NURUSİYAH'I METİNLER ARASI OKUMAK
NÛRUSİYAH

bir vardım
bir yoktum
ben doğdum
selimi sâlisin köşkünde

sebepsiz hüzün hocamdı
loş odalar mektebinde
harem ağaları lalaydı
kara sevdâma
uyudum
büyüdüm
ve nûrusiyâha ağladım


nûrusiyâha ağladığım zaman
annem süzudilâra idi
ve babam bir tambur
annem süstü
babam küstü
ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım
nûrusiyâaah
nûrusiyâaahhh
ASAF HÂLET ÇELEBİ

ASAF HÂLET’İN “NÛRUSİYAH”INI METİNLERARASI OKUMAK

MÜGE CANPOLAT YANARDAĞ

Asaf Hâlet Çelebi, şiirin “asıl kıymetini yapan gizli mantığı” anlayabilmemiz için bize iki yol tavsiye eder: “1- Her mısraı gazete okur gibi değil; fakat tasavvur ederek okumak. 2- Mukayese etmek” (“Benim Gözümle Şiir Davası” 103). Çelebi’nin “mukayese” sözü ile neyi imlediğini “[m]eselâ Fuzuli’nin şahsiyetini anlamak için en müessir çare onu hemen Baki’nin arkasından okumaktır” (104) sözlerinden anlıyoruz. Çelebi şöyle devam ediyor: “Böylece şiiri anlamak için evvela onu ayırdetmesini bilmelidir. Bu suretle şiirin kendisine has olan mantığı daha kolaylıkla sezilebilir” (104, vurgulama bana ait). Bu sözler bize Riffaterre’in hipogram kavramını hatırlatıyor; çünkü Riffaterre’e göre hipogram, “geçmişteki yazınsal ve semiyotik pratiğin ürünüdür” (alıntılayan Yavuz Yazın Dil ve Sanat 158).

Bu belirlemeden sonra Asaf Halet Çelebi’nin “Nûrusiyah’ adlı şiirini Riffaterre’in metinlerarası kuramı ile çözümleyebiliriz:

1. Betimleme Öbeği: selimi salis, suzudilara, tambur.

Bu betimleme öbeğini oluşturan imlerin “şiirsel im”lere dönüşmesini sağlayan birliği Asaf Hâlet Çelebi şöyle dile getirir: “Sultan Selim III, Gaalib’in hayranlarındandı [. . . .] [B]üyük bir bestekar, hatta şair olan padişah, Gaalib’de bütün aradığı incelikleri bulacağını biliyordu. Gaalib ise onu ceberût ve azamet sahibi bir hükümdar olarak değil kendisinin de anladığı ve sevdiği şeyleri seven bir dost, bir arkadaş hüviyeti seziyordu (“Gaalib Dede III” 410). Padişah zamanlı zamansız dergâha geldiği gibi Gaalib de teklifsizce saraya girip çıkıyordu [. . .] Padişah, âyine geldiği zamanlarda ekseriya kendi bestelediği âyinler, bilhassa sûz-ı dilara âyini okutturuluyor ve sema’ bu âyinle yapılıyordu (413). Ayrıca padişahın bazı toplantılarda tambur çaldığı ve Şeyh Galip’in “tanbur” redifli bir gazelinin olduğu biliniyor (Ayvazoğlu 28).

2. Betimleme Öbeği: hoca, mektep.

Şeyh Galip, hakiki bir Mevlevi olmak için Konya’ya giderek Mevlana dergâhında çileye soyunmuş ve çilesini Yenikapı Mevlevihanesi’nde tamamlamıştır.

Dergâh, “derviş denen tasavvuf ehlinin toplandıkları, zikrettikleri, kendilerince tekarrür etmiş töreyi yerine getirdikleri” (Gölpınarlı 18) yerlerdir. Dervişlerin manevi önderliğini yapan, terbiyelerine, tekkenin disiplinine bakan ve bu mertebeye erişmiş kişiye de [...] şeyh denir (19). Bu bilgiler ışığında Nûrusiyah’ta geçen “mektep” ve “hoca” imleri tasavvufi bağlamda birer “şiirsel im”e dönüşürler.

Hipogram: nûrusiyah

Nurusiyah, siyah nur demektir. Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk mesnevisinin Miraciye kısmında “nur-i siyeh içre nur-ı iman” dizesinde geçen bir terkiptir. “Nûrusiyah”, daha önceden var olan bu mısraa gönderme yaptığı için bir hipogramdır.

Bu betimleme öbekleri ve hipogram, bizi çözümlemede tasavvufî bağlamda bir semiyotik birlik kurmaya yönlendiriyor.

“Nûrusiyah” kelimesi, şiirde başlıkla beraber tam altı kere kullanılmış ve son ki dize sadece bu kelimeden oluşuyor. Son İki dizedeki “nûrusiyah”ın son hecelerindeki “a” ünlüsünün uzatılması, en son dizede “nûrusiyâaahhh” şeklinde farklı olarak yazılması ve adeta bir “yakarış nidası” niteliği taşıması dikkat çekiyor. Bu yakarış acı bir sesleniş sanki.

“Nûrusiyah”ın son hecesinde “ah” kelimesinin bulunması, “âşığın ah ettiğini” imler. Bunun nedeni de sevgiliye kavuşamamasıdır. İlginç bir ayrıntı da “âh”ın Arap harfleriyle yazımındaki benzetmedir: “‘Ah’ arap harfleriyle yazıldığı zaman (oI ) güneş ile güneşin yaydığı ışınlara benzetilir. Benzetmede, he (o) harfi güneş kursunu, elif (I) ise ışınları karşılar” (Pala 23). Bu benzetmeyle “âh”ın “nûrusiyah” ile anlamsal düzlemde örtüştüğünü söyleyebiliriz; çünkü karanlık, Osmanlı Türkçesi karşılığıyla zulmet, “âb-ı hayat”tır. Âb-ı hayat kaynağı, karanlıklar diyarında olan ölümsüzlük suyudur. Bu terim tasavvufta ilâhi aşk anlamında kullanılan bir semboldür (Pala 15). Ölümsüzlük, “fenafillah”ın son mertebesi olan “bekafillah”tır ki bu da Tanrı’nın varlığında ebedîliğe ermek; yani O’nda “baki” olmaktır. Öyleyse “kara güneş” ya da “nûr-ı siyah”, “Tanrı zatının nurudur” (alıntılayan Yavuz “İki Kara Güneş”’).

Birinci ve ikinci dizelerdeki “var” ve “yok” kelimelerinin de tasavvufî birer terim olarak düşünülmesi, şiirdeki semiyotik yapının çözümlenebilmesinde önemlidir; çünkü “var olmak” ve “yok olmak”, bekâya ulaşabilmeyi imler.

Şiirde “ağlarım” dışında birinci tekil kişiye ait diğer tüm fiiller arasında bir uyum var: vardım, yoktum, doğdum, uyudum, büyüdüm, ağladım. Bu fiillerin hepsi geçmiş zamana aittir ve anlamlarında bir bitmişliği barındırırlar. Oysa şiirde anlamsal süreklilik gösteren ve geniş zamana ait olan tek fiil “ağlarım”dır: “nûrusiyaha ağlarım”. Bu ağlamanın nedeni ise sevgiliye erişememe ve O’na duyulan özlemdir. Öyleyse Asaf Hâlet Çelebi’nin “Nûrusiyah” adlı şiirinin matrisi, tasavvufi anlamda “Nur-ı İlahi’de bekaya ulaşamama”dır.

KAYNAKLAR

Ayvazoğlu, Beşir. “Şeyh Galib’in Hayatı”. Şeyh Galib Kitabı. Haz. Beşir Ayvazoğlu. İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, 1995. 15-31.
Çelebi, Asaf Hâlet. “Benim Gözümle Şiir Davası”. Asaf Hâlet Çelebi. Haz. Semih Güngör. İstanbul: Suffe, 1985. 98-126.

--."Gaalib Dede III”. Bütün Yazıları. Haz. Hakan Sazyek. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1998. 410-15.

Gölpınarlı, Abdülbâki. 100 Soruda Tasavvuf. İstanbul: Gerçek Yayınevi, 1969.

Pala, İskender. Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü. Ankara: Akçağ Yayınları,1995.

Yavuz, Hilmi. “İki ‘Kara Güneşi: Melankoli ve Tasavvuf’. Zaman. 08.06.2001.

--.Yazın, Dil ve Sanat, İstanbul: Boyut Yayınları, 1996.
tutunamayanlar5July 24, 2013, 10:00
BOŞLUK EKSPRESİ
BOŞLUK EKSPRESİ

M.Yavuz Görgülü

Varlığımı karanlık bir hiçe sattım ilkin,
Sonra yürüdüm durdum boşlukta, yok olarak.
Unutur gibi oldum, yolunu da kendimin,
Sonra yürüdüm durdum yine bendim son durak.

Ağaçlar gördüm; kökü akıl, meyvesi yalan,
Kaç cennetten kovuldum, büyük suçtu koparmak.
Damarlar gördüm; aklı sulayan birer yılan.
Tuttum nabzımı, dedim: ya hakkı tut, ya bırak!

Azığım zaten yoktu, sıfırı da tükettim,
Hayale döndü, medet umduğum her bir ırmak.
Elimde, avucumda neyim varsa kaybettim,
Sonra yürüdüm durdum, menzil ufuktan uzak...

Ne danışacak bilge, ne gökten bir işaret...
Ve ruhum teneşirde öylece çırılçıplak!..
Bir ummana düştüm ki, delilikten ibaret;
Gemileri yak, dedim; artık gemileri yak!
tutunamayanlar5July 24, 2013, 9:58
MOBBİNG... (Doc. Dr. Cem Baykal)
MOBBİNG, AKADEMİK HAYAT VE KİFAYETSİZ MUHTERİSLER
Doc. Dr. Cem Baykal

Her ne kadar “Mobbing” hayatımıza yeni giren bir kavram gibi gözükse, toplumun büyük kesimi tarafından kelime ya da anlam olarak tanınmasa da halkın bu kavram için kullandığı “işyerinde amir eziyeti” ve “süründürmek” tanımları olaya ülke olarak yabancı olmadığımızın kanıtıdır. Son elli yıl içinde çeşitli tanımları yapılan “mobbing” iş yerindeki bir çalışanın ya da bir grubun diğer çalışanlar tarafından duygusal anlamda taciz edilmesi, hakarete uğraması ve çalışamaz duruma getirilmesidir. Bu tür eylemde hedef, duygusal taciz yoluyla kişilerin performansını ve dayanma gücünü yok etmek ve onları işten ayrılmaya zorlamaktır. Mobbingci uygulamalarına ve “eziyete “ çalışanı nsindirdiğinde son vererek ya da dozunu azaltarak “sindirdiği” kişiyi istifa etmeden de çalıştırmaya devam edebilir.

İngilizce “mobbing” kavramı, “mob” kökünden gelmekte. “Mob” sözcüğü, aşırı şiddetle ilişkili ve yasaya uygun olmayan kalabalık anlamındadır.

Sözcük Latince “mobile vulgus”dan türemiştir. “Mobbing” sözcüğü ise çevresini kuşatma, topluca saldırma, rahatsız etme ya da sıkıntı verme anlamında kullanılmaktadır.

“Mobbing”; “Bir veya birkaç kişi tarafından, diğer kişi veya kişilere, sistematik biçimde düşmanca ve ahlak dışı uygulamalarla ortaya çıkan psikolojik şiddet veya psiko-terör” olarak da tanımlanır. Başka bir tanımlamadaysa “kişilerin kendilerine olan güvenine ve öz saygısına sürekli ve acımasız bir saldırı, mağdurun benliğini öldürme çabası olduğundan da söz edilmekte ve temel nedenin; üstünlük kurmak, buyruğu altına almak ve yok etmek arzusu” olarak özetlenir.

Genel literatürde ise “mobbing”; “duygusal taciz”, “psiko-terör”, “psiko-şiddet” ve “iş yerinde yıldırma” anlamlarını içerecek bir bütün şeklinde kullanılmaktadır. “Mobbing” , psikososyal yönü çok ağırlıklı olan ciddi bir sağlık sorunudur, bu yönü ile de biz tıp mensuplarını hem profesyonel anlamda hem de bireysel anlamda yakından ilgilendirmektedir.

“Mobbing” çeşitli aşamaları içeren bir süreçtir. Oluşma sürecinde çeşitli psikolojik faktörler yer alır ve hedef seçilen kişinin sağlığını olumsuz biçimde etkiler. Kurbanı en fazla etkileyen “mobbing”in sıklığı, tekrarı ve süresidir. Psikolojik şiddet arttıkça ve süresi uzadıkça, etkisi de artar. Psikolojik şiddete maruz kalarak mutsuzlaşan ve içine kapanan kişinin özel ve sosyal yaşamı etkilenir. “Mobbing” sürecinde sık başvurulan yollardan biri de, mağduru kötülemek, karalamaktır. Mağdurun performansı, yeteneği ve becerisi yüksek olmasına karşın, yetersizmiş gibi gösterilir veya daha önce şikâyet konusu olmayan bazı hataları, sorun olarak görülebilir. Performans düşüren konsantrasyon bozukluğu, işyerinden uzakta olmak için yaratılan bahaneler, hastalık izinlerive beklenmedik yıllık izin kullanımları genellikle bu aşamada sık gözlenen belirtilerdir.
“Mobbing” de duygusal tacize ilişkin beş aşamalı bir süreçten söz edilmektedir;

İlk aşama; Kurbanın kendini ifade etmesi engellenir, toplantılarda sözü kesilir ve sözüne önem verilmez, azarlama ve karalama söz konusudur, başarıları görmezlikten gelinir ve başarısızlıkları abartılır, özel yaşamı sürekli eleştirilir, telefonla ya da sözlü olarak tehdit edilir.

İkinci aşama- Sosyal ilişkilere saldırı; zayıf kişilikli insanların “güç”ten yana tavır koyması sonucu, “mobbing” mağduruyla ilişkiler en asgari düzeyde tutulur, şikâyet kanalları sınırlandırılır, diğer çalışanlardan izole edilir ve mağdurla yakın ilişki kurmaya çalışanlara “mobbing” mağduru olma riski hissettirilir mağdur görmezlikten gelinir; “yokmuş” gibi davranılır, haklarına ve kişiliğine saygı gösterilmez.

Üçüncü aşama- İtibara saldırı; mağdura karşı bir karalama kampanyası başlatılır, asılsız dedikodu, alaya alınma, başarıları küçümseme ve başarılarının nedenini dış faktörlerde aranma durumu, psikolojik sağlığı konusunda ileri geri konuşulur, “tehlikeli” olduğu yönünde söylenti yayılır, siyasi ya da dini inançlarıyla alay edilir. İnançlarına ve değerlerine sözlü ve fiili saldırıda bulunulur, dar görüşlülük ve vizyonsuzlukla suçlanır, unvanları göz ardı edilir.

