SİVİL TOPLUM VE AYDINLAR DEMOKRASİSİ (Selma Ulusoy)
SİVİL TOPLUM VE AYDINLAR VE DEMOKRASİ
Selma Ulusoy

Türkiye’deki sivil toplum anlayışı batıdaki sivil toplum anlayışından epeyce farklılık arzetmektedir. Bunun asıl nedeni bizim merkeziyetçi ve devletçi geleneğimizdir.

Devletin bekası ülkemizde her şeyin üstünde tutulmaktadır ve resmi ideolojide bir üst anlatı olarak kabul görmüştür. Dolayısıyla eleştiri,sorgulama,muhalefet gibi kavramlar bizde pek kolay içkinleştirilememiştir.

Sivil toplum kurumları da bu anlayışa paralel olarak devlet eksenli gelişmektedirler. Hatta ders kitaplarında sivil toplum tanımı yarı resmi kurum olarak geçmektedir. Oysa sivil toplum kurumları batıda devletten bağımsız işleyişiyle anlamını bulur.

Sivil toplum ile aydın ilişkisine gelince Türkiye’de bu mesele uzun yıllardır tartışılagelmiştir.

Militar zihniyet bugün bile sivilleşmenin önündeki en büyük engel iken aydınların ne kadar sivil olduğu tartışılabilir.

Türkiye’de ne zaman farklı sesler duyulmaya başlansa ardından bir darbe daha gelmektedir.Bu darbe geleneği militarist bir toplum olmamızdan kaynaklanmaktadır.Zira bizim şanlı tarihimiz ta Hun imparatorluğuna kadar gider ve savaşçı zihniyetimiz bu noktadan gelmektedir.Toplumsal hafızamızdaki öğrenilmiş kültler kuşaktan kuşağa geçerek savaşçı zihniyeti oluşturmuştur.Bu toplumsal hafızamız bizim sivilleşmemizin önündeki en büyük engellerden biri idi geçen seçimlere kadar.

Kabul etsek de etmesek de toplumun sivilleşmeye ihtiyacı vardı ve son seçimlerle birlikte bu adımı da atmış oldu.

Demokrasi halkın çoğunluğunun sesi diye tanımlanmaktaysa(ki öyle tanımlanıyor) bu seçimin sonucunun da demokratik olduğunu söylemek kadar doğal bir şey yoktur. Bu hükümet döneminde sivil hareketler hiç olmadığı kadar ivme kazanmıştır. En azından kemikleşmiş ve putlaşmış yapılar aydınlar tarafından sorgulanmaya başlamıştır.

Türkiye’deki aydın profili de bu son gelişmelere paralel bir biçimde değişim göstermiştir. Halkın iradesi ve sivil inisiyatif açık bir biçimde ortaya konulmaktadır. Her ne kadar Atilla Yayla,Kadir Cangızbay,Elif Şafak ve Orhan Pamuk gibi isimlerin yargılanması olumsuz olsa da bu bize Türkiye’de bir şeylerin değiştiğini göstermesi açısından önemlidir.

En azından artık söylenmeyen bazı şeyler söylenmektedir ve burada en büyük görevde aydınlara düşmektedir.
tutunamayanlar5July 21, 2013, 1:39
KADINLAR, FELSEFE VE HYPATIA (Ömer Osmanoğlu)
KADINLAR, FELSEFE VE HYPATIA
Ömer Osmanoğlu

Kadınlar ve Felsefe

Bilim ve felsefe tarihinde daha ziyade erkeklerin sözü geçiyor. Bu durumla ilgili olarak, kadınların dile getirdikleri itirazlardan az çok haberdarım. Ayrıca kadınların bilimsel ve felsefi konularda erkekler kadar etkin olamayışının nedenleri üzerine yapılan tartışmaları da kısır bulduğumu söylemeliyim. Bilimsel konulara kendini hasretmek, felsefi meselelere çözümler getirmek, dünyaya ve hayata belirli bir sistematik dahilinde açıklamalar sunmak, aklın kullanımı ve bilimsel meselelerin üstesinden gelmek erkeklerin tekelinde değil. Bunları yapmaya muktedir kadınların önünde büyük ve aşılması zor engeller göremiyorum… Hele de günümüzde. Kadınların genellikle yakındıkları özgür olamama durumu, imkanların kısıtlı olması, kadın-erkek eşitsizliği gibi konularda eskiye oranla kadınlar lehine bir iyileşme olduğu ortada. Kapitalist süreçle birlikte, kadınların iş hayatında daha fazla yer alması, belli bir takım sorunları da doğurdu ancak bilim ve felsefeyle ilgilenmek isteyen kadınları durduracak, onları bu yoldan alıkoyacak çok fazla neden yok gibi görünüyor.


Meselenin ilgi çekici bir diğer yanı ise, filozofların kadınlar hakkında ne düşündükleri, kadın-erkek ilişkilerine yaklaşımları ve aşk hayatlarının o koca koca kitaplarda uzun uzadıya ele aldıkları meselelerde gösterdikleri gayret ve başarıya paralel bir kusursuzluk taşıyıp taşımadığı ile ilgili. Doğrusu, filozofların çoğunu bu konuda başarısız buluyorum. Kadına bakış açıları, aşk hakkındaki görüşlerinin isabetsizliği, kurdukları ilişkilerdeki başarısızlıklar, filozofları “umutsuz vakalar” olarak nitelendirmeme neden oluyor.

Filozofların Aşk Defteri

Trakyalı kızlardan utanan ve onların “hep göğe bakıyorsun, biraz da bize bak” türünden sitemlerini karşılıksız bırakan Thales; karısı Xanthipe’nin dırdırından bunalıp kendini sokaklara bırakan ve onun gözünde “bir baltaya bile sap olamamış” koca Sokrat; amansız bir kadın düşmanı olan ve kadınların ortaklaşa kullanılmasını öneren Platon; süslü Aristo; gencecik bir kızla nişanlı olduğu başka kadınlarla ilişkiler kuran ve belki de evlenmekten korkan Augustinus; ilahiyat ve felsefe konularından başını kaldıramayan ve hatta ağabeylerinin, belki bu yoldan döner umuduyla kaldığı otel odasına bir fahişe gönderdikleri ve kapısı dışardan kilitlendiğinde sobadan kaptığı yanan odun parçasıyla zavallı fahişenin üstüne yürüyen Thomas Aquinas; kraliçelerle mektuplaşmaktan büyük zevk duyan Descartes; saray eşrafından kadınlara aşırı ilgi duyan ve saray bahçesinde hep birlikte ellerinde birer yaprak, “bakın yaprakların damarları birbirine benzemiyor, monadlar da işte böyle “ diyerek onlara monadoloji dersleri vermeye bayılan Leibniz; birlikte yaşadığı kadından olan çocuklarını, felsefe çalışmalarına engel oluyor gerekçesiyle yetiştirme yurduna bırakan vicdansız Rousseau, gözü saf aklın ve pratik aklın eleştirisinden başka bir şey görmeyen Kant; Çapkın Russell; aşk hayatında hep yenilgilerle karşılaşan Nietzsche; nişanlı olduğu kıza ve kendisine eziyetler çektiren Kierkegaard ve daha diğerleri. Bunlar, kadınlar ve aşk konusunda sınıfta kalmış akla ilk gelen filozoflar. Bu başarısızlığı, yazıp çizme ve düşünme işleriyle fazla uğraşmış olmalarına bağlayabilir miyiz bilmem ama sonuçlar ortada. Kirli uzun sakallarıyla, dünyadan el etek çekmiş münzevi halleriyle, uzaklarda bir yerlere gözünü dikip düşünceli pozlarıyla filozoflar bu işi bilmiyor. Evet, bilmiyor.

