TÜKETİM TAPINAKLARI (Selma Ulusoy)
MODERN ÇAĞIN TÜKETİM TAPINAKLARI VE RİTÜELLERİ
Selma Ulusoy

“Poliüretan kültürün popüler saltanatı
anlamadan yaşadığımız hayat
duyarlıklarımız:öğle tatilleri yenen sandviç
aralarında her şeyden biraz
videoya alınmış şanlı hülyalarımız
akşam yemeklerinin melamin çağı
hiçbir neon ışıtamazken
tüketim ahlakının ince barbarlığını
ey sevda sahafları!
Heyelanlar içindeki kalplerinizi tarihe gömün
Çünkü zamanlardır belirleyen aşkları”
Murathan Mungan

İnsan ne için yaşar? İnanç? Kendini bulmak? Erdemli olmak? Vs… Modern zamanda insan tüketmek için vardır. Avcılık ve toplayıcılık döneminde insanlar sadece ihtiyaca yönelik tüketim yaparken, zaman ilerlemiş âdemoğlu artık yalnızca karnını doyurmak ve vahşi hayvanlardan korunmakla yetinmemiştir. Artık ‘‘zevk’’ ve ‘‘zevk veren şeyler’’ ön plana çıkmaya başlamıştır.

Kısaca ortaya çıktığı ilk zamanlardan bu yana tüketim olgusu modern toplum hayatında daha önemli bir yer tutar hale gelmiştir. Nesneler insanları ele geçirdi.Artık onlar bize değil biz onlara bağımlı durumdayız. ‘‘Bolluk içindeki insanlar artık tüm zamanlarda olduğu gibi başka insanlar tarafından değil, daha çok nesneler tarafından kuşatılmış durumda.Nesneler çağını yaşıyoruz:Nesnelerin ritmine ve onların hiç kesintisiz artarda gelişlerine göre yaşıyoruz.Geçmiş uygarlıkların tümünde dayanıklı nesneler, araçlar veya binalar kuşaklarca insandan daha uzun yaşamışken, bugün onların doğmasını, gelişmesini ve ölmesini izleyen bizleriz’’(Baudrillard;1997:15-16).

Alışveriş kavramını da sorgulama gereği duyuyorum. Çünkü insanlar eskiden sadece ihtiyaçları kadarını tüketirlerken modern zamanlara gelindiğinde ihtiyaç dışı lüks tüketim yaygınlaşmaya başladı. Mesela hipermarketlerin büyüsüne kapılmış bir bayanın alışveriş sepetinden pekâlâ traş losyonu çıkabilir.

Bunun nedeni tüketim eyleminin araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesidir. Artık bizler, yirmi birinci yüzyılın harika insanları(!) olarak, olmayan paralarımızı harcama şansına ve lüksüne sahibiz. Daha çok harcayabilmek için kredi kartlarımız var. ‘‘Kredi kartları kolay kredilerle insanları tüketime çeker, sonra ödüllü tatiller, yeni kartlar ve yüksek kredi limitleriyle daha da fazla tüketmeye cezbeder’’(Ritzer;1999:51). Metropol insanı yalnızlığını ve mutsuzluğunu gidermek için ne yapacaktır? Sanat ürünlerini tüketecek, televizyonda gece yarısı gösterilen ve telefon aracılığıyla ‘dakikalık’ spor paketi pazarlayan programları seyredecek yine ‘zaman hazinesinden’ tasarruf edecek veya alışveriş yapacaktır.

Birey tüketim yaparken,haz duygusuna yenik düşüp satın alma işlemi bitmeden ,modern zamanda her şeyin olabildiğince çabuk tüketilmesi alışkanlığıyla diğer ürüne yönelmektedir.Böylece tüketimin verdiği geçici mutluluğu biraz daha arttıracaktır. Para; modern çağın tanrısına, alışveriş merkezleri; ibadethanelere ve alışveriş eylemi de; ritüele dönüşmüştür. ‘‘Bireyler, tek bir meta almaya değil bir nesneler sistemi almaya özendirilmekte; böylece birey tüketim yolu ile kendini diğer bireylerden farklı kıldığını sandığı bir tanınma sürecine girmekte ama aynı zamanda tüketim toplumunun uyumlu bir parçası olarak onunla bütünleşmektedir. Bir başka deyişle bireyler, aynı zamanda nesneleşmektedirler’’(Şaylan;1999:201).

İnsanlar tüketim eylemlerini gerçekleştirirken kendilerini ortaya koyamamaktadırlar. Çünkü bu eylem dışarıdan dayatılmaktadır.Böylece birey pasifize edilmiş olur. ‘‘Kitleler “kendim” zindanının zifiri karanlıklarında kaybolmuşve her önüne sürülen anlama sarılmakta;kendi gerçekliğinin o sert varlığıyla karşılaşmayı hep ertelemektedir. Bu anlamda kendi gerçekliğiyle karşılaşmak istemeyen kitleleri düşünmekten alıkoyan,onlara anlık,tüketilebilir yaşam pratikleri sunan “popüler kültür endüstrisi”nin bir tür yaşam üretici fonksiyonu gösterdiği somutuyla yüz yüzeyiz’’(Akdoğan,Çelik;2006:3).

Örneğin moda olgusunu ele alalım. Özellikle kadınlar içgüdüsel olarak hemcinslerinden farklı olmak isterler. Fakat moda bireyleri belirli kalıplara sokar ve farklılıklara izin vermez ve eğer kişi bu durumdan mutluysa farklılaşmış olmaz aksine sisteme entegre olur.Tüketim olgusu modern zamanın kimlik arayışıdır. ‘‘Şehirdeki birey daha çok, bir kimlik duygusu yaratabilmek, kim olarak algılanmayı arzu ettiğini belirtebilmek amacıyla tüketmektedir’’(Bocock, akt.Çağan;2003:109).

Bireyin, tüketmekte olduğu ürün raflarda nasıl kategorize ediliyorsa;tüketim ediminin sonunda birey de kategorize olacaktır.Tüketmek için seçtiği malın markasıyla kimlik bulacak,aynı markayı seçen diğer tüketicilerle kendini ‘bir’likte hissedecektir.Bireyin aidiyet hissi bu şekilde oluşmaktadır.Toplumdaki ayrımlar bu bağlamda tüketilen mallar ve bu malların markalarına bağımlı hale gelmiştir. ‘‘Nike’’ markasını tercih edenlerle ‘‘Burberry’’ markasını seçenler arasındaki fark yalnızca tercih edilen ürünler arasındaki fiyat farkı olmaktan cıkmıştır.Bireyin yaşam şekli,patolojik bir şekilde markalarla belirlenir.

“Sürekli daha da fazla tüketiciyi kendilerine çekmek için bu tüketim katedrallerinin tüketim için daha da büyülü, fantastik, sihirli ortamlar sunmaları ya da en azından sunuyor görünmeleri gerekir. Bazen bu büyü kasten yaratılır, başka ortamlarda ise büyük ölçüde görülmeyen bir dizi gelişme sonucu ortaya çıkar’’(Ritzer;1999:26). Alışveriş merkezlerinde her şey düşünülmüştür. Renkli, bol ışıklı ve göz alıcı bu yerler, dış dünyanın sıkıcılığından bizi çekip alır. Üstelik bu mekânlar size güzel şeyler vaat eder, hatta iyi zaman geçireceğinize dair garanti bile verirlerdi. Bu dünyanın büyüsüne kapılmamak imkânsızlaşıyordu. İşte aradığınız ya da aramadığınız her şey elinizin altındaydı. ‘‘Amaç insanları tüketim alanında tutmaktı’’(Ritzer;1999:51).