Dördüncü aşama- Yaşam ve iş kalitesine saldırı; önemli görevleri ve yetkileri sınırlandırılır, haklarından mahrum bırakılır, her hakkına yargı yoluyla ulaşmaya zorlanır, lehine olan kararların uygulanması kasıtlı olarak geciktirilir, yeteneklerinden daha önemsiz ve öz saygısını olumsuz yönde etkileyen görevler verilir, istifaya zorlanır.

Beşinci aşama- Sağlığı etkileyen saldırılar; mağdur fiziksel olarak zor bir görev yapmaya zorlanır, mağdur kadın ise ima yoluyla sözle veya fiili olarak cinsel taciz söz konusu olabilir.

Mobbingci ve kurbanın özellikleri:

“Mobbing”e hedef olanların kişilik özelikleri ise şu şekilde özetlenmektedir;
Çoğu üstün özelliklere sahip, zeki, başarı odaklı, yaratıcı, kendisini işine adamış, dürüst, insanlara güvenen, iyi niyetli, politik davranmayan, kurumuna bağlı, işiyle özdeşleşmiş, yetkinlik düzeyleri yüksek, özellikle yaratıcı ve yenilikçi görüşleri olan kişilerdir ve bu nedenle gelenekçi eski çalışanlar tarafından taciz edilirler.

“Mobbing” uygulamaya yatkın kişilerin özellikleri ise şu şekilde tanımlanmaktadır; duygusal tacizi genel olarak alışkanlık haline getirmiş bu kişiler; kendi yetersizlik duygularını hedef aldıkları kişinin zor durumlarıyla eğlenerek yenmeye çalışan, ikiyüzlü, farklılıklara karşı hoşgörüsüz, kıskanç ve aşırı denetleyici kimselerdir. “Mobbing” uygulayanların kişilik yapısında 8 farklı özellik vurgulanmaktadır.

Bunlar sırasıyla;

1. “Mobbing”ci antipatik kişiliklidir, kendi statülerini yükseltmek ve ihtirasları uğruna, kötü niyetli ve hileli eylemlere başvurmaktan çekinmeyen, aşırı denetleyici, korkak ve sinirli, daima güçlü olma isteği içinde, korku ve güvensizliklerini bir başkasına iftira atarak yenmeye çalışan, kendi hasta kişiliklerini saklamak amacıyla diğerlerinin gelişimini önleyecek şekilde güç kullanma eğilimindedirler.

2. “Mobbing”ci ayrıcalıklı ve vazgeçilmez olduğuna inanır, örgüt hiyerarşisinde kendilerinin “güç uygulama” ayrıcalığına sahip olduklarını düşünen, gerilimden beslenen ve stresli bir örgütsel iklimle arzu ettikleri doğal çevreyi sağlayan, yöneticilik ve liderlik vasıfları olmayan, ancak örgütte yöneticilik pozisyonlarına ulaşmak ya da korumak için çırpınıp duran kişilerdir,
3. “Mobbing”ci narsist kişiliğe sahiptir, “gerçek”ten ziyade gösterişli bir hayal ortamında yaşayan, kendini sürekli diğer insanlardan üstün gören ve bunun kabul edilmesini arzulayan kimselerde görülen zihinsel bozukluk halindedir.

4. “Mobbing”ci düşmanlık yapmaktan kendini alamaz, örgüt hiyerarşisinin neresinde bulunursa bulunsun, başarıya azmetmiş bireylere karşı yıldırma politikası gütmeyi önemli bir görev olarak gören, benmerkezci ve egoist, örgütsel etik değerleri hiçe sayan ve örgütsel çıkarları göz ardı eden,
örgüt ve çalışanların onlar için var olduğuna inanan, kendi çıkarıyla örgütün çıkarı aynı anlama geldiğini varsayan yapıdadırlar.

5. “Mobbing”ci sadist kişiliğe sahiptir, yaptığı eziyetlerden haz duyar, özel ve toplumsal çevrelerinde dışlandıkları için, kurumsal kimliklerini kullanarak, astlarına ve bazen eşit statüdeki insanlara karşı çok saygısız, kaba ve saldırgan davranırlar.

6. “Mobbing”ci, ön yargılı ve duygusaldır. Davranışlarının rasyonel temeli ve açıklaması yoktur. Dinsel, sosyal veya etnik bir nedene dayanabileceği gibi, gösterdiği yüksek bir performans, elde ettiği bir fırsat, beklenmeyen bir terfi veya ödül, “mobbing”cileri harekete geçirmeye yeter. Hatta onun sevmediği birine benzemek bile kurbana saldırı için bir neden olabilir.

7. “Mobbing”ci kötü kişiliklidir, kendi hasta kişiliklerinin bütünlüğünü korumak ve sürdürmek için başkalarının ruhsal gelişimini güç kullanarak yok etmek isteyen, kendilerinin dışındaki herkesi, “kendiliğinden değersiz” gören kişilerdir.

8. “Mobbing”ci genellikle hem işe yaramaz, hem de örgütsel gerilimin kaynağı olmak gibi iki olumsuz tutum ve davranışın bir arada olamayacağını bilirler. Çalışma süresini uzun tutmak ya da sürekli çalışır görünmek bulduğu çözümlerden birisidir. Yaptığı her işi abartır, başkalarının işini ise küçümser. Sürekli işlerinin çokluğundan ve zorluğundan söz ederler. Kendisinin olmaması durumunda bu “çok zor ve önemli” işleri yapacak kimsenin olmayacağını düşünür ve bunu belli etmeye çalışır.

Aslında Mobbing kavramını konuşur ve incelerken dilimizde yer alan, çoğumuzun duymuş olduğu bir tanımdan da bahsetmek gerekir. “Kifayetsiz Muhteris” olarak kullanılan bu tanım düşünüldüğünde ve tanımladığı insan grubu değerlendirildiğinde bahsedilen kişilerin aslında yazımızda bahsedilen ve mobbing sorununda mobbing i uygulayan -Mobber, Mobingci- olarak konu edilen kişilerle birebir örtüştüğü görülmektedir. Mobingci açıkça “kifayetsiz muhteris” olan ve az ya da çok bunun farkında olduğu için de çalışma ortamını gerçek vasıflı insanlar için cehennem haline getiren insandır.

Psikologlar Justin Kruger ve David Dunning'in kifayetsiz muhterisleri değerlendirdikleri ve bilim tarihine geçmelerine neden olan teorileri “Dunning Kruger Etkisi” özetle, "cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır" der.

Bu iki bilim insanı metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi beceri gerektiren çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşmıştır:

• Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.

• Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.

• Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.

• Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

İki uzman bu teorilerini test etme amacıyla deney yapma şansını da bulmuşlardır.. Cornell Üniversitesi' nden 45 öğrenciye bir test uygulayarak çeşitli sorular sormuşlardır. Ardından öğrencilerden "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini" istenmiştir.
En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60'ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70'e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıkmıştır.

En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70'ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görülmüştür.

Kifayetsiz muhterisler kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu "yetersizlik ve haddini bilmeme" bileşiminin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması ve kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesidir.
İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan "yetersiz", kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve eğitimi, becerisi ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymaz. Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında "fazla alçakgönüllü" davranarak kendilerine haksızlık ederler, öne çıkmazlar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmazlar, kıymetlerinin bilinmesini bekler (bilinmeyince iiç dünyalarında kırılıp kendilerini daha da geriye çekerler) ve muhtemelen üstleri tarafından "ihtiras eksikliği" ile suçlanırlar.

Sonuçta, "kifayetsiz muhterisler" her zaman ve her çalışma ortamı ve kolunda daha hızlı yükselecekler ve daha üst pozisyonlara çıkacaklardır. İşte bu kifayetsiz muhterislerin mobbing uygulayacak yönetici konumuna kolaylıkla geldikleri - eş dost ilişkileri gibi ülkemize özgü yöntemlerle- çalışma ortamlarından birisi ve sıklıkla görüleni de akademik ortamlardır.

Mobbing’in çalışan üzerindeki etkileri

Mobbing insanın mesleki bütünlük ve benlik duygusunu zedeler, kişinin kendine yönelik kuşkusunu artırır, paranoyaya ve kafa karışıklığına neden olur, kurban kendine güven duygusunu yitirir, kendisini yalıtabilir, huzursuzluk, korku, utanç, öfke ve endişe duyguları yaşar. Mobbing, ağlama, uyku bozuklukları, depresyon, yüksek tansiyon, panik atak, kalp krizine kadar giden sağlık sorunları ve travma sonrası stres bozukluğu yaratabilir. Western Washington Üniversitesi profesörlerinden sosyal psikolog Gary Namie'ye göre, zorbalık kurbanlarının % 41’i bunalıma girmekte, kadınların % 31’i, erkeklerin % 21’i Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) teşhisiyle bir kez daha işyerine dönemeyerek çalışamamaktadır. Tam anlamıyla çalışanın kuruma ve topluma olan katkısı sıfırlanmaktadır.

Mobbing ve Üniversite

Mobbing olarak nitelendirilebilecek tutum ve davranışların en çok yaşandığı yerlerden birisi üniversitelerdir. Özellikle yönetici konumundaki kişilerin yetkilerinin kötü ya da kötüye kullanılması, anabilim dallarında oluşan bazı grupların buna benzer ortak hareketler sergilemeleri ve akademik kurul denetim düzeneklerinin çalışmaması öğretim üyelerinin yaygın biçimde mobbing’e maruz kalmalarına neden olmaktadır.

Üniversiteler ve pratik çalışma birimleri olan anabilim dallarında en çok rastlanan ve mobbing olarak nitelenecek davranışları örneklemek gerekirse, bunlar;

• Anabilim dalı yönetimlerinin veya muhalif oluşan akademik bir grubun açıkça aşağılayıcı tutum ve davranış göstermesi,

• Akademik unvan olarak kendisi ile eşit fakat bilimsel seviye olarak yetersiz olma nedeni ile gösterilen davranış bozuklukları,

• Öğretim görevlilerinin ve üyelerinin bilimsel etkinliklere katılımlarına sebepsiz engeller çıkarılması

• Kitap çevirisi ve kitap yazmak gibi en takdir edilmesi gereken çabalara engel olunması,

• Çalışmalara, makalelere hiçbir katkıda bulunmadan baskı ile ortak olunulması,

• Öğretim üyelerinin özlük haklarına müdahale edilmesi ve akademik yükseltilme onaylarının gerekçesiz olarak verilmemesi ve bu konunun tehdit olarak kullanılması,

• Hukuk dışı, etik kurallara ve mesleki geleneklere aykırı tutum ve davranışlarla baskı oluşturulması,

• Makamca takdir edilen idari görevlere duyulan kıskançlıkların akademik kurullara taşınması,

• Usulsüz soruşturma açılması, soruşturmanın usulsüz biçimde yürütülmesi ve ceza verilmesi,

• Benim adamım kadrosunu almadan kimseye kadro vermem tutumu,

• Yasal izinlerin onaylanmaması ya da kişiye göre keyfi uygulama yapılması, yasalardan kaynaklanan özlük haklarının keyfi olarak uygulanmaması,

• Bilimsel çalışmaların yürütülmesinin engellenmesi,

• Gerekmediği hâlde yandaşı olması amaçlanarak öğretim üyesi alarak çatışma yaratılması,

• Kanunlar ve uygulamalarla belli olan yıllık izin, sağlık raporu ya da kongre katılımları gibi konularda ayrımcılık yapılması ve bunun hissettirilmesi,

• Öğretim üyesinin ders, pratik eğitim, laboratuar çalışmaları gibi akademik faaliyetlerinin kısıtlanması ya da engellenmesi,

• Öğretim üyeleri arasında ve mobbing kurbanı seçilen kişinin ağzından diğer öğretim elemanlarına yönelik asılsız söylentiler çıkarılması,

• Çalışanın özel hayatı, alışkanlıkları ve çevresi ile ilgili asılsız söylentiler çıkarılması ve yayılması,

• Aksinin kanıtlanması zor olan ve tamamıyla sübjektif olan mesleki suçlamalarla çalışan hakkında söylenti çıkarılması ve çalışanın bunun haksız olduğunu kanıtlamasının beklenmesi,

• Kişiler hakkında asılsız iftira mektupları hazırlanarak bunların gönderilebilmesi ve bu tip erdemsiz davranışlara kayıtsız kalınması,

• Herhangi bir alanda başarılı olma potansiyelinin engellenmeye çalışılması,

• Bazı kişilerin başarılarının görmezden gelinmesi,

• Öğretim üyesinin maaş, prim, nöbet ücreti gibi haklarının gayrı ahlaki ve gayrı hukuki olarak kesintiye uğratılması ve hakkını hukuk yoluyla aramaya zorlanması,

• Tecrit etmeye, yalnız bırakılmaya çalışılması,

• İş arkadaşlarının birbirleri aleyhine karar almaya zorlanması ve

• Hizmetin gerektirdiği destekten (personel, techizat) yoksun bırakılma olarak sayılabilir.

Bu yöntemlerle yürütülen mobbing eylemi işin akışına ya da bir davranışa ilişkin bir anlaşmazlıkla başlar. Daha sonra mobbingcinin saldırgan eylemleriyle devam eder, saldırganlığa zorbanın dışında yönetim veya iş arkadaşları da katılabilir. Sonrasında kurban, sorunun kaynağı, problemli ve hatta psikolojik sorunlu olarak damgalanır. Süreç, işe son verilmesi ya da kişinin ayrılması ile tamamlanır. Bu sonuç, çoğunlukla mobbingin bitmesi anlamına gelmez, çünkü benzer bir iş kolunda çalışmak zorunda olan kişi kötü huylu, asi ya da işten anlamaz olarak damgalanarak referansları kirlenmiş olur.

Akademik hayatın içinde olan ya da geçmiş zamanda bulunmuş olan bütün okuyanlar yukarıda sıralanan ve artık günümüzde iş etiği ve yasalara göre suç olarak kabul edilmiş olan eylemlerin bir ya da daha fazlasına kendisinin de maruz kaldığını kabul edecektir. Bu eylemler, uygulayan ve uygulanan taraflar akademik kurul ya da akademik idari görev seçimleriyle değişse de günümüze kadar sürmüş ve sürmektedir. Bilimsel faaliyetlerdeki mobbing eylemleri daha üstü örtülü ve soyut şekilde “kılıfına uydurularak” yapılmaktadır. Maalesef üniversitelerimizin yazılı olan ve olmayan kuralları da bilimsel konularda bu işyeri tacizcilerine çok uygun bir ortam yaratmaktadır.

Yönetici ya da “hoca” konumundaki kişilerin özellikle akademik astlarının özlük hakları, yükselme ve atama işlemleri, akademik kariyer gelişim basamaklarındaki sınavlarına ait etkileri ve hatta fiziksel çalışma ortamı koşulları konusundaki davranışları çoğumuza “akademik hayatın çirkin alışkanlıkları” olarak tanıdık gelmektedir. Akademik çevrede “ben ve benim çevremde şekillenmiş diğer insanlar” şeklindeki tanrısal “hoca” anlayışının bu “ diğer insanlar”ın tüm özlük, akademik, bilimsel ve insani haklarını ancak kendisi uygun görürse kullanabileceği düşüncesini maalesef bazı öğretim üyelerinde yerleştirdiğini inkâr edemeyiz.

