TOPLUMU YENİDEN KURMAK (Sevgi Yıldırım)
TOPLUMU YENİDEN KURMAK
Sevgi Yıldırım

Bütün sosyologlar neredeyse hepsi yazılarında toplum bir bütündür diyerek başlar ve bitirirler. Nedir bizi bu karmaşık yapıyı bir bütün olarak düşündürten. Bana göre bu bütünlük fikri toplum dediğimizin en büyük özelliklerinden biri olan belirli bir coğrafya üzerinde sabitlenmiş olmasıdır. Yani toplum tanımı bu kritere göre yapılır. Coğrafi olarak sınırları belirlenmiştir. Dolayısıyla toplum belirlenmiş bir sınır içerisinde sonsuzluğa akan bir oluşum gibi düşünülür. Yani önce empirik sonra aposteriori düşüncesine yatkınlık vardır değerlendirmelerde.

Toplum kendiliğindenlik oluşumu ve bilinç unsuru bir kalabalıklar toplamıdır denilebilir. Ama öyle geliyor ki tamamiyle belirlenmiş bir yapısı var. Yani sadece insanların oluşturduğu bir yapıdan bahsederken kastedilen kendiliğindenlik bile bilincin çizdiği rotada oluşan bir durumdur. Tek tek bireylerin kontrolünde olmayan ama ortak aklın kontrol ettiği bir kendiliğindenlik. Toplum genel olarak felsefik anlamda iyinin ve kötünün savaşının yaşandığı bir arena olarak tasvir edilir.

Oysa gerçekliğine bakıldığında iyinin ve kötünün değil haklının ve haksızın çatıştığı bir zemin olduğu fark edilir. Modern kafalar toplumu ezen ezilen ilişkisinin antropolojik tahlilini yaparak meşruluğunu vurgular ve perspektif geliştirirler. Yani onlara göre insan doğal durumdayken uygarlık henüz icat edilmemişken insan kendini hayvanlarla kurduğu ilişkide belirlemiştir. Modernlere göre doğada büyük balık küçük balığı yutmakta ve insan ne kadar da bilinçli bir varlık olsa da bu yönünü değiştiremez. Ve bu onun uygarlığının temelidir. Olması gereken budur.

İnsanın gerçekliği budur şeklinde bir bakış açısı geliştirmişlerdir. Oysa ekolojist anarşizmin mimarı Morrey Bookchin bu tezi kendi problematiğini açıkladığı Toplumu Yeniden Kurmak adlı eserinde eleştirmiş ve farklı bir bakış açısı geliştirmiştir.

Ona göre tahakküm kavramı insana özgüdür. İnsan bilincinin üretimidir. Dolayısıyla bu kavram sadece insan yaşamında varolup uygulanabilecek anlamlandırılabilecek bir kavramdır. Hayvanların yaşamları insan yaşamının bağlamında değerlendirilemez. Yani insan demek düşünen demektir. Düşünmeyen bir canlı tahakküm kuramaz.

Tahakküm bilincin kavramıdır ve bilincin bağlamını kapsamını ifade eder. Oysa hayvan davranışlarını insan bilinci bağlamı içerisinde değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. Büyük balığın küçük balığı yemesi bir tür tahakküm değil hayvanın içgüdüleriyle gerçekleştirdiği bir davranıştır. Tahakküm insan eliyle üretilmiştir. Yani büyük balık küçük balığı yemek için masa başında plan proje yapmaz. Yıllar öncesinden her şeyi düşünerek ince ince planlamaz.

Oysa tahakküm bir plandır. Hem de en ince ayrıntısına kadar projelendirilen bir bilinç ürünüdür. Dolayısıyla Bookchin modern paradigmanın toplumu açıklamada kullandığı bakış açısını bu yaklaşımını can evinden vurmuş ve zihin açmıştır.
tutunamayanlar10July 21, 2013, 5:19
EŞİTSİZLİĞİN KAYNAĞI (Selma Ulusoy)
Eşitsizliğin Kaynağı Üzerine Bir Deneme

Selma Ulusoy

18. y.y. Aydınlanma filozoflarından olan Jean Jacques Rousseau’nun bu kitabında ağırlıklı olarak mülkiyetten, toplumsal sözleşmeden, doğa durumundan uygarlığa geçişten, insanlar arasındaki fiziksel ve sosyal eşitsizliklerden, kendi devlet fikrinden, Cumhuriyet yönetimlerinden ve özgürlüklerden bahsedilmiştir. Şimdi bu kavramların hepsini teker teker açmaya çalışacağım.

Öncelikle bu kitabın içeriğini anlayabilmek için Aydınlanma döneminin koşullarına bakmamız gerekir. Skolastik felsefenin etkisindeki Avrupa insanı Fransız Devrimi ve Aydınlanmayla ile birlikte aklı ön plana çıkarmıştı. Tanrı’yı alaşağı edip onun tahtına insanı yerleştirmişti. Sekülerizme hızlı bir geçiş süreci başlamıştı. Ayrıca bireycilik ve rasyonalizm bu döneme hâkimdi. Bu dönemi genel bir çerçevede kısaca açıkladıktan sonra kitabın içeriğinden söz etmeye başlayabiliriz.

Rousseau bu dönem içinde en çok yankı bulan filozoflardan biridir. Kuşkusuz ki bu kitap da bazı ideolojik kesimlere esin kaynağı olmuştur. Kitabın önsözünde yazarın Diderot tarafından belirlenen yöntem araçlarını kullandığından bahsedilir. Bu araçlar: Doğayı gözleme, düşünme ve deneydir.

Rousseau konuşmasında insanın tarihinin şemasını şu şekilde göstermiştir:

1-Başlangıçta vahşi gelişmemiş hayvanın hem barışçıl olup hem de olmadığından, mutlu olmadığından çünkü mutluluğun mutluluk bilincini varsaydığından söz eder.

2-İlk insan toplumlarının, insanın en mutlu çağı olduğundan ayrıca bu durumun doğa haline göre bir ilerleme gösterdiğinden buna karşılık artık insanın bazı düşkünlüklerinin de başladığını söyler.

3-Burada kendi zamanının toplumunu kastederek; özel mülkiyetin ortaya çıkmasından sonra zenginlerin bu mülklerini korumak için sözleşmeye başvurduklarını fakat bu sözleşmenin hileli olduğundan bahseder. Böylece uygarlık durumuna geçilmiş olur. Rousseau Demeç’te şöyle der: ‘‘Uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda, eşitsizlik yolundaki yeni bir ilerlemedir. Uygarlıkla doğmuş olan toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.’’

4-Daha sonra da böyle hileli bir sözleşmeye alternatif bir sözleşme ortaya koyar. Herkesin özgürlüğünü korumak için bütünün özgürlüğünü feda edeceği bir sözleşmeden bahseder.

Yazar insanlar arasında iki tür eşitsizliğin olduğunu söyler. Bunlardan bir tanesi doğa tarafından meydana getirilen yaş, boy, cinsiyet, zekâ gibi fiziksel eşitsizlikler, ikincisi de uzlaşmaya dayanan insanların zararına olan fakat bazı kimselerin yararlandığı manevi ya da politik eşitsizliklerdir. Zaten kitapta fiziksel eşitsizlikten fazlaca söz edilmez. Çünkü bu eşitsizlik doğa tarafından belirlenmiştir. ‘‘Toplumun temellerini araştıran filozoflar, doğal duruma geri gitmek zorunluluğunu duymuşlardır; ancak bunların hiçbiri, Rousseau’ya göre, hiçbir zaman oraya ulaşamamışlardır. Onların hepsi doğaya, kaynakları yalnızca toplumda olabilecek özellikler atfetmişlerdir’’(Bottomore-Nisbet;2002:31).