Peki teorileri nasıl acaba? Yoksa bu adamlar aşk-meşk işlerinde nazariyatta da mı sınıfta kalıyorlar? Şöyle felsefe tarihinin tozlu sayfalarına bir bakalım o halde ne yazıyor adamlarımız hakkında. Aşkı yalnızca bedeni bir istek olarak gören eski çağların aksine Sokrat, Platon, Aristo ve Stoacılar aşkın, “en yüce, en ince duygu” konusunda hemfikirmiş. Konuyla ilgili en çarpıcı beyanatı Aristo vermiş: "Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek!” Minibüs şoförlerinin mutlaka bu sözden haberi vardır. Ama Aristo’nun “kadınlarda ruh bulunmadığına” dair fikir beyan ettiğini de unutmayalım. Aristo sınıfta kaldı. Peki, Platon ne diyor aşk hakkında, ondan da bir tarif alalım şimdi: “Aşk, güzelliğin doğurduğu bir çekiciliktir, gerçek güzellik ise düşünce ile kavranan güzelliktir.” Platon efendi, burada doğruyu söylüyor fakat “yalan dünya, aşk-meşk işleri hikaye, düşün babam düşün”e getirmiyor mu işi sizce de? Romalı Epictetos aşkın bir tutku olduğunu söylüyor. Descartes ve Spinoza da Epictetos gibi düşünüyorlar ve hatta daha da ileri gidip aşkı dizginlemek için aklın kullanılması gerektiğini ileri sürüyorlar. İşte yine aynı şey: Akıl!Mistikler ve ilahiyatçılar ne diyor peki? Mesela Plotinus, Augustinus ve Pascal? Onlara göre ise “her çeşit aşk tanrı sevgisine dönüşüyor.” Burada da yok aradığımız şey! Peki romantikler? Azıcık umutlanıyor gibi oluyoruz. Fakat nafile! Ne diyordu Nietzsche? “Aşk insan soyunu sürdürmek amacıyla insana kurulan bir tuzak”tır. İşte şimdi işimiz daha da zorlaştı. Yeni bilimin öncülerinden François Bacon, aşk konusunu iyice çıkmaz sokaklara tıkıvermiş: "Büyük insanlarda, liyakat sahibi olanların kendilerini budalaca aşka kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz." Ağır abiler aşık olmaz diyor anlayacağınız. Bir diğer ağır abi ise Epikür: "Bilge olan evlenmez. Evlense bile aşkın vehimlerine kapılmaz."

Bu konuda beni en çok Kant şaşırttı. Zira Kant “kadınlarda akıl yeteneğinin eksik” olduğunu ileri sürüyor. Bu yüzden bilim ve felsefe konularında başarısız onlar. Hatta Fichte’nin, “kadınların duygularının sınırlarını saptamak” gibi bir yaklaşım sergilemesi sanırım kadınları daha da şaşırtacak.


İslam filozofları ise ser verip sır vermiyor. Farabi evli miydi, İbn Sina çapkın mıydı, İbn Rüşd evden Kurtuba camiine, ordan da eve mi giderdi bilmiyorum. Gazali evli barklı, çoluk çocuğa karışmış mazbut biri, onu biliyorum. İbn Arabi ve Mevlana’nın ilahi aşk ile ilgili görüşlerini ve ayrıca İslam mistiklerinin “aşk sarhoşluktur” sözünün de ayaklarımızı yerden kestiğini hatırlatalım.Daha fazla örnekler de sıralayabiliriz. Elbette Sokrat, Leibniz, Erasmus, John Stuart Mill gibi iyi örnekler de var ama çoğu filozof, kadınlar ve aşk hakkında fazlasıyla acımasız fikirlere sahip. Filozofların aşk hayatlarının neden umutsuz olduğunu düşünmekte sanırım fazlasıyla haklıyım.


(En sağdaki Nietzche - Soldaki Kırbaçlı Kadın: Salome)

Bilim ve Felsefede Kadınlar

O zaman az önce sözünü ettiğimiz konuya geri dönelim. Gerçekten “kadınlar felsefeden, bilimden anlamaz” mı meselesine bir bakalım tekrar. Yoksa “çocuklara bak, ev işlerini yap, temizlikten başımızı mı kaldırabiliyoruz ki” yakınmalarında cidden haklı mı onlar? Kadınların toplumsal alanda gittikçe geri plana atılması, ayrımcılık, Ortaçağ’da kadınların şeytanla bir tutulması ve yapılan cadı avcılığı onların bilim ve felsefe konularında söz sahibi olmasında birer engel mi? Ya da aslında kadınlarda özgün bir düşünce görebilmenin zor olduğunu ileri sürmek tutarlı bir davranış mı gerçekte? Düşünce, sadece erkeklere özgü bir şey mi? Kadın düşünür ve filozofların adlarının cinsellikle ilgili dedikodularda anılmasında, onlarla ilgili tanrı-tanımazlık, çok eşlilik, ensestlik gibi suçlamalarda doğruluk payı var mı? “Bilimsel leydiler”, “mavi çoraplılar”, “erkek kadınlar”, “salon kadınları” gibi adlandırmalar bir gerçeğe mi tekabül ediyor? “Acayip”, “zeki fakat kısır”, “soğuk”, “hetare (fahişe)”, “femmes fatale (felaket kadınları)” gibi yakıştırmalarla anılan kadınlara haksızlık mı yapılıyor? Yoksa onlar, fikir işçisi, namus düşkünü insanlar olarak ve erkeklerin baskılarından yılıp “erkeksiz”, “feminist” bir hayatı mı seçiyorlar? Bu soruları çoğaltmak mümkün. Ama başta da söylediğim gibi, konuyla ilgili yapılan tartışmaların nerdeyse tamamı, bizi kısır çekişmelerin olduğu bir alana sürüklüyor.

Biz şimdilik bunları bir kenara bırakalım ve aşağıdaki listeye (hem de harf sırasına göre) bir göz atalım: Anna Maria von Schumann, Agnes, Arete, Arignote, Axiothea, Ayn Rand, Casandra Fedele, Catharina Bassi, Claire Demar, Constance Naden, Cristine de Pizan, Damo, Diotima, Dorothea Cristiane Erwleben, Dorothea Schlözer, Emilie Marquise du Chatelet, Flora Tristan, Germaine de Stael, Gertrrud die Grosse von Helfta, Ginevra Nogarola, Hannah Arendt, Harriet Hardy Taylor-Mill, Hedwig Bender, Heller, Hildegard von Bingen, Hipparchia, Isotta Nogarola, İskenderiyeli Hypatia, Katharina von Sieena, Lais, Lasthenia, Laura Cereta, Laura Maria, Leontion, Leydi Anne Conway, Luc Irigaray, Lucretia Marinella, Mantineal Diotima, Margaret Cavendish, Margaret Mead, Mechthild von Magdeburg, Mechthild von Hackeborn, Miletli Aspasia, Maria Gaetana Agnesi, Marie Le Jars de Gournay, Mary Astell, Mary Daly, Mary Wollsttonecraft, Moderata Fonte, Myia, Olympe de Gouges, Olympia Fulvia Morata, Periktyone, Phintys, Rosa Luxemburg Rosa Mayreder, Sarah Kofman, Simone de Beauvoir, Sophie Germain, Theano, Theemista, Timycha, Tullia d'Aragona, Teresa von Avila (de Jesus), Yeporin.