Ayrıca bu mekânların dekorasyonları tüketimi destekleyici niteliktedir. Çalışanlar bir örnek giyimli, şık ve kibardılar. Öyle ki size yardımcı bile oluyorlardı. Şelale, bahçe ve çiçek taklitleri de kendinizi doğada –belki de insanların en huzur buldukları yerde- hissetmenizi sağlıyor, ortama güven duymanıza neden oluyordu. ‘‘Alışveriş merkezleri, geleneksel olarak tapınakların sağladığı türde bir merkezlilik sağlar ve benzer bir denge, simetri ve düzene sahip olacak şekilde inşa edilirler. Atriumları genellikle su ve bitkiler aracılığıyla doğayla bağlantı sunar’’(Ritzer;1999:27).

Üstelik bu yerlerin her kesime hitap etme iddiaları vardır. Zengine, fakire, yaşlıya, gence, erkeğe, kadına ve çocuğa. Ama yine de hedef kitle kadındır çoğu zaman. Çünkü ev yaşantısında işbölümü gereğince alışveriş kadından sorulur. Oradaki hemen her şey kadınlara tahsis edilmiş gibidir.

Giyim mağazaları, dekorasyon eşyaları, kuyumcular. Gençler içinse bowling salonları ve kafeler; yaşlılar için doğa ambiyansı içinde bulunan rahat koltuklar; çocuklar için oyun parkları ve oyuncakçılar; erkekler içinse oyun salonları ve teknolojik fuarlar. İnsan burada başka ne isteyebilirdi ki. Bunun dışında bu hizmetlerin toplu halde, aynı mekânda bulunması da insanlar için bir avantaj durumundadır. Ulaşım olanakları için her şeyin bir arada bulunması cezbediciydi. Ayrıca bu merkezlerin müşterilerine tahsis ettiği özel araçlar ve servislerde ulaşım sorununu ortadan kaldırıyordu.

Alışveriş merkezlerinin simülasyonlar yaratmanın yanı sıra, sosyal ilişkilerimizi de etkileme özelliği var. Sosyal ilişkilerimizi azaltma yönündeki etkisinden bahsediyorum ve bu durumun kaygı verici boyutlara ulaştığını düşünüyorum. Çünkü insan sosyal bir varlıktır ve sosyal ilişkileri kuvvetli olduğu sürece insanlığını devam ettirebilir. ‘‘İnsan, evrendeki öbür varlıklardan farklı olarak, asla kesinlikle insan değildir, tersine, insan olmak demek, insan olmamak tehlikesine açık bulunmak demektir’’(Gasset;1995:40).

Tüketimin had safhaya ulaştığı mekânlardan biri de muhakkak ki Mc Donalds ve benzeri fast food restoranlarıdır. Adından da anlaşılacağı gibi buralarda her şey çabucak tüketilir. Geniş zamanlara tahammül yoktur. Daha geleneksel restoranlarda yapılan masa başı sohbetlerden ve paylaşımlardan burada söz edilmez bile.

Etnik yemeklerden ve farklı lezzetlerden eser yoktur. Her şey tek tipleştirilmiştir ve standartlaştırılmıştır; sandviç ekmeğinin boyutundan ketçapın miktarına kadar. Çalışanlar bile robotlaşmış, otomatiğe bağlanmışçasına hızlı ve seri hareket ederler. İnsanın aklına ister istemez otomobil fabrikaları ve seri üretim bantları gelir. Burada hataya yer yoktur. Çünkü bu yiyecekleri tüketmek için sırada bekleyen binlerce aç insan vardır.

‘‘Toplumun Mc Donaldlaştırılmasıyla ilgili başka bir çok çevre sorunu da vardır kuşkusuz: Kağıt üretmek için kesilen ormanlar, polyesterin ve diğer maddelerin yol açtığı zarar, sığırları beslemek için gereken çok büyük miktarlarda yem vb.’’(Ritzer;1996:41).Bunların dışında yiyeceklerin hammaddelerinin telef edilmesi, atıkların çevreye zarar vermesi ve bozuk yağların kullanılması da hem çevre hem de canlı hayatını büyük ölçüde etkiler.

Günümüze baktığımızda insanların tek tatil günü olan pazar gününü de tüketime ayırdıklarını görüyoruz. Ortalama bir aileyi ele aldığımızda bu günde birlikte vakit geçirmek yerine hepsi dört bir yana dağılırlar ve tüketim şölenlerine hızlıca başlarlar. Herkes bireysel faaliyetlerde bulunur.

Aile ya da arkadaş ziyaretleri yerine bu mekânları tercih ederler ve giderek yalnızlaşırlar. Tabii ki sadece alışveriş merkezlerinin bunlara yol açtığını iddia etmiyorum. Kentleşmeyle birlikte insanın çevresine yabancılaşması, ulaşım ve maddi olanakların yetersizliği gibi faktörler de sosyal ilişkilerin azalmasında rol oynar.

Son zamanlarda sanatsal faaliyetler de alışveriş merkezlerine taşındı Sinema, tiyatro ve konser salonları, sergiler ve diğer aktiviteleri toplu bir halde bulmak mümkün hale geldi.Neden?Mekanlar arası mesafeyi kısaltmak ve sonuç olarak modern zamanın en büyük hazinesi ‘‘zaman’’dan tasarruf etmek için mi yoksa insanları tüketim alanına gönüllü mahkumlar haline getirmek için mi? Sanatsal faaliyetlerinin de tüketim mekânlarına girmesiyle her şey orijinalitesini yitirdi ve büyü bozuldu. Bir filmi izlerken artık fazlaca haz duymuyoruz. Ya da tablolar bizi eskisi kadar etkilemiyor. Çünkü hepsi bir öncekinin taklidi, bir sonrakininse aslı niteliğinde.

Büyük patronlarda bunu fark etmiş olacaklar ki yeni arayışlar içine girdiler. Nostaljik temaları allayıp pullayarak insanlara sunmaya başladılar. Eski kıyafetlere yeni yorumlar getirildi. Eski filmlerin çağdaş uyarlamaları yapıldı ve bunun gibi birçok örnek verilebilir.21. yüzyılda yeni sanat eserlerini ortaya çıkmıyor.Sanatçılar yeni bir tablo yapmak yerine kompozisyonlar yapmayı ya da fotoğraf çekmeyi tercih ediyorlar.Sonuç olarak var olan bir şeyi yeniden üretmiş oluyorlar.

Sanat olgusu ve sanat eserleri burjuva sınıfına aittir.Yani bu açıklamaya göre sanat ürününün elitist bir tavrı ve duruşu olması gerekmektedir.Bu durum tüm dünyaya baktığımızda 20. y.y.a değin böyleydi.Fakat kitle iletişim araçları yaygınlaştıkça ve bu araçların sosyal ve siyasal yaşantı üzerindeki etkisi arttıkça sanat ürünleri kitleler tarafından da tüketilmeye başlandı.Böylece kitsch kültürü ortaya çıktı.