Yazarın da mensubu olduğu tıp hayatının anlayışı içinde Hipokrat Yemininden başlayan ve meslek hayatı içinde de sürdürülen “usta-çırak” ilişkisi modeli bile çırağın yasal, insansal ve özlük haklarının ve daha da önemlisi mesleki huzur hakkının ustanın iki dudağının arasında olmasını gerektirmemektedir. Unutulmamalıdır ki usta çırak ilişkisi “ sanat”ın öğrenilmesi ve icrası konusunda geçerli bir mesleki felsefi durumdur.

Çırakların da tüm hakları ve düzgün çalışma şartları bizzat ustalar tarafından kabul edilmiş ve kurala bağlanmış olmalıdır. Mesleki yetenek, bilgi ve uygulamaları üstün ya da normal düzeyde olan akademik astların bazılarının “üst”ler tarafından kayırıldığı bazılarının ise bazen sadece “üst”ü yüceltici tiradlar kullanmadığı için ihmal edildiği ya da “süründürüldüğü” tıp ortamları nerdeyse her doktorun tanışmış olduğu çalışma şartlarıdır.

Ancak gerçekte bütün bunlara katlanılmaması gerekliliğini modern iş yaşamının kuralları ve yasaları ışığında ortaya konmuştur. Özellikle ülkemizde kabul ettirilmiş ya da sadece kabul edenlere şans tanınması sayesinde sürdürülmüş olan bu çirkin “bilimsel adet” sorunumuz olan bilimsellikten uzaklaşmış, akademik gelişim değil akademik tutuculuk odağı olmuş üniversite yapısının da temel sebebidir. Akademik kariyerinin neresinde olursa olsun eğer “ akademik ast” üniversite ve kendi anabilim dalı içinde özgür değilse, dizginlenmiş, korkutulmuş, icazete zorunlu kılınmış bir akademik figürse o üniversiteden bilimsel gelişim beklemek hayal kurmaktan öte değildir.

Üniversitelerimizdeki “üst”ler görmek istedikleri saygıyı ve mesleki hürmeti, yaptırımları ya da korkutmaları sayesinde değil bilimsel özellikleri sayesinde görmeyi amaçlamadıkları sürece de farklı isimlerle anılsa da mobbing üniversite çevresinin en utanç verici bilimsel faaliyeti olmaya devam edecektir. Kırılması gereken en önemli kısır döngü de açıkça ya da üstü örtülü olarak mobbinge maruz kalmış “ast”ların kendileri zaman içinde “üst” olduklarında ya da güç el değiştirdiğinde aynı uygulamaları yapıyor olmaları tutarsızlığıdır. Belki de bu sorunun en garantili çözümü akademik hayatta kuralları ayrıntılarına kadar belirlemek ve yaptırıma tabi tutmaktır.

Yapılması gerekenler

Aşağıda sıralanacak “yapılması gerekenler ya da önerilenler” listesini gerçekleştirmek kolay olmasa da bilimsel ve etik olarak başka başlangıç yoktur.

• Mobbingciye açıkça duruma itiraz edildiği söylenmeli, taciz edici söz ve davranışlarını durdurmasını istenmelidir. Bu sırada güvenilir ve gerekirse tanıklık edebilecek bir iş arkadaşının bulunması yararlı olacaktır.

• Olaylar ve verilen anlamsız emirler ve uygulamalar yazılı olarak kaydedilmelidir.

• İlk fırsatta mobbingci yetkili birine rapor edilmeli, eşitse üste, üst ise yönetim kurulu ve insan kaynaklarına durumu açıkça ve kanıtlarıyla bildirilmelidir. Doğal olarak bir üniversitede mobbing eylemini uygulayan kişi direk olarak dekan ya da rektör gibi seçilmiş -ve işe yarayacak üst makamını bulmak zor olan- pozisyondakilerse geriye sadece hukuki olarak hak arama imkanı kalmaktadır ki ülkemizde hukukun işleyiş şekli ve hızı bu konuda moral bozucudur.

• Gerekiyorsa, tıbbi ve psikolojik yardım alınmalıdır. Bu hem kişiye yardımcı olacaktır, hem de kanıt oluşturacaktır.
Şikâyet hakkında kuruluş içinde ne yapıldığı araştırılmalıdır.

• İş arkadaşlarıyla durum paylaşılmalı, onlar da aynı şekilde rahatsızsa grupça başvurma seçeneğinin daha etkili olacağı unutulmamalıdır.

Bunlar mobbingi bir bütün olarak durdurmuyorsa da hukuksal başvuru için yeterince malzeme toplanmış olur. Suç olarak tanımlanması da uygulamaların azalmasında katkı sağlayacaktır. Hem mobbingcilerin geri çekilmesini sağlayacak hem de kurbanların çaresiz kalmasını engelleyecektir.
Avrupa'da konuyla ilgili çok sayıda dava bulunmakta ve ağır para cezaları ve yaptırımlar uygulanmaktadır. Benzer davaların Türkiye’de de açılmasının sağlanması, mobbing konusunda bir bilinç oluşturulması ve işverenin keyfi davranışlarının sınırlandırılması ve sonuçta ortadan kaldırılması, sivil toplum örgütleri, sendikalar ve en önemlisi avukatların bu konuda etkinliklerinin artırılması mobbingin azaltılması yönünde önemli bir gelişme olacaktır.

Türkiye'de mobbing davaları gündemde yer tutmaya, açılmaya ve kazanılmaya başlanmıştır. Unutulmamalıdır ki kazanılan her mobbing davası içerik ve sonuç olarak bir yenisine referans oluşturmaktadır.

KAYNAKLAR

• Şaban Çobanoğlu, Mobbing/İşyerinde Duygusal Saldırı ve Mücadele Yöntemleri ( İstanbul: Timaş Yayınları, 2005).
• Mobbing, İşyerinde Duygusal Taciz (Emotional Abuse in the American Workplace) Gail Pursell Elliott, Noa Davenport, Ruth Distler Schwartz (Sistem Yayıncılık, 2003).
• Prof. Dr. Acar Baltaş, İşyerinde yıldırma (Mobbing) 2006. (http://www.baltas-baltas.com/web/makaleler/ck_3.htm )
• Psikiyatrist Nevzat Tarhan - Yöntem: İftira ve haksız eleştiri (İstanbul)
• Prof. Dr. Pınar Tınaz, Çalışma Psikolojisi ve Hukuki Boyutlarıyla İşyerinde Psikolojik Taciz (Mobbing (İstanbul: Beta Yayınları, 2006).
• Vedat Laçiner, İşyerinde Psikolojik Taciz (Mobbing). (www.turkishweekly.net )
• Gönül Dangaç, Yıldırmanın Tipolojisi - www.mobbingturkiye.net 2007
• Doç. Dr. Aytolan Yıldırım, Hastane Dergisi
• Prof. Dr. Üstün Dökmen, www.mobbingturkiye.net
• http://www.psychologytoday.com/blog/evolved-primate/201006/when-ignorance-begets-confidence-the-classic-dunning-kruger-effect
• Justin Kruger and David Dunning; Unskilled and Unaware of It: How Difficulties in Recognizing One's Own Incompetence Lead to Inflated Self-Assessments Journal of Personality and Social Psychology. 1999, Vol. 77, No. 6. ] 121-1134.
• H. Hamdi ÇELİK, Anabilim Dalı Başkanlık Seçimleri ve Akademik Kurullar –II. Medimagazin Dergisi,13 Ekim 2008
• Tevfik Dalgıç. Siz hiç Dunning-Kruger Etkisi'ni duydunuz mu? 08.09.2009. Referans Gazetesi
tutunamayanlar5July 21, 2013, 1:59
ULUSAL KİMLİĞİN İNŞASINA MADDİ KÜLTÜR (Damla Yazar)
ULUSAL KİMLİĞİN İNŞASINA MADDİ KÜLTÜR
Damla Yazar

ERKEN DÖNEM CUMHURİYETİNDE, ULUSAL KİMLİĞİN İNŞASINA MADDİ KÜLTÜR ÖZELİNDE BİR BAKIŞ

Bu konu çok çetrefilli geniş bir konu. Sınırlandırmakda zor oldu. Sonunda bu ulus kimliğin inşa sürecinin içinde maddi kültür boyutunu bir parça olarak ele almaya karar verdim.

Bunu yaparken önce biraz ulusal kimliğe ve ulusal kimliğin inşasının literatür boyutuna değineceğim. Daha sonra üç boyutlu bir sosyal yapı analiz modelini, ve Althusser’in devletin ideolojik aygıtları kavramını araç edinerek fotoğraflarında yardımıyla ulusal kimliğin inşasına maddi kültür özelinde bakmaya çalışacağım.

Ulusal Kimlik ve Ulusal Kimliğin İnşası

Öncelikle Anthony Smith’in belirlediği ulusal kimliğin temel özelliklerinden bahsetmek istiyorum Smith Ortak bir tarihsel toprak yahut yurt anlayışı, Ortak mitler ve tarihsel bellek, Ortak bir kitlesel kamu kültürü, Bütün fertler için bağlayıcı bir hak ve ödevler sistemi, Ortak bir ekonomi gibi öğeleri ulusal kimliğin temel unsurları olarak görmüştür. Bunların bazıları temel kimliklerin çerçevesini oluşturur. Bu temel kimlikler köken temelli politikalarla devamlı canlı tutulmaya çalışılmış, soy ve kahramanlık mitleri, çekirdek kültüre ait dil, din, gelenek ve kurumlar yüceltilmiş ve eşsiz kolektif geçmişe yapılan büyük bir vurgu ön plana çıkmaktadır. Birde sonradan yaratılmış kimlikler vardır. Bu kimliklerin oluşumunda da hedef temelli politikalar kullanılır. Bu çerçevede, ülke topraklarını ortak hatıra ve kaderin kaynağı olarak kutsal bir obje haline getirmek temel hedeftir. Buna ilaveten yasaların ve vatandaşlığın sağladığı eşitliğe ve haklara vurgu yapılmakta, siyasal hak ve ödevlere önem atfedilmektedir.

Millî sembol ve değerlerin toplumca içselleştirilmesi amacıyla eskiden beri var olan kolektif bellekte yer alan olaylar, sembol ve tarihî şahsiyetler daha derin bir şekilde kitlelere mal edilmek istenir; özellikle millî eğitim ve kültür politikalarına, askerlik gibi araçlarla yansıtılarak ve aydınlar seferber edilerek ve desteklenerek vatandaşların bir üst kimlik ile biçimlendirilmesine çalışılır. Toplumu, tespit edilen kültürel değerlerle erime potasına alabilmek için devletin eğitim ve kültür kurumları ve politikaları bu amaç doğrultusunda harekete geçer. Özellikle kamusal ve kitlesel bir eğitim sisteminin varlığı millî kimliklerin sağlanmasında oldukça etkili olmuştur. Aslında bütün bu inşa bir terbiye etme çabasının üzerine kurulmuştur. Ve anlatacağım her şey eğitimin alanında ele alınabilir. Bu eğitim ve terbiye çalışmaları başta din olmak üzere ötekileştirme temeline oturtularak yaratılacak olan homojen kimlik sağlamlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu kimlik yaratılırken yapılan diğer önemli bir nokta ise sürekli bütünlüğe ve ilelebetliğe yapılan güçlü vurgudur.

Ulusal kimliğin yaratılması kabataslak haliyle bir ötekinin, ulusal bir dilin, kitlesel bir eğitim sisteminin, ortak bir tarihin yaratılmasıyla, sanayinin millileştirilmesiyle gerçekleşebilecek bir olgu olarak görülmektedir.

Genelde “ulus inşası” kavramı uluslaşma süreçlerinin tamamıyla siyasi iradenin elinde olduğu ve ulusların yoktan var edilen inşalar olarak algılanmasına neden olmuştur. Oysaki ulus inşası, fertlerin bağlılığının yerel veya bölgesellikten giderek milli kimliğe dayandırılması, alt kimliklerin ulusal kimlikle bütünleştirilmesi amacıyla devletin milliyetçi ideoloji doğrultusunda izlediği politikaları ifade etmektedir. Bu inşa sürecinde katkıda bulunan savaşlar felaketler zaferler gibi doğal faktörlerin yanı sıra, devlet politikalarına dayalı sosyal ve kültürel faaliyetlerin de çok büyük etkisi olmuştur

Kültürün üç bileşenini bize veren bu analizde inançlar, fikirler, değerler bilişsel boyutu oluşturur. Bilişsel boyut, bireyin kendisi, başkaları ve çevresi hakkında sahip olduğu her türlü anlam, inanç yorumlama, değerlendirme ve düşünme kapılarıdır. Bir başka ifade ile zihniyet dünyasıdır.
Normatif boyutta ise yazılı ve yazısız her türlü kural yer alır ve işin davranış boyutunu kapsar. Kurallar bir davranışın nasıl yapılacağını gösterir ve düzenlerken; zihinsel dünyadaki anlam kodları bir işin ne için yapılacağını, yani işin amacını tayin eder.

Maddi kültür ise insan elinin değdiği somut her şeydir. İnsan hayatının barınma, beslenme, ulaşım, eğitim, sağlık, savaş, spor, eğlence gibi bütün alanlarında kullanılan her türlü araç ve gereçlerdir. Kısacası insan elinin değdiği insanın şekil verdiği gözle görülür bütün her şey maddi kültür kapsamına girer. Bu üç boyut arasındaki etkileşim ise sosyal gerçekliğin kendisini oluşturur.

Şapka inkılâbını örnek alalım. Önce yeni kurulmak istenen devletin zihniyet dünyasına göz atacak olursak kaba hatlarıyla batılılaşma, modernleşme, dinin ötekileştirilmesi gibi öğeler ön plana çıkar. Niyet kısmı da burada ortaya çıkar şapka giyilmelidir, çünkü batılı olmanın bir gereğidir, şapka batılı olmak için giyilir ve biz batılı modern olunca daha insani yaşarız. Burası zihniyet kısmı. Davranışsal kısmında ise insanların şapkayı giyip giymemesi, bu yönde yapılan uygulamalar, insanların ceza alması, giyen insanların ödüllendirilmesi gibi öğeler vardır. Bütün bunlar ise maddi bir araç, bez dokunabilir şapka aracılığıyla gerçekleşmiştir. .Şapka Kemalist ruhun eriyip kalıba büründüğü bir madde haline gelmiş ve davranışların etrafında şekillendiği önemli bir boyut olmuştur.

Burada başka bir zihniyet dünyasına, değerler toplamına sahip olan insanlar Kemalist şapkayı giyerken direnmiştir bu nokta da bu direnmeyi kırmak için belirli araçlar kullanılmıştır. Buradan da Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” kavramına geçebiliriz.