Doğa durumunda çocukluktan itibaren doğanın koşullarına uyum sağlamış vahşi insan çok güçlü ve gürbüzdür. Bu yüzden tüm ötekileri yok eder. Ayrıca ilk insanların bizim gibi konut, gıda ya da çıplaklık gibi sorunları yoktur. Yani bizim gereksindiğimiz şeylere onlar ihtiyaç duymazlar. Fakat bu insanlar topluma alıştıkça herkes de kıskançlık, beğenilme ve saygınlık gibi duygu durumları ortaya çıkar. Böylece doğa durumundan uygarlığa geçiş sürecinde insanlar o saflıklarını, mutluluklarını ve ahlak temizliklerini kaybederler.

‘‘Yalnız başına yaşayan cinsler, ancak birleşme zamanlarında, o da geçici olarak, bir arada bulunuyorlardı. Bu mutlu ve esen yaşayışta tam bir eşitlik vardı; kimse kimseden kuşkulanmıyordu; her şey bol bol vardı; herkes kendisi için yaşıyor, kendi kendisiyle yetiniyordu. Ama bu insanlardan biri bir başkasının yardımına gereksinme duyduğu gün, bu eşitlik de sona ermiş oldu. Doğa durumu tarımın başlaması ve buna bağlı olarak mülkiyet kavramının ortaya konması ile kapanmıştır. İlk olarak bir toprak parçasının etrafına bir çit çevirip ‘Burası benimdir’ diye ve buna inanacak budalalar bulan kimse ‘yurttaşlar toplumu’nun gerçek kurucusu olmuştur’’(Gökberk;2004:340–341).

Bu nokta da Rousseau’nun üzerine en çok kafa yorduğu konulardan biri olan mülkiyet kavramı üzerinde durmak gereklidir. Mülkiyet tarıma geçiş sürecinde başlamıştır. Fakat ‘‘ sürekli mülkiyeti kurmak için tarım yeterli olmaz sadece; yararlı yasalar, bu yasaları uygulatmak için devlet memurları gerekti; kısacası, toplum hali gerekti’’(Proudhon;1998:117).Mülkiyet kabul edildikten sonra bunun sonucu olarak ilk hukuk kuralları doğdu. Yetenekler eşit olmadığı için hiçbir zaman tam anlamıyla eşitlik sağlanamadı.

En güçlü olan, daha çok iş yaptı ve herkesin birbirine karşı gereksinmeleri oldu. Böylece de doğal eşitsizlik, değiş-tokuş düzenindeki eşitsizlikle gelişti. İnsanlar mülkiyet fikri ortaya çıkmadan önce ancak fiziksel güçlerini, avladıkları hayvanları ve sahip oldukları yetenekleri ortaya koyarlardı. Fakat mülkiyet beraberinde mirası da getirdiği için kimileri ceplerini parayla doldurmuş, kimileri de onların kölesi olmuştu. Toplumsal sözleşme de toplumsal tabakaların oluşmasına yol açmıştı.

Rousseau’nun zorba hükümdarlar hakkındaki düşünceleri şöyledir: Hükümdarların sahip oldukları egemenlik hakları güçleriyle yakından ilgilidir. Güç kaybolduğu anda egemenlik sona erer.

Son olarak filozofun Cumhuriyet yönetimi ile ilgili düşüncelerinden bahsetmek gerekir. Filozof bu yönetimi en adaletli, bilgeliğin, barışın, iyi değerlerin hâkim olduğu bir sistem olarak değerlendirir. Ayrıca bu yönetimin lüks, zevk ve gösterişten arınmış olduğunu savunur.

Kuşkusuz ki Rousseau tüm bu düşünceleriyle bazı ideolojilere esin kaynağı olmuştur. Örneğin Marksist söylemlerde Rousseau’nun yansımasını açıkça görebiliriz. Aydınlanmayla birlikte genellikle bugünkü bilinen anlamıyla ideolojilerin ortaya çıktığını da düşünürsek, bu durum pek de şaşırtıcı bir son değildir. Her şeye rağmen Rousseau bir Cumhuriyet savunucusudur ve buradan da anlaşılacağı üzere Marksistler bu büyük düşünürün yalnızca bir boyutunu alıp geliştirmeyi tercih etmişlerdir. Bunun dışında düşünürün “doğa durumu” kavramıyla I. komünal dönemin yapıları birbirlerini çağrıştırmaktadır.

Son kertede Rousseau çağları aşan bir kavrayış yakalamış ve toplumsal düşünce adına önemli düşünceler bırakmıştır insanlığa.

KAYNAKÇA:

• Bottomore T. , Nisbet R.(2002)Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Ayraç Yayınları, Ankara.
• Gökberk, Macit(2004)Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul.
• Proudhon, Pierre Joseph(1998)Mülkiyet Nedir? ,çev: Vedat Gülşen Üretürk, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul.
tutunamayanlar10July 21, 2013, 5:13
JACQUES DERRİDA (Caner Kaplan)
JACQUES DERRİDA

Caner Kaplan

Jacques Derrida 15 Temmuz 1930 El - Biar' da( Cezayir ) doğdu;8 Kasım 2004’te Paris’te öldü. Fransız bir filozof, edebiyat eleştirmeni ve yapısökümcülük olarak bilinen eleştirel düşünce yönteminin kurucusudur. Derrida’nın etkinliği yalnızca felsefeyle sınırlı olmamıştı yaşamında özellikle 1960'lardan sonra yoğunlaşan siyasal konjonktür içinde, ırkçılık karşıtı hareketlerde yer almıştır. Fransa'daki Cezayir'li mültecilerin haklarını desteklediği ve ayrıca Soğuk Savaş dönemi Çekoslavakya' sının muhalif hareketlerini desteklediği ve bu nedenden dolayı 1982 yılında aynı ülkede tutuklanmış olduğu bilinmektedir ünlü filozofun. Körfez savaşı sırasında ise Alman filozof Jürgen Habermas'la birlikte “Frankfurter Allgemeine”de kaleme aldıkları bir yazıda, dünya entelektüellerini ABD'nin Irak'a karşı giriştiği saldırıya tavır almaya ve Avrupa'nın dünyadaki yerini yeniden tanımlamaya giriştiği bilinir.

Paris’te Ecole Normale Superieur'de ve Sorbonne Üniversitesi'nde okudu.1970'lerden itibaren Paris ve ABD'deki Johns Hopkins, Yale, Harvard, Kaliforniya Üniversitelerinde akademik kariyerini sürdürdü. Geliştirdiği yöntem ve kavramlar edebiyat eleştirisinden sosyolojiye, kimlik sorunundan felsefeye bütün düşünsel alanlarda etkisini gösterdi ve sarsıcı sonuçlara yol açtı. Michel Foucault, Gilles Deleuze, Fellix Guattari gibi ünlü Post yapısalcı Felsefe'nin ya da başka bir deyişle yapısalcılık–sonrası teorinin kurucu öncülerinden biridir.

1960'lı yıllardan itibaren geniş bir entelektüel kesimin dikkatini çekmeye başladı. Özellikle düşünce tarihine yönelttiği köktenci eleştiriler ve yazmanın yani yazı'nın doğasıyla ilgili teorik önermeleri önemsendi. J.J.Rousseau, Friedrich Nietzsche, Andre Gide, Paul Valery, Albert Camus gibi yazarları erken dönemde okuyan Derrida, Bergson ve Sartre etkisiyle felsefe çalışmalarına yönelmiştir. Bu yönelim sonrasında, sürekli felsefenin ve düşüncenin kıyılarında dolanacak, düşünce tarihi içinde geri alınması ya da yok sayılması olanaksız olduğunu görecek ve bu alanda müdahaleler gerçekleştirecektir.