Tabloların röprödüksiyonu ve tasarımların taklidi kitschleşmenin göstergelerinden biridir. ‘‘Her yandan ödünç alınmış(geçmiş,yeni,egzotik,folklorik,fütürist) ayırt edici göstergelerin nesne düzeyinde endüstriyel çoğalması, bayağılaştırılmasından ve kullanıma hazır göstergelerin düzensiz bir artışından kaynaklanan kitsch’in bu çoğalımı kitle kültürü olarak temellerini tüketim toplumunun sosyolojik gerçekliğinde bulur’’(Baudrillard;1997:136).Kitsch kültürü kitlelerin beğenilerinin olmadığını anlatmaz sadece kitlelerin beğenilerini küçümser.Kitlelerin beğenisiyle yüksek kültürcülerin beğenisi farklı olmalıdır. ‘‘Burada kitsch sanatın popüler sanat olarak tanımlanması, bu sanatın gündelik hayatın içinde yer almasıyla ve onu anlamak için özel bir donanıma ihtiyaç duyulmamasıyla birlikte düşünülebilir’’(Alpman;2005:13).

Tüketimin yaygın olduğu alanlardan biri de ‘şiddetin tüketimi’dir.Gündelik hayatımızın içinde var olan ve kitle iletişim araçlarıyla birlikte artık etkisini büyük ölçüde yitiren şiddet görüntüleri modern dünyada içi boşaltılmış tüketim metalarına dönüşmüştür.

‘‘Sanal şiddet izleyicilerini teknik mükemmelliği ve gerçekliğe yakınlığı sayesinde tüyleri diken diken edebilecek bir kan gösterisiyle ürpertmek, dünyanın her neresinde olursa olsunlar, artık mümkündür’’(Keane;1996:113).Savaş sahnelerinin etkisi boks maçlarınınkinden pek de farklı değildir artık.Her gün ölen çocuklar, işkenceye uğrayan ve katledilen halklar…

Hepsi sıradanlaşmış görüntüler.Televizyonda gördüklerimize ve duyduklarımıza o kadar inanmışız ki gerçek yaşam bizi hiç ilgilendirmiyor.Yavaş yavaş tepkisizleşiyor ve duyarsızlaşıyoruz ve böylece ‘aktif özne’ ya da ‘insiyatif’ gibi kavramlar tarihe karışıyor. ‘‘Karşısında "nesne"leştirilmiş bir konumda olduğunun farkında olmadan "gerçek"liği oynadığını zanneden oyuncular ve kendisini "özne" olarak kurgulayan ama karşısına kurulduğu kara kutunun o parlak yüzeyinden yansıyan ve her anı heyecan,gerilim,çatışma,şiddet ve bilinçaltı dışavurum ritüelleriyle geçen görüntülerin ''tamamen gerçek" ve "kendiliğinden" meydana geldiğini düşündüğü için "nesne''leştiğini göremeyen izleyici’’(Akdoğan;2006:5).

Kadınlar toplumsal roller bağlamında düşündüğümüzde modern zamanlara kadar geri plandadır.
Toplumun her alanında erkek üretici konumundayken, kadın tüketici konumda kalmıştır.Bu yüzden de kadınlara tüketmek için afyonlar verilmiştir.Güzellik, güzel olma tutkusu, beğenilme ve arzulanma gibi insani refleksler kadınlara dayatılarak hem kadının tüketmesine hem de tüketilmesine yol açmıştır.Erkekler kadınları tüketir, kadınlar da nesneleri.Kadın artık bir birey olarak değil metalaşmış bir cinsel obje gibi algılanmaya başlanmış ve kapitalizmin en önemli silahlarından biri olmuştur.Bir reklamda kadın varsa o ürün tutar ve kadın sattırır. ‘‘Bedeni keşfeden ekonomik sistem için reklamlar ve filmlerle beden bir yaratımdır artık.Yeni bir tüketim toplumu vardır ve kendilik bilincine sahip olmayan bireyler de bu topluma mensuptur’’(Bayram;2005:4). Her ne kadar sistemin kadınları tüketmeye yönelik bir eğilimi varsa hatta dayatılıyorsa da kadınlarda buna gönüllü
kurbanlar olmayı tercih ederler.Belki de tüm bu tercihlerin temel nedeni insanoğlunun ölümsüzlük arzusudur.

Son kertede modern zaman insanının temel eğilimi tüketmek üzerinedir.Bu çoğu kereler dışarıdan dayatılsa da modern çağın insan bu eylemi gerçekleştirerek var olabilmektedir.


KAYNAKÇA:

Akdoğan, Vefa(2006) Post-Modernizm ve Küreselleşme Bağlamında Popüler Kültür ve Gerçekliğin Simülasyonu, Yayımlanmamış Lisans Tezi.
Akdoğan, Vefa; Çelik, Adnan(2006) Post-Modernizm ve Küreselleşme Bağlamında Popüler Kültür ve Gerçekliğin Simülasyonu, Yayımlanmamış Lisans Tezi.
Alpman, Polat Sait(2005) Sanatsal Kurgu ve Toplumcu Sanatın ‘Yeniden’ İmkanı, Sosyologos Dergisi, Sayı:8, Konya.
Bayram, Ayşe(2005) Eleştirilen Tüketim ve Tüketilen Cinsellik, Sosyologos Dergisi, Sayı:7, Konya.
Baudrillard, Jean(1997) Tüketim Toplumu, Çev: Hazal Deliceçaylı-Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Çağan, Kenan(2003) Popüler Kültür ve Sanat, Altın Küre Yayınları, Ankara.
Gasset, Ortega Y(1995) İnsan ve Herkes, Çev: Neyire Gül Işık,Metis Yayınları, İstanbul.
Keane, John(1996) Şiddetin Uzun Yüzyılı, Çev: Bülent Peker, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara.
Mungan, Murathan(2003) Kum Saati, Metis Yayınları, İstanbul.
Ritzer, George(1996) Toplumun McDonaldlaştırılması, Çev: Şen Süer Kaya, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Ritzer, George(1999) Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek, Çev: Şen Süer Kaya, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Şaylan, Gencay(1999) Postmodernizm, İmge Kitabevi, Ankara.
tutunamayanlar5July 21, 2013, 5:25
TOPLUMU YENİDEN KURMAK (Sevgi Yıldırım)
TOPLUMU YENİDEN KURMAK
Sevgi Yıldırım

Bütün sosyologlar neredeyse hepsi yazılarında toplum bir bütündür diyerek başlar ve bitirirler. Nedir bizi bu karmaşık yapıyı bir bütün olarak düşündürten. Bana göre bu bütünlük fikri toplum dediğimizin en büyük özelliklerinden biri olan belirli bir coğrafya üzerinde sabitlenmiş olmasıdır. Yani toplum tanımı bu kritere göre yapılır. Coğrafi olarak sınırları belirlenmiştir. Dolayısıyla toplum belirlenmiş bir sınır içerisinde sonsuzluğa akan bir oluşum gibi düşünülür. Yani önce empirik sonra aposteriori düşüncesine yatkınlık vardır değerlendirmelerde.

