki yazımda, dilimize yabancı kelimelerin girmesinin, belirli koşullarda bir sakıncası olmayacağını belirtmiş; yabancı sözdağarının iletişim olanaklarını ortadan kaldırmadığı sürece kullanılabileceğini önesürmüştüm. Gene de, bunun ulusal dil açısından bazı sorunlara yol açtığını bilmez değilim. Ama tekrar edeyim: Asıl sorun, Dil'in birincil işlevi olan iletişimin (yani, anlam iletimi'nin) zedelenip zedelenmediğidir; yabancı kökenli kelimelerin Dil'e girmesi, iletişimi engellemedikçe, kendini ideolojik bir sorun olarak ortaya koyar;-ki, bunun da iletişim ile ilgili olmadığı açıktır. İdeolojik sorun ise, benim, 'Dil'in Sömürgeleşmesi' diye kavramsallaştırdığım sorundur. Bu konuya birazdan değineceğim.

Öte yandan, yabancı dilden (özellikle de İngilizce'den) kelimelerin değil, fakat Osmanlıca kelimelerin kullanılışında, iletişim sorunlarının yaşandığını da önemle belirtmek gerekiyor. Bir örnek vereyim: Bundan bir süre önce bir TV kanalının sabah programında, halk müziğinden söz edilirken, bir bayan sanatçının 'bizim halk müziğimiz ketumdur', dediğine tanık oldum. Bayan sanatçının 'ketum' kelimesinin anlamını bilmediği, kelimenin bu bağlamda kullanılamayacağının farkında olmamasından anlaşılıyor elbet. Dolayısıyla anlamın, Wittgenstein'in dediği gibi, kullanımdan çıkarsanması ('use-meaning') mümkün olamıyor; iletişim kopuyor böylece. Sıkça rastlanan başka bir örnek de, 'tenzih etmek' fiilinin kullanımıyla ilgili. Çoğu kere bu fiil, gerçek anlamından çok farklı anlamda kullanılabiliyor! Birçok Osmanlıca kelime için durum böyle. Oysa, İngilizce'den dilimize geçen kelimelerin bağlam dışı kullanıldığına pek tanık olmuyoruz. Hiç kimse, 'large', 'cool', 'soft' vb. kelimeleri, anlam bakımından yanlış bağlamlarda kullanmıyor;-ama Osmanlıca kelimeler sözkonusu olduğunda, durum böyle değil!

Bu, size tuhaf gelmiyor mu? İngilizce kelimeleri doğru, Osmanlıca kelimeleri yanlış kullanıyor olmak? Bir geçmişe yabancılaşmanın Dil'deki görünümü! Bu kopuşun Dil'i nasıl sömürgeleştirdiği!

Edebi dile gelince söylenecek o kadar çok şey var ki... Uzağa gitmeye gerek yok: Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Türk yazarının romanlarını Türkçe orijinalinden değil de, özellikle İngilizce çevirisinden okuduklarında Bay Pamuk'un ne demek istediğini çok daha iyi anladıklarını söyleyenlerin mevcudiyeti, bir şeyler ifade etmiyor mu? Bir romancının romanlarında, kendi anadilini, hem anlaşılabilir hem de edebi dile dönüştürmesi, ancak başka bir Dil'e çevrildiğinde mümkün olabiliyorsa, bunun ne anlama geldiğinin farkına varmak zamanı çoktan gelmiş de geçiyor demektir.