Epey uzun bir liste. Bu liste, antikiteden modern zamanlara kadar bilim ve felsefeyle ilgilenen bazı kadınların isimleri. Belki başka bir çok isim de eklenebilir buraya. Bu listeyi, “kadınlar da felsefe ve bilimde başarılı olmuşlar” düşüncesinden hareketle yapmadım. Bilimin ve felsefenin erkeklere özgü bir alan olmadığını, bu alanlarla ilgilenen kadınların da var olduğunu, meseleye kadın-erkek ilişkisinden ziyade “insani bir durum” olarak bakılması gerektiğini anlatmak istiyorum. Tartışmaları fazla abartmanın da yersiz olduğunu düşünüyorum ayrıca.

Hypatia ve Trajik Öyküsü

Filozof ve bilim kadınları listesinde ilgi çekici bir isim var: Hypatia. O’nu özel kılan ise felsefe ve bilim alanında bir ilk olması. Felsefe tarihinde ve özellikle Epikürcü ekol hariç, Eski Yunan ve Roma’da kadınlar, felsefi ve bilimsel çalışmalardan büyük ölçüde dışlanmışlar. Buna rağmen, en önemli öğrenim merkezlerinden birisi olan İskenderiye’de yaşayan Hypatia (370-415) bilim ve felsefe konularında öne çıkmış. İlk kadın filozof olarak kabul edilen Hypatia, astronomi ve matematiğe hakimiyetiyle bilinir. Bilgisi ve diğer entelektüel yetenekleri ile temayüz etmiş ve felsefi çalışmalarla ismini duyurmuş bir hanımdır o.

Kadın filozof denince, genelde erkek kıyafetleri giyen, bakımsız, görünüşüne pek önem vermeyen, kolay kolay ağlamayan bir kadın akla gelir. Ayrıca orda burda dolanan, pencerelerin ardından dışarısını izleyerek düşüncelere dalan, karşı cinsle çok az ilgilenen, sinirli görünen, kendinden emin hareketleri olan bir kadın. Ama Hypatia söz konusu olunca bu yaygın kanaate istisna olacak bir durum karşımıza çıkıyor: Zira Hypatia zeki olduğu kadar güzel bir kadın aynı zamanda.

Hypatia, ünlü filozof, matematikçi ve gökbilimci Theon'un kızıdır. Babasına, Euclid'in bir eserine şerh yazarken kızının da yardım ettiği rivayet edilir. Zira babası, onun matematik eğitimiyle yakından ilgilenmiş ve kendisine hocalık yapmıştır. Hypatia, İskenderiye'deki Museion'da felsefe, matematik ve astronomi dersleri verir. Platon ve Aristotales'in tanıtılmasında dersleri etkili olur. Tam olarak felsefesinin hususiyetleri bilinmemekle birlikte, düşüncesinin esasının daha az metafizik içerikli bir Yeni-Platonculuk olduğunu söyleyebiliriz. Zira Hypatia, Plotinus, Porphyry ve Iamblichus gibi filozoflar tarafından kurulan Yeni-Platoncu okullarla bağlantı halindedir. Museion'da verdiği dersler ve konferanslar Hypatia’nın ününü arttırmış; zarafeti, bilgeliği, gençliği ve güzelliği geniş bir öğrenci ve hayran kitlesi oluşturmuştur. Soylularla yakın ilişkiler kurmuş, Pitolemais’ın putperest Valisi Orestes’in himayesine sığınmıştır. Hypatia’nın ölümüne dek evlenmediği, bekar bir bilim kadını olarak yaşadığı rivayet edilir.

Hypatia’nın, Yeni-Platoncu akıma derin ve farklı bir yorum getirdiği söylenir. Plotinus ve Porphyry'nin yolunu izleyerek “kişisel Benliğin Evrensel Benle birlik kurabileceği”ni gösteren Hypatia, Ammonius Saccas'un yolunu takip ederek dinler arasındaki benzerlikler konusuna da eğilmiş ve dinlerin kaynaklarıyla ilgili araştırmalar yapmıştır.

Kaynaklar, Hypatia’nın, Hıristiyan dogmaya savaş açtığını ve Hıristiyanların şiddetle kendisine karşı çıktığını belirtir. Hypatia’nın trajik sonu da bunun sonucunda olmuştur zaten. Kendisi dinsizlikle itham edilmiş, kurmuş olduğu siyasi ilişkiler düşmanlarının gözünü korkutmuş ve hakkında dedikodular ortaya atılmıştır.

Meseleye biraz daha yakından bakalım. İskenderiye’de çok tanrılığa karşı bir seferberlik ilan edilmesi kapsamında çok tanrılı tapınakların kiliseye devredilmesi, şehirde ayaklanma çıkmasına neden olur. Asilerin başında Hypatia ile yakınlığı bilinen Olympius da vardır. Aslında Hypatia, Yunan çok tanrıcılığı ve yerel mezheplere ilgi duymamıştır. Hypatia’nın Yeni-Platonculuk anlayışında büyüler, ayinler, kehanetler ve sihirler yer almaz. Ancak Olympius ile olan yakınlığı karşı taraf için bir bahane olmuştur. Diğer yandan, Rahip Cyril'in İskenderiye'ye başpiskoposu olması Hypatia için kötü günlerin başlamasının bir diğer nedenidir. Çünkü, Cyril yetkilerini genişletme çabasında olan acımasız ve iktidar tutkunu birisidir. Cyril’in seçilmesi İskenderiye’de huzursuzluğa neden olmuş, kilisenin ile imparator temsilcileri arasında bir çok çekişme meydana gelmiştir. Cyril’in çatışma içinde olduğu kişilerin başında da Hypatia’nın dostu ve hamisi olan vali Orestes gelmektedir. Orestes ile Cyril arasında süren çatışma, Cyril’in Hypatia’ya karşı bir düşmanlık beslemesine neden olmuştur. Aynı zamanda, verdiği derslerden ve yaptığı çalışmalardan ötürü Hypatia’nın nüfuzu Konstantinapolis’e, Suriye’ye, İznik’e kadar ulaşmış durumdadır. Öğrencileri arasında soylu ailelerin çocukları da vardır. Fakat Hypatia’nın, öğrencileri ile birlikte halktan kopuk bir çalışma hayatı sürdürmesi, halkın inançlarına karşı duyduğu kayıtsızlık Cyril’in elini güçlendirmiştir. Dolayısıyla halkta Hypatia’ya karşı duyulan bir sevgi mevcut değildir.