Toplum kendiliğindenlik oluşumu ve bilinç unsuru bir kalabalıklar toplamıdır denilebilir. Ama öyle geliyor ki tamamiyle belirlenmiş bir yapısı var. Yani sadece insanların oluşturduğu bir yapıdan bahsederken kastedilen kendiliğindenlik bile bilincin çizdiği rotada oluşan bir durumdur. Tek tek bireylerin kontrolünde olmayan ama ortak aklın kontrol ettiği bir kendiliğindenlik. Toplum genel olarak felsefik anlamda iyinin ve kötünün savaşının yaşandığı bir arena olarak tasvir edilir.

Oysa gerçekliğine bakıldığında iyinin ve kötünün değil haklının ve haksızın çatıştığı bir zemin olduğu fark edilir. Modern kafalar toplumu ezen ezilen ilişkisinin antropolojik tahlilini yaparak meşruluğunu vurgular ve perspektif geliştirirler. Yani onlara göre insan doğal durumdayken uygarlık henüz icat edilmemişken insan kendini hayvanlarla kurduğu ilişkide belirlemiştir. Modernlere göre doğada büyük balık küçük balığı yutmakta ve insan ne kadar da bilinçli bir varlık olsa da bu yönünü değiştiremez. Ve bu onun uygarlığının temelidir. Olması gereken budur.

İnsanın gerçekliği budur şeklinde bir bakış açısı geliştirmişlerdir. Oysa ekolojist anarşizmin mimarı Morrey Bookchin bu tezi kendi problematiğini açıkladığı Toplumu Yeniden Kurmak adlı eserinde eleştirmiş ve farklı bir bakış açısı geliştirmiştir.

Ona göre tahakküm kavramı insana özgüdür. İnsan bilincinin üretimidir. Dolayısıyla bu kavram sadece insan yaşamında varolup uygulanabilecek anlamlandırılabilecek bir kavramdır. Hayvanların yaşamları insan yaşamının bağlamında değerlendirilemez. Yani insan demek düşünen demektir. Düşünmeyen bir canlı tahakküm kuramaz.

Tahakküm bilincin kavramıdır ve bilincin bağlamını kapsamını ifade eder. Oysa hayvan davranışlarını insan bilinci bağlamı içerisinde değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. Büyük balığın küçük balığı yemesi bir tür tahakküm değil hayvanın içgüdüleriyle gerçekleştirdiği bir davranıştır. Tahakküm insan eliyle üretilmiştir. Yani büyük balık küçük balığı yemek için masa başında plan proje yapmaz. Yıllar öncesinden her şeyi düşünerek ince ince planlamaz.

Oysa tahakküm bir plandır. Hem de en ince ayrıntısına kadar projelendirilen bir bilinç ürünüdür. Dolayısıyla Bookchin modern paradigmanın toplumu açıklamada kullandığı bakış açısını bu yaklaşımını can evinden vurmuş ve zihin açmıştır.
tutunamayanlar5July 21, 2013, 5:19
EŞİTSİZLİĞİN KAYNAĞI (Selma Ulusoy)
Eşitsizliğin Kaynağı Üzerine Bir Deneme

Selma Ulusoy

18. y.y. Aydınlanma filozoflarından olan Jean Jacques Rousseau’nun bu kitabında ağırlıklı olarak mülkiyetten, toplumsal sözleşmeden, doğa durumundan uygarlığa geçişten, insanlar arasındaki fiziksel ve sosyal eşitsizliklerden, kendi devlet fikrinden, Cumhuriyet yönetimlerinden ve özgürlüklerden bahsedilmiştir. Şimdi bu kavramların hepsini teker teker açmaya çalışacağım.

Öncelikle bu kitabın içeriğini anlayabilmek için Aydınlanma döneminin koşullarına bakmamız gerekir. Skolastik felsefenin etkisindeki Avrupa insanı Fransız Devrimi ve Aydınlanmayla ile birlikte aklı ön plana çıkarmıştı. Tanrı’yı alaşağı edip onun tahtına insanı yerleştirmişti. Sekülerizme hızlı bir geçiş süreci başlamıştı. Ayrıca bireycilik ve rasyonalizm bu döneme hâkimdi. Bu dönemi genel bir çerçevede kısaca açıkladıktan sonra kitabın içeriğinden söz etmeye başlayabiliriz.

Rousseau bu dönem içinde en çok yankı bulan filozoflardan biridir. Kuşkusuz ki bu kitap da bazı ideolojik kesimlere esin kaynağı olmuştur. Kitabın önsözünde yazarın Diderot tarafından belirlenen yöntem araçlarını kullandığından bahsedilir. Bu araçlar: Doğayı gözleme, düşünme ve deneydir.

Rousseau konuşmasında insanın tarihinin şemasını şu şekilde göstermiştir:

1-Başlangıçta vahşi gelişmemiş hayvanın hem barışçıl olup hem de olmadığından, mutlu olmadığından çünkü mutluluğun mutluluk bilincini varsaydığından söz eder.

2-İlk insan toplumlarının, insanın en mutlu çağı olduğundan ayrıca bu durumun doğa haline göre bir ilerleme gösterdiğinden buna karşılık artık insanın bazı düşkünlüklerinin de başladığını söyler.

3-Burada kendi zamanının toplumunu kastederek; özel mülkiyetin ortaya çıkmasından sonra zenginlerin bu mülklerini korumak için sözleşmeye başvurduklarını fakat bu sözleşmenin hileli olduğundan bahseder. Böylece uygarlık durumuna geçilmiş olur. Rousseau Demeç’te şöyle der: ‘‘Uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda, eşitsizlik yolundaki yeni bir ilerlemedir. Uygarlıkla doğmuş olan toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.’’

4-Daha sonra da böyle hileli bir sözleşmeye alternatif bir sözleşme ortaya koyar. Herkesin özgürlüğünü korumak için bütünün özgürlüğünü feda edeceği bir sözleşmeden bahseder.

Yazar insanlar arasında iki tür eşitsizliğin olduğunu söyler. Bunlardan bir tanesi doğa tarafından meydana getirilen yaş, boy, cinsiyet, zekâ gibi fiziksel eşitsizlikler, ikincisi de uzlaşmaya dayanan insanların zararına olan fakat bazı kimselerin yararlandığı manevi ya da politik eşitsizliklerdir. Zaten kitapta fiziksel eşitsizlikten fazlaca söz edilmez. Çünkü bu eşitsizlik doğa tarafından belirlenmiştir. ‘‘Toplumun temellerini araştıran filozoflar, doğal duruma geri gitmek zorunluluğunu duymuşlardır; ancak bunların hiçbiri, Rousseau’ya göre, hiçbir zaman oraya ulaşamamışlardır. Onların hepsi doğaya, kaynakları yalnızca toplumda olabilecek özellikler atfetmişlerdir’’(Bottomore-Nisbet;2002:31).

Doğa durumunda çocukluktan itibaren doğanın koşullarına uyum sağlamış vahşi insan çok güçlü ve gürbüzdür. Bu yüzden tüm ötekileri yok eder. Ayrıca ilk insanların bizim gibi konut, gıda ya da çıplaklık gibi sorunları yoktur. Yani bizim gereksindiğimiz şeylere onlar ihtiyaç duymazlar. Fakat bu insanlar topluma alıştıkça herkes de kıskançlık, beğenilme ve saygınlık gibi duygu durumları ortaya çıkar. Böylece doğa durumundan uygarlığa geçiş sürecinde insanlar o saflıklarını, mutluluklarını ve ahlak temizliklerini kaybederler.