ALTHUSSER – DEVLET-DEVLETİN İDEOLOJİK AYGITLARI

Geleneksel Marksist kapitalist devlet anlayışına göre, devlet sadece kapitalizmin çıkarlarına hizmet eder, yönetici sınıfın emirlerine göre davranır, mülkiyet ve kazancı güvence altına almak için hukuğu kitleleri bastırmak için polis ve orduyu kullanır. Althusser, devletin kapitalist sınıftan bir ölçüde bağımsız ve göreli özerk bir biçim aldığını düşünmüştür. Modern kapitalist devlet daha etkin biçimde yönetebilmek, gücünü sürdürmek, kitleler tarafından yeniden seçilmek ve güce başvurmak zorunda kalmamak istiyorsa, araya ideolojik mesafe koymak zorundadır. Böylece kapitalizmin sözcüsü olarak anlaşılmaz. Aksi takdirde otoritesi ve güvenirliliğini yitirecek ve bizzat devrimin odağı haline gelecek ve yıkılacaktır. Bu yüzden ALthusser’e göre modern devlet güç kullanarak yönetmez, ancak son analizde güce başvurmak zorundadır. Devlet ideolojik olarak yönetir. Yani kapitalizm, kapitalist değerleri ve tüketimci hayat tarzının normal doğal ve nihayetinde ahlaken kabul edilebilir olarak görüldüğü ideolojik ve kültürel bir iklim yaratarak yönetir. Bu anlamda da öteki olarak konumlanan komünist alternatiflere karşı mücadele kutsaldır. Althusser’in devlet anlayışı bu nedenle kamu hizmetleri, mahkemeler, polis ve ordu yönetimi olarak geleneksel devlet anlayışından daha geniştir. Onun devlet anlayışı ideolojik ve kültürel aygıtları, kilise, medya, eğitim sistemi, hukuk ve hatta aileyi, kapitalist düşünceler ve değerleri iletmeye ve yaymaya yardımcı olan bütün kurumları kapsar. Bu kurumlar polis, mahkemeler gibi kamusal alanda da etkili olmuşlardır. Ama bu kadar etkili olmalarının sebeplerinden birisi de özel alanlara da temas edebilme kapasiteleridir.

Bu anlamda ilk olarak cumhuriyet döneminde yapılan kılık kıyafet inkılâpları, spor gibi konulara değinerek o dönemde bedenin, nasıl ideolojik bir aygıt olarak kullanıldığının üzerinde duracağım. İdeolojik aygıtların özel alana etki edebilme kapasiteleri hesaba katıldığında bedenin insanın en özel çevresini yaratan ana unsuru oluşturduğunu da unutmamak gerek.

Bu süreçte beden önemli bir araç olarak kullanılmıştır. Bir iletişim dili ve aracı olan ve maddi kültürün en önemli büstü olan bedene, bu inşa sürecinde müdahale edilmemesi olanaksız gibi görünüyor. Cumhuriyet dönemindeki Kılık Kıyafet inkılâpları yeni batılı ideolojinin maddi kültürün birer parçası olan kıyafetlere bir yansıması olarak bakılabilir.

Ayrıca kılık kıyafet insanların en önemli mesaj iletme araçlarındandır. Ve gündelik toplumsal hayatın tam merkezinde durmaktadır. Bu yüzden Gündelik hayatın ve bu hayat içindeki ilişkilerin modern ve batılı temellerde yeniden üretilmesinin, kılık kıyafet alanında yapılan inkılâplarla gerçekleştirilmesi çok yerinde olacaktır. Bu alanda yapılan yenilikler, standartlaştırılmış batılı kıyafetler, dini öğeleri dışlayacak; yine alt kültürlerin ulusal üst kimliğe bağlanmasını kolaylaştıracak, insanların kılık kıyafet anlamında homojenleştirilmesi de sağlanmış olacaktır.

Bedenin bu önemli konumu onu bir iktidar alanı haline dönüştürmüştür. Dinin ve yeni laik sistemin bu iktidar alanındaki talepleri de, bu ikisi arasındaki çatışmayı besleyen ana unsuru oluşturmuştur.
Bedene ve kıyafete dair homojenleştirmenin görüldüğü en önemli alanlardan biri de okullardaki önlük uygulamasıdır. Bu uygulamanın temelini ise batılı düşünce sisteminin bir parçası olan eşitlikçi anlayış oluşturmaktadır çünkü gerekçe olarak herkesin aynı imkânlara sahip olmaması ve eşit olması gerektiği gösterilmiştir. Bu eşitlik sadece okul içinde kıyafetlerin sınırları içinde kalmış, halkın iyiliği düşünülmüş gibi görünmektedir. Hâlbuki bu uygulama çocuklara kendi kimliklerini saklamayı öğretmiş, herkesin aynı üst kimliğe ait olma durumu bu önlüklerle pekiştirilmiştir.
Batılı zihin dünyasında, disiplinli çalışkan sıhhatli insan profili önemlidir. Temizlik de bu disiplinli batılı insan modelinde önemli bir yer tutar. Ayrıca temizlik çoğu zaman ötekileştirmenin başladığı bir nokta olmuştur. O dönemdeki okul ve çocuklarla ilgili oluşturulan söylemlere baktığımızda Türk çocuğunun temiz olması gerektiği önemle vurgulanmıştır. Okullarda yapılan tırnak ve bit ve temiz mendil kontrolleri, elimizde somut veri olmamakla birlikte muhtemelen o dönemlerden devretmiştir?

Halkevleri köy enstitüleri

Bu yeni kıyafetlerin içselleştirilerek kullanılmasında, okul, halk evleri, köy enstitüleri, kamusal alanlar, ve düzenlenen balolar ve bilhassa bedenin kendisi önemli araçlar olacaktır.

Bedenin diğer bir yandan kurgulanışı ise spora ve gençliğe atfedilen büyük önemle gerçekleşmiştir. Spor bedeni terbiye etme aracı olarak önem arz etmiştir ve devlet tarafından teşvik edilmiştir. Sporcuların kolektif kimlik duygusunu yüceltmesi, “ötekilere” karşı kimliği/aidiyetin gerçekleştirmesi, sporu ulusal kimliğin inşasında önemli bir konuma yükseltmiştir. Spor kurumunun günümüzde; eğitim kurumunun bir parçası olarak toplumsal değerleri iletmesi yanında, ayrıca, bireyin kendi bedenini kontrol ve disipline edebilmesi, takım (birlik) ruhu kazandırması, başarıya yönlendirmesi gibi toplumsal yaşam düzenini öğretecek biçimde bireyi donanımlı hale getirmeyi üstlendiği de görülmektedir. Foucault Bedensel etkinliklerle iktidarın, aslında beden üzerindeki egemenliğini sürdürerek sisteme uygun bireyleri yetiştirmeyi hedeflediğini ve toplumsa ideolojiyi yaymada sporu kullandığını belirtmektedir.

Yine Milli bayramlarda beden önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Milli bayramlar sivil ve askeri kesimin bir arada olduğu Cumhuriyet’i temsil eden seremonilerdir. Milli bayramlarda törenlerde gençlerin çocukların modern kıyafetler içinde toplu halde eşzamanlı olarak gerçekleştirdikleri ritmik jimnastik hareketleri bir tür sivil askerlik provasıdır. Bu jimnastik hareketleri askerlikteki gibi kolektif eylemi temsil etmektedir.

Bu kitlesel gösteriler kişiyi birey olmaktan çıkarıp bir bütünün parçası haline getirmektedir.
Ritmik ve eşzamanlı yapılan jimnastik hareketleri mekanik bir uyum çerçevesi içerisinde bütün olmayı simgelemektedir. Bu da yeni Türkiye’nin gençlerin sağlıklı vücutları üzerinden yeni fit enerjik bir imajı çizilmiştir. Bir bakıma yaratılmaya çalışılan yeni ritüeller bedensel hareket ve tavırların yönlendirilmesiyle oturtulmaya çalışılmıştır.

BU anlamda Dönemin birçok yayınında, radyo konuşmalarında ve halkevleri gibi kurumlarda gerçekleşen konferanslarda aksiyoner, harekete geçirmeye yönelik bir dil çok öne çıkmıştır.

Kadın seçmen- tür kadını yarın mitinge sen de gel

Bu nokta da ABélés Hareketlere ve tavırlara ne denli değer verilirse, ritüelin o denli yaşayan kültürün bir parçası olacağının altını çizmiştir. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz hazır olda durma, rahat sağa dön sola dön, saygı duruşları, bayrak asma, bayrak asmama gibi birçok hareketleri ve tavırlara atfedilen anlam, bu ritüellerin yaşayan kültüre entegre edilmesi kolaylaşmıştır.

Diğer taraftan Connerton göre de ritüelleştirilmiş bedensel pratikler geçmiş belleğin sürdürülmesinde ve geleceğe iletilimle sinde kilit rol oynarlar bu anlamda da bedenler her türlü kimliği oluşturan bilginin depolandığı kültürel birer araçtırlar.

Durkheim’in toplumsal yenilenmeyi sağladığı için yaratıcı coşkunluk olarak tanımladığı törenler de benzer bir yineleme işlevi taşımaktadır. Olağandışı kıyafetler, topluca söylenen şiir ya da şarkılar, flamalar, bayraklar, bildik yeminler, lanetler içermektedir. Özdeş simgelerin bir ritüelden ötekine dolaşması, işaretlerin geri dönüşü, verili bir kültürün öğrenilmesi ve iletimi düzeyinde temel bir rol oynar. Özdeş olanı yineleyen ritüel, kâh düzenli aralıklarla kâh kaçınılmaz olarak gördüğü özel durumlar göz önünde tutularak devreye girer. Bu özel durumlara örnek olarak aniden kazanılan bir futbol zaferi, yada bir şehit cenazesi olabilir. Her iki durumda da ritüelin gerçekleştirilmesi geçmişi bugünü ve geleceği birbirine eklemleme olanağı sunar.

Milli bayramların o dönemde çekilen fotoğraflarına dair bir analiz yapacak olursak, şunu ayırt etmemizde yarar var. 23 Nisan ve 19 Mayıs’ın 30 Ağustos’un sivil bir Formatını oluşturuyor. 30 ağustos kutlamalarına baktığımızda tören fotoğraflarındaki askeri birliklerin hep göz hizasının altından çekildiğini görürüz ki bu bizde derinlik, uzunluk ve büyüklük algısı yaratan bir tekniktir. Bu teknikle askerler daha büyük daha fazla ve uzun sıralar halinde görünmüş, böylece halk ve devlet arasındaki güven ilişkisi pekiştirilmiş ve bireyin ulusal kimliğe entegre edilmesi kolaylaşmıştır. 19 Mayıs törenlerinin fotoğraflarına baktığımızda ise bu çekimlerin tamamen üst çekimler olduğunu, bu tekniğin de bütünlüğe vurgu yapmak için iyi bir araç oluşturduğunu söyleyebiliriz.

ULUS İNŞASININ MEKANSAL YANSIMALARI, VE ŞEHİRLER

Assmann, “Kültürel Bellek” isimli çalışmasında, mekânları belleğin saklama kapları olarak görür.” Ona göre mekânlar, toplumun sosyal belleğinin üzerlerine kodlandığı elemanlardır.” Bu açıdan baktığımızda şehirlerin ve mekânların ulus inşa sürecinde yeni ulusal kimliğin izahı, öğretilmesi ve içselleştirilmesi için önemli araçlar olduğunu görmekteyiz. Kamu yapıları, mimari öğeler, toplumu oluşturan bireylerin birlikteliklerinin köklerinin sürekli hatırlatıldığı araçlardır. Bu araçlar bireye sürekli devletin denetimi ve yönetimi altında olduğunu hatırlatmıştır.

Ulusal kimliğin inşasında temel unsur olan ötekileştirmenin, cumhuriyet döneminin modern kentlerinin inşası sırasında da öne çıktığını görmekteyiz. Bu şehirlerde, genelde kentin eski merkezi yeni merkezin tam karşısına konumlandırılarak, geleneksel ve eski olan ötekileştirilmiştir. Kentin eski merkezlerinde azınlıkların yaşadığı çok kimlikli bir yaşam sürdürüldüğü de düşünüldüğünde, çok kültürlülüğün ve heterojen bir kültür yapılanmasının da bu kentselleşme sürecinde geleneksellikle beraber ötekileştirilen başka bir öğe olduğu söylenebilir.

Türk modernleşmesi, Batı’da olduğu gibi burjuvazinin güçlenmesinden sonra, onun itkisiyle” oluşmamış, aksine “bürokratik bir süreç” olarak başlamıştır. “Daha sonra kendisini taşıyacak” burjuvazi sınıfını “oluşturup güçlendirmeye” çalışmıştır. Bu kapsamda “modern Türkiye’nin en önemli kurucu öğelerinden” biri olan sanayileşme, bir yandan toplumu dönüştürüp farklılaştırırken, diğer yandan “toplumu örgütlemenin ve onun iç dinamiklerine müdahale etmenin” bir aracı olarak kullanılmıştır. Bu anlamda Cumhuriyet döneminde ulusal kimliğin inşasında en etkin rollerden birini Sümerbank fabrikaları ve onun bu fabrikalar çerçevesinde kurulan sosyal yaşam tesisleri oluşturmuştur. Kurulan her fabrika, sadece içinde birer sanayi tesisi değil, aynı zamanda çalışanları için lojmanların, marketlerin ve sinemaların tiyatroların olduğu, yüzme şampiyonalarına kadar, birçok kültürel etkinliğin gerçekleştirildiği çeşitli mekânları da içeren kentsel ölçekte bir organizasyondur. Böylece çalışanların sadece iş yaşamı değil günlük hayatı ve boş zamanları da kontrol altına alınmış, gündelik hayat ve boş zamanlar bu mekânlar çerçevesinde yeniden kurgulanmıştır.

MEYDANLAR ve HEYKELLER

Kentlerin bu inşa sürecinde anlatılması gereken bir başka unsur da heykeller ve meydanlardır..
Cumhuriyetle birlikte özellikle idari yapıların önünde, kamusal alanın önemli bir parçası olan önemli iletişim araçlarından biri meydanlar oluşturulmuştur. Ve bu meydanlar genelde törenlerin yapıldığı yerler olarak ulusal kimliğin hem ideoloji ve halk arasındaki dikey hiyerarşik iletimde, hem de halkın kendi arasındaki yatay iletişimde önemli roller oynamışlardır. Bilhassa Okulların bahçeleri de meydanvari şekilde inşa edilmiştir.