Zamanla, Hypatia’nın bir büyücü, dinsiz olduğu söylentileri yayılmış ve halk kışkırtılmıştır. 415 yılında, Okuyucu Petro'nun önderliğindeki Cyril'in keşişleri, Hypatia'nın ders verdiği Museion'un önünde toplanır. Pusuya yatan keşişler, Hypatia’nın arabasını durdurup etrafını sararlar. Giysilerini zorla çıkartarak onu bir kiliseye sokarlar. Koridorlarda sürükleyip sunağın önüne getirirler. Bir şeyler söylemek ister ama engellenir. Pedro’nun darbesiyle yere düşer ve diğer keşişler de üzerine çullanır. Öldürüldükten sonra bedeni sokaklarda sürüklenir, midye kabuklarıyla eti kemiklerinden sıyrılır ve en sonunda onu yakarlar.

Hypatia’nın bu trajik ölümü, Yeni-Platoncu okulun da sona ermesi anlamına gelir. Baskı ve zulümden bıkan diğer filozoflar Atina'ya kaçarlar fakat İmparator Justinian’ın emriyle buradaki okullar da kapatılır.Hypatia, antik bilimlerin ve putperest felsefenin sona erdiği ve Hıristiyanlaşma sürecinin güçlü olduğu bir dönemde yaşamıştır. Doğa bilimleri ve matematik alanlarındaki gerileme de bu döneme tekabül eder.Hypatia, ölümünden bu yana unutulmayan bir isimdir. Adeta bir efsane haline gelmiştir zamanla. Hakkında romanlar, oyunlar, şiirler yazılmıştır. Bilim ve sanat alanında sembol olmuş, güzellik ve bilgeliğin vücuda geldiği bir figür olarak anılmıştır. Voltaire, Hypatia’nın bir Hıristiyan komplosuna kurban olduğunu yazar. Ona göre Hypatia, "Hıristiyan bağnazlığının masum bir kurbanı; öldürülmesi ise, yunan tanrılarıyla beraber, sorgulama özgürlüğünün de ortadan kalkışının bir simgesi”dir. Voltaire bir aydınlanma filozofudur ve Hypatia onun kilise muhalifliğinde sembol olarak kullandığı bir isimdir. Hypatia’nın Voltaire için taşıdığı anlam, “kilise ve vahiyle gelen dine olan başkaldırı”nın sembolü olması açısından bir değer taşır ve Hypatia’nın öldürülmesi “Cyril’in papaz traşlı köpeklerinin, yobazlardan oluşan bir sürüye sırtlarını vererek işlediği hayvanca cinayettir.”Diğer yandan, kendisini linç eden düşüncenin sonraki dönemlerde sözcülüğünü yapan bazı kesimlerce de "İskenderiyeli hayasız bir kadın öğretmen", “Hıristiyanlığa karşı korkunç bir kin besleyen”, “hoşgörüsüz”, “kocasını aldatan ahlâksız kadın” olarak anılmıştır. Hypatia olayında gerçekle kurgunun karıştığını söylemek sanırım doğru bir yaklaşım olacak.

Eserleri:

Hypatia, daha çok eleştiri ve yorum türünde eserler kaleme almıştır. Çalışmalarını Euclid ve Ptolemy üzerinde yoğunlaştırmıştır. Felsefe, din literatürü ve dönemin matematik bilginlerinin uğraş alanı olan gizemcilik konularına ilgi duymuş; felsefe, matematik, gökbilim dersleri vermiştir. Hesychius’un rivayetine göre İskenderiyeli Diophantus'un Arithmetica’sına 13 ciltlik bir şerh, Pergelı Apollonius'un Konikler’ine ve Ptolemy'nin Matematik Kanon’una şerhler yazmıştır. Fakat bu eserler günümüze dek ulaşmamıştır.

Eserlerinin günümüze dek ulaşmamasında, Hıristiyan düşünce açısından dinsizlikle suçlanmış olmasının büyük payı olduğu ileri sürülür. Zaten ölümünden sonra, çalıştığı kütüphane yıkılmış ve kitaplar yakılmıştır. Hypatia ile ilgili olarak günümüze dek ulaşan tek eser, öğrencisi Kyreneli Synesios'un (bu öğrencisinin gökbilim araştırmalarında kullanılan usturlab adlı alet ile ilgili çalışmaları vardır) yazdığı mektuplardır. Bu mektuplarda Synesios, ona duyduğu hayranlığı ve bilimsel çalışmalarına duyduğu saygıyı bildirmektedir.


---------------
"Güzel, bilge ve erdemli Hypatia, şaşırtıcı birtakım nitelikler sergilemektedir: Köktendinci Hıristiyanlara karşı korkunç bir kin besler. Hypatia’nın kişiliğine Neo-Platoncu hoşgörüden çok Voltaire’e yakışan bir dikbaşlılık hakimdir.... Hypatia, keşişlerden “yobazlar, çölün yabani hayvanları, bağnaz entrikacılar; efendimiz dedikleri kişinin adına yeri ve göğü komplolarla doldurarak, onu kendilerinden iki kat daha fazla cehennem evladı haline getirenler” diye söz eder."
Maria Dzielska, “İskenderiyeli Hypatia”


---------------
“Aşağılık Galileli yıktı, lanetledi seni;
Ama düşüşünle daha da büyüdün! Ya şimdi, heyhat!
Platonun ruhu, Afroditin bedeni
Ebediyen Hellas’ın güzel göklerine çekildi.”
Charles Leconte De Lisle, “Hypatia”

Öneriler:

Kadın Filozoflar, cilt I, II, Marit Rullman, (çev. Tomris Mengüşoğlu), Kabalcı yay.

Kadın Filozoflar Tarihi, Ingeborg Gleichauf, (Çev. Leyla Uslu), ODTÜ Geliştirme Vakfı yay.

İskenderiyeli Hypatia, Maria Dzielska, (çev. Gamze Deniz), Berfin yay.



Ömer Osmanoğlu
tutunamayanlar5July 21, 2013, 1:36
DİL VE YABANCILAŞMA (Adnan Çelik)
DİL VE YABANCILAŞMA
Adnan Çelik

Yazmak! Ne ilginç bir deneyim insanlık için. Sümer rahipleri Ziggurat mabetlerinin duvarlarına ilk simgeleri kazıdığından beri bütün uygarlık coğrafyasını büyüleyen bir eylemin somut külliyatıyla ölçüyoruz insanlığın gelişim seyrini. Bütün anlamların tek değer ölçüsüne dönüşen bu eylemin insanlarda yarattığı sembolleştirme kapasitesi alabildiğine gelişirken aynı zamanda insanların; içsel süreçlerindeki tanımlama yoğunluklarını bu sembolleştirme kapasitesinin alanına indirgenmeye çalışan bir tahakküm biçimini de yarattıklarını görmek nasıl da acıtıyor bireyi!

Daha önce birey doğanın gerçek özüyle etkileşim içerisinde sürekli birinci temel gerçekliğe yönelik imge-anlam ilişkisi yaşıyordu. Dışarıda gördüğü, etkidiği, etkilendiği herhangi bir nesne onun için sınırları dilin hiyerarşi kalıpları tarafından belirlenmiş bir durumda değildi. Zihninde hiçbir zaman nesneleri kategorize edecek, içsel farklılıklarını yok etmeye yönelik bir genelleme yanılsaması oluşturmadı. O dokunduğu her ağacı, kokladığı her çiçeği, okşadığı her hayvanı sadece “0” olarak gördü, tanıdı, hissetti. Bilim kendi nesnel paradigmasını oluştururken ve bu nesnellik vurgusuyla beraber her şeyi sayısal verilere dönüştürürken en çok da dilin söylembilimsel mantığına sığındı. Dilin her şeyi kuşatabilirlik iddiası ve bu iddianın temel dayanağı olan “genelleme” mantığı aslında insanlarda gelişen sembolleştirme kapasitesinin kendini ortaya koyma, bütün yaşam alanlarındaki anlam odaklarını kendi tekeline alma girişimiydi.