Daha sonra J.Derrida “yapısökümcülük” denilen Derrida’cı yöntem olan, yani metnin derin yapılarını ayrıştırmayı hedefleyen, yöntemsel yaklaşım edebiyat kuramı olan dilbilim, felsefe, hukuk, sosyoloji, kültür kuramı, mimarlik gibi disiplinler başta olmak üzere birçok alanda yeni açılımlar getirdiği felsefesini geliştirecektir.

Onun çalışmaları köktenci bir şekilde, Platon’dan günümüze çeşitli ve karşıt eğilimlerle gelmiş olan metafizik ve felsefenin sorgulanması ile böyle bir sorgulama ışığında örneğin Marx, Freud ya da Nietzsche gibi düşünürlerin yeniden değerlendirilmesi olanağını sağladı.

Yapısalcılık’tan Sonra

Derrida, Dil’i yeniden sorunsallaştırır. Dolayısıyla yapısalcılığı özellikle Sausseure’ü ve Levi-Strasuss’u da kendi sınırlılığı çerçevesinde sorunsallaştırır. Ona göre, dil, yapısalcıların sandığı ve gösterdiklerinden çok daha fazla oynak ve belirsiz bir şeydir. Anlam, karşıtlık içinde başka bir anlama gönderme yapmaksızın doğamaz ve anlamın sınırları Dil'in tarihselliği içersinde sürelki yer değiştirir; çünkü göstergeler her zaman başka anlam bağlamlarından geçerler, başka anlamlara gelirler, asla kapatılamazlar. Bağlamdan, bağlama değişen göstergeler zincirinde anlam, dolayısıyla durmadan değişen bir nitelik arz eder. Derrida bağımsız bir gösterilenler alanının olamayacağını ileri sürer. Burada iki önerme belirginleşir:

Birincisi, bağımsız bir gösterilenler alanının olanaksızlığı ve ikincisi hiçbir şekilde ya da herhangi bir şekilde bir gösterge dizgesinden kaçılamayacağıdır. De La Grammatoligie 1967’de yayınlandı. O dönem yayınlanan, yazı üzerine diğer iki ayrı çalışmasıyla birlikte bunlar; Derida’nin çizgisinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu metinler Fenomenoloji ve Edmund Husserl’i, Dilbilimi ve Ferdinand de Sausseure’ü, Psikanalizi ve Jacques Lacan’ı, Yapısalcılığı ve Levi-Strasuss’u eleştiriye aldığı temel ve öncü çalışmalardır.

Yapısalcılığı ve fenomenolojiyi, bir yapısalcının ve fenomenologun yapamayacağı şekilde, kendi içinde mantıksal sonuçlarına götürerek dilin ve yapı'nın merkeziligini sorunsallaştırdı. Buna bağlı olarak yapıların tarafsızlığı önermesini bu düzlemde geçersiz kıldı. Yapısalcılık iç-ögelerinin ayrımı olarak yapıyı tanımlamakla geleneksel felsefedeki "Merkez " anlayışını yerinden etmişti. Derrida, bu noktada yapıların merkeziliğine yönelik eleştirisiyle devreye girer ve yapısökümcülüğü oluşturarak yapısalcılığı yerinden eder. Yapısöküm, burada, Deconstruction’un Türkçe karşılığı olarak kullanılmaktadır.

Başka yerlerde bunun yapıbozum ya da yapıçözüm olarak karşılandığı da görülür. Derrida’nın yapısalcı Dil anlayışına itirazı, kendisinin asıl temel sorgulama konusu olan mevcudiyet metafiziği [bu terim başka bazı çevirilerde "Bulunuş Metafizigi" olarak çevrilir] dediği geleneksel düşünce yapısına karşı itirazının temelini oluşturur. Mevcudiyet metafizigi, Platon’dan Husserl’e ve yapısalcılığa kadar uzanmaktadır. Ve sonuçta hepsi bağımsız bir mevcudiyet ya da varlık alanının olduğu varsayımından haraket ederler; oysa Derrida, göstergelerin ya da işaretlerin işaret ettiği ve bu göstergelerden, tamamen bağımsız bir alanın olanaksızlığını ileri sürer ve gösteren'den bağımsız bir gösterilen'in mümkün olmadığını ortaya koyar.

Buna göre, anlama işaret eden işaretlerden ya da göstergelerden bağımsız bir anlam alanının olamayacağı gösterilmiş olunur, yani hiçbir koşula bağlı olmayan bir bulunuşun ya da mevcudiyetin söz konusu olamayacağı belirtilir. Şu anda bulunuş, dil bağlamında sözkonusu olamaz. Çünkü " Aşkın bir gösterilen yoktur ".Her gösteren, başka bir göstereni gösterir ve buradan elde edilecek olan yalnızca mevcudiyet değil anlama kaynaklık eden"Gösterge Zincirleri "dir. Böylece "Anlam Oyunu" sonsuz/bitimsiz bir oyuna dönüşür.

Ses - Merkezcilik Ve Söz – Merkezcilik

Derrida’nın ses-merkezcilik’i ve söz-merkezcilik’i reddedişi de tam bu noktaya ilişkindir. Bunların yapılarını sökerek Derrida, mevcudiyet metafiziginin örtülerini kaldırır. İdea, Tanrı, Akıl ya da Madde gibi merkezlerin başka nosyonlara dayanak olmaları sözkonusu olamaz Derrida'ya göre. Çünkü "aşkın bir göstergenin yokluğu" sözkonusudur. Dolayısıyla, yazı karşısında ses’e ve söz’e öncelik ve ayrıcalık verilmesi de anlamsızdır. Söz-yazı ayrımının kendisi bizzat, bu metafiziksel düşüncenin ürünüdür, yani belirli bir merkez üzerinde ikili karşıtlıklarla işleyen felsefe geleneğinin bir sonucudur. Her tür metafiziksel düşünce Derrida'ya göre ikili karşıtlıklarla taşınır. Madam Sarup bunları şöyle belirtir:

gösteren/gösterilen,duyulur/düşünülür,konuşma/yazı,söz/dil,artzamanlı/eşzamanlı,uzam/zaman, edilgenlik/etkenlik. Ayrıca bunlara daha ideolojik kullanımları olan ikilikleri de ekler: madde/tin,özne/nesne,yanlışlık/dogruluk,bedeb/ruh,temsil/mevcudiyet,görünüş/öz,içsel/dışsal vb. gibi. Derrida, yapısalcıların bu ikilikleri fazla sorgulamadan kabul ettiklerini söyler. Bu karşıt terimlerin her biri ancak diğerinin var olmasıyla birlikte var olurlar. Derrida bunu anlamanın yöntemsel araçlarını geliştirir yapısökümcülüğü ile. Söz-Yazı ayrımı, metafiziğin en gizli ve güçlü argümanının kalbindir ve kabul edilemezdir; Çünkü Derrida’ya göre, geleneksel düşüncede konuşmanın birincil konuma çıkarılmasının gerisinde"Bulunuş Metafiziği"nin temel mantığı yatmaktadır.

Buna göre konuşmada, konuşan kişi ürettiği sözle eşanlamlı bulunmakta yani sözüyle arasında zamansal ya da uzamsal bir uzaklık olmamaktadır. Bu doğrudanlık, konuşmada, dolayısıyla ses ve söz’de, konuşan kişinin ürettiği söz ve o söz aracılığıyla anlatmaya çalıştığı şey arasında bir örtüşme yani özdeşlik olduğunu varsayar. Başka bir deyişle, anlamın söz'de içkin olduğunu kabul edilir burada. Derrida bunun böyle olamayacağını gösterir. Şimdi burada var oluş, söz’ün içinden belirlenebilecek bir şey değildir. Yazı için geçerli olan söz için de geçerlidir; her söz söyleyenin ve söylenenin yokluğunda söylenmiştir, dil’e gelen aşkın bir gösterilene asla işaret edemez.