Meydanlarla beraber anılması gereken diğer bir önemli konu da heykeltıraşlıktır. Cumhuriyet döneminde heykeltıraşlığa büyük bir önem verilmiştir Çünkü heykel bireylerle sergi salonları dışında da iletişim kurabilen bir sanat dalı olmuştur. Cumhuriyet döneminde heykel sanatı da yine diğer sanat dallarında da olduğu gibi devlet eliyle gerçekleştirilen atılımlarla yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Cumhuriyet ile birlikte toplum hayatına giren heykel sanatı özelliklede anıt heykeller kamusal alanın dönüştüren ve yepyeni bir şekil veren etkenler olmuşlardır. Heykel sanatına da devlet ve rejimi temsil etme görevi yüklenmiştir ve mimarlığında gücüne eklenen heykel Osmanlı İmparatorluğunkinden farklı yeni bir kamusal alan yaratmayı tasarlamış ve bunu gerçekleşmiştir. Cumhuriyet döneminde heykel yeni tanınan bir alan olmasından dolayı yurt dışına birçok heykel tıraş gönderildiği gibi yurt dışından birçok heykeltıraş da Türkiye’ye getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinde ilk anıt heykel, başka bir deyişle ilk Atatürk heykeli 1926’da İstanbul da inşa edilmiş, sonrasında da taksimdeki Atatürk heykeli sipariş verilmiştir. 1935 yılında ise Nazi heykel tıraşları olan antok hanak ve jösev tonak tarafından Ankara güven parktaki güven anıtı yapıtı yapılır. Türk iyede anıt heykel geleneğini yaratan bu eserlerin hemen artından Anadolunun birçok şehrinde heykel siparişleri verilmiştir. Anadolu şehirlerinin yeni ve modern meydanlarını işaretleyen bu anıt heykeller genellikle cumhuriyet meydanları ve halk evleriyle kimliğin inşa edilmesinde önemli bir üçgen yaratmaktadır. Heykelin Türkçede tanınmasını sağlayan bu anıt heykeller devletin önemli ideolojik söylemleridir ve kamusal alanı dönüştürmeye yönelik girişimler olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak modern şehirler ve modern mimari, ülkenin kendi Osmanlı ve İslam geçmişinden kopmuş, tam anlamıyla Batılılaşmış, modern ve laik yeni bir ulus yaratmaya yönelik radikal programın hem gözle görülür bir simgesi, hem de etkili bir aracı olmuşlardır. Kamu yapıları, tarih canlandırmacı heykeller ve büstler gibi mimari öğeler, toplumu oluşturan bireylerin birlikteliklerinin köklerinin sürekli hatırlatıldığı birer öğe olarak karşımıza çıkmıştır.

O dönemde çekilen bu gösterdiğim şehir fotoğraflarına dair bir analiz yapmak istiyorum. Bu fotoğraflarda ağırlıklı olarak şehirlere ve kasabalara inşa edilen Cumhuriyet Meydanları, Atatürk heykelleri resmi binalar ve parklar gibi yapıları konu edinmektedir. Cumhuriyet ile beraber inşa edilen bu tür yapılar bir bakıma ulus devletin sembollerinin oluşturulma çabasıdır. Başka bir anlatımla cumhuriyetin ve onun getirdiği modernlik anlayışının Anadolu’daki şehirlere ve kasabalara ulaşmasının görselleştirilmesidir. Şehri simgeleyen bir cami yerini inşa edilmiş bir meydana, bir Atatürk heykeline ya da bütün bunların kesişimi olan bir yapı kurgusuna bırakmıştır. Fotoğraflarda da yer aldığı üzere Cumhuriyet ile beraber inşa edilen bu yapıların birçok ortak noktası mevcuttur. Ortak noktalar bireyi küçülten ve onu boyunduruğu altına alan geniş meydanlar, yüksek kaideler üzerine dikilen heykeller ve modern binalardır. Bu fotoğrafların şehir tanıtımlarını klasikleştirilmeye çalışılan öğeler olması yine görsel kültüre yönelik bir harekettir. Daha önce görülmemiş olan bir şehir artık bu yapılarla bireylerin belleklerinde yerlerini alır.

Bu fotoğrafların şehir tanıtımlarını klasikleştirilmeye çalışılan öğeler olması yine görsel kültüre yönelik bir harekettir. Daha önce görülmemiş olan bir şehir artık bu yapılarla bireylerin belleklerinde yerlerini alır.

Bahsedilen fotoğrafların diğer bir özelliği de çerçevelerin neredeyse insanlardan arındırılmış olmasıdır. Bu yapılar ile bireyler arasındaki iletişimin fotoğraflara yansımamasına yol açmaktadır. Sadece bazı makro çekimlerde insanlar çerçevenin içersinde yer alsa da bu fotoğraflarda bireyler ve yapılar arasında kaybolmaktadır. Başka bir deyişle bu fotoğraflarda yer alan insanlar mekânın bir öğesi olarak birey değil, salt insan figürü tasvir edilmeye çalışılmaktadır. Fotoğrafların hepsinde de bir ıssızlık sezilmektedir. Çünkü Fotoğrafların hiçbirinde şehrin yaşayan kısımları gösterilmemektedir. İnsanların o şehirlerdeki yaşamları göz ardı edilerek yapılar üzerinden bir vurgu sağlanmıştır. BU durumu şehirlerdeki bireylerin gündelik yaşamlarının henüz resmi ideolojinin aşılamaya çalıştığı biçimde modern sayılmadığından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Modern bir çehre içerisinde kadraja girecek bir eski yaşam kalıntısı fotoğrafın ideolojik büyüsünün bozulmasına sebep olacaktır. Bu fotoğraflar çerçevesinde denilebilir ki cumhuriyetin bireylerin hayatına sokmaya çalıştığı modernlik sadece yapılar nezdinde gerçekleşmiştir ve bireylerin gündelik hayatlarında gözle görülür bir değişme gerçekleşmemiştir.

Değinilmesi gereken bir başka nokta ise bu fotoğraflarda binalar ve fotoğrafa bakan arasında bir sınır olmasıdır. Devlet ve özneleri arasındaki bu sınır derin mekânsal boşluklarla yaratılmıştır.
Yine yeni binaların geniş boşluklardaki müstakil desteksiz fotoğrafları devletin sabitliğine ve sağlamlığına yapılan bir vurgu olarak düşünülebilir. Bu anlamı binaların tam karşı cepheden değil de, binanın birçok boyutunu görebileceğimiz şekilde çekilmesinden de çıkarmak mümkündür.

Değinilmesi gereken bir başka konu da Müzeler olabilir. Cumhuriyet döneminde göze çarpan önemli gelişmelerden biri de müzelere verilen önemdir. Etnografya müzesi gibi birçok müze bu dönemde kurulmuştur.

Müzeler, içerikleri, birikimleri, mekansal konumlarıyla toplumsal bellegin bir gösterim alanıdır. Tarihsel veriler doğrultusunda ortaya konan görsel öğeler, dolaylı olarak-bazen de doğrudan- tarih bilincini kavramaya katkıda bulunmakta, ona yeni anlamlar yüklemeye yardımcı olmakta ve toplumsal belleği oluşturmada karşılıklı bir değişim sağlamaktadır. Bu anlamda müzelerin, geçmişin maddi kanıtlarının geleceğe aktarılması için, yeni kurulmuş uluslar açısından vazgeçilmez kurumlar olduğu söylenebilir.

Yine cumhuriyet döneminde halk tarafından fazlaca bilinen ve tüketilen Köroğlu, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Köroğlu, Kamber ile Züleyha, Battal Gazi gibi halk hikâyelerinin modern kimlikler içinde yeniden yazılması gündeme gelmiş bu konuda birçok tartışmalar yaşanmıştır. Ve bu konu kapsamında geliştirilen projede şöyle denmiştir:

“Halk kitaplarının kahramanlıklarını halk seviyor. Bu kahramanlar aynen bırakılsın; yalnız bunlar, rejimin ruhuna uygun, yüksek manalı, yeni vakalar içinde gösterilsin. Böylece halka, sevdiği kitaplar vasıtasıyla telkin etme imkanı hazırlansın. Nasıl ki Miki-Maus tipi daima aynı kalmakla beraber, her filmde ayrı bir mevzuun, ayrı bir muhitin kahramanı oluyorsa yukarıda, adları geçen ve halkın gayet iyi tanıdığı tipleri yen yepyeni mevzular içinde kullanmak ve böylelikle halkın alışık olduğu kahramanları yeni Türk inkılap ve medeniyet gayelerine uygun telkinler yapan maceralar içinde yaşatmak istiyoruz.”

Bu projenin temelini geçmişte; içerisinde büyünün, tılsımın, sihrin, mucizenin bulunduğu ve modern, pozitif bir anlayışla çatışan dünyayı temizleyerek , “mucize” dünyasının yerine teknik ve rasyonel olan dünyayı işlemekti. Böylece yönetim halk kültüründen yararlanarak iletilerini geniş kitlelere yayma girişimini kolaylaştırabilecekti.
Bu formatta yazılan Arzu ile Kanber örneği, o dönemin maddi kültürüne dair de önemli unsurlar içeriyor:

“Köyün mektebi yeni bir yapı idi. Sınıflarında sıralar vardı. Duvarlara haritalar asılmıştı. Sıraların karşısında kara tahta, onun yanında muallimin masası vardı. Mektebin muallimi Ankara’daki muallim mektebinden yeni çıkmış genç; bilgili bir adamdı. Mektep çocuklarına çok iyi bakıyordu. Onlara çok şeyler öğretiyordu. Cumhuriyet bayramında mektebi bayraklarla süslüyorlardı. Genç muallim bütün köylüleri oraya toplayıp onlara eski padişah idaresinin zulmünden, Cumhuriyetin iyiliklerinden bahsediyor, Atatürk’ün bütün dünyaya ün salmış büyüklüğünü, Türk olarak dünyaya gelmenin nimetlerini anlatıyordu. Kanber de Arzu ile beraber bu memlekette Cumhuriyet devrinde kardeş olarak doğdukları, başlarında Atatürk gibi büyük bir adam olduğu için, çok mesut olduklarını anlıyorlardı “

Hikaye’nin sonunda ise Halkevi köycülük şubesine Arzu ile Kanber’in düğününü köyde balo yaparak düzenleme görevi verilmiştir. Arzu, baloda beyaz gelinlik, Kanber ise siyah kumaşla güvey elbiseleri giymiştir. Baloya şehrin valisi de katılmıştır.
Ama bu proje başarılı olamamıştır. Bu konuda Reşat Nuri Güntekin halk propagandadan şüphe ederse yengeç kokusu almış midye gibi sımsıkı kapanır, der ve halk üzerinde asıl etkili eserlerin “ders ve propaganda sezilmeyen” eserler olduğunu söyler.

Sonuç:

Sonuç olarak ulusal kimliğin inşasına maddi kültür özelinde bakmaya çalıştım. Batılılaşma eski zihin dünyasına zıt yeni bir zihin dünyası getirmiş, bu anlamda birden çok tarih, değerler, normlar meydana gelmiş bu durum insanları bir aidiyet seçimine itmiştir. Bu seçim süreci devletin kendini fark ettirmeyen politikalarıyla yönlendirilmeye çalışılmıştır. Fotoğraf ve şehir örneğinde de söylediğimiz gibi, bu uygulamalar kimi zaman başarılı olmuş kimi zaman istenilen ideal sonucu elde etmede başarısız olmuşlardır.
Bu anlamda sunumumu Charteir’in bir sözüyle bitirmek istiyorum:

“Her zaman kural ile yaşanan, emir ile uygulanan, hedeflenen anlam ile oluşan anlam arasında ayrım vardır ve bu ayrım, içten içe, yeni oluşumlara ve sapmalara neden olur.”
tutunamayanlar5July 21, 2013, 1:52
BİLGİ, BİLİM, TEKNOLOJİ PERSPEKTİFİNDE İKTİDAR (Doğa Başer)
BİLGİ, BİLİM, TEKNOLOJİ PERSPEKTİFİNDE İKTİDAR
Doğa Başer

Özet

Günlük hayatımızda kullandığımız pek çok teknolojik aletin işlevini her zaman kendimizin belirlediğini düşünüyoruz. Açma-kapama düğmelerine her zaman biz basıyoruz.Gördüğümüz beyaz önlüklü insanları her zaman beyazın barışı ile özdeşleştirerek barış yanlısı düşünüyoruz.Fakat bilgi,bilim,teknoloji gibi unsurlar ve bunların toplumsal pratikteki göstergeleri her zaman göründüğü kadar saf ve temiz midir ? Bu pratiklere bir de Francis Bacon’un “Bilgi güçtür” sözü perspektifinde baktığımız zaman görünmektedir ki tablo aslında göründüğü kadar renkli değil,siyah beyaz da değil tamamen karanlıktır.

Giriş

Bir kavram olarak modernlik, modernite ve modernleşme günümüzde pek çok eleştiriye maruz kalmakta ve bireylerin hayatlarını etkileme açısından geçmişten gelen pek çok birikimi de açığa vurmakta, ayrıca eylemlerini de şekillendirmektedir. Fakat eleştirilere rağmen günümüz insanının hala modern paradigmadan uzaklaşamadığını da görmekteyiz.Söz konusu paradigma günlük hayatımızda ne kadar gözümüze çarpsa da aslında bir çok kurguyu da içinde barındırır.Bu kurgularda günümüzün anlam dünyasının önemli bir kısmını oluşturmaktadır.

Her ne kadar post modernist kesim bu kurguların oluşturduğu büyük anlatıların artık geçersiz olduğunu belirtse de aydınlanma hareketi ile başlayan bu dönüşümün insan yaşamına getirdiği anlamlar hala geçerli durumdadır.Fakat bir yandan da özgürlük,insan hakları,eşitlik,kardeşlik,bilime duyulan güven günümüzde hala tartışmaları devam eden unsurlardır.

Bunların toplumsal yaşamdaki izdüşümünü bulabilmek içinse özellikle insanların hayatlarını oluşturan bilgi,bilim ve teknoloji eksenini değerlendirmek gerekmektedir.Fakat bunları yaparken bu öğelerin bağımlı olduğu paradigmayı da gözden kaçırmamak gerekir.Örneğin özgürlük ele alınırken bunun toplumsal yaşamda zaman içinde bir artış mı gösterdiği yoksa bilgi,bilim ve teknolojinin sayesinde daha azalma mı gösterdiğini sorgulamak gerekmektedir.

Bunun içinde modernliğe damgasını vuran ve dönüşüme uğrayan devlet,toplum,birey kavramlarından yola çıkılmalıdır.Bu da açıkça bize bir kollektivite analizi ve iktidar araştırması olarak gözükmektedir.Günümüz insanının geniş imkanlara rağmen hala devam eden ve artan tedirginliği ancak böyle anlaşılabilir.

Toplumsal Yaşamda Bilginin Dönüşümü

Toplumsal yaşamdaki eylemlerimizde kavramlar önemli yer tutar.Bir kavramın tanımı ve açıklaması buna paralel olarak bir eylem biçimi ortaya çıkarır.Bunun en büyük örneğini bir çok yerde rastladığımız modern bilgi tanımında görebiliriz.Bu tanıma göre bilgi suje ve obje arasındaki ilişkinin ürünü olarak görülmektedir. Burada da açıkça aydınlanmacı özne nesne ikiliğini görmekteyiz.Oysa bilgi tarih boyunca bu anlamda kullanılmamaktaydı.

“Antik yunanda Platon toplum ile bilgi arasında güçlü bir ilişki kurmuştur.Bu anlamda Logos’un genel olarak bilgiyi ,düşünceyi ve anlamı temsil ettiğini kabul edersek toplum da düzenin varlık nedeni olan düşünceye dayanmaktadır.”(Sunar,1999:63)

Yani toplumsal yaşam doğal sürecin zorunlu bir sonucudur ve bunun yanında bilgi de erdeme ulaşmak için bir araç olarak görünmektedir. Weber’e göre Antik Yunanda insan bir kez güzelin iyinin ya da örneğin cesaretin,ruhun doğru kavramını buldu mu artık bunların gerçek varlığını kavrayabilirdi.Bu da hayatta doğru hareket etmeyi ve her şeyden önce devletin bir yurttaşı gibi davranmayı bilmenin ve öğretebilmenin yolunu açıyordu.