‘‘Yalnız başına yaşayan cinsler, ancak birleşme zamanlarında, o da geçici olarak, bir arada bulunuyorlardı. Bu mutlu ve esen yaşayışta tam bir eşitlik vardı; kimse kimseden kuşkulanmıyordu; her şey bol bol vardı; herkes kendisi için yaşıyor, kendi kendisiyle yetiniyordu. Ama bu insanlardan biri bir başkasının yardımına gereksinme duyduğu gün, bu eşitlik de sona ermiş oldu. Doğa durumu tarımın başlaması ve buna bağlı olarak mülkiyet kavramının ortaya konması ile kapanmıştır. İlk olarak bir toprak parçasının etrafına bir çit çevirip ‘Burası benimdir’ diye ve buna inanacak budalalar bulan kimse ‘yurttaşlar toplumu’nun gerçek kurucusu olmuştur’’(Gökberk;2004:340–341).

Bu nokta da Rousseau’nun üzerine en çok kafa yorduğu konulardan biri olan mülkiyet kavramı üzerinde durmak gereklidir. Mülkiyet tarıma geçiş sürecinde başlamıştır. Fakat ‘‘ sürekli mülkiyeti kurmak için tarım yeterli olmaz sadece; yararlı yasalar, bu yasaları uygulatmak için devlet memurları gerekti; kısacası, toplum hali gerekti’’(Proudhon;1998:117).Mülkiyet kabul edildikten sonra bunun sonucu olarak ilk hukuk kuralları doğdu. Yetenekler eşit olmadığı için hiçbir zaman tam anlamıyla eşitlik sağlanamadı.

En güçlü olan, daha çok iş yaptı ve herkesin birbirine karşı gereksinmeleri oldu. Böylece de doğal eşitsizlik, değiş-tokuş düzenindeki eşitsizlikle gelişti. İnsanlar mülkiyet fikri ortaya çıkmadan önce ancak fiziksel güçlerini, avladıkları hayvanları ve sahip oldukları yetenekleri ortaya koyarlardı. Fakat mülkiyet beraberinde mirası da getirdiği için kimileri ceplerini parayla doldurmuş, kimileri de onların kölesi olmuştu. Toplumsal sözleşme de toplumsal tabakaların oluşmasına yol açmıştı.

Rousseau’nun zorba hükümdarlar hakkındaki düşünceleri şöyledir: Hükümdarların sahip oldukları egemenlik hakları güçleriyle yakından ilgilidir. Güç kaybolduğu anda egemenlik sona erer.

Son olarak filozofun Cumhuriyet yönetimi ile ilgili düşüncelerinden bahsetmek gerekir. Filozof bu yönetimi en adaletli, bilgeliğin, barışın, iyi değerlerin hâkim olduğu bir sistem olarak değerlendirir. Ayrıca bu yönetimin lüks, zevk ve gösterişten arınmış olduğunu savunur.

Kuşkusuz ki Rousseau tüm bu düşünceleriyle bazı ideolojilere esin kaynağı olmuştur. Örneğin Marksist söylemlerde Rousseau’nun yansımasını açıkça görebiliriz. Aydınlanmayla birlikte genellikle bugünkü bilinen anlamıyla ideolojilerin ortaya çıktığını da düşünürsek, bu durum pek de şaşırtıcı bir son değildir. Her şeye rağmen Rousseau bir Cumhuriyet savunucusudur ve buradan da anlaşılacağı üzere Marksistler bu büyük düşünürün yalnızca bir boyutunu alıp geliştirmeyi tercih etmişlerdir. Bunun dışında düşünürün “doğa durumu” kavramıyla I. komünal dönemin yapıları birbirlerini çağrıştırmaktadır.

Son kertede Rousseau çağları aşan bir kavrayış yakalamış ve toplumsal düşünce adına önemli düşünceler bırakmıştır insanlığa.

KAYNAKÇA:

• Bottomore T. , Nisbet R.(2002)Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Ayraç Yayınları, Ankara.
• Gökberk, Macit(2004)Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul.
• Proudhon, Pierre Joseph(1998)Mülkiyet Nedir? ,çev: Vedat Gülşen Üretürk, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul.
tutunamayanlar5July 21, 2013, 5:13
JACQUES DERRİDA (Caner Kaplan)
JACQUES DERRİDA

Caner Kaplan

Jacques Derrida 15 Temmuz 1930 El - Biar' da( Cezayir ) doğdu;8 Kasım 2004’te Paris’te öldü. Fransız bir filozof, edebiyat eleştirmeni ve yapısökümcülük olarak bilinen eleştirel düşünce yönteminin kurucusudur. Derrida’nın etkinliği yalnızca felsefeyle sınırlı olmamıştı yaşamında özellikle 1960'lardan sonra yoğunlaşan siyasal konjonktür içinde, ırkçılık karşıtı hareketlerde yer almıştır. Fransa'daki Cezayir'li mültecilerin haklarını desteklediği ve ayrıca Soğuk Savaş dönemi Çekoslavakya' sının muhalif hareketlerini desteklediği ve bu nedenden dolayı 1982 yılında aynı ülkede tutuklanmış olduğu bilinmektedir ünlü filozofun. Körfez savaşı sırasında ise Alman filozof Jürgen Habermas'la birlikte “Frankfurter Allgemeine”de kaleme aldıkları bir yazıda, dünya entelektüellerini ABD'nin Irak'a karşı giriştiği saldırıya tavır almaya ve Avrupa'nın dünyadaki yerini yeniden tanımlamaya giriştiği bilinir.

Paris’te Ecole Normale Superieur'de ve Sorbonne Üniversitesi'nde okudu.1970'lerden itibaren Paris ve ABD'deki Johns Hopkins, Yale, Harvard, Kaliforniya Üniversitelerinde akademik kariyerini sürdürdü. Geliştirdiği yöntem ve kavramlar edebiyat eleştirisinden sosyolojiye, kimlik sorunundan felsefeye bütün düşünsel alanlarda etkisini gösterdi ve sarsıcı sonuçlara yol açtı. Michel Foucault, Gilles Deleuze, Fellix Guattari gibi ünlü Post yapısalcı Felsefe'nin ya da başka bir deyişle yapısalcılık–sonrası teorinin kurucu öncülerinden biridir.

1960'lı yıllardan itibaren geniş bir entelektüel kesimin dikkatini çekmeye başladı. Özellikle düşünce tarihine yönelttiği köktenci eleştiriler ve yazmanın yani yazı'nın doğasıyla ilgili teorik önermeleri önemsendi. J.J.Rousseau, Friedrich Nietzsche, Andre Gide, Paul Valery, Albert Camus gibi yazarları erken dönemde okuyan Derrida, Bergson ve Sartre etkisiyle felsefe çalışmalarına yönelmiştir. Bu yönelim sonrasında, sürekli felsefenin ve düşüncenin kıyılarında dolanacak, düşünce tarihi içinde geri alınması ya da yok sayılması olanaksız olduğunu görecek ve bu alanda müdahaleler gerçekleştirecektir.

Daha sonra J.Derrida “yapısökümcülük” denilen Derrida’cı yöntem olan, yani metnin derin yapılarını ayrıştırmayı hedefleyen, yöntemsel yaklaşım edebiyat kuramı olan dilbilim, felsefe, hukuk, sosyoloji, kültür kuramı, mimarlik gibi disiplinler başta olmak üzere birçok alanda yeni açılımlar getirdiği felsefesini geliştirecektir.