Gerçi başka bir yazının konusu ama, sırası gelmişken değinmeden geçemeyeceğim: Hadi Bay Pamuk'u bir yana bırakalım, bugün Türk Dili ile edebi bir üslup gerçekleştirebilen, eski deyişle, 'üslup sahibi' kaç yazarımız var? Ya da, var mı? Bir Yakup Kadri, bir Peyami Safa, bir Ahmet Hamdi Tanpınar?
Kısaca, romanımız üslupsuzdur...
Hilmi YAVUZ- 17 Ekim 2007
Musa Örnek8August 29, 2013, 11:29
"SÖZÜN GÜCÜ ÜZERİNE"
" ‘Liberal demokratik rejimlerde (...) aslında, ‘mutlak’ bir iktidar, daha doğrusu, mutlak iktidar talep etmeyecek kadar kendine güvenen bir iktidar vardır: Foucault’nun da söylediği gibi, (iktidar, H.Y.) hiçbir yerde yoğunlaşmamış, ancak her yere nüfuz etmiştir. Gücünden öylesine emindir ki, kendisine yöneltilmiş hiçbir sözü ciddiye almaz. Hiçbir totaliter ya da baskıcı rejimin sahip olamayacağı bir ‘mülk’e, söz karşısında kayıtsız kalma lüksüne sahiptir. Kısacası, totaliter ya da baskıcı rejimler, söz karşısında tedirgindir; liberal demokratik rejimler ise, kibirli.’ "
--------------------
SÖZÜN GÜCÜ ÜZERİNE - HİLMİ YAVUZ
Bundan bir süre önce ‘İdeolojinin Yüce Nesnesi’ adlı kitabı yayımlanan Slavoj Zizek, kendisiyle yapılan bir konuşmada, bence son derece kışkırtıcı bir tesbitte bulunuyor: ‘Çürümüş, kinik bir sistem olmasına rağmen, reel sosyalizmde bana böylesine çekici, böylesine sempatik gelen şey, konuşulan sözün gücüne olan inançtı.’ Zizek, reel sosyalizmde söz’ün gücünü kanıtlamak için, canalıcı bir örnek veriyor; –şöyle: ‘Yaklaşık yirmi yıl önce, sadece 34.000 satan küçük bir sanat teorisi dergisinin editörüydüm. Bir keresinde, nüfuz edilemeyecek ölçüde kapalı ve modern, ancak satır aralarında muhalif bir mesaj içeren küçücük bir şiir yayımlamıştık. İktidar (burada, komünist iktidar kastediliyor H.Y.) bu şiire eğer kayıtsız kalabilseydi, hiçbir şey olmayacaktı.’ Zizek, bu şiir üzerine Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin olağanüstü (evet, olağanüstü!) bir toplantı yaptığını belirttikten sonra, dikkate değer olan şu sözleri söylüyor: ‘Fakat, burada benim hoşuma giden şey, komünist iktidarın, konuşulan sözün potansiyel, yıkıcı gücünü aşırı biçimde ciddiye almasıydı.’

Slavoj Zizek’in bu konuşmasını, Şükrü Argın’ın Birikim dergisi’nin eski sayılarından birinde yayımlanan, ‘Modern Zamanlarda Sözün Statüsü’ başlıklı, gerçekten değerli bilgiler ve kuşatıcı yorumlar içeren makalesinden aktardım. Argın, ‘Zizek’in sözünü ettiği komünist rejimler de dahil olmak üzere, tüm totaliter sistemler(in), muhalif söz’ün, daha doğrusu, kendi ‘mutlak’ iktidarlarının denetimi dışında kalan sözün potansiyel gücünden’ korktuklarını belirttikten sonra, totaliter siyasal rejimlerle liberal siyasal rejimler arasındaki radikal farkı, bu bağlamda ortaya koyan şu açıklamayı yapıyor:

‘Liberal demokratik rejimlerde (...) aslında, ‘mutlak’ bir iktidar, daha doğrusu, mutlak iktidar talep etmeyecek kadar kendine güvenen bir iktidar vardır: Foucault’nun da söylediği gibi, (iktidar, H.Y.) hiçbir yerde yoğunlaşmamış, ancak her yere nüfuz etmiştir. Gücünden öylesine emindir ki, kendisine yöneltilmiş hiçbir sözü ciddiye almaz. Hiçbir totaliter ya da baskıcı rejimin sahip olamayacağı bir ‘mülk’e, söz karşısında kayıtsız kalma lüksüne sahiptir. Kısacası, totaliter ya da baskıcı rejimler, söz karşısında tedirgindir; liberal demokratik rejimler ise, kibirli.’

Hiç şüphe yok: Zizek’in ve Argın’ın tesbitleri doğrudur. Ve elbette, Argın’ın da belirttiği gibi, totaliter toplumlarda söz’ün gücünün öne çıkarılması, bu toplumlara, nostaljik bir bakışla, özlem duyulduğu anlamına da gelmez! Ancak, burada üzerinde durulması gereken, totaliter iktidarların söz’ün gücü karşısında niçin korkuya kapıldıklarıdır. Gerçekten de, totaliter rejimler, kendilerine yöneltilmiş her sözü niçin ciddiye alırlar? Niçin, iktidarlarından ‘emin’ değillerdir?