Levi-Straus uygarlık paradigmasının lügatçesindeki “ilkel”, “barbar”, “yabani”, “öteki” vb çağrışımları son derece kötü olarak nitelenen toplumların dili konuşmaması, yani sembolleştirme kapasitesinin dilin somut dışavurumlarına hapsetmemesi durumu ile onların doğayla olan ilişkilerindeki mükemmel uyum ve bilgi donanımı arasında bir ilişki kurar. Örneğin Afrika’daki bir yerli kabiledeki birey; bilim tarafından aynı kategoride görülen bitkiler hakkında o kadar derin ve ayrıntılı bilgilere sahiptir ki onları hiçbir zaman A ya da B bitkisi olarak görmez. Çünkü dışarıda ya da işlev olarak aynı görülen bu bitkilerin aslında çok içsel farklılıkları vardır.

Zihinde yaratılan soyutlama dünyası, imgelerin çağrışımsal alanlarında büyük coğrafyalar kateder. Ama dil bu imgeselin farklılık çağrışımlarını yutar ve en sonunda genel bir kabul durumu yaratan sınırlı kod-anlamlar üretir. Bu noktadan sonra gerçekliğin dili kurmasından ziyade, dilin gerçekliği kurduğu bir bağlam gelişir. Bireyi sürekli tedirgin eden, onu boşlukla yüzleştiren ve her zaman zihnini bulandıran bir eksiklik duygusunun kaynağı aslında burada, yani dilin genelleyici mantığının ürettiği sınırlı kod-anlamlarla gerçeği açıklayabilme iddiasının absürtlüğüdür.

Yazıyı kullanmayan topluluklar üzerinde yapılmış antropolojik çalışmalar bize aslında bu toplumların dili kullanmamalarının dezavantajından ziyade avantaj yarattığını göstermektedir. Yazıyı kullanmayan bu topluluklarda bilinçaltı neredeyse yok gibidir. Çünkü hissettiklerini dilin sınırları içerisinde anlatmaya çalışarak indirgemeye yani gerçeği parçalamaya çalışmamaktadırlar. Bu nedenle de herhangi bir eksiklik duygusu hissedilmemekte, bu da onları günümüz uygarlığının yaşadığı bütün hastalıklı durumlardan korumaktadır.

Zihinlerinde yarattıkları imgelerin sonsuz çağrışım özgürlüğü ve özgürlüğü dil alanına taşıyarak yutmak, parçalamak, çarpıtmak, indirgemek gibi bir yanılsamaya düşmedikleri için belki de onlar bizden daha sağlıklı olabilmektedir!

Lacan; özne imgeselden simgesele yani dil öncesinden dil alanına girince parçalanır ve bu yüzden bilinçaltı oluşur derken aslında bütün bu durumu özetlemektedir.
tutunamayanlar5July 21, 2013, 1:23
FELSEFE YAZILARI (Selma Ulusoy)
FELSEFE YAZILARI
Selma Ulusoy

Felsefe düşünmek üzerine düşünmektir. Yüzyıllar önce insanların önce doğa ilgisini çekmiş daha sonra da kendilerine dönmüşlerdir. Böylece insan felsefesi başlamıştır. İnsan felsefesi Sokrates’le başlar ve Sokrates’le birlikte birçok düşünür adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar üzerine düşünmeye başlamışlardır.

FELSEFENİN DOĞUŞU

Felsefe’nin her ne kadar Antik Yunan’da doğduğu kabul edilse de Çin, Mezopotamya ve Hindistan gibi Doğu ülkelerinde etkileri görülür.
Fakat felsefenin doğumunun Yunan’da başlamasının nedeni dinden ve mitosların etkisinden arınmış olmasıdır. Ayrıca insanlar şehir ticaretinin ve koloniciliğin başlamasıyla belli bir refah düzeyine ulaşmışlardır. İnsanlar temel ihtiyaçlarını giderdikleri için insanlar düşünmeye ve sorgulamaya daha çok zaman ayırmışlardır. Buna paralel olarak da özgür düşünce ortamı gelişmiştir. Demokrasinin de Yunanistan’a hâkim olması bunda etkili olmuştur.


ANTİK ÇAĞ FELSEFESİNİN SİSTEMATİK DÖNEMİ

Burada Platon ve Aristo öne çıkan isimlerdendir. Platon ve Aristo’nun düşüncelerini sistematize etmeleri çok önemlidir.
Platon’un bizi ilgilendiren tarafı’ ideal devlet’ kuramıdır. Bu kuramı kısaca açıklamak gerekirse düşünür olması istenilen bir devlet modelinden bahseder. Ona göre bu devletin yöneticisi filozof-kral olmalıdır. Yani devleti elitist kesim yönetmelidir. Burada Platon bugün bilinen anlamıyla aristokrasiye atıfta bulunur. Ayrıca bu düşünceye bağlı olarak toplumsal hiyerarşinin olması gerektiğini de savunur.

Aristoteles’in bilimlere en önemli katkısı tüme varım yöntemini bulmasıdır. Yani görünmeyende görünene bakmak ve görünenden görünmeyene bakmak tüme varım yöntemidir. Ayrıca Aristo yöntemsel aletler bularak ilkel bakışı doğru bakışa çevirmek amacındaydı.

ORTAÇAĞ FELSEFESİ

Ortaçağda genel olarak felsefe dinin hegemonyası altına girmiştir. Bu yüzden bu dönemde felsefenin çokça yol kat ettiği söylenemez. Her şey kilisenin egemenliği altında olduğu için özgür düşünce baltalanmıştır.
Ortaçağ da İslam medeniyetinde çeviri evleri kurulmuştur ve batı dünyasına ait kaynaklar Farsçaya çevrilmiştir. Böylece batı medeniyeti durağan bir çağ yaşarken İslam medeniyeti ilerlemiştir.

YENİÇAĞ FELSEFESİ

Genellikle düşünürlerin kafasını meşgul eden toplumsal sorunlar olmuştur. Sosyal düşünce vurgulanmıştır. Rousseau, Hobbes, Locke aydınlanmanın ve Rönesans’ın etkisinde kalmışlardır. Burada insanlar daha iyi nasıl yaşarız sorusunu sormuşlardır. Bu çağda tekrar özgür düşünceye geçiş süreci başlamıştır. Rönesans ve reform hareketlerini etkisiyle bireycilik, sekülerizm, âdem-i merkeziyetçilik ve insani eylemler gibi kavramlar öne çıkmıştır. Ayrıca özel mülkiyet ve buna bağlı olarak da burjuvazi, kapitalizm, tabakalaşma düşünürlerin ilgisini çeken konulardan olmuştur.