Onun çalışmaları köktenci bir şekilde, Platon’dan günümüze çeşitli ve karşıt eğilimlerle gelmiş olan metafizik ve felsefenin sorgulanması ile böyle bir sorgulama ışığında örneğin Marx, Freud ya da Nietzsche gibi düşünürlerin yeniden değerlendirilmesi olanağını sağladı.

Yapısalcılık’tan Sonra

Derrida, Dil’i yeniden sorunsallaştırır. Dolayısıyla yapısalcılığı özellikle Sausseure’ü ve Levi-Strasuss’u da kendi sınırlılığı çerçevesinde sorunsallaştırır. Ona göre, dil, yapısalcıların sandığı ve gösterdiklerinden çok daha fazla oynak ve belirsiz bir şeydir. Anlam, karşıtlık içinde başka bir anlama gönderme yapmaksızın doğamaz ve anlamın sınırları Dil'in tarihselliği içersinde sürelki yer değiştirir; çünkü göstergeler her zaman başka anlam bağlamlarından geçerler, başka anlamlara gelirler, asla kapatılamazlar. Bağlamdan, bağlama değişen göstergeler zincirinde anlam, dolayısıyla durmadan değişen bir nitelik arz eder. Derrida bağımsız bir gösterilenler alanının olamayacağını ileri sürer. Burada iki önerme belirginleşir:

Birincisi, bağımsız bir gösterilenler alanının olanaksızlığı ve ikincisi hiçbir şekilde ya da herhangi bir şekilde bir gösterge dizgesinden kaçılamayacağıdır. De La Grammatoligie 1967’de yayınlandı. O dönem yayınlanan, yazı üzerine diğer iki ayrı çalışmasıyla birlikte bunlar; Derida’nin çizgisinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu metinler Fenomenoloji ve Edmund Husserl’i, Dilbilimi ve Ferdinand de Sausseure’ü, Psikanalizi ve Jacques Lacan’ı, Yapısalcılığı ve Levi-Strasuss’u eleştiriye aldığı temel ve öncü çalışmalardır.

Yapısalcılığı ve fenomenolojiyi, bir yapısalcının ve fenomenologun yapamayacağı şekilde, kendi içinde mantıksal sonuçlarına götürerek dilin ve yapı'nın merkeziligini sorunsallaştırdı. Buna bağlı olarak yapıların tarafsızlığı önermesini bu düzlemde geçersiz kıldı. Yapısalcılık iç-ögelerinin ayrımı olarak yapıyı tanımlamakla geleneksel felsefedeki "Merkez " anlayışını yerinden etmişti. Derrida, bu noktada yapıların merkeziliğine yönelik eleştirisiyle devreye girer ve yapısökümcülüğü oluşturarak yapısalcılığı yerinden eder. Yapısöküm, burada, Deconstruction’un Türkçe karşılığı olarak kullanılmaktadır.

Başka yerlerde bunun yapıbozum ya da yapıçözüm olarak karşılandığı da görülür. Derrida’nın yapısalcı Dil anlayışına itirazı, kendisinin asıl temel sorgulama konusu olan mevcudiyet metafiziği [bu terim başka bazı çevirilerde "Bulunuş Metafizigi" olarak çevrilir] dediği geleneksel düşünce yapısına karşı itirazının temelini oluşturur. Mevcudiyet metafizigi, Platon’dan Husserl’e ve yapısalcılığa kadar uzanmaktadır. Ve sonuçta hepsi bağımsız bir mevcudiyet ya da varlık alanının olduğu varsayımından haraket ederler; oysa Derrida, göstergelerin ya da işaretlerin işaret ettiği ve bu göstergelerden, tamamen bağımsız bir alanın olanaksızlığını ileri sürer ve gösteren'den bağımsız bir gösterilen'in mümkün olmadığını ortaya koyar.

Buna göre, anlama işaret eden işaretlerden ya da göstergelerden bağımsız bir anlam alanının olamayacağı gösterilmiş olunur, yani hiçbir koşula bağlı olmayan bir bulunuşun ya da mevcudiyetin söz konusu olamayacağı belirtilir. Şu anda bulunuş, dil bağlamında sözkonusu olamaz. Çünkü " Aşkın bir gösterilen yoktur ".Her gösteren, başka bir göstereni gösterir ve buradan elde edilecek olan yalnızca mevcudiyet değil anlama kaynaklık eden"Gösterge Zincirleri "dir. Böylece "Anlam Oyunu" sonsuz/bitimsiz bir oyuna dönüşür.

Ses - Merkezcilik Ve Söz – Merkezcilik

Derrida’nın ses-merkezcilik’i ve söz-merkezcilik’i reddedişi de tam bu noktaya ilişkindir. Bunların yapılarını sökerek Derrida, mevcudiyet metafiziginin örtülerini kaldırır. İdea, Tanrı, Akıl ya da Madde gibi merkezlerin başka nosyonlara dayanak olmaları sözkonusu olamaz Derrida'ya göre. Çünkü "aşkın bir göstergenin yokluğu" sözkonusudur. Dolayısıyla, yazı karşısında ses’e ve söz’e öncelik ve ayrıcalık verilmesi de anlamsızdır. Söz-yazı ayrımının kendisi bizzat, bu metafiziksel düşüncenin ürünüdür, yani belirli bir merkez üzerinde ikili karşıtlıklarla işleyen felsefe geleneğinin bir sonucudur. Her tür metafiziksel düşünce Derrida'ya göre ikili karşıtlıklarla taşınır. Madam Sarup bunları şöyle belirtir:

gösteren/gösterilen,duyulur/düşünülür,konuşma/yazı,söz/dil,artzamanlı/eşzamanlı,uzam/zaman, edilgenlik/etkenlik. Ayrıca bunlara daha ideolojik kullanımları olan ikilikleri de ekler: madde/tin,özne/nesne,yanlışlık/dogruluk,bedeb/ruh,temsil/mevcudiyet,görünüş/öz,içsel/dışsal vb. gibi. Derrida, yapısalcıların bu ikilikleri fazla sorgulamadan kabul ettiklerini söyler. Bu karşıt terimlerin her biri ancak diğerinin var olmasıyla birlikte var olurlar. Derrida bunu anlamanın yöntemsel araçlarını geliştirir yapısökümcülüğü ile. Söz-Yazı ayrımı, metafiziğin en gizli ve güçlü argümanının kalbindir ve kabul edilemezdir; Çünkü Derrida’ya göre, geleneksel düşüncede konuşmanın birincil konuma çıkarılmasının gerisinde"Bulunuş Metafiziği"nin temel mantığı yatmaktadır.

Buna göre konuşmada, konuşan kişi ürettiği sözle eşanlamlı bulunmakta yani sözüyle arasında zamansal ya da uzamsal bir uzaklık olmamaktadır. Bu doğrudanlık, konuşmada, dolayısıyla ses ve söz’de, konuşan kişinin ürettiği söz ve o söz aracılığıyla anlatmaya çalıştığı şey arasında bir örtüşme yani özdeşlik olduğunu varsayar. Başka bir deyişle, anlamın söz'de içkin olduğunu kabul edilir burada. Derrida bunun böyle olamayacağını gösterir. Şimdi burada var oluş, söz’ün içinden belirlenebilecek bir şey değildir. Yazı için geçerli olan söz için de geçerlidir; her söz söyleyenin ve söylenenin yokluğunda söylenmiştir, dil’e gelen aşkın bir gösterilene asla işaret edemez.