Ben meseleyi, totaliter iktidarların ürettikleri (ve ‘yeniden–ürettikleri’) ‘anlam rejimleri’ bağlamında ele almak gibi bir varsayımdan yola çıkarak temellendirmek istiyorum. Hemen belirtmeliyim: Faşizmin ürettiği ‘anlam rejimi’, her söz veya edimin, verili ve konvansiyonel bağlamlarının ötesinde, bir başka anlama geldiğine gönderme yapar. Sıradan herhangi bir söz veya edim, bu ‘anlam rejimi’nde, neredeyse esoterik, gizemli bir söze veya edime dönüşür.

Bir örnekle anlatayım: Milan Kundera, ‘Gülüşün ve Unutuşun Kitabında, Mirek’in (romanın kahramanlarından biri), otomobilindeki bir arızayla ilgilenmesi için gittiği bir oto tamircisinin, kendisine şöyle dediğini aktarır: ‘Prag’-da, Saint–Venceslas alanında, adamın biri kusuyordu. Bir başkası, önünden geçerken, hüzünlü bir tavırla ona baktı, başını salladı ve ‘Sizi nasıl anladığımı bir bilseniz.’ dedi.’

Basit ve olağan koşullarda herhangi bir özel anlam atfedilmesi söz konusu olmayan, fevkalade sıradan bir olay: Saint–Venceslas Meydanı’nda bir adam, büyük olasılıkla, midesi bulandığı için, kusuyor ve oradan geçen biri, sanki bu alelade olayın, konvansiyonel olarak gösterdiğinin dışında ve ötesinde gizemli, esoterik bir başka anlamı varmışçasına, kusan adama, ‘sizi çok iyi anlıyorum!’ diyor! Şaşmamalı: Totaliter veya faşist yönetimlerin ‘anlam rejimi’, her işaretin bir muhalefeti imlediğine, her söz veya edimin arkasında, kaçınılmaz olarak, bir karşı koyma veya direnişin bulunduğuna ilişkin anlamlar üretir. Kundera’nın anlattığı olay, tastamam bunu gösteriyor. Terry Eagleton da bu örnekten yola çıkarak, totaliter rejimlerde, hiçbir anlam boşluğu bırakılmadan her şeyin (evet, her şeyin!) anlamlandırmasını, ‘paranoya’ olarak niteler ki, bence hiç de haksız değildir!

İşin bir de felsefi arka planı var. İris Murdoch’un ‘Ateş ve Güneş’te Derrida’nın ‘La Pharmacie de Platon’ başlıklı felsefi denemesine atıfta bulunarak belirttiği gibi, ‘(konuşulan) dilin kendisi zaten yeterince kötü’dür. Murdoch, şöyle der: ‘Gerçek, konuşmayı içerir ve düşünce de zihinsel bir konuşmadır, bu yüzden düşünce, bir algı olmaktan çok, bir sembolizmdir: Zorunlu bir kötülük (‘a necessary evil’). Platon’un dil için, ‘pharmakon’ (‘ilaç’) metaforunu kullanmış olmasına dikkati çeker Murdoch. Dil de ilaç gibidir: Öldürür ya da iyileştirir.

Yazıyı, Argın’dan bir alıntıyla tamamlamanın tam sırası: ‘Zizek, sözün gücüne inanılan günlere hem özlem duyar hem de korkar, tedirgin olur böylesi günlerden. Son derece haklı. Çünkü hiçbir güç, tekin değildir. Her güç gibi, sözün gücü de, yapıcı olabileceği gibi, yıkıcı da olabilir; zulme direnmeyi mümkün kıldığı gibi, zulme yol açmayı da mümkün kılabilir.’