Logos'un Sökümü

Derrida yaptığı yapısökümcü okumalarla, klasik felsefenin, yani Derrida'ya göre mevcudiyet metafiziğinin bilinçdışı kaynaklarını ortaya koymaya çalışmış, metinin yapısındaki ikili karşıtlıkları sorunsalaştırmış ve böylece mevcut düşünüş yapısını sökmeyi denemiştir. Bir "merkez" ve "dışarısı" olduğu varsayımına karşı, Derrida'nın ünlü argümanı ve sav sözü şöyledir:

Metnin dışında hiçbir şey yoktur. Bu noktada, Derrida’nın çalışmasında Logos'a yönelik temelli itirazların geliştirildiği görülür. Batı felsefesi'nde hem söz hem de akıl anlamına gelir Logos. Derrida’nın eleştirisinin tam da bu hedeflere yöneldiği açıktır. Burada metafizik bir varlık görüşü gizlidir çünkü ve Derrida, bir yandan akıl'ın konumunu sorunşallastırarak bir yandan da söz-merkezcilik'in yapısını deşifre ederek, mevcudiyet metafiziğinin ardındaki temel dayanak olan Logos'un sökümünü gerçekleştirir. Bunun sonucunda özne'nin metafizik mevcudiyet fikrinin merkezindeki konumu sona erdirilir. Söz ve akıl sahibi özne artık metafizik mevcudiyetin merkezi dayanak noktası degildir.

Bazı Yapıtları:

1. De la Grammatologie,1967
2. La Dissemination (Yayılım),1972
3. Marges de la philosophie (Felsefenin Kıyıları),1972
4. La verite en peinture(Resim olarak gerçek), 1978
5. La cartepostale(Kartpostallar),1980
6. Psiche,inventions de l’autre (Psiche,Ötekinin icatları),1987
7. Du Droit a la philosiphie ( Felsefe Hakkı Üzerine),1990
8. Apories(Çatışkılar),1996
9. L’Autre cap (Öteki Hedef Başka Baş)1991,(M.Başaran, Bağlam yay. 2003)

Türkçede yapıtları:

1.Marx’ın Hayaletleri, 1993(çev: A.Tümertekin, Ayrıntı yay.,2001).
2. Marks ve Mahdumları,2002.
3. Şiir Nedir?, (çev: Ahmet Sarı/Abdullah Arslan, Babil yayınları).
4. Mahmuzlar/Nietzsche’nin Üslupları, Babil yay.
5. Tutkular, Melih Başaran, Bağlam yay.
6. Bağışlama ve Kozmopolitizm,2005 çev: Ali Utku - Mukadder Erkan Birey yay.

Kaynaklar

1. Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm, Madan Sarup, çev: Abdülbaki Güçlü, Bilim ve Sanat yay.
2. Edebiyat Kuramı, Terry Eagleton, çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı yay.
3. Derrida,1997 yılında İstanbul'a gelmiştir. Katıldığı seminerlerdeki sunular sonradan kitaplaştırıldı. Bkz: Pera Peras Poros, Jacques Derrida ile birlikte disiplinler arası çalışma, yay. haz. Ferda Keskin, Önay Sözer, Y.K.Y., İstanbul, 1998 ).

Caner Kaplan
tutunamayanlar10July 21, 2013, 5:08
ARKETİPLER (Gizem Sönmez)
KOLEKTİF BİLİNÇDIŞI VE İÇERİĞİ: ARKETİPLER
GİZEM SÖNMEZ

Klasik psikanalizin kurucusu Sigmund Freud ‘da özel bir anlatım bulan ve dikkatleri üzerine çeken bilinçdışı kavramı; kişinin farkında olmadığı ya da bastırdığı duygu, düşünce ve yaşantıları temsil eder. Kişinin karanlık kalmış yanı olarak da görülen bilinçdışı; Freud’un ardılları tarafından geliştirilmiş, en açık ve geniş anlamı Jung’un analitik psikolojisinde bulmuştur.

Hep kullanılan olumsuz anlamına karşı bilinçdışı Jung’da, bilinci biçimlendirebilmesi ve denge sağlayıcı olması bakımından olumlu bir kavram haline gelir. İstemin etkisi altında kalan bilinç ikinci plana atılarak, bilinçdışının kişiye egemen olduğu savunulur ve önem bakımından bilincin önüne geçer.

Jung’un psikolojiye en büyük katkısı bilinçdışını ikiye ayırıp, kolektif bilinçdışı kavramını kazandırmış olmasıdır. Kişisel bilinçdışı; kişinin anıları, bastırdığı duygu ve düşüncelerden oluşurken; kolektif bilinçdışı kişinin hiç yaşamadığı; fakat kendi türünden olanların aktarımıyla bazı gizil imgelerden oluşur.

Kolektif(ortak) bilinçdışının ortaya çıkışı Jung’un araştırmacı kişiliğinin eseridir. İlkel insanı araştırmak için yaptığı Hindistan ve Afrika seyahatleri sonucunda, kolektif bilinçdışı kavramını geliştirmiştir. Kalıtım ve evrimin beden üzerinde bıraktığı izleri düşünerek, ruhsal yapının da bu izlere benzer izleri olabileceğinden yola çıkarak, bireyin yalnız kendi geçmişi ile değil kendi türünün geçmişi ile de bağının olduğu sonucuna varır.

Kolektif bilinçdışı insan türüne özgüdür ve gizli anlamlar içerir. Yaradılışın sesini duyurur. Ruhun nesnel halde görüntüsü olarak ifade edildiği için, nesnel ruh da denilebilir. Yalnız insanlık tarihini değil, insan öncesi evrimi de kapsamaktadır.

Bilinçdışı Jung’a göre hem yapıcı hem yıkıcı ruhtur. ,insan doğduğunda bu dünyanın imgesi ile meydana gelir. İçindeki imgeler nesnel olanda karşılığını bulduğunda ise bilince yükselir.[1] Bu durumda, dünyanın imgesi zaten kolektif bilinçdışında mevcuttur ve her insanda ortak olan bir imgedir.

Algı ve eylemdeki seçicilik de kolektif bilinçdışıyla açıklanabilir. Bazı şeylerin algısının diğerlerine göre daha kolay olması, zaten ortak bilinçdışında algılanan şeyin var olması ile ilgilidir. İnsanın temel davranışlarının bilince dayandığı görüşünü eleştirir Jung. Düşler, uyku hepsi bilinçdışına aittir ve insan zamanının büyük bölümünü aslında bilinçdışında geçirir. Kolektif bilinçdışı ise evrimsel deneyimlerden oluşur ve kişiliğin temelini şekillendirmede etkilidir. İnsanın tüm davranışlarını etkisi altına alır; fakat daha önce yaşanılmamış deneyimleri kapsadığı için hatırlamamız ve farkında olmamız mümkün değildir.

Kolektif bilinçdışının sınırlarını çizmek mümkün değildir. Bilinçdışı bile karmaşık bir yapıya sahipken ve tam olarak bilinç düzeyine çıkarılamazken, atalarımızdan kalan ve insanlık öncesini bile içeren bir alanı açıklamak hiç de kolay olmayacaktır şüphesiz. Bu nedenle jung, kolektif bilinçdışını anlaşılır kılabilmek için onun içeriği olan arketipleri açıklamaya çalışmış ve biraz olsun aydınlatıcı olmuştur.