Bu konu hellenistik dönemin insanı içinde her şeydi çünkü düşüncesi hep siyasal ağırlıklı düşünce olmuştu.Bilimde bu yüzden uğraşıyordu.(Weber, 1998:216).

Görüldüğü gibi antik yunanda bilgi bir toplumsal bütünleşme aracı ve her açıdan iyinin önkoşulu olarak görülmektedir.Özellikle politik eylemde bilgi eylemi belirleyen bir etken ve bir siyasi katılım aracı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ortaçağda ise bilginin özellikle bu döneme damgasını vuran dinsel bilginin Avrupa’da yoğun bir iktidar aracı olarak kilise tarafından kullanıldığını görüyoruz. Kilise her daim dinsel bilgiyi kendi tekelinde tutarak krallar ve aristokrasi üzerinde büyük bir güç sağlamaya çalışmıştır.Oysa aydınlanma ile birlikte gerek topluma gerekse bilgiye bakış açısının değiştiğini görüyoruz.

Sunar’a göre aydınlanma yüzyılında “bilim her şeyden önce önyargıları yıkmıştı ve gerçekliği belirleyen eski algılama kalıplarını da aşmıştı”(Sunar,1999:71).

Doğa bilimlerindeki ilerlemeler artık bilginin bir erdemden çok doğayı kontrol etme açısından bir güç yani insanın bir irade göstermesinin başlangıcını ortaya koymaktadır.Bir çok düşünürde bu gelişmelerden etkilenerek doğa üzerindeki iktidarı ve düzenlemeyi topluma da uygulamak istemektedir.Özellikle Sunar’a göre Hobbes “fizikçinin karşılaştığı dünya ile siyasal düşünürün karşılaştığı dünya olan toplum arasındaki temel farkı açık bir şekilde dile getirmektedir.

Fizikçi incelediği dünyayı kendi yaratmamıştır.O dünya hakkında sadece bir dil,kavramsal bir sistem yaratmıştır.Doğa bilimcisinin kullandığı dil ve teori,doğal gerçeği dışsal bir biçimde betimlemeye yöneliktir,çünkü düzenini kuramadığımız doğal dünyayı içeriden anlamak ve değiştirmek olanağımız yoktur.Toplum doğadan farklı bir nitelik taşır,Düzenini insan kurmuştur insanın yarattığı yapay gerçek yine insan tarafından değiştirilebilir. Bu anlamda özellikle günümüz toplum anlayışında da etkisi sürdüren sözleşmeci teorilerin toplumu bir kurgu olarak görme anlayışının bilginin dönüşümü ile birlikte ortaya çıktığını söyleyebiliriz..

Weber’e göre ise bugün “bilim açıklık kazanmanın ve birbiriyle bağıntılı gerçekleri bilmenin hizmetinde özel disiplinler olarak düzenlenmiş bir meslektir.”( Weber, 1998:231)

Bilimsel disiplinlerdeki aşırı uzmanlaşma doğa ve toplum ayrımını da bu disiplinler içinde yaparak, doğa bilimleri tarafında kontrol eden özne olarak insanı yaratmış sosyal bilimler alanında ise insan,toplum,birey,davranış gibi kavramlarla bu kontrol eden özneyi bir araştırma nesnesi haline getirmiştir.Bu anlamda bilgiye kötümser bakış açılarıyla baktığımızda Toffler’a göre bilgi, şiddet ve servet, aralarındaki ilişkilerle birlikte, toplumda gücü tanımlayan etkenlerdir.

Aydınlanma filozofu olan Francis Bacon bilgiyi güçle eşit görmüş, öyle tanımlamıştı. Ama bunu yaparken kalitesine de, sosyal gücün diğer kaynaklarıyla olan önemli bağlantılarına da hiç bakmamıştı.

Bu üçlünün arasındaki ilişkilerde günümüzde yaşanan devrimsel değişiklikleri ise, hiç kimse şu ana kadar öngöremedi.(Toffler,1992:32).

Bilginin ve bilgiye yönelik paradigmanın dönüşümünü incelediğimize bilginin iktidar alanında önemli bir değişimini araç-amaç ilişkisinde görmekteyiz Machiavelli’nin ünlü eseri Prenste “Prens’in tek düşüncesi kendini ve devletini korumaktır ve bunda başarılı olursa kullandığı tüm araçlar geçerli sayılacaktır ve takdir edilecektir. Amaç,araçları meşru kılacaktır.”(Göze,1998:114)..

Oysa günümüz iktidarında kullanılan teknik ve pratikler o denli karmaşık ve tersyüz haldedir ki insanların bilime ve teknolojiye duydukları güven yüzünden iktidarın neredeyse her eylemi meşru olmaktadır.Bir anlamda artık araçlar amaçları meşrulaştırmaktadır.Yine Toffler’a göre “bugünün Bacon sonrası dünyasında bir devrim hüküm sürmektedir. Gelmiş geçmiş dâhilerin hiçbiri, bugün gücün yapısının nasıl kökten değişeceğini bilemezdi..., ne Machiavelli, ne de Bacon'in kendisi. Günün birinde kaba kuvvetin ve servetin bu değişiklik sonucu bilgiye bağımlı duruma düşeceğini nasıl bilebilirlerdi? (Toffler,1992:32).

Bu değişimi toplumsal pratiklere indirgeyip bilginin bir iktidar aracı olarak kullanışına yönelik düşünceye baktığımızda Burke’a göre Hükümetler,yönetimleri altında tuttukları halk hakkında eğer daha önce değilse en azından eski Asurlulardan beri enformasyon toplamak ve depolamakla ilgilenmişlerdir. Bu anlamda gelmiş geçmiş bütün devletler enformasyon devleti olmuşlardır.Çünkü devlet iktidarının türemesi,yönetim araçları için kullanılacak düzenli enformasyonun depolanmasını ve denetimini de içeren,sistemin dönüşlü olarak kurulmuş bir yeniden üretim sistemi olduğunu varsayar(Burke,2001:118)

Bir Bilgi Türü Olarak Gelenek ve İdeoloji

Bilgiyi toplumsal alanda var olan bir unsur olarak gördüğümüzde hayatımızın pek çok yönünü etkisi altına alan bir bilgi türü olarak önce karşımıza gelenek çıkmaktadır. Gelenek toplumsal ihtiyaçlardan doğar fakat bir toplumun ihtiyaçlarını da kimin belirlediği bir tartışma konusudur.Çünkü günümüzde moda ve benzeri akımlar insanların yaşam tarzını dıştan dayatmacı bir şekilde belirleyebiliyorsa aynı şey gelenek içinde geçerlidir.

Giddens’a göre “Geleneğin bilinçli biçimde kurulmasına sadece modern toplumlarda rastlandığını zannetmemeliyiz. Dahası, gelenekler, ister bilinçli isterse bilinçsiz biçimde kurgulansın, her zaman iktidarla iç içe geçmiştir. Krallar, imparatorlar, rahipler ve başkalarının, konumlarını sürdürmek ve egemenliklerini meşrulaştırmak için uzun süre önce icat edilmiş gelenekleri vardır.”(Giddens,2000:54).

Örneğin Osmanlı imparatorluğunda kardeş katlinin meşru görülmesi tamamen iktidarı sağlamlaştırmak için alınmış bir önlem olarak siyasi gelenek haline gelmiştir.Toplumsal hayatta da insanların doğumdan,ölüme bir iktidar olarak geleneğin baskısı altında kaldığını görmekteyiz.Modernlik her ne kadar cemaat yapısını cemiyete dönüştürüp çözülmeye uğratarak geleneğin toplumsal yaşamdaki alanını daraltsa da gelenekler halen etkilidir.

Modernlikle birlikte geleneğin dolduramadığı anlam dünyalarını ideolojilerin doldurmaya çalıştığını görmekteyiz.Bu anlamda ideolojiler insana bir anlam dünyası sunmaktadır.

“İdeoloji kavramı ilk defa, Fransız ihtilalinin son aşamasında, "ideologlar" olarak anılan aydınlardan biri olan Destut de Tracy tarafından kullanılmıştır. 1797 tarihli bu ilk kullanımda, kavrama verilen anlam; "herkese doğru düşünme imkânı sağlamak için kullanılacak fikir bilimi" (study of ideas) idi.

Kavrama olumsuz anlamını ilk veren Napolyon olmuştur. Napolyon, başlangıçta ideologlara fikirlerini yaymaları için imkânlar vererek destek olmuştur. Ancak, dini kurumların eğitim yasağını kaldırması yüzünden eleştirilerine muhatap olunca, onları "metafizik" yapmakla suçlamıştır”(Mardin,1976:10).

Çağan’a göre ise “Bir anlamda ideoloji, modern öncesi toplumlarda geleneğin yüklendiği işlevi sırtlanmıştır, yani ideoloji modern toplumların mitosudur. Geleceğin şekillendirilmesi, değişimin doğası, bu değişimler üzerindeki denetim imkânları ideolojinin cevaplaması gereken temel sorulardır. Bu sorulara verilecek cevaplar çerçevesinde nitelik açısından bir değişimi ifade eden daha iyi bir gelecek adına yeni sosyal düzenlemelerin tahayyül edilebileceği bir imkân olarak barizleşir.

İdeoloji, bir inanç sisteminin siyasal kısmını oluşturur. Siyasal bir inanç sistemi olarak ideoloji, bireylerin siyasal tutumlarını belirleyen inançlar kümesidir ve ideolojik yaklaşım çerçevesinde inanç kümeleri, bu inancı taşıyan grubun çıkarlarını en iyi şekilde haklılaştırabilecek şekilde düzenlenir. Bu anlamda ideoloji bir grubun başka bir grup tarafından tahakküm altına alınmasını meşrulaştıran, tüm iktidar ilişkilerinde yer alan fikir sistemidir”(Çağan,2008:182).

İdeolojiler bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasının tarihte uç seviyelere ulaştığını görmekteyiz örneğin Foucault’a göre “, Nazi rejiminin hedefi basitçe öteki ırkların imhası değildir. Öteki ırkların imhası tasarının bir yüzüdür, öteki yüzü de kendi ırkını ölümün mutlak ve evrensel olan tehlikesine açık bırakmaktır. Ölme riski, tam bir yok olmayla karşı karşıya kalma, Nazi itaatinin temel ödevleri arasına ve siyasetin asal hedefleri arasına kaydedilen ilkelerden bir tanesidir. Öyle bir noktaya gelinmelidir ki nüfusun tamamı ölümle karşı karşıya kalmalıdır. Yalnızca bütün nüfusun ölümle tümel olarak bu karşı karşıya kalışı, gerçekten de onu üstün bir ırk kılabilecektir” (Foucault,2002:265).

Bu uç seviye de kullanım felaketlerle sonuçlansa da söz konusu ideoloji onu her zaman meşrulaştırmayı bilmektedir.

Teknolojik İlerlemelerin İktidar Perspektifi:Özgürlük ve Rahatlıkla Gelen Tahakküm

Yaşantımızın zaman ve mekanına gömülen teknolojik aletler,bizi işe götüren araba ve mekansal uyumu sağlayan teknolojiler (ısıtma ve soğutma teknolojileri vb..) insana yaşamda bir özgürlük sunar gözükmektedir.Fakat teknolojinin toplumsala olan etkisi perspektife bağlı olarak biçim almaktadır.Özgürlüğe ve eşitliğe dair pek çok örnek verilebileceği gibi bunun tersi de söz konusudur.

İşte bir örnek “Arabasını park yasağının olduğu bir yere kısa bir süre için bırakıp giden öğrenci, dönüşünde ön camına iliştirilmiş bir "ceza makbuzu" buluyor. Araba sadece kısa süreli olarak ve de yolu kapatmayacak şekilde park edildiği için öğrenci cezayı rezalet olarak değerlendiriyor, ancak işi uzatıp daha fazla sinirlerini bozmamak için de cezayı ödüyor”(Kaufmann,2003:40)

Bunun nedeni sosyal düzene uymaması.Bu anlamda kuralları kaldırırsak sosyal düzen nasıl sağlanabilir? Sosyal düzen uğruna bireysel özgürlükler ne kadar kısıtlanabilir? Fakat burada sorulması gereken asıl soru teknolojinin kimin tarafında olduğudur? Kuralların tarafında mı yoksa bireyin tarafında mı?

Görüldüğü gibi toplumsal yaşamda teknolojinin görüntüsü bir çok örnek için geçerli olduğu gibi araya özgürlük problemi girdiğinde de bir baskı unsuru olarak görülebilmektedir.

Diğer bir örnekte “bir mimar kadın yeni ve gösterişli arabası ile hız sınırını aşıp radara yakalanıyor ve ehliyeti bir ay süreyle elinden alınıyor. Bu durumu dar kafalılık ve can sıkıcı bulmasına rağmen kadın ehliyetsiz dönemi bisiklet ya da toplu taşıma araçlarını kullanarak veya arabasını arkadaşlarından birine kullandırarak geçiriyor.” (Kaufmann,2003:41)

Bu örnekte de görüyoruz ki hayatı kolaylaştıran ve mekansal rahatlık sağlayan teknoloji unsurları kuralların denetiminde varlığını sürdürmektedir. Bu anlamda özgürlüğü ve rahatlığı sağlayan teknoloji aynı şekilde kuralları ve düzeni sağlayan teknoloji tarafından kısıtlanmaktadır.

Teknolojinin özellikle bilgisayar teknolojisini ki belirleyen teknolojik alt yapı mikroçip tabanlıdır.Bunun sonucunda mikroçiplerin gelişiminde istenen en büyük özellik birim zamanda daha çok işlem yaparak doğru hesapları daha kısa sürede vermesi bu sayede sonuçlara daha kolay ulaşabilmesidir.Bu açıdan zaman iktidar için oldukça önemlidir.Bir suçlunun, bir eylemcinin, aranılan kişinin yerinin zamanın tespit edilmesi, vergi borçlularının zamanında tespiti, bunların örnekleridir.

Baudrillard’a göre “Bu sanal evren "binâire" sistem adlı/ her şeyi müthiş bir şekilde 0/1 ikilisine indirgeyen tek bir ölçme sistemine sahiptir ve bu evrende her şey şifrelenip kodlanmaktadır. Hiç bir şey bu basitleştirici denklemin elinden kurtulamamaktadır.Bütün bunlara fizikteki belirsizlik(kesinsizlik) ilkesine özgü anlama yakın bir belirsizliği de ekleyebiliriz. Her şey bizi kesin bir belirsizlik(kesinsizlik) içinde yüzen bir dünyada yaşamaya zorlamaktadır.”(Baudrillard,2005:91)

Görüldüğü gibi mikroçip teknolojisinin sınırları belirlenememektedir. Bu açıdan Reinecke’ye göre “bir tekerleğin neler yapabileceği belliydi; her şey gözlerinizin önünde oluyordu. Bu mikroçip işlerken gözlenemeyeceği anlamına gelmez; sadece çok az insan onun neler yaptığını anlayabilir.”(Reinecke,1992:21).