Dil, bir Janus maskesi gibi taşıdığı bu iki yüzüyle, kendini, galiba, en çok, faşist rejimlerde görünür kılıyor: Öldürüyor ya da iyileştiriyor; yapıcı olabileceği gibi, yıkıcı da olabiliyor!
Hilmi YAVUZ- 21.06.2002
Musa Örnek8August 21, 2013, 8:41
"İÇİ BOŞALAN DÜNYANIN GÜZELLEMERİNE DAİR" S. SEYFİ ÖĞÜN
"İÇİ BOŞALAN DÜNYANIN GÜZELLEMERİNE DAİR" ÖZET
--Köksüzlüğün fetiş haline gelmesi
Uzak ve farklı köklerden gelen insanlar büyük şehirlerin yoğunlaşmış ortak mekanında buluşmuştu. Öteki hemen yanı başımızdaydı. Buradan farklı tarihsel tecrübelerin ürünü olan birikimlerin alış-verişi ve zenginliği türeyebilirdi.
--Kapitalizmin ali-cengiz oyunları
Üretim parçalanıyor ve yine parça parça emeğin çok ucuz olduğu ücra coğrafyalara taşınıyor. Bu ali-cengiz oyununda sanayi ve emeğin izini kaybediyoruz. Ekonomizm olarak bildiğimiz güzelleme ekonomiyi yüzde seksenlere yakın ölçülerde sayısallaştırma başarısıyla maruf ve mağrur. Tarihselliği ile insanın tabiata el koyması ve onu dönüştürmek suretiyle kendisini gerçekleştirmesi anlamına gelen ekonomi bugün artık, sayılara ve kağıtlara indirgenmiş dev bir Las Vegas’tır. İşler tanımsız, yersiz ve yurtsuzdur..
--Entelektüelin yeni ev ödevi...
Gelenek, içinden yaşandığı zaman gelenek olur. Atıf konusu olduğu zaman ise bambaşka bir şey. Kaldı ki, kültürler üzerinden yapılan politik davalaşmalar içinde hiçbir şey kendisinde olduğu gibi kalmayacak, kendisi için bambaşka bir hale gelecektir.
Entelektüel hayatın ev ödevi, yeniden bütünlüklü okumayı başarmak. Güzellemelerle değil; ilişkilendirmelerle. İndirgemeci tuzaklara düşmeden, politikayı yeniden ekonomi; ekonomiyi yeniden politika, ekonomiyi kültür, kültürü ekonomi üzerinden okuyabilmek… "
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
"İÇİ BOŞALAN DÜNYANIN GÜZELLEMERİNE DAİR" S. SEYFİ ÖĞÜN - Tam metin
Modernlik insanın zihni ve ruhi zenginliğini sağlayacak, o günlere dek benzerine rastlanmayan tarihsel fırsatları, eş anlı olarak hem oluşturdu hem de iğdiş etti.

Kaba sosyoloji ve ekonomi bilgileri modernliğin demografik gerçekliğinin nüfusların temerküzünde yattığını söyler. Bu temerküzün kapitalist işler ve işlemler dünyasının gereklilikleriyle uyumlu olduğunu biliyoruz. Kapitalizmin üretimi başarmak adına eş anlı olarak hem işgücü ve uzman ihtiyacını sağlamak hem de bunları tüketici kılmak için büyük nüfuslara ihtiyacı vardır. Metropoller bu işler için ideal mekan örüntüleridir. Bunun sonucunda milyonlarca insan ağırlıklı olarak tarım ve zenaatların egemenliğindeki geleneksel üretim kodlarından boşaltılarak şehirlere yığıldı.