ARKETİPLER

Arketip sözcüğü St. Augustin’in “ana düşünceler” kavramından esinlenilerek Jung tarafından kullanılmış bir terimdir. Bir yapıtın ya da bir düşüncenin dayandığı ilk örnek anlamına gelen arketipler, ortak bilinçdışının içeriğini oluşturur. Jung yaşamının büyük kısmını arketipler üzerinde çalışarak geçirmiş; şeytan, kahraman, ay, güneş gibi sayısız arketip olduğunu söylemiştir. Kısaca açıklamak gerekirse arketipe her insanda var olan; ama görüntüleri bellekte canlı olmayan imgeler diyebiliriz. Bu evrensel imgeler, dünyada karşılığının bulunması ile bir varlığa dönüşür. Burada şöyle bir soru da oluşabilir. Eğer bu arketipler insanın kişiliği üzerinde belirleyici ise ve herkeste ortak ise nasıl bireysel farklılıklar oluşur? Jung bunu varolan imgenin herkese dünyada farklı görüneceğini, bu yzden bireysel farklılıklar oluşturacağını beirterek açıklamıştır. Anne arketipini ele alırsak; doğan her çocuk bu imge ile meydana gelir; fakat dünyada karşılaştığı anneyle etkileşiminden sonra farklı şekillenecektir. Toplumdan topluma da farklılık gösterir, bu nedenle bireysel farklılıkları engeller nitelikte olmadığı açıkça görülür.

Arketipler metafizikseldir ve ruhsal sürece aittirler. İnsan davranışının ilksel kalıplarıdır ve bireyin yok olması bile onları etkilemez; çünkü aprioridirler.[2] apriori bilgilerimiz vardır Jung’a göre ve bu bilgiler de arketiplerdir. Başlangıcı ya da sonunun olup olmadığı bilinmemekle birlikte değişmez yapılar olduğu söylenebilir. Arketipin yansıttığı yaşantı imgeyle birlikte ortaya çıkmaz, insanoğlunun yaşamına katıldığı andan itibaren vardır; fakat karanlıktır. Bilinçdışında kaldığı sürece de karanlığı devam eder bu yüzden bilince çıkarılması gerekir.

Bilinçdışı karanlık kalmaya mahkum değildir, kişi eğer bilinçdışını yönlendirmeyi öğrenirse yaşamının ne kadar kolaylaştığını da fark edecektir. Bazen bilinçli olarak düşünülenlerin tam karşıtları vardır bilinçdışında. Kişinin kendini anlaması ve tanıması bilinçdışını aydınlatmasına bağlıdır.

Bazı arketipler kişiliğin oluşması açısından diğerlerinden çok daha büyük öneme sahiptirç. Kısaca bu arketipleri tanıtmaya ve açıklamaya çalışacağım:

Persona: dış dünyaya karşı geliştirilen, kendisi olmayan bir karakteri yaşamaya yarayan ve yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan toplumsal maskemizidir. Toplumsal yönü gelişmiş olan kişileri persona arketipi etkiler. Ama olumlu anlamının dışında persona eğer fazla gelişmişse, kişi olmadığı bir karaktere bürünür ve kişilikte şişme olur. Görünen yüz kişinin iç yaşamını yansıtamayacağı için, kişi kendine yabancılaşır. Personayla dengeli bir ilişki kurabilmek önemlidir.

Gölge: bizim karanlık yanımız ve hayvansı yönümüzü temsil eden gölge, kendi cinsimize karşı tepkilerimizi de düzenler. Tehlikeli olmasının yanında, yaratıcılık ve duygusallık da gölge arketipinin kaynağıdır. Kişi hayvani yönlerini evcilleştirmeye çalışırken, yaratıcılığını da yitirir, körelir. Bu nedenle sürekli bastırmaya çalıştığımız belki de ilkel yönümüzü önemli olan doğru yönlendirebilmek, yaratıcı bir etkiye dönüştürebilmektir. Gölgenin etkisi çok büyüktür. Bazı zorunlu durumlarda ego karar vermekte zorlanırken gölge devreye girip ani kararlar verir. İçgüdülerin kaynağı olduğu için yaşamın sürdürülebilmesi için bu arketip gereklidir. Reddetme eğilimindeki kişilerde çaresizlik duyguları görülür ve yaşam tüm renklerini kaybeder.

Anima-animus: persona nasıl ki insanın dışa dönük yüzü ise; anima erkeklerde içedönük, animus ise kadınlarda içedönük yüzdür. Anima, erkeğin kadın yönü; animus, kadının erkek yönü olarak da adlandırılabilir. Her insan iki cinsin de özelliklerini taşır. Çoğu kişi bunu kabul etmek istemese de bu normal bir durumdur. Kişilerin karşı cinsten etkilenmesi de bu arketiplerden kaynaklanır. Bir erkek bir kadına ilgi duyduğunda aslında kendi kadınsı yanını ortaya koyarken, kadın için de aynı durum geçerlidir. Bunları bastırmaya çalışmak ise tehlikelidir ve cinsel sapkınlıklara yol açar. Uyumlu bir insanda karşı cinse ait özellikler denge içindedir.

Ben: en önemli arketiptir ve ortak bilinçdışının merkezi durumundadır. Jung’un psikolojisinde her şeyden önce kişinin kendi bütünlüğünü koruması önemlidir. Bu görev de ben arketipine aittir. Kişi kendini tanımak için her şeyi bilince çıkarmalı ve ortak bilinçdışının içerikleri arsında dengeli bir dağılım yapmalıdır. Tabi ki uzun bir süreç gereklidir. Kişinin kendi bütünlüğünü sağlayıp, uyum içinde yaşaması için çok uzun yıllar gerekir. Ama sağlıklı bir bireyde orta yaşa gelindiğinde ben arketipi ortaya çıkar ve uyumu sağlar.

En önemli ve kişinin yaşamını etkileyen arketipleri açıklamaya çalıştım. Bilinçdışının neden bu kadar büyük bir öneme sahip olduğu sorusu gelebilir aklımıza. Kişi eğer bilinçdışına bastırdıkları ile yaşamını sürdürüp, bilinçdışını bilince yükseltemezse, kendinde sevmediği tüm özellikleri yansıtma mekanizması kullanarak başkalarına yansıtır ve kendi ile çatışmaya girer. Birey olmak temelde, kendi bütünlüğünü sağlamayı ve kendini tanımayı gerektirir. Kişi karanlık yanını aydınlattıkça, kendindeki değişimi de fark edecek, hem kendi ile hem de çevresi ile uyumu sağlayacaktır.

[1] Jung’un insanın doğduğunda bu dünya imgesi ile meydana geldiği görüşü, Schopenhauer’in tasarım olarak dünya fikrinden gelmektedir. Jung’un kuramında Schopenhauer’in etkisi görülmektedir.
[2] doğuştan, deneyden önce gelen

Gizem Sönmez
tutunamayanlar10July 21, 2013, 5:04
FEMİNİZM (Selma Ulusoy)
KADININ MİTOSU: FEMİNİZM
Selma Ulusoy

“Kadın çalışmaları alanı, kadınların nasıl ezildiği, buna rağmen nasıl var olduğu ve bununla baş etmeyi nasıl becerdiği; bu mücadelelerin tarihi, yani cinsiyete dayalı ezilmenin bugüne kadar nasıl devam edebildiğini anlamaya çalışmak olarak tanımlanabilir”(Sancar;2003:164).

Bu makalede öncelikle feminizm hareketinin nasıl doğduğundan ve geliştiğinden bahsedeceğim. Ardından da dünyada en çok yankı bulmuş feminizm akımları hakkında genel bir bakış açısı sunacağım.