Mikroçipin insan hayatına yoğun şekilde girmesiyle oluşan entegre iktidar bu anlamda insanı yabancılaştırmakta ve hayatını kolaylaştırma görüntüsü altında insanın hayatının kontrolünü de ele almaya çalışmaktadır.Bu anlamda Reniecke’ye göre “Mikroçipin makineyi idare eden bir cihaz görevini görmesi başka bir şeydir, insan davranışlarını denetlemenin bir aracı haline gelmesi ise çok daha başka.Teknolojik sistemlerin (cep telefonu bilgisayar vb..) kölelikten kurtulup sahibinin davranışlarının efendisi gibi işlemeye başladığı nokta belirsizdir.

Mesleki niteliklerin makinelere aktarılmasının yanında görüldüğü gibi yataktan kalkma, saate bakma, hava hakkında tahmin yürütme ve bugün kimin doğum günü olduğunu hatırlama gibi insan etkinliklerinin yok edilmesi, büyük tehlikeler içermektedir.”(Reinecke,1992:200).

Teknolojinin yarattığı rahatlık karşısında ise bu tehlikeler çok dikkat çekici görünmemektedir.

İktidar günümüzde insanların mekansal yer değiştirmelerinide gözetim ve denetim altına almıştır bu “ulaşım sistemlerinde özellikle tren ve metrolarda görünür.

Görüntü veren ekranlar, renkli çizgilerle trenlerin hatlardaki yerini gösterir. Hat boyunca yerleştirilmiş alıcılar, merkezi bilgisayar sistemine veri gönderir ve operatörler trenlerin yerlerini tam olarak tespit eder. Yük ve yolcu trenleri, kodlarla ayırt edilir ve makaslar denetim odasından otomatikman ayarlanır. İstenen herhangi bir anda, ray şebekesindeki tüm trenlerin, ister ana hatta ister yan hatta olsunlar, konumları öğrenilebilir.Tüm denetim sistemleri gibi, bu da şebekeyi idare etmek için bir araçtır. Yolcuların inip binmelerine ya da daha rahat oturmalarına yardımcı olmaz; ama, enerji, maaş ve madde tasarrufu sağlar. Demir yollarındaki kullanımının üretimindekinden tek farkı, daha fazla iş kaybına neden olmasıdır.

Çağdaş endüstri işlemlerindeki emek bedelleri, tüm üretim faturasının neredeyse yüzde 5 ya da 10'una indirilmiştir. Ama bu rakamların aşağıya çekilmesi için baskı uygulanmaktadır. “(Reinecke,1992:231).

İnsanlar bir yerden bir yere gidebilmek ile özgür olduklarını ve teknolojinin de bu imkanı arttırdığını düşünebilirler ama bu bir bakıma yanılgıdır. Çünkü Lyon’a göre “elektronik teknolojilerinin kolaylaştırdığı şey, gözetimin daha da derine sızmasıdır. Bu teknolojilerin gerçekte kullanılma yollarını, bunların zaten var olan kullanımların öneminin artmasına, yerine başkasını geçirmesine veya azalmasına nasıl yardım ettiklerini artık araştırmak zorundayız.

Büyük sosyolojik sorunlar duruyor hak: söz-konusu olan ne tür bir iktidardır? Gözetim nasıl yaşanır? Siyasi farkı oluşturan nedir? Fakat bağlam can alıcı önem taşımaktadır. Günümüzün gözetimi tarihsel olarak oluşturulmuştur ve bu nedenle geçmişin seçimlerinin, mücadelelerinin, inançlarının ve özlemlerinin sonucudur. Bilgisayar teknolojilerinin kullanılmaya başlanmasının, "yeni" bir gözetim durumunun belirtisi olup olmadığı sonra görülecektir(Lyon,1997:61).

Yani teknolojinin marjinal faydası her zaman sorunludur ve tartışmaya açıktır bunda da önemli olan teknolojinin hangi alanda kullanıldığı ve buna bağlı olarak gelişen perspektiftir.

Modern toplumların en sık kullanılan ve savunulan ve savunulması istenen kavramlarından özgürlük bir anlamda günümüzde gözetim ve denetimin aracı olmuştur.Gözetim özellikle iktidarın aslında özgürleştirici gözükmesinin yanında tam da totaliterleşerek bireyin hayatının her anına müdahale edebildiği durumu resmeder.

Habermas’a göre totalitarizm toplumun ideolojik kontrolünü teknik akıl yardımıyla sağlar. Teknik, insan üzerindeki yöntemli, bilimsel, hesaplanmış ve hesaplayan bir iktidardır. Total iktidar, teknoloji aracılığıyla siyasal ve toplumsal sistemi bir bütün olarak koruma ve genişletme yeteneği ve istekliliği ile toplumu programlama ve bu programa etkin bir uyumluluk sağlama işlevine dönüşür. Teknoloji total evrende bireyin özgürsüzlüğünün rasyonelleştirmesini de sağlamakta ve özerk olmanın, yaşamını kendi kendine belirlemenin ‘teknik’ olanaksızlığını da kanıtlamaktadır.

Rasyonellik ile beraber kurulan rasyonel hiyerarşi de toplumsal hiyerarşiye dönüştürülmektedir. Tüm bunlar ile teknolojik rasyonellik, siyasal iktidarı korumakta, genişletmekte ve toplumu totaliter bir şekilde düzenlemeye yol açmaktadır (Habermas, 1993:36-37).

Teknoloji bir totaliterlik unsuru olarak insanların iş hayatlarında da belirgin iktidar aracı olarak görülmektedir.Teknolojinin ürünü olan bilgisayarların formel çalışma prensipleri çalışma saatleri bunlara bağlı olan insanları da bu cihazlar gibi entegreleştirmektedir. Seri üretim bandın da çalışan bir işçi durumunu şöyle anlatmaktadır

“Benim çalıştığım hat çok hızlı ilerliyordu ve her ilerlemede bir elektrik zili duyuluyordu. Zil çaldığında çok çabuk hareket etmen gerekir, yoksa kendini yaralayabilirsin. Birkaç feet arkamda bir musluk vardı. Çok susamıştım ve zil sesleri arasında çok hızlı çalışabilirsem belki su içebileceğimi düşündüm. Ne kadar denersem deneyeyim hiçbir zaman ulaşamadım. Su çok yakındaydı, ama kendimi çölde gibi hissediyordum.” (Reinecke,1992:28)

Görüldüğü gibi teknoloji imkansızı imkanlı kılabilmenin yanında kullanım alanına göre imkanlı olanı da imkansızlaştırabilmektedir. Bu anlamda Reinecke’ye göre “telefon santralinde, eşya ve otomobil fabrikalarındaki ortak tema kontroldür işin ve çalışan insanların kontrolü. Bu üretim sistemlerinde çalışanlar makineleri kontrol etmezler.

United Technologies'in reklamında anlatıldığı gibi bunlar "sadece insanlar tarafından yönlendirilen bir araç, bir uşaktır." Tarif edilen insanlar kesinlikle sistemin tutsağı olarak sıkıcı roller üstlenen kesim değildir. Ayrıca nüfusun çoğunluğu da olamaz, çünkü onlara fikirleri, seçim ya da herhangi bir yolla sorulmaz. Çalışanları kontrol eden, yönlendiren "insanlar", bu teknolojiyi geliştiren, toplumun güçlü üyeleridir, yani fabrika ve büroların sahipleri ve yöneticileri.” (Reinecke,1992:28)

Bu anlamda teknoloji aslında toplumun çok az bir kısmına mı hizmet etmektedir?sorusu da aklımıza takılmaktadır.

Bilim ve İktidar:Görünmeyenin Arkasına Saklanan Büyük Anlatılar

Günümüzde teknoloji ve bilimin paralel giden uğraşlar olarak insan hayatı içerisinde olumlu etkiler yarattığı söylenebilir.

Yeni doğan ölümlerinin azaldığını ve insan ömrünün uzadığını görmekteyiz.Fakat bilim ve teknoloji insana tamamen bir huzur ve refah sağlayabilmiş midir?Bilim, aydınlanma ile birlikte aldığı hakikati ve doğruyu bulma ödevini yerine getirebilmiş midir ?

Postmodern düşünce bu sorulara olumsuz bakış açısıyla yaklaşmaktadır.Özellikle Lyotard postmodern durumu "meta-anlatıların çöküşüyle karakterize eder. Bu, şu demektir: bilimin, teknolojinin ve demokrasisinin kurtarıcılığına inanç gibi modern gerçekler yirminci yüzyıl boyunca itibarı azalmış ve günümüzde de bir zamanlar sahip olduğu düşünülen evrensel gücü kaybetmiştir.

Lyotard bunların sadece çöktüğünü değil aynı zamanda bir tür kesinlik arayışında olan insanların bir ikame olarak bilgisayar biliminin görünürdeki kesin yöntemlerine tutunduklarını öne sürer. (Lyon,1997:34).

Bu açıdan denilebilir ki geliştirilen her teknolojinin ve bilimsel ilerlemenin bir görünen yüzü birde göremediğimiz diğer yüzü vardır. Görünmeyen yüz aslında modern olan ile birlikte hukukta,söylemde ve uygulamada da mevcuttur hatta Duverger’e göre Modern sanayi toplumlarının özel hukukları biçimsel olarak eşitlikçi ilişki modelleri sunmak açısından olağanüstü zenginlik gösteren bir bütün oluştururlar fakat buna dayanarak kurulan somut ilişkilerin ne oranda gerçek eşitliğe yol açtıkları konusunda anlaşmamız gerekir. Sözleşmeye taraf olanlardan hiçbirisi diğerleri üzerinde bir üstünlüğe sahip değildir bu anlamda hepsi eşittir.

Ancak çoğu zaman taraflardan ya da ortaklarından birkaçı daha güçlüdür ya da daha etkilidir ve onlara kendi görüşünü benimsetmeyi başarır.Bu özel sözleşmelerde olduğu gibi uluslar arası antlaşma ve sözleşmelerde de geçerlidir.(Duverger,1998:127).

Duverger’in bahsettiği üstünlüğe bir anlamda bilim ve teknolojide olan üstünlük denebilir bu anlamda bilim üstün olmanın bir gereği olarak görülmektedir ve denilebilir ki üstün olmanın var olduğu yerde bir iktidar ilişkisi de mevcuttur. Toffler’a göre o halde bilginin kendisi(ve bilim), yalnız en yüksek kalitedeki gücün kaynağı olmakla kalmamakta, kaba kuvvetle servetin de en önemli girdisi haline gelmektedir. Başka bir deyişle, bilgi artık para gücüyle kas gücünün eki olmaktan çıkmış, bunların ruhu ve çekirdeği haline gelmiştir. Aslında ana amplifikatör durumundadır.

İşte yaklaşan güç değişiminin anahtarı burada yatmakta, bu durum bilgiyi ve iletişim araçlarını kontrol mücadelesinin neden dünyanın her yanında bu kadar kızıştığını da açıklamaktadır. .(Toffler,1992:33)

Bu anlamda bilimin üstün olmaya olan katkısı bir sayısallaşma teknolojisi ve ince hesaplamalar barındırır. Böylece görmekteyiz ki üstün olma amacı güden bir yapı olarak toplum üzerinde tekniğin ve bilimin kullanılmasına yönelik girişimlerin başlangıcı istatistikle yakından ilgilidir. “İstatistiğin ise temel olarak 18.yy’da siyasi ve iktisadi talepler ile ortaya çıktığını görmekteyiz.Ticaret ve bilanço tablolarıyla başlayan hesaplama istatistikleri sonraları sağlık alanına yansımıştır.Rakamların artık paradan çok nüfusu,sağlığı,doğayı hatta ilahi takdiri tahlil etmek için kullanılabileceği fikrinin de yaygınlaştığını görüyoruz.O dönemde bunları yapacak kaynağında büyük oranda devlette ve kilisede olduğu görülmektedir.(Headrick,2002:72).

Sonuç olarak görünmeyen yüz bir anlamda üstün olmayı içinde barındırır.Görünmeyen bu anlamda aslında tam da tarihte bakılması gereken yerde beklemektedir.Bugünde istatistiğin bir isteneni gösterme aracı olarak kullanıldığını görmekteyiz Mayor ve Forti’ye göre Politik partilerde, baskı gruplarında, sendikalarda vb. yerlerde, politika yapıcılarına genellikle daha önceden alınmış kararları bilimsel bir jargonun ardında gizleme konusunda hatırı sayılır bir şans tanıyan veriler sağlanması için araştırmalar yapılmasına ihtiyaç duyulur. Bu genellikle sınırlı rasyonelleştirme konusunda bir alıştırma yapmaya varır. Bilim rakiplere ve hasımlara karşı bir polemik silahı olarak kullanılmaktadır(Mayor ve Forti,2000:64).

Bu anlamda kurumlar milli gelir, enflasyon artışı gibi değerleri istatistik sayesinde iyi bir tablo olarak sunabildikleri gibi bir felaket tablosu olarakta sunabilmektedirler.

Görünmeyen yüzün var olmasının bir sebebi de günümüz teknolojisi ve biliminin aşırı uzmanlaşmış bir jargon barındırmasıdır.Bu jargon meşruluğun en ince anahtarlarından biridir Coşkun’a göre modern iktidarlar bu jargon sayesinde bilimsel çalışmalarını tamamen yasal olan birçok nedene dayanarak yaparlar; sigortadan para talep edenleri izlemek, daha iyi sağlık hizmeti vermek, suça karşı savaşmak, teröristleri izlemek gibi.

Ama bu kaçınılmaz olarak, hükümet tarafından daha fazla izlenmek anlamına gelmektedir.Amerika, İngiltere, Kanada ve Avustralya, hüküm giyen suçluların ulusal düzeyde DNA veri tabanlarını oluşturmaktadır. Toplumun tümünü kapsayan DNA veri tabanları oluşturma düşüncesi halen büyük oranda tartışılmaktadır. Ancak bu veri tabanları, suça ve hastalığa karşı savaşta o kadar güçlü bir araç olacaktır ki, bunların oluşturulmasına yönelik baskılar kaçınılmaz görünmektedir. .(Coşkun,2000:24)

Kendi kavramları ve terimleri olan uzmanlaşmış jargonun olduğu bu dünyada olup biteni anlayabilmek yüksek düzeyde bir bilgi birikimi gerektirir.Bununla birlikte bilimin bir iktidar olarak kapasiteyi gerekli kıldığını söyleyebiliriz.Hatta herhangi bir bilgi türünün bilimsel olup olmadığı tartışması bile bir iktidar göstergesidir Çünkü örnek olarak Foucault ‘ya göre bir söylemin, bilimsel bir söylemle olan biçimsel ve yapısal benzerliğini soruşturmadan önce, öncelikle şu soruyu sormak, bir bilim olma iddiasının, beraberinde getirdiği iktidar tutkusunu sorgulamak gerekmez mi? Sorulması gereken soru ya da sorular şunlar değil mi: "Bir bilim olduğunuzu ileri sürdüğünüz anda hangi bilme türlerini diskalifiye etmek istiyorsunuz? Bu söylemi tutturan ben, bilimsel bir söyleme sahibim ve bir bilginim' dediğiniz anda hangi konuşan özneyi, hangi söylem sahibi özneyi, hangi deneyim ve bilme öznesini önemsizleştirmek istiyorsunuz? Dolayısıyla yoğun, dolaşımda ve kesintili olan tüm bilme biçimlerinden koparmak için hangi kuramsal-siyasal avangardı başa geçirmeyi istiyorsunuz?(Foucault,2002:26).