YİRMİNCİ YÜZYIL FELSEFESİ

Diyalektik materyalizm burada ön plandadır. Bu kavramın açıklamasını yapacak olursak ortaya bir tez atılır, sonra bu tezin karşısına bir antitez oluşturulur. Ardından bir senteze varılır. Ve her yeni sentez başka bir teze dönüşür. Bu böyle döngüsel bir süreç izler. Diyalektik materyalizmin temellerini Heraklitos ortaya atmıştır. Hegel ve daha sonrasında da Marx bu görüşü geliştirmiştir. Bu yüzyılda öncelikle materyalizm dışında yeni olguculuk, yeni kantçılık, olgucu mantıkçılık, uygulayıcılık, uyumsuzluk v.s gibi çeşitli akımlar idealist, usa aykırıcı ve bilinmezci bir doğrultuda gelişmiştir.

Son kertede felsefe bilimleri bilimidir. Yani bütün bilimler felsefeden doğmuştur. Şu anda bilimlerin olmasını felsefeye borçluyuz. Bu bakımdan felsefe teoride bilimler için ve bunun pratiğe uygulanmasında önemlidir. Kısacası felsefe bize hayata dair derin kavrayışlar sunar.


İlkçağ Felsefesine Genel Bir Bakış

Bu bölümünde Felsefe tarihinin kırılma noktalarını anlatmaya çalışacağım.

Felsefe tarihi dönemsellik açısından bir süreklilik arz etmez. Yani sürekli kesintiye uğramıştır ve yeni bir dönem başlar. Tarih ilerlemektedir. Savaşlar olmaktadır. Yeni buluşlar gerçekleşmekte ve insan özne olmaya doğru büyük adımlar atmaktadır. İlk çağ bilindiği gibi felsefe tarihi açısından oldukça verimli geçmiştir. Bugün bile toplumsal ve siyasal düşünceyi etkileyen hatta büyük ölçüde belirleyen düşünce sistemlerine rastlamaktayız. Platon’un yönetimsel anlayışı, Aristo’nun bilimleri ayrıştırması ve sistematize etmesi, mantık ilkeleri bugün hala geçerliliğini korumaktadır. Heraklitos bugünkü anlamda diyalektiğe önemli katkılarda bulunmuştur. Epikürcülük ve Stoacılık ve onların başlattığı hedonizm tartışması bugünde toplumsal alanda tartışılan konulardan biridir. Dikkat edilirse bu bahsettiğim tüm filozoflar batı kökenlidirler. Bunun nedeni her alanda olduğu gibi batının felsefede de otorite konumunda olmasındandır. Muhakkak ki felsefe doğuda da aynı zamanlarda belki daha da eskide başlamıştır. Fakat tarih okumalarımız ancak batı kaynaklar üzerinedir. Zaten doğu da ilk çağlarda felsefi yazılar elimize ulaşmamıştır ya da yoktur. Bunda doğu zihniyetinin ve kültürünün etkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü sözlü gelenek doğuda daha yaygındır ve hepimiz biliriz “verba volant, scripta manent” yani söz uçar yazı kalır…
Platon’un idea kavramı idealizm düşünce akımını doğurmuştur. Bu akım daha sonra materyalizm düşüncesinin karşıtını oluşturmuş ve tarihte birçok düşün adamına esin kaynağı olmuştur. Fenomen kavramını da bünyesinde taşır. Bunun dışında İdea kavramı sanat düşüncesinin gelişmesini de etkilemiştir.

Platon’un düşünce sisteminin gelişmesindeki kuşkusuz en önemli isim Sokrates’tir. Bu düşünür ilk dönem yazılarında hocasından epeyce etkilenmiştir. Bunu diyaloglarında açıkça görebiliriz. Sokrates’in sofistlerin pragmatist yaklaşımlarına karşı tavrı herkesçe bilinen bir gerçektir. Çünkü ona göre bilgi parayla ölçülebilen bir şey değildir. Platon’da hocasının Sofistlerle tartışmasını sürdürmüştür. Ayrıca Sokrates’in dogmatik düşünce sistemi(bilginin doğuştan bizde bulunduğu düşüncesi) öğrencisinin idealizm düşünce akımının oluşmasında da etkili olmuştur. Sokrates’in çok tanrılı dinlerin hâkim olduğu dönemde tek bir tanrı olduğunu savunması onu ölüme götürmüştür. Bu da Sokrates’in peygamber olup olmadığı düşüncesini akla getirmektedir.
Platon, Sokrates’in ölümünden sonra devleti yönetenlerin filozoflar olması gerektiği fikrini ortaya koymuştur ve elitist bir duruş sergilemiştir. Bunun dışında Platon’un topluma sınıflaşmayı önermesi ve mükemmeliyetçilik önerileri de oldukça önemlidir. Öyle ki filozof, toplumda mükemmel bireylerin olması gerektiğini savunmuştur ve ilk nüfus planlaması böylece ortaya çıkmıştır. Bu da bugünkü öjenizm anlayışını bize hatırlatmaktadır. Kanımca Hitler, evet Hitler, Platon’u okumuştu. Bu bir tez değil sadece bir fikirdir.

Aristo’da felsefeye damgasını vuran filozoflardandır. Bugünkü bilim anlayışının kaynağı Aristo’ya dayanır. Uzmanlaşma, bilimlerin felsefeden ayrılması, sistematik düşünce ve sınıflandırma bu filozofun bilime kazandırdığı kavramlardan bazılarıdır. Fakat bilim için en önemli katkısı tümdengelim yönteminin kullanılmasıdır. Filozof “Organon” ( Alet ) adlı eserinde bu yöntemi ayrıntılarıyla anlatmıştır. Gerçi Francis Bacon kendi döneminde bu yöntemin karşıtını ortaya koymuş ve eleştirmek için “Noum Organon” ( Yeni Alet ) adlı eseri yazmıştır. Böylece tümevarım yöntemini ortaya koymuştur.

Bunun dışında siyasal düşüncede aristokratik yönetim biçimini ortaya koymuş ve benimsemiştir. Yönetimin elit bir tabakanın elinde bulundurulması gerektiğini belirtmiştir. Bu yönetimsel anlayış soyluluk esasına dayalıdır.

Son kertede İlkçağ, felsefe tarihine damgasını vurmuştur ve bugün bile bilim anlayışımıza muazzam katkıda bulunmuştur. Yalnız unutulmamalıdır ki Atina’da o dönemde demokratik bir ortam vardır ve felsefe de buna bağlı olarak gelişmiştir. Sadece demokratik, özgür, eleştirel düşünebilen ve ifade edebilen toplumların fikir ve yazın hayatı gelişebilir.

Ortaçağ Felsefesine Genel Bir Bakış

Yazımın bu bölümünde Orta Çağ felsefe tarihinden ve bu dönemde öne çıkan isimlerden bahsedeceğim.