Logos'un Sökümü

Derrida yaptığı yapısökümcü okumalarla, klasik felsefenin, yani Derrida'ya göre mevcudiyet metafiziğinin bilinçdışı kaynaklarını ortaya koymaya çalışmış, metinin yapısındaki ikili karşıtlıkları sorunsalaştırmış ve böylece mevcut düşünüş yapısını sökmeyi denemiştir. Bir "merkez" ve "dışarısı" olduğu varsayımına karşı, Derrida'nın ünlü argümanı ve sav sözü şöyledir:

Metnin dışında hiçbir şey yoktur. Bu noktada, Derrida’nın çalışmasında Logos'a yönelik temelli itirazların geliştirildiği görülür. Batı felsefesi'nde hem söz hem de akıl anlamına gelir Logos. Derrida’nın eleştirisinin tam da bu hedeflere yöneldiği açıktır. Burada metafizik bir varlık görüşü gizlidir çünkü ve Derrida, bir yandan akıl'ın konumunu sorunşallastırarak bir yandan da söz-merkezcilik'in yapısını deşifre ederek, mevcudiyet metafiziğinin ardındaki temel dayanak olan Logos'un sökümünü gerçekleştirir. Bunun sonucunda özne'nin metafizik mevcudiyet fikrinin merkezindeki konumu sona erdirilir. Söz ve akıl sahibi özne artık metafizik mevcudiyetin merkezi dayanak noktası degildir.

Bazı Yapıtları:

1. De la Grammatologie,1967
2. La Dissemination (Yayılım),1972
3. Marges de la philosophie (Felsefenin Kıyıları),1972
4. La verite en peinture(Resim olarak gerçek), 1978
5. La cartepostale(Kartpostallar),1980
6. Psiche,inventions de l’autre (Psiche,Ötekinin icatları),1987
7. Du Droit a la philosiphie ( Felsefe Hakkı Üzerine),1990
8. Apories(Çatışkılar),1996
9. L’Autre cap (Öteki Hedef Başka Baş)1991,(M.Başaran, Bağlam yay. 2003)

Türkçede yapıtları:

1.Marx’ın Hayaletleri, 1993(çev: A.Tümertekin, Ayrıntı yay.,2001).
2. Marks ve Mahdumları,2002.
3. Şiir Nedir?, (çev: Ahmet Sarı/Abdullah Arslan, Babil yayınları).
4. Mahmuzlar/Nietzsche’nin Üslupları, Babil yay.
5. Tutkular, Melih Başaran, Bağlam yay.
6. Bağışlama ve Kozmopolitizm,2005 çev: Ali Utku - Mukadder Erkan Birey yay.

Kaynaklar

1. Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm, Madan Sarup, çev: Abdülbaki Güçlü, Bilim ve Sanat yay.
2. Edebiyat Kuramı, Terry Eagleton, çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı yay.
3. Derrida,1997 yılında İstanbul'a gelmiştir. Katıldığı seminerlerdeki sunular sonradan kitaplaştırıldı. Bkz: Pera Peras Poros, Jacques Derrida ile birlikte disiplinler arası çalışma, yay. haz. Ferda Keskin, Önay Sözer, Y.K.Y., İstanbul, 1998 ).

Caner Kaplan
tutunamayanlar5July 21, 2013, 5:08
ARKETİPLER (Gizem Sönmez)
KOLEKTİF BİLİNÇDIŞI VE İÇERİĞİ: ARKETİPLER
GİZEM SÖNMEZ

Klasik psikanalizin kurucusu Sigmund Freud ‘da özel bir anlatım bulan ve dikkatleri üzerine çeken bilinçdışı kavramı; kişinin farkında olmadığı ya da bastırdığı duygu, düşünce ve yaşantıları temsil eder. Kişinin karanlık kalmış yanı olarak da görülen bilinçdışı; Freud’un ardılları tarafından geliştirilmiş, en açık ve geniş anlamı Jung’un analitik psikolojisinde bulmuştur.

Hep kullanılan olumsuz anlamına karşı bilinçdışı Jung’da, bilinci biçimlendirebilmesi ve denge sağlayıcı olması bakımından olumlu bir kavram haline gelir. İstemin etkisi altında kalan bilinç ikinci plana atılarak, bilinçdışının kişiye egemen olduğu savunulur ve önem bakımından bilincin önüne geçer.

Jung’un psikolojiye en büyük katkısı bilinçdışını ikiye ayırıp, kolektif bilinçdışı kavramını kazandırmış olmasıdır. Kişisel bilinçdışı; kişinin anıları, bastırdığı duygu ve düşüncelerden oluşurken; kolektif bilinçdışı kişinin hiç yaşamadığı; fakat kendi türünden olanların aktarımıyla bazı gizil imgelerden oluşur.

Kolektif(ortak) bilinçdışının ortaya çıkışı Jung’un araştırmacı kişiliğinin eseridir. İlkel insanı araştırmak için yaptığı Hindistan ve Afrika seyahatleri sonucunda, kolektif bilinçdışı kavramını geliştirmiştir. Kalıtım ve evrimin beden üzerinde bıraktığı izleri düşünerek, ruhsal yapının da bu izlere benzer izleri olabileceğinden yola çıkarak, bireyin yalnız kendi geçmişi ile değil kendi türünün geçmişi ile de bağının olduğu sonucuna varır.

Kolektif bilinçdışı insan türüne özgüdür ve gizli anlamlar içerir. Yaradılışın sesini duyurur. Ruhun nesnel halde görüntüsü olarak ifade edildiği için, nesnel ruh da denilebilir. Yalnız insanlık tarihini değil, insan öncesi evrimi de kapsamaktadır.

Bilinçdışı Jung’a göre hem yapıcı hem yıkıcı ruhtur. ,insan doğduğunda bu dünyanın imgesi ile meydana gelir. İçindeki imgeler nesnel olanda karşılığını bulduğunda ise bilince yükselir.[1] Bu durumda, dünyanın imgesi zaten kolektif bilinçdışında mevcuttur ve her insanda ortak olan bir imgedir.

Algı ve eylemdeki seçicilik de kolektif bilinçdışıyla açıklanabilir. Bazı şeylerin algısının diğerlerine göre daha kolay olması, zaten ortak bilinçdışında algılanan şeyin var olması ile ilgilidir. İnsanın temel davranışlarının bilince dayandığı görüşünü eleştirir Jung. Düşler, uyku hepsi bilinçdışına aittir ve insan zamanının büyük bölümünü aslında bilinçdışında geçirir. Kolektif bilinçdışı ise evrimsel deneyimlerden oluşur ve kişiliğin temelini şekillendirmede etkilidir. İnsanın tüm davranışlarını etkisi altına alır; fakat daha önce yaşanılmamış deneyimleri kapsadığı için hatırlamamız ve farkında olmamız mümkün değildir.