Feminizm; “On sekizinci yüzyılda İngiltere’de doğan, cinsler arasındaki eşitliği kadın haklarının genişletilmesiyle sağlamaya çalışan bir toplumsal hareket”(Marshall;2005:240) olarak tanımlanmaktadır.

Kadın hareketleri 1960’tan sonra gündeme gelmeye başlamış ve feminizm akımını doğurmuştur. “Feminist hareket tarihsel açıdan I. Dünya Savaşı öncesi ve 1968 sonrasında olmak üzere iki döneme ayrılmaktadır.

Bu hareket ile birçok kadın bir araya gelmiş "daha önemlisi kadın-erkek eşitsizliğine karşı bir şeyler yapılması gerektiğini, bu konuda ilgisiz birçok kadına fark ettirmişlerdir. Feminizm 1968 sonrasında daha geniş bir tabana yayılma eğilimi göstermiştir.

Günümüzde feminizm bazı vurgu farklılıklarıyla değişik ülkelerdeki çeşitli kadın gruplarınca benimsenmektedir”(İmançer;1990:156). Feminizm hareketi yalnızca cinsler arasındaki biyolojik farklar sonucu değil kültürel, ekonomik, siyasal farklarında olduğu bir kültürel bilinçlilikle doğmuştur. Feminizm hareketi öncelikle 19. y.y.da eşit işe eşit ücret sloganıyla ortaya çıktı.

Çünkü sanayileşmeyle birlikte kadın ve çocuk işçiler erkek işçilerden daha düşük ücretle çalıştırılıyorlardı. Fakat bu slogan salt ekonomik olmakla birlikte daha sonra kültürel, sosyal ve siyasal boyutlar kazandı. Feministler asıl sorunsalı erkeğin kültürel hegemonyası olarak belirlediler. Pozitif ayrımcılık söylemleriyle hareket ettiler. Fakat böylece kendi mitoslarını ürettiler. Kendilerini toplumsaldan soyutlayıp mistisize ettiler. Ya da maskülenleşerek kamusal alana sızma girişiminde bulundular. Atletik yapılı, kaslı ve erkeksi görünümleriyle kadın artık medyada yer almaya başladı. “…

Eril atletizm en yaygın modelini reklâmın, filmin, kitle edebiyatının her yerde önerdiği biçimiyle (yönetici) kadronun atletizminde bulur: Keskin bakış, geniş omuz, güçlü kas ve spor araba( Baudrillard;2004:175). Bu erkeksileşme eğilimi kendilerini toplumsaldan koparmalarından kaynaklanmaktadır. Kadına göre “İki ayrı kültür vardı: Biri, erkekleri içinde yer aldıkları dünya, öbürü kendi alemlerinde: yalnızca kadınlarla çocukların yaşadığı dünya” (French’ten akt. Saim; 2004:17).

Kadına cinsiyet rolü yüklenirken genellikle ev içi alana hapsedildiği tüm feministlerin üzerinde konsensüs oluşturduğu bir konudur. Kadın doğurganlığı nedeniyle çocuk bakımını üstlenmiştir. Bu yüzden de toplumda bu görevi yerine getirmesi beklenilir. Fakat feministlere göre toplumun kadına atfettiği bu rol onun kamusal alandan yalıtılmasına neden olmuştur.

Bazı feminist yazarlarda bu olguyu kapitalizmin yarattığını savlamaktadırlar. “Kapitalizmin çalışan erkeğinin işini kolaylaştıracak olan kadın, sisteme ancak tamamlayıcı rolleri ile katılabilecekti. Bu doğrultuda cinsiyetçi rol beklentileri, kapitalist sistem için oldukça işlevseldi”(Donovan;1997:161).

Feminizmin en önemli tıkanma noktası pratikteki sorunlardır. Hangi feminist akım olursa olsun teorilerinin pratik yansımalarını görmekte zorlanmışlardır. Tarihsel bir okumadan bunu çıkarsayabiliriz. “Gelinen aşamada en önemli sorun, feminist kuramın ulaştığı düzeye uygun bir politikanın geliştirilmesi, düşünsel alanlarda gerçekleşen bu başarının hayata yansımasıdır”(Selek;2006:27).

Feminist teorinin ihtiyaçlar doğrultusunda ve kadınların deneyimleriyle ortaya çıktığı açıktır. Bu nedenledir ki bu hareketin eylemsel yönü vurgulanmaktadır ve pratikteki yansımaları bu derecede önemsenmektedir. Yine de eylemsel sürecin oluşturulması için teorik arka planın hazırlanması gerekmektedir ki teorisyenlerde bunun farkına varmışlar ve bu hareketin ortaya çıkmasından sonra bu hareketi felsefi bir biçimde temellendirmeye çalışmışlardır. “Aktif felsefi tasavvura duyulan ihtiyaçla doğru orantılı olarak birçok çağdaş feminist filozof kadınların deneyimleriyle ilintili olan metaforlarla çalışmakta ya da kadınlıkla ilgili geleneksel göndermelere farklı yorumlar getirmektedir”(Kalnicka;2006:12).

LİBERAL FEMİNİZM

Feminist akımlardan en önemlisi ve en çok yankı bulanı Liberal Feminizmdir. Bu akım liberal politikalardan beslenerek kadınların temel hak ve özgürlüklerini kullanmasında devlet müdahaleciliğini reddeder ve kadınlarında erkekler kadar bu hakları kullanabilmesi gerektiğini savunur. Kadınlarla erkekler hayatta sorumlulukları eşit bir biçimde paylaşabilmelidir ve kadınlar kendilerini kamusal alandan soyutlamamalıdır. “Kadınlara, ahlaklı bir zevk verici olmayı öğretmek yerine erkeklerle birlikte gereksinimlere boyun eğmeyi öğretin”(Wollstonecraft’tan akt. Saim;2004;83–84).

Genel olarak bu akıma mensup düşünürler kadınları zihniyet gelişimi ve eğitimine vurgu yapmaktadırlar. “En iyi yetişmiş kadınlar, kafaları ve ruhları eğitilmiş olanlardır”(Woolf’tan akt. Saim;2004:33). Bunun dışında eleştirel düşünmenin ve sorgulamanın önemini vurgulamışlardır. Dinin ve geleneklerin kadınları kısıtladığını, var oluş alanlarını daralttığını öne sürmektedirler. Liberalist düşüncenin Aydınlanma etkisiyle ortaya çıktığını göz önünde bulunduracak olursak bu iddia pek de şaşırtıcı sayılmaz. Fakat bu akım bundan daha ileri gidememiş ve çok fazla teorik kalmış ve pratik hayatta işlevsellik arz etmemiştir.

MARKSİST FEMİNİZM

Bu feminist teori Marx ve Engels’in görüşlerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Yöntem olarak tarihsel materyalizmi kullanmaktadırlar. Bu akımın mensuplarının dikkat çektiği en önemli nokta kadınların üretim sürecine katılmaları gerektiğidir. Onlar kadınları ev içi alana kendilerini hapsetmekle suçlarlar. Kadınlar üretim sürecine aktif olarak katılmalı ve tüketici kimliğinden vazgeçmelidir. Üretici gücü elinde bulunduran erkekler erklerini bu yolla meşrulaştırırlar. Kadınlar kendilerini ev içi alana hapsederek emeklerine yabancılaşmaktadırlar.

Bu yüzden kadınların bilinçlilik durumları geliştirilmelidir çünkü bu bir devrimci praksistir. İlkel komünal dönemde toplum anaerkil bir yapıya sahiptir ve erkekler dış dünyadaki, kadınlarda ev içindeki üretim araçlarına sahiptirler. Böyle bir toplumsal işbölümü vardır. “İlkel toplumlarda cins-yaş sınıflandırması olgun erkek ve kadın arasında eşitsizlik yaratmamaktaydı. Cinslerin ikisi de, farklı alanlarda olsa bile, önem derecesi ayırt edilmeksizin topluma yararlı emek faaliyetlerde bulunmaktaydılar, bundan dolayı bir cinsin diğerinin üzerinde egemenlik kurması olanaksızdı”(Smychkova;2006:5). Fakat daha sonraları erkek ev içindeki ve dışındaki üretim araçlarına sahip olmuştur.