Köksüzlüğün fetiş haline gelmesi

İçerdiği bütün sarsıcı gelişmelere rağmen süreç, insanların modernliğin tarihine kadar kapalı devre ve sadece benzerleriyle paylaştığı sıkı geleneksel davranış kurallarına dayalı bir hayata olan kaçınılmaz mahkumiyetini tasfiye eden bir süreç olarak umutları yeşertiyordu. Artık birbirimizden çok uzak değildik. Uzak ve farklı köklerden gelen insanlar büyük şehirlerin yoğunlaşmış ortak mekanında buluşmuştu. Öteki hemen yanı başımızdaydı. Buradan farklı tarihsel tecrübelerin ürünü olan birikimlerin alış-verişi ve zenginliği türeyebilirdi. Yeter ki, bizzat tarihi-kültürel tecrübeler eşitlikçi bir bakışla değer bulsun. Ama öyle olmadı. Mevcut durumu eşitlikçi bir çizgide değerlendirmenin koşulları berhava edildi. Eski şehir patrisyenleri, gelenleri aşağıladı ve bunu kendisini yüceltmenin mesnedi haline getirdi. Daha sonra bu coğrafya aşırı bir hale geldi ve Avrupa-merkezci bir temelde Avrupa-dışı dünyanın toptan aşağılanmasına dönüştü. Süreci sakatlayan bir diğer gelişme de, köksüzlüğün fetiş haline getirilmesiydi. Modern tarihlerin alacakaranlığında, şehir hayatlarının serbesti havası burjuva entelektüellerin başını döndürdü. Bağımsızlığın tadını çıkaran entelektüel hayatlar, insanlığın kurtuluşunu bu minval üzere senaryolaştırmaktan kendisini alamıyordu. Oysa bu birkaç açıdan yanılsamaydı. Kadim dünyanın imtiyazlara dayalı farklılığını reddederken, farklılıkların anlamını yitirdiği bir özden hareket etmek zorundaydılar. Bu, evrensel insan değeri ve onun şaşmaz doğasıydı. Bu kere de özgürlük bir sorun olarak doğuyordu. Çünkü; ancak bir şeyden farklı olma hakkı üzerinden özgür olunabilirdi. Bu farklılık ne olacaktı?

Burjuva entelektüalizmi insanın ruhi ve zihni şubelerinin zenginleşmesini onun tarihsel ve kültürel çevresinden kopuşu üzerinden sağlanacağı konusunda sabit bir fikre sahipti. Kısacası kitleselleşen insanlığın mukadderatı, tarihsel pratikler tarafından tayin edilen farklılıkların eşitlikçi bir çizgide paylaşılmasına dayalı bir zeminde olamayacaktı. Nitekim entelektüel soyutlamalarda tarih ve kültür kavramlarına karşı geliştirilen, ilgisiz; yergici hatta karşıt bir eğilimi göze çarpar. İnsan, a-kültürel bir varlık olarak tarihsiz; doğa, coğrafya dışı bir doğa olarak çevresizdir.

Genellikle Batı Avrupa modernist düşünce geleneğinde yatan bu eğilimleri, Alman düşünüşü enerjik bir şekilde reddedecektir. Tarih ve kültür kavramlarının derin abartısına dayalı bu yeni oluşum ise tarihsicilik (tarihsel gibi gözüküp tarih-dışılık) ve kültüralizme(kültürel gibi gözüküp kültür dışılık) saplanıp kalacaktır. Daha beteri bütün bu eğilimler politikleşecek ve milliyetçiliğe dönüşecektir.

Burjuva entelektüel soyutlamalar, kendisiyle sorunlu gibi gözükse de son tahlilde kapitalizmin üretim ve tüketim odaklı yürüttüğü yaygın bir standartlaştırma işinin güzellemeleri haline geldi. Bu eğretilemelerin reel karşılıkları boğucudur. Burjuva entelektüeller insanlık güzellemesinden dem vururken bunun reel. karşılığı kaba bir kitlesellik, David Riesman’ın deyimiyle “Yalnız Kalabalıklar” olmuştur. Yine aynı entelektüeller birey güzellemesinden söz ederken bunun karşılığı, tutunumsuz ve yabancılaşmış insan tekleri olmuştur.

Kapitalizmin ali-cengiz oyunları

Gelinen aşamada süreç yeni yanılsamalar yaratıyor. Kapitalizmin sorunlu tarihinin çözüldüğüne ve bunun yerini daha insancıl bir kapitalizmin aldığına dair yanılsama bunlardan birisi. Kapitalizm nihayetinde sermaye-emek diyalektiğine oturur. Bugün yeni kapitalizm sermayeyi eskisinden daha seyyal kılıyor. Üretim parçalanıyor ve yine parça parça emeğin çok ucuz olduğu ücra coğrafyalara taşınıyor. Bu ali-cengiz oyununda sanayi ve emeğin izini kaybediyoruz. Ekonomizm olarak bildiğimiz güzelleme ekonomiyi yüzde seksenlere yakın ölçülerde sayısallaştırma başarısıyla maruf ve mağrur. Tarihselliği ile insanın tabiata el koyması ve onu dönüştürmek suretiyle kendisini gerçekleştirmesi anlamına gelen ekonomi bugün artık, sayılara ve kağıtlara indirgenmiş dev bir Las Vegas’tır. İşler tanımsız, yersiz ve yurtsuzdur.. Esnek iş dünyasında yatan, çoğu kez de ilk bakışta gözlenemeyen yeni hegemonyalar ve otorite ilişkileri Richard Sennet’ın ifadesiyle “karakter aşınması”nı keskinleştirmektedir; üstelik kendisinden beklenenin tersine şaşırtıcı verimlilik düşüşleriyle birlikte.