Öncelikle bu dönem ikiye ayrılır: Patristik ve Skolâstik Felsefe. Patristik felsefenin öne çıkan ismi Augustinus’tur. Skolâstik felsefenin öne çıkan ismi ise Aquinolu Thomas’tır.
Orta Çağ felsefesini açıklamadan önce o dönemden biraz bahsetmek uygun olacaktır. Orta Çağ hepimizin bildiği gibi tarihe “karanlık bir çağ” olarak adını yazdırmıştır. Fakat bu karanlık nitelemesinin yalnızca Avrupa için olduğunu belirtmekte fayda vardır çünkü İslam felsefesi ve düşüncesi bu döneminde tabiri caizse altın çağını yaşamıştır. Çeviri evleri kurulmuş ve Latince eserlerin neredeyse tamamı özellikle Aristo ve Platon’un ( İslam düşüncesindeki adıyla Eflatun) eserleri Arapça’ya ve Farsça’ya bu dönemde çevrilmiştir. Böylece İslam dünyasında büyük bir düşünce devrimi yaşanmış ve devingenlik kazanmıştır. İslam dünyasında hal böyleyken Avrupa engizisyon mahkemeleri ve kilise denetimi altındaydı. Yalnızca dini değil seküler hayatı da ruhban sınıfı yönlendiriyordu. Felsefe de bu bağlamda kiliseye bağlı olarak gelişti.

Şimdi Patriarkal felsefeyi açıklamaya girişeceğim. Kelimenin sözlük anlamı “Kilise babaları felsefesi”dir. Bu felsefe genel olarak Hristiyan dogmalarıyla felsefeyi bütünleştirme eğiliminde gnostik bir arayıştır. Bu felsefenin en önemli temsilcisi ve bu felsefeyi sistemleştiren Augustinus’tur. Augustinus önce Mani dinine inandı ve septisizmden etkilendi. Fakat daha sonra Platon’u okuyunca Hristiyanlık’ta karar kıldı ve bu dini sistemleştirmeye girişti. Yanı sıra septisizme karşı savaş açtı. Ona göre mutlak bir doğru vardı ve o da Tanrı idi. İşte tam da bu yüzden septisizme karşı konulmalıydı. Ayrıca tarihin döngüselliğinden ve bir defalığından dem vurarak tarih felsefesinin kurucusu oldu.

Skolâstik felsefe ise Platon’un idealar öğretisinden beslenmiştir. Herkes Tanrı’dan gelir ve yine ona döner gibi bir döngüsellik anlayışı vardır. Günümüzde de bu felsefe, kilisenin resmi felsefesidir. Bu dönemin göze çarpan belki de tek ismi Aquinolu Thomas’tır. Skolâstiğin ilk döneminde “anlamak için inanıyorum” ilkesi geçerliydi. Fakat Thomas dini doğrularla felsefe bilgilerinin ya da aklın örtüşemeyeceğini savunur. Dini doğruların bazen aklı aşabileceğini söyler. Thomas’a göre insanın en yüksek yetileri istenç ve akıldır. Ona göre insanın özgür iradesi vardır.
Görüldüğü üzere Orta Çağ felsefesi Avrupa tarihi açısından verimli geçmemiştir. Bu dönemde yalnızca teoloji felsefeyle örtüştürülmeye çalışılmıştır. Her ne kadar bu dönemde felsefe çok gelişim gösteremese de bu çağdan sonra gelen Rönesans, Reform ve ardından Aydınlanma dönemi için itici güç oluşturduğunu söyleyebiliriz. Eğer Avrupa Orta Çağ’da insan yakma ya da giyotin törenleri düzenlemeseydi Aydınlanma çağını da yaşayamazdı.

Yeni Çağ ve Aydınlanma Dönemlerine Genel Bir Bakış

Aydınlanma felsefesi kuşkusuz ki bugün tartışılan birçok konunun temelini oluşturmaktadır. Özellikle ulus-devlet anlayışı, modernizm, doğa durumu, doğal hukuk, sosyal devlet anlayışı, liberalizm, laiklik ve sekülerizm gibi konular Aydınlanma düşünürlerinin bize miras bıraktığı konulardır. Tanrı’nın alaşağı edilip onun tahtına insanın kurulması ve insanoğlunun deyim yerindeyse rüştünü kanıtlaması bu döneme rastlar. Zira bu dönem Avrupa ortaçağına alternatif bir süreçtir ve bünyesinde devrimci bir düşünce barınmaktadır. Hal böyle olunca bu felsefe neredeyse bize eski olan tüm alışkanlık, düşünce, otorite ve inançların terk edilmesini buyurur. Bu dönem büyük bir kopuşa işaret eder. Fransız Devrimi rüzgârından bu dönem düşünürleri de etkilenmişler ve özellikle devlet, yönetim şekilleri ve demokrasi üzerine yoğunlaşmışlardır. Ayrıca pozitivizmin temelleri de atılmış emprik düşünme yöntemine ağırlık ve önem verilmiştir.

İngiliz Aydınlanmacısı Locke zihnimizde doğuştan getirdiğimiz düşünceler olduğunu reddeder ve zihnimizin boş bir levha(tabula rasa) olduğunu ortaya koyar. Hume ise bu düşünceleri başarılı bir biçimde sistematize eder. Kant salt aklın eleştirisini yaparken yeni dönemin izleri görülmektedir. İnsan aklına ve özgürlüğüne tam bir güven bu dönemin karakteristik özelliklerindendir. Gerek bilim gerekse sanatta rasyonalizm hâkimdir ve tüm romantik akımlardan arındırılmıştır. Aydınlanma’nın tüm otoriteleri reddetmesine rağmen Frankfurt Okulu düşünürleri buna karşı çıkarak burada gizli bir baskı ve tahakküm olduğunu öne sürerler ki doğaya egemen olma düşüncesi de bu tezi doğrular niteliktedir.

Bunun dışında Vico’nun belirttiği çok önemli bir düşünce sarmal tarih anlayışıdır. O mutlak ilerlemeci tarih anlayışına karşı çıkar ve tarihin bazen ilerlediği bazen durduğu ya da gerileyerek devam ettiğini belirtir. Fakat Aydınlanmanın ortaya çıkışında mutlak ilerlemecilik düşüncesinin olduğu su götürmez bir gerçektir. Bugünde Batı’nın ilerlemecilik anlayışı doğuya karşı oryantalist bir bakış açısının oluşmasında ve bitmek bilmez başka ülkelere medeniyet götürme isteğinde etkin rol oynamıştır. Bu ilerlemecilik düşüncesi, akıl çağının getirdiği düşünce tüm düşünürlerin gözlerini kamaştırmıştı. Kilise tahakkümününden yeni çıkmış birey bu kaostan kurtulabilmek için akla güvenmişti ve metafizikle tüm bağlarını koparıp gözlerini bu dünyadaki salt maddeci öğelere dikmişti. Locke “tözü bilemeyiz” derken materyalizme atıfta bulunmuştu.

Aydınlanma dönemiyle birlikte modernizm ortaya çıkmıştır. Böylece birey cemaatsel ilişkilerden kopmuş ve bireyci bir dünyaya doğru ilk adım atılmıştır.Bu dönem düşünürlerinin en önemli özelliklerinden biri de ideal toplum düşünceleri ortaya koymaya çalışmalarıdır. Bütüncül kavrayışları ve dünyayı anlama biçimleri yeni akılcı çağın heyecanlarıdır. Bu heyecan tüm reformist hareketlerde olduğu gibi önce büyük tepkilere yol açmış, kitaplar ve insanlar yakılmıştır. Fakat özgür düşünceye engel olunamamış ve düşünürler çalışmalarına tüm hızıyla devam etmişlerdir.
Sonuçta bu felsefenin özünü anlayabilirsek Batı medeniyetinin özünü de kavramış oluruz. Çünkü bu medeniyetin temeli Aydınlanma’ya dayanmaktadır. Siyaseti, uluslar arası politikası, felsefesi, sanatı ve bilimi bu dönemin izlerini taşımaktadır.