FEMİNİZM VE VAROLUŞÇULUK

Bu akımın en önemli teorisyenlerinde biri Simone De Beauvoir’dir. Ona göre toplumlarda kadınlar öteki ya da ensoi durumunda, erkekler ise egemen cins, ayrıcalıklı ya da poursoi durumundadır. Kadın ancak kendi bedenini ve cinselliğini yadsıyarak var olabilmektedir.

Genel olarak tüm kadınlar içten içe erkeklerin aşkın ayrıcalıklarını yadsımakla birlikte onlara boyun eğmek zorunda bırakılmışlardır. Beauvoir hocası Sartre’ın de izinden gider ve var oluş bulantısının yanında bir de kadınlık bulantısı eklendiğini belirtir. Fakat insan her zaman var oluş durumunu sorgulamak zorundadır. Yaşamda bir şeyler üretmek ve doğayı aşmak zorundadır. Ayrıca benliğiyle barışarak özne olma durumuna geçmelidir eğer kadınlar kendilerine özne olma haklarını verirlerse erkeklerde bu durumu kabulleneceklerdir.

Beauvoir çözümü kadınları kendi cinsellikleriyle barışmakta görür. “Dünya görülebilmek, keşfedilebilmek, anlaşılabilmek için bana muhtaçtı. Ben yoksam, dünyada yoktu” (Beauvoir’dan akt. Saim;2004:25). Aslında kadınlar yalnızca cazibeli görünmek ya da tamamen cinselliğini yadsımak arasında sıkışıp kalmışlardır. Benliklerinde bir yandan erkeklere kendilerini beğendirmek kaygısı bir yandan da cinselliğini yadsıyan bir sarkaç vardır.”Vücut merkezli toplumsal kurama duyulan istek, kadın açısından büyük bir sorunsaldır.

Kadın, seksi olan fakat saygı duyulmayan bir vücutsal varoluşla, (kilise azizleri gibi) kendini inkâr etme anlamına gelen, vücut merkezli olmayan bir varoluş arasında gidip gelen bir kişilik bölünmesi yaşamaktadır”(Tseelon;2002:103).

Bunun dışında Beauvoir’ın Freud ile bir hesaplaşması vardır. “Şurası açıktır ki, babayı tanrılaştıran kadının yaşam enerjisi değildir… Babanın üstünlüğü toplumsal bir olgudur: ve Freud bunu anlayamamıştır”(Beauvoir;1993:48). Psikanalitik kuram erkek bilinç tarafından üretilmiştir.

Freud’u Oedipus kompleksini ya da libido gibi kavramları kullanırken eril vurgular yapmakla suçlar. Oedipus kompleksi Freud’un psikanalitik kuramının temel tezlerinden biridir. Genel olarak bu kompleks “… Anne babadan karşı cinsten olan sevecen bir bağlanmaya konu iken, aynı cinsten olan, arzuların gerçekleşmesini engellediği için düşmanca duygulara hedeftir”(Green;1992:27) şeklinde açıklanabilir.

Burada erkek çocuk annesine cinsel istek duyar ve babasını öldürme dürtüsü belirir fakat hadım edilme korkusu ağır bastığından annesine olan ilgisini bastırmak zorunda kalır. Zaten bu kompleksin adı bize eril özseverliği anıştırmaktadır.

Genel olarak bu akıma mensup düşünürler alternatif bir kültür inşa etme yoluna gidilmesi gerektiğine işaret etmişlerdir. Bu alternatif kültür ataerkilliğe karşı kurulmalıdır ve erkek cinsini kutsayıcı yapının sert kabuğu kırılmalıdır.


RADİKAL FEMİNİZM

Bu kuram diğer kuramlardan farklı olarak kadınlarla erkekler arasındaki eşitsizliğin kültürel değil biyolojik temelli olduğunu belirtmektedir. Bu eşitsizlik yalnızca biyolojiktir. Bunun dışında her iki cins de eşittir. Bu kuramı sistemleştiren Shulamith Firestone biyolojik temeli şöyle açıklar: “Irkların, tıpkı cinsel sınıfların ortaya çıkışında olduğu gibi bedensel yapıya göre ayrışması, yalnızca eşit olmayan güç dağılımdan doğmuştur.

Bu nedenle, ırkçılık cinselliğin uzantısıdır”(Firestone’dan akt. Saim;2004:61). En önemlisi kadının kamusal alanda var olamamasının nedenini evlilik ve aile kurumuna bağlamaktadırlar. Aile bu kuramcılara göre, ataerkilliği kutsamaktadır ve ataerkilliğin devamını sağlayan en önemli kurumdur. Sosyalizasyon süreciyle ataerkilliği aktaran bir kurum olarak görülür.

Kadına aile içinde tamamlayıcı rol yüklenmiştir. Toplumda zorunlu evlilik zorunlu oldukça kapitalizmin yeniden ürettiği fahişelikte ortadan kalkmayacaktır. “İlle de meşru olmayan cinselliklere bir yer ayırmak gerekiyorsa, en iyisi bunların başka yerde gürültü koparmalarıdır: Üretim değilse bile, hiç olmazsa kar çarklarına yeniden sokulabilecek bir mekânda… İşte hoş görülen bu yerler, genelevler ve sağlıkevleri olacaktır.

Fahişe, müşterisi ve pezevengi, psikiyatrist ve histerik hastası- Stephen Marcus’un deyişiyle, şu öteki Viktoryenler- söylenmeyen hazzı, hesaplanabilir şeyler düzeyine gizlice dahil etmektedir; o zamana değin üstü kapalı bir biçimde hoş görülen sözcükler ve hareketler, orada yüksek fiyatla alınıp satılır. Yaban cinsellik, gerçek olanın iyice yalıtılmış biçimlerine ve kodlanmış, sınırlandırılmış yer altı söylemlerine ulaşma hakkına, ancak orada sahip olacaktır”(Foucault;2003:13).

Bu kuramcılar dilin düşün dünyamızı belirlediği görüşünden yola çıkarak dilin eril yapısının ve ataerkil söylemlerin karşısına alternatif bir dil oluşturulması gerektiğini ortaya koyarlar.
Radikal feministler kadınların doğurgan olduklarından dolayı çocuk bakımını üstlendiklerini böylece de yalnızca özel alanda etkinlik gösterdiklerini ortaya koyarlarken akımın adı gibi radikal bir çözüm önerisi getirirler.

Teknolojiden yararlanılarak yapay üreme mantığıyla erkeklerinde çocuk doğurması gerektiğini düşünürler böylece artık çocuk bakımı her iki cins tarafından eşit bir biçimde paylaşılabilecektir ve cinsler arası eşitsizlik böylece sona ermiş olacaktır. Bu öneri radikal feministlerin birçok eleştiri ve tepki almasına yol açmıştır.

“Bu hareketin teorik ifadesi, derme çatmadır. Öğretisi de çoğunlukla dinsel bir dogma veya uzlaşımsal erkek ve kadın rollerinin biyolojik zorunluluğu yansıttığını ve bu zorunluluktan ortaya çıkan toplumsal çeşitlenmelerin patolojik olması gerektiğini öne süren bozulmuş bir darwinizmdir”(Connell;1998:65–66).