Bu arada emeğin mahalliliği en keskin boyutlarına ulaşıyor. Çok mahdut bir vasıflı işgücü hariç hiç kimse vize, pasaport engelini aşamıyor. Binlerce insan gizli ve kaçak yollarla umut beslediği ama hakkında hiçbir şey bilmediği yerlere gidebilmek için teknelere, kamyonlara doluşuyor. Yollarda telef olup gidiyor. Bunca macerayı atlatıp gelmek istedikleri yere ulaşanlar ise gettolarında mahpus kalıyor ve endüstrilerin göçebeleştiği dünyada işsiz kalan gençlik çeteleri bunun acısını onlardan çıkarıyor.

Entelektüelin yeni ev ödevi...

Güzellemeler ise devam ediyor. Tarih ve kültür karşıtı gelenek yeni liberalizm üzerinden bir kez daha üretiliyor. Kaba bir teknolojizm insanlığın evrensel değeri olarak fetişleştiriliyor.. Bilgi toplumu, internet iletişimi, küçülen dünya efsaneleri yeni ideolojik hegemonyaların söylemleri olarak zihinlere yerleşiyor. Sun’i bir umut doğuyor. Teknoloji insanlığı kaynaştıracak sanılıyor. Oysa en masumuyla şahsiyetlerin rumuz isimlerle perdelendiği, kanıyla canıyla insani olan her şeyin yerine sanal ve sembolik olanın geçtiği bir chat dünyası, güzellemeleriyle bildiğimiz iletişim devriminin -isterseniz ona iletişimsizlik devrimi de diyebilirsiniz- reel sonucu.

Yeni-Kültüralizm ise sahicilik tutkusuyla hareket ediyor. Mesela doğacılık böyle. Kapitalizmin tahribatını meseleleştiren, çevresiz doğanın yerine doğal çevrelerin keşfini tutkulaştıran, ama aslında doğa-insan diyalektiğini ıskalayan bir doğacılık bunun açık göstergesi. Balık endüstrilerinin katliam makinesi olan dev gemilerine, petrol türevi malzemeyle yapılan botlar ve kimyevi boya ürünleriyle saldırıya geçen Greenpeace aktivistleri hikayelerini yazacak bir Cervantes beklemiyor mu?

Sahicilik tutkusu politik düzeyde de sergileniyor. Ulus, devlet vb. politik kurgulara karşı eleştirel olmak yeni entelektüalizmin olmazsa olmaz koşulu haline geldi. Bu kez politik olanın soyutlamalarının ıskaladığı, mağdur ettiği gelenekler, kimlikler icat ediliyor. Atıflara aldanmamak gerekir. Atıf tek başına sahihlik doğurmaz. Tam tersine atıf yapılan şeyin sahihliğini sorunlu hale getirir. Gelenek, içinden yaşandığı zaman gelenek olur. Atıf konusu olduğu zaman ise bambaşka bir şey. Kaldı ki, kültürler üzerinden yapılan politik davalaşmalar içinde hiçbir şey kendisinde olduğu gibi kalmayacak, kendisi için bambaşka bir hale gelecektir.

Entelektüel hayatın ev ödevi, yeniden bütünlüklü okumayı başarmak. Güzellemelerle değil; ilişkilendirmelerle. İndirgemeci tuzaklara düşmeden, politikayı yeniden ekonomi; ekonomiyi yeniden politika, ekonomiyi kültür, kültürü ekonomi üzerinden okuyabilmek…
7 Mart 2006- S. SEYFİ ÖĞÜN
Musa Örnek8August 19, 2013, 8:59
1 2 3 [4] 5
Musa Örnek
Toplam İletisi:25