SELMA ULUSOY
tutunamayanlar5July 21, 2013, 1:21
İSLAM'IN HASTALIĞI ENTEGRİZM (Adnan Çelik)
İSLAM'IN HASTALIĞI ENTEGRİZM
Adnan Çelik

Tunuslu yazar ve şair Abdelwahab Meddeb, İslamın Hastalığı adlı kitabında 11 Eylül 2001 tarihinde ABD"deki İkiz kuleler ve Pentagon"a yapılan saldırıların ardından adı radikalizm, fundementalizm ve terörizm ile anılmaya başlanan İslam dininin içindeki çelişkilerin temel kaynağını oluşturduğunu düşündüğü entegrizm hastalığını eleştirir.

Yazar islamın ta ilk dönemlerinden başlayarak ortaya çıkardığı entegrizm şeceresini günümüzde yaşanan İslam yozlaşmasının temeli olarak görür. Ona göre adı bir dönemler hoşgörü, farklılık, çoğulculuk vb. kavramlarla anılan mükemmel İslam dini günümüzde entegrizmin kaba ideolojisine hapsedilmiştir. Yazar, islamın yayılmasının ilk dönemlerinden itibaren kendi içinde alttan alta yükselen bir entegrist hareket gözlemler ve bu fraksiyonun tarihsel süreçteki gelişimini izleyerek en son Suudi Arabistan"da yaşanan vahhabilik ve bunun düşünsel temelleri üzerinden yükselen El-kaide örgütüne kadar sürdürür izini.

Yazar İslam kültürü içinde iki farklı kültür çizgisi olduğunu belirtiyor. Bunlardan birincisi Ebu Nuvas, İbn Arabi vb. tarafından geliştirilen yaşam sevgisi, çoğulculuk, hoşgörü ve hazcılık üzerine kurulan gelenek, diğeri ise islamın hastalığını oluşturan entegrizmdir. Yazara göre bu ikinci çizgi Ahmet Bin Hanbel, İbn Teymiye; Mevdudi, Seyyid Kutup, Vahabiler ve Usame Bin Ladin gibi isimlerin üzerinden sürdürülüyor.

Yazar kitabının giriş kısmında metne ilişkin birtakım ön bilgilendirmelerde bulunur. Bunlardan birisinde, kitabın adındaki “hastalık” kavramını anlamsal olarak temellendirir. Aydınlanma filozofu Voltaire"nin Hoşgörü Üzerine adlı metninden hareketle bir hastalık kavramsallaştırımına giden yazar, Voltaire"nin adı anılan kitabında Protestanların Paris"te ve taşrada katledildiği Saint-Barthelemy gününden (24 Ağustos 1572) itibaren Katolik fanatizminin yol açtığı hunharlıkların Hıristiyanlıktaki hastalığın başlangıcı olmasındaki gibi islamın hastalığının da entegrizmle başladığını iddia eder.

Yazarın kitabın girişinde belirttiği bir diğer önemli ayrıntı da metnin tamamına yayılan eleştiri bilincinin “dışarı”dan ziyade “içeri”ye yani “kendi kapısının önünün temizleneceği”ne yönelik yöntem iddiasıdır. Yazara göre islamın günümüzde yaşadığı bunalımı kavramak için bu içeriden eleştiri-özeleştiri yöntemi oldukça gereklidir. Çünkü der yazar, günümüzdeki İslam toplumlarında yapılan bütün çözümlemelerin hep bir öteki üzerinden yapılması bizim toplumsal olarak kendi içsel çelişkilerimizdeki ayrıntıları gizler ve hatta gün geçtikçe bizi kendi gerçek tarihimizdeki çözüm olanaklarına yabancılaştırır.

Bu yüzden eğer islamın yaşadığı sıkıntıları anlamak istiyorsak herkes “kendi kapısının önünün temizlemekle” uğraşmalıdır. Yazarın bu tutumu ilk başta her ne kadar cesur ve tabu yıkıcı bir eğilim olarak görülse de aslında son kertede indirgemecidir. Çünkü islamın bunalımına yönelik bir çözümleme çabası bu bunalımın kökenlerini ne sadece “dışarı”ya yüklemekle; ne de sadece “içeri”ye yüklemekle mümkün olur. Çözüm ancak bu içerisi ve dışarısı arasındaki değişken ve birbirlerini besleyici ilişkinin karmaşık yapısının çözümlenmesiyle mümkün olabilir.

Nitekim yazar islamın temel hastalığı olarak gördüğü entegrizmin kökenlerine inerek onun günümüze kadarki gelişim sürecini yorumlamada da yine aynı yanılsamadan hareketle belki vardığı sonuçlar bağlamında doğru; ama sürecin gelişim dinamikleri bağlamında da yanlış bir sonuca varmaktadır. Çünkü entegrizmi meydana getiren temel nedenler yazarın eserinde dillendirdiği gibi sadece iç kaynaklı değil; aksine büyük bir ölçüde dış kaynaklıdır.

Entegrizmin genelde Haçlı Seferleri"nden sonra daha da radikalize olarak günümüze ulaştığında adeta bir korku makinasına dönüşmesi olayın dışsal kaynaklı etkisini apaçık göstermektedir.

Meddeb, 11 Eylül olaylarının faili olarak terredütsüz bir şekilde Usame Bin Ladin"nin El-Kaidesi"ni görür ve bu “terörizmin” kaynağında da entegrizm hastalığının doruk noktası olarak yaşandığı vahhabilik öğretisinin düşünsel temellerine yönelik ipuçları tespit eder.

Ama yazarın kendisi vahabiliğin yaşandığı tek ülke olan Suudi Arabistan"ın küresel güç hiyerarşisinin tepesinde bulunan ABD"nin en temel müttefiki ve “terörist” El-Kaide örgütünün lideri Bin Ladin"nin de Afganistan"a gönderilip Ruslara karşı savaştığı soğuk savaş döneminde ABD"nin bir mücahidi olarak görüldüğünü bile bile entegrizmi hep bir içerideki çelişkiler toplamıyla yorumlama hastalığını sürdürür.

genelde Batının ve özelde ise ABD"nin Ortadoğu üzerindeki emperyalist siyasetinin bu entegrizmi radikal bir uç noktaya taşınmasındaki nedenselliği görmek istemez.

Yazar son bölümde ise İslam ile batı toplumları arasında bir uzlaşma temeli arar ve ona göre çözüm her iki tarafı da bağlayan çift yönlü bir gereklilik üzerine kurulabilir. İslamın entegrizm hastalığından kurtularak çoğulcu ve farklılıklara saygı duyan bir anlayışı kendi tarihinin tozlu sayfalarından bulup çıkarması ve Batının da oryantalist bir bakış açısıyla hep “öteki” olarak yorumladığı Islama biraz daha insancıl ve onu “özne” olarak algılayan bir bakış açısı kazanması.
tutunamayanlar5July 21, 2013, 5:30
1 2 [3] 4 5 6 7 8 9 10 11
tutunamayanlar
Toplam İletisi:344