Kolektif bilinçdışının sınırlarını çizmek mümkün değildir. Bilinçdışı bile karmaşık bir yapıya sahipken ve tam olarak bilinç düzeyine çıkarılamazken, atalarımızdan kalan ve insanlık öncesini bile içeren bir alanı açıklamak hiç de kolay olmayacaktır şüphesiz. Bu nedenle jung, kolektif bilinçdışını anlaşılır kılabilmek için onun içeriği olan arketipleri açıklamaya çalışmış ve biraz olsun aydınlatıcı olmuştur.

ARKETİPLER

Arketip sözcüğü St. Augustin’in “ana düşünceler” kavramından esinlenilerek Jung tarafından kullanılmış bir terimdir. Bir yapıtın ya da bir düşüncenin dayandığı ilk örnek anlamına gelen arketipler, ortak bilinçdışının içeriğini oluşturur. Jung yaşamının büyük kısmını arketipler üzerinde çalışarak geçirmiş; şeytan, kahraman, ay, güneş gibi sayısız arketip olduğunu söylemiştir. Kısaca açıklamak gerekirse arketipe her insanda var olan; ama görüntüleri bellekte canlı olmayan imgeler diyebiliriz. Bu evrensel imgeler, dünyada karşılığının bulunması ile bir varlığa dönüşür. Burada şöyle bir soru da oluşabilir. Eğer bu arketipler insanın kişiliği üzerinde belirleyici ise ve herkeste ortak ise nasıl bireysel farklılıklar oluşur? Jung bunu varolan imgenin herkese dünyada farklı görüneceğini, bu yzden bireysel farklılıklar oluşturacağını beirterek açıklamıştır. Anne arketipini ele alırsak; doğan her çocuk bu imge ile meydana gelir; fakat dünyada karşılaştığı anneyle etkileşiminden sonra farklı şekillenecektir. Toplumdan topluma da farklılık gösterir, bu nedenle bireysel farklılıkları engeller nitelikte olmadığı açıkça görülür.

Arketipler metafizikseldir ve ruhsal sürece aittirler. İnsan davranışının ilksel kalıplarıdır ve bireyin yok olması bile onları etkilemez; çünkü aprioridirler.[2] apriori bilgilerimiz vardır Jung’a göre ve bu bilgiler de arketiplerdir. Başlangıcı ya da sonunun olup olmadığı bilinmemekle birlikte değişmez yapılar olduğu söylenebilir. Arketipin yansıttığı yaşantı imgeyle birlikte ortaya çıkmaz, insanoğlunun yaşamına katıldığı andan itibaren vardır; fakat karanlıktır. Bilinçdışında kaldığı sürece de karanlığı devam eder bu yüzden bilince çıkarılması gerekir.

Bilinçdışı karanlık kalmaya mahkum değildir, kişi eğer bilinçdışını yönlendirmeyi öğrenirse yaşamının ne kadar kolaylaştığını da fark edecektir. Bazen bilinçli olarak düşünülenlerin tam karşıtları vardır bilinçdışında. Kişinin kendini anlaması ve tanıması bilinçdışını aydınlatmasına bağlıdır.

Bazı arketipler kişiliğin oluşması açısından diğerlerinden çok daha büyük öneme sahiptirç. Kısaca bu arketipleri tanıtmaya ve açıklamaya çalışacağım:

Persona: dış dünyaya karşı geliştirilen, kendisi olmayan bir karakteri yaşamaya yarayan ve yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan toplumsal maskemizidir. Toplumsal yönü gelişmiş olan kişileri persona arketipi etkiler. Ama olumlu anlamının dışında persona eğer fazla gelişmişse, kişi olmadığı bir karaktere bürünür ve kişilikte şişme olur. Görünen yüz kişinin iç yaşamını yansıtamayacağı için, kişi kendine yabancılaşır. Personayla dengeli bir ilişki kurabilmek önemlidir.

Gölge: bizim karanlık yanımız ve hayvansı yönümüzü temsil eden gölge, kendi cinsimize karşı tepkilerimizi de düzenler. Tehlikeli olmasının yanında, yaratıcılık ve duygusallık da gölge arketipinin kaynağıdır. Kişi hayvani yönlerini evcilleştirmeye çalışırken, yaratıcılığını da yitirir, körelir. Bu nedenle sürekli bastırmaya çalıştığımız belki de ilkel yönümüzü önemli olan doğru yönlendirebilmek, yaratıcı bir etkiye dönüştürebilmektir. Gölgenin etkisi çok büyüktür. Bazı zorunlu durumlarda ego karar vermekte zorlanırken gölge devreye girip ani kararlar verir. İçgüdülerin kaynağı olduğu için yaşamın sürdürülebilmesi için bu arketip gereklidir. Reddetme eğilimindeki kişilerde çaresizlik duyguları görülür ve yaşam tüm renklerini kaybeder.

Anima-animus: persona nasıl ki insanın dışa dönük yüzü ise; anima erkeklerde içedönük, animus ise kadınlarda içedönük yüzdür. Anima, erkeğin kadın yönü; animus, kadının erkek yönü olarak da adlandırılabilir. Her insan iki cinsin de özelliklerini taşır. Çoğu kişi bunu kabul etmek istemese de bu normal bir durumdur. Kişilerin karşı cinsten etkilenmesi de bu arketiplerden kaynaklanır. Bir erkek bir kadına ilgi duyduğunda aslında kendi kadınsı yanını ortaya koyarken, kadın için de aynı durum geçerlidir. Bunları bastırmaya çalışmak ise tehlikelidir ve cinsel sapkınlıklara yol açar. Uyumlu bir insanda karşı cinse ait özellikler denge içindedir.

Ben: en önemli arketiptir ve ortak bilinçdışının merkezi durumundadır. Jung’un psikolojisinde her şeyden önce kişinin kendi bütünlüğünü koruması önemlidir. Bu görev de ben arketipine aittir. Kişi kendini tanımak için her şeyi bilince çıkarmalı ve ortak bilinçdışının içerikleri arsında dengeli bir dağılım yapmalıdır. Tabi ki uzun bir süreç gereklidir. Kişinin kendi bütünlüğünü sağlayıp, uyum içinde yaşaması için çok uzun yıllar gerekir. Ama sağlıklı bir bireyde orta yaşa gelindiğinde ben arketipi ortaya çıkar ve uyumu sağlar.

En önemli ve kişinin yaşamını etkileyen arketipleri açıklamaya çalıştım. Bilinçdışının neden bu kadar büyük bir öneme sahip olduğu sorusu gelebilir aklımıza. Kişi eğer bilinçdışına bastırdıkları ile yaşamını sürdürüp, bilinçdışını bilince yükseltemezse, kendinde sevmediği tüm özellikleri yansıtma mekanizması kullanarak başkalarına yansıtır ve kendi ile çatışmaya girer. Birey olmak temelde, kendi bütünlüğünü sağlamayı ve kendini tanımayı gerektirir. Kişi karanlık yanını aydınlattıkça, kendindeki değişimi de fark edecek, hem kendi ile hem de çevresi ile uyumu sağlayacaktır.

[1] Jung’un insanın doğduğunda bu dünya imgesi ile meydana geldiği görüşü, Schopenhauer’in tasarım olarak dünya fikrinden gelmektedir. Jung’un kuramında Schopenhauer’in etkisi görülmektedir.
[2] doğuştan, deneyden önce gelen

Gizem Sönmez
tutunamayanlar5July 21, 2013, 5:04
1 2 3 [4] 5 6 7 8 9 10 11
tutunamayanlar
Toplam İletisi:344