İSLAMCI FEMİNİZM

İslamcı feminizm, yeni ortaya çıkmış gibi görünse de yüz yılı aşkın bir süredir vardır. Bu akımın asıl çıkış nedeni batıya İslam toplumlarında kadınların köleleştirilmediğini, ikinci cins olmadığını anlatmaktı. Kadının aile içindeki rollerine vurgu yapılmaktaydı ve kadını aile kurumunun içine yerleştirmekteydi.

Fakat son yıllarda bu düşünce yeni İslami feminist yazarlar tarafından eleştirilmektedir ve kadının erkeği tamamladığı görüşünün yetersiz kaldığı belirtilmektedir. Artık bu akıma mensup yeni kuşak yazarlarda tam bir eşitlik ve özgürlüğü savunmaktadırlar. Bu eşitliğinde İslamiyet ile uyumlu olduğunu göstermeye çalışmışlar ve metodolojik bir yöntem izlemişlerdir. Bu kuramcılarda biyolojik değil kültürel farklılıklara vurgu yapmışlardır. Modernizme sıcak bakarken bir yandan da referanslarını ait oldukları İslamiyet’ten alarak kuramlarını oluşturmuşlardır.

“…Kadınların sınıfsal, ulusal, ırksal ya da etnik aidiyetleri de vardı ve bunlarda onların özerklik yolundaki çabalarını engelleyerek bağımsız bir hareket yaratılmasını zorlaştırıyordu. Buna karşılık kadınlar tümüyle ayrılıkçı bir hareketin içine sıkışıp kalıp gettolaşmak da istemiyorlardı”(Berktay;1994:18).

Bu aidiyetler ya da farklılıklar olsa olsa toplumsal bağlamda fark edilebilirdi. İslam toplumlarını dolayısıyla da İslamı referans alan teorisyenleri ötekileştirmek bu noktada tüm iletişim yollarını tıkamak olurdu. Nitekim modern bir hareket olarak tanımlanan feminizmin içinde yer almak İslamcı Feministlerin eleştiri almasına neden olmuştur. “…toplumsal cinsiyet ve ulus kimlikleri gibi kollektif kimliklerin, siyasi açıdan taraflarca ne kadar özselci bir kılığa büründürülürse büründürülsünler, bireyler tarafından değişebilir ve öngörülemez olarak yaşandığını söyleyebiliriz.

Kimliklerin şekillenme ve değişme biçimlerinin ilişkisel olduğunu da buna ekleyebiliriz. Bir başka deyişle, tanınan ya da tahayyül edilen başka insanlara göndermede bulunmadan bir benlik inşası düşünülemez”(Cockburn;2004:293).

Kutsal metinleri okuduğumuzda da özellikle Kuran özelinde düşünüldüğünde Adem yaratılmıştır ve Havva Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Fakat dikkatli bir okumayla Adem Havva’ya göre konumlanmış ve o yaratıldıktan sonra biçim almıştır. “O, kendi asli kimliğini Havva ile birlikte kazanır ve tarih süreci, ancak Havva’nın Adem’in yanı sıra kendini ifşa etmesiyle açılır”(Fidan;2006:111).

Metodoloji olarak tarihsel yöntemi ve hermeneutiği kullanmaktadırlar. Kuranı ve Hadis-i Şeriflerin kadınlar hakkındaki görüşlerini böylece daha sağlam bir perspektiften analiz ederler. Bunun dışında kadınlarla ilgili hadis ve ayetlerin geleneksel yorumsama geleneğine göre değerlendirilmesinin yetersiz ve ataerkilliği güçlendireceği konusunda fikir birliğine varmışlardır. Bu yüzden özne-iktidar bağlamında bir okuma yapmamaktadırlar. Geleneksellikle iç içe olan İslam toplumlarında eşitlikçi bir okuma elzem olmaktadır.

İslamcı feminizme birçok eleştiri yöneltilmiştir. Bunlar genellikle batı kaynaklıdır. Bazı kuramcılar feminizmin Ortaçağ karanlığından bir çıkış noktası olarak doğduğunu ve bu kuramın dışında kaldığını ileri sürmektedirler. Aydınlanmayla birlikte ortaya çıkan feminizmin pozitivist ve rasyonalist nitelikte olduğunu ve bir dinle bağdaşmayacağı yönünde eleştiriler de vardır.

Son kertede İslamcı feminizm diğerlerinden daha akılcı ve ayakları yere sağlam basan bir kuram olarak durmaktadır.

Feminizm bundan önceki yüzyılın sonları ve bu yüzyılda etkin olma özelliğini devam ettirmektedir. Bugün neredeyse tüm teorisyenlerin göz önünde bulundurduğu bir harekettir. Artık feminizm hareketi yeni görünümleri ve iddialarıyla karşımızda durmaktadır. Artık tartışılan konular yalnızca kadın bağlamında değil toplumsal cinsiyet, cinsiyet siyaseti, eşcinsellik ve cinsiyet kategorileri, vicdani retçilik, anti-militarizm gibi postmodernizmle birlikte ortaya çıkan sorunsallardır.

Kaynakça:
1. Baudrillard, Jean(2004) Tüketim Toplumu, Çev: Hazal Deliceçaylı, Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
2. Beauvoir, Simone De(1993) Kadın “İkinci Cins” Evlilik Çağı, çev: Bertan Onaran, Payel Yayınevi, İstanbul.
3. Berktay, Fatmagül(1994) “Türkiye’de Kadın Hareketi: Tarihsel Bir Deneyim”, Kadın Hareketinin Kurumlaşması, Metis Yayınları, İstanbul.
4. Cockburn, Cynthia(2004) Mesafeyi Aşmak: Barış Mücadelesinde Kadınlar, çev: Ebru Kılıç, İletişim Yayınları, İstanbul.
5. Connell, R. W.(1998) Toplumsal Cinsiyet ve İktidar, çev: Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
6. Donovan, Josephine(1997) Feminist Teori, çev: Aksu Bora, Mağduk Gevrek, Fevziye Sayılan, İletişim Yayınları, İstanbul.
7. Fidan, Hafsa(2006) Kur’an’da Kadın İmgesi, Vadi Yayınları, Ankara.
8. Foucault, Michel(2003) Cinselliğin Tarihi, çev: Hülya Uğur Tanrıöver, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
9. Green, Andre(1992) Kastrasyon Kompleksi, çev: Levent Kayaalp, İletişim Yayınları, İstanbul.
10. İmançer, Dilek(1990) “Feminizm”, Doğu-Batı Dergisi, sayı:94.
11. Kalnicka, Zdenka(2006) “Feminist Metaforlar: Felsefeye Ne Önerebilirler”, Kadın Çalışmaları Dergisi, sayı:2.
12. Marshall, Gordon(2005) Sosyoloji Sözlüğü, çev: Osman Akınhay, Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara.
13. Saim, Hikmet(2004) Kadınların Gizli Dünyası, Arion Yayınevi, İstanbul.
14. Sancar, Serpil(2003) “Üniversitede Feminizm: Bağlam, Gündem ve Olanaklar”, Toplum ve Bilim Dergisi, sayı:97.
15. Selek, Pınar(2006) “Feminizme ve Anti-Militarizme İhtiyacımız Var”, Amargi Dergisi, sayı:2.
16. Smychkova, Natalia(2006) “Ataerkil Toplum Düzeninde Eko-Feminizmin Yansımaları”, Agora Dergisi, sayı:11.
17. Tseelon, Efrat(2002) Kadınlık Maskesi: Gündelik Hayatta Kadının Sunumu, çev: Reşide Kekeç, Ekin Yayınları, Ankara.

Selma Ulusoy
tutunamayanlar10July 21, 2013, 4:58
1 2 3 [4] 5 6 7 8 9 10 11
tutunamayanlar
Toplam İletisi:343