Bilimsel olana olan güven özellikle doğruluğu ve kesinliği açısından ön plana çıkmaktadır sanayi toplumları bu anlamda bilime dayalı bir paradigma barındırırlar üretimin artması maliyetin azaltılması sürekli bilimsel yöntem ile var olabilmektedir. Bu anlamda sanayi toplumunun hıza ve kesinliğine uygun yapılar inşa ettiğini görmekteyiz bunların en açık örneklerinden biri Bürokrasidir. Weber’e göre bürokratik örgütlerin gelişmesinin belirleyici nedeni her zaman için tüm öteki örgütlenme biçimlerine olan salt teknik üstünlükleridir.Doğruluk,hız,kesinlik,dosya bilgisi,süreklilik,gizlilik,birlik,tam bağımlılık bürokraside üst düzeydedir.(Weber,1998:307).

Bürokratizasyon yönetsel işlevlerin salt nesnel gerekçelere göre uzmanlaştırılması ve kişilere göre değişmeyen bir biçimde yürütülmesi demektir.Bürokrasi ne kadar insanlıktan uzaklaşırsa o denli kusursuz gelişir. (Weber,1998:310).

Nesnel gerekçeler burada tam da bürokrasinin bilimsel yanını vurgulamaktadır çünkü nesnel olana ulaşma bilimin özellikle aydınlanma ile başlayan hakikat anlayışının en büyük amaçlarından biridir. Lyon’a göre bürokrasi örgütün amaçlarının gerçekleştirilmesinin yanı sıra, dosyalar, gözetim işlevine hizmet etmenin bir yoludur, insanların faaliyetleri, bireylerin geçmiş davranışı hakkında kayıtlara sahip bir örgüt tarafından izlenebilir ve böylece koordine ve kontrol edilebilir. Weber bundan kaygı duymuştu.

Weber, örgütsel kuralları ve kişisel dosyalan bir araya getiren kişi ötesi hesaplamaların, bürokratik ülkü egemenlik kazanırken "ruhun hasıraltı edilmesi"yle sonuçlanacağından kaygılıydı. Fakat Foucault'nun bakışı şudur: "disipliner iktidar", Giddens'ın söylediği gibi "bireyin ayrıntılı ve özenli gözlem altında tutulmasına imkan veren" dosyalarda yerleşiktir.

Bu Weber'in kaygılarının ötesine geçer ve ayrıca bizi, doğrudan doğruya modern hükümetlerin kullandığı gelişkin bilgisayar veri tabanlarının "dosya toplumu" denen toplumunun merkezindeki sorunlara götürür. (Lyon,1997:49).

Bu açıdan görmekteyiz ki modern iktidar sürekli bilgi toplamakta ve bunu teknolojinin yardımı ile işleyerek bilimsel bir veri olarak kullanmaktadır.Fakat bu kullanımın önemli bir sorun yarattığı alanların başında mahremiyet alanı gelmektedir.Coşkun’a göre toplumun geneli bilgi toplama konusundaki hızlı gelişmeler hakkında sadece üstünkörü bir bilgi sahibi olabilir, ancak kendilerine bir göz atma imkânı verildiğinde birçok insan gördüğünden hoşlanmaz.Daha iyi sağlık hizmeti verilmesinden, suçun önlenmesinden ve gündelik yaşamın sıradan kolaylıklarına kadar teknolojinin getirdiği yararlar açık bir çekinceyi de beraberinde getirmektedir: Gitgide yaygınlaşan bir sürü elektronik veri. Verilerin kayıt ve analiz edilme maliyeti de hızla düştüğü için, hemen hemen her işlem, kalıcı olan bir kayıt bırakacaktır. Böylece, akıllı bilgi işleme teknolojisi kullanıldığında geleneksel mahremiyet kavramlarına yönelik tehditlerin giderek artacağı kesindir. (Coşkun,2000:24)

Kuşkusuz bilgi toplama eylemi kökeni daha öncede belirttiğimiz gibi Asurlulara kadar dayanan bir tarihi barındırır ama toplumların karmaşıklaşması bu eylemi gerçekleştirmeyi daha spesifikleştirmiştir..Mayor ve Forti’ye göre “.Bilim özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra dev bir girişim haline geldi.

Bilim artık bireysel, tek kişilik bir meşgale değil; artık "büyük bilim" haline geldi ve büyük bilim de işlev görebilmek için sürekliliği olan bir örgütsel yapıya ihtiyaç duyar. Bu, bilimin çok miktarda paraya ve sürekliliğe ihtiyaç duyduğu anlamına gelir. Bir vesileyle patronların ara sıra yapacakları yardımlara bel bağlayamaz. Bugün hükümetlerin tahsis edecekleri para olmaksızın geliştirilebilecek tek bir bilimsel proje dahi yoktur muhtemelen.

Öte yandan, hazırlık evresinde bilimsel araştırma yapılmaksızın ve sürekli bilimsel gözetleme olmaksızın alınabilecek ve uygulanabilecek hiçbir önemli hükümet karan da olamaz. Bilim, iktidarın meşrulaştırılmasının yeni kaynağı haline gelirken aynı zamanda devlet yapısının ve hükümet iktidarının gündelik işlemlerinde bilimsel araştırmaya gittikçe daha fazla bağımlı olmasının en önemli nedeni budur”(Mayor ve Forti,2000:67).

Buradan görüldüğü üzere modern iktidarla bilim arasında bir köle efendi diyalektiği mevcuttur.İktidar bilimi kullandığı ölçüde bilime daha da bağımlı hale gelmektedir.Bu köle efendi diyalektiğinde bilimin nesnelliği ve bilim adamının özgürlüğünün de bir sorun haline geldiğini görmekteyiz. Mayor ve Forti’ye göre “Bilim farklı ve an spekülasyondan daha fazla bir şey haline gelir gelmez ve bilim adamı bilgisini özellikle gelişmekte olan endüstriyel üretim alanında toplumsal kullanıma sunmaya hazır olduğu zaman bu durum değişir. Bilim adamı bundan böyle bağımsız değildir.

Bilim adamı iktidara yakın bir konumda olma ve araştırmalarını yürütebilmek için ihtiyaç duyduğu maddi araçlara sahip olma karşılığında özerkliğinden vazgeçmiştir. Bilim adamı bundan böyle bir münzevi değildir; giderek daha fazla bir grup içerisinde çalışır ve bir örgütün parçasıdır. Bilim, dönüşmekte olan toplumun zorlayıcı sorularına yanıt verir (Mayor ve Forti,2000:59).

Bu zorlayıcı sorulara yanıt vermekle yükümlü entelektüeller görünüşte özerk olsa da aslında içinde var oldukları kurumlar dolayısıyla tam bir özerklik içinde olamazlar.bu analizleri düşündükten sonra görüyoruz ki günümüzde üniversitelerin özgürlüğü bu anlamda tartışmaya açık bir sorunsal olarak gözükmektedir.Modern devlet üniversiteyi etkisi altında tutarak bilgiyi tekeline mi almak istemektedir?Yoksa aslında bu iktidarın içine yerleşen bir istenç midir?Öncelikle şunu görmekteyiz ki iktidarın var olduğu bir alanda en dikkat çekici unsurlardan birisi daha önce de belirttiğimiz gibi bir üstün olan ve aşağıda olan ayrımının da ortaya çıkmasıdır.

Bu anlamda üstün olmak isteyen modern devlet bunu bilgiyle sağlıyorsa bu da üstün olma istencinin bir ürünüdür. Bauman’a göre yöneten-yönetilen ilişkisindeki asimetri en açık haliyle bilgi akışında ortaya çıkar.

Bildiğimiz gibi doktor hastalardan eksiksiz bir itiraf bekler. Doktor hastalarından kendilerini açmalarını, hayatlarındaki doktorun eldeki vaka ile ilgili olduğunu düşünebileceği her ayrıntıyı tek tek saymalarını, ne kadar mahrem ve arkadaşlar ile akrabalar da dahil, tüm öteki insanlardan ne kadar saklanmış olursa olsun, en derin sırlarını vermelerini ister. Ne var ki, doktorlar bu açık yürekliliğe karşılık vermezler. Hastalar hakkındaki bilginin tutulduğu dosyalar gizlidir. Aynı şekilde, doktorların hasta hakkında ya da hastadan elde ettiği verilerden hareketle çıkardığı sonuçları ve kanaatleri de gizlidir.

Bilginin sakınılması yine hastanın kendi çıkarı gerekçesiyle savunulur; gereğinden fazla bilgi zararlı olabilir -hastayı ya umutsuzluğa ve bunalıma, huzursuzluğa ya da itaatsizliğe sevk edebilir. Benzer bir gizlilik stratejisi devlet tarafından da uygulanır.

Devlet kurumlan tarafından uyrukları hakkında son derece ayrıntılı bilgi toplanır, işlenir ve saklanırken, devletin kendi eylemleri hakkındaki veriler, ifşası ceza getiren "devlet sırrı" sınıfına girer. Devletin çoğu uyruğu bu gizlere erişemezken, gizlilik perdesini açma hakkı olan az sayıda insan diğerleri üzerinde ayrı bir üstünlük kazanmış olur. Devletin gizlilik uygulaması ile birlikte, devletin bilgi toplama özgürlüğü karşılıklı ilişkideki asimetriyi daha da derinleştirir. Tarafların birbirini etkileme şansları son derece eşitsizdir(Bauman,2003:186).

Devlet bu asimetriyi her daim korumaya çalışır ve bir iktidar olarak Bacon’un söylemini bu anlamda benimser ve yönettiği uyruklar ile olan ilişkisinde her zaman bunu bir ilke olarak gözetir.Bunun içinde bir çok bilme türünü kullanır.Örnek olarak Foucault’a göre Tıp, hem bedeni ve nüfusu, hem organizmayı ve biyolojik süreçleri konu alan ve böylece disiplinci etmenlere ve düzenleştirici etmenlere sahip olacak bir bilme iktidardır. (Foucault,2002:258).

Böylece iktidar bilimi bir araç olarak kullanarak bir güç olan bilgiyi elinde tutmaya çalışır.Modern iktidarın bu tutumunun endüstriyel kapitalizmle de büyük bağlantısı olduğunu görmekteyiz çünkü Foucault’a göre endüstri kapitalizminin işçiye olan ihtiyaçlarının sayımını yapmaya başladığı bir çağda, hastalık toplumsal bir boyut kazandı: sağlığın sürdürülmesi, iyileşme, yoksul hastalara yardım, hastalık nedenlerinin ve kaynaklarının araştırılması Devlet'in, bir yandan, masrafını karşılamak, bir yandan da, denetlemek zorunda bulunduğu kolektif bir yük olmuştu.

Bundan dolayı bedenin bir çalışma aracı olarak değerlendirilmesi, tıbbı başka bilimlerin modeli üzerinde aklîleştirmek kaygısı, bir halkın sağlık düzeyini devam ettirmek için olan çabalar, tedaviye, onun etkilerinin devamına, uzun süreli fenomenlerin kaydedilmesine gösterilen dikkat birbirini izler. (Foucault,1999:207).

Devletin iktidarı bu anlamda beden üzerinde bir ilgi birikimi oluşturarak ve bunu son derece dikkatli yaparak ortaya çıkmaktaydı.

Sonuç

Başlangıç noktamız olan bilginin bir güç unsuru olması bugün halen devam eden pek çok değişimi de açıklamaktadır.Fakat makale boyunca değindiğimiz olası felaket tabloları bizi daha karmaşık bir soruna götürmektedir.

Teknolojiyi ,bilimi kullanma konusunda hangi taraftayız?Yoksa tarafımız da bunlar tarafından mı belirleniyor?Teknolojinin ve bilimin bize bu soruları sordurması bakış açımızın ne kadar önemli olduğunu da ön plana çıkartmaktadır.

Fakat en kötü tablo şudur ki günümüz insanı teknolojiye aşırı derecede bağımlı hale gelmiştir.Bu anlamda yapılacak en ufak sorgulama ve bunun eylemi aslında yaşam tarzını değiştirmeye ve bir anlamda da zorlaştırmaya neden olacaktır.Bu da herhangi bir bilinçlilik ve farkındalık durumunun ne kadar beyhude olduğunu göstermektedir.

Bir çok zararlı bağımlılık gibi insan teknoloji bağımlılığının da önüne geçmektedir.Bu anlam özgürleştikçe daha büyük tahakküm altında kalmaktadır.Teknolojinin paralelinde gelişen bilimde kendine yarattığı güven ortamıyla bugün varlığını sürdürmektedir.

Beyaz önlüklü doktorlar uzun süredir hayatları kurtarmaktadırlar fakat bunun yanında bir beden politikası oluşturarak kurtardıkları yaşama da müdahele etmektedirler.Bunun sonucunda sağlığı bozulan kişi aslında tam da sağlığının kendi iradesi dışına çıktığı anı yaşamaktadır.İktidar bireyleri yaşatmaya ve sürekli güç çemberinin içinde tutmaya çalışmaktadır.Analizini yapmaya çalıştığımı Tıp alanı kötümser tablosunun sadece bir kısmını oluşturmaktadır.Günümüz savaşlarında kullanılan bilimsel tekniklerin yarattığı ölümler tablonun diğer kısmını oluşturmanın yanında büyük bir trajedi ve paradoksu da barındırmaktadır.

Bir yandan hayat kurtaran bilim nasıl olurda parçalanmış şekilde ölmeyi mümkün hale getirir? Görüldüğü gibi makale boyunca sorulan pek çok soru aslında cevapsız olarak hala durmaktadır.Bu soruları cevaplayabilmek ise bu açıdan ancak mevcut sistemin dışına çıkabilmeyi gerektirir fakat bu bile aslında baş başlına bir sorundur.

Kaynakça:

Reinecke,I.(1992).Elektroniğin Büyüsü (F.Elmalı çev.),İstanbul: İnsan Yayınları.

Foucault,M.(2002).Toplumu Savunmak Gerekir (Ş.Aktaş çev.),İstanbul:Yapı Kredi Yayınları.

Foucault,M.(1999).Bilginin Arkeolojisi(V. Urhan çev.),İstanbul:Birey Yayıncılık.

Çağan,K., (2008).İdeoloji, Ankara:Hece Yayınları,.

Mardin,Ş. (1976). İdeoloji, Ankara:Sosyal Bilimler Derneği Yayını, ,.

Baudrillard,J.(2005).Anahtar Sözcükler,(O.Adanır,L.Yıldırım çev.),Ankara:Paragraf Yayınevi.

Habermas, J.(1993), İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim. ( M.Tüzel çev.),İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Bauman,Z.(2003).Sosyolojik Düşünmek (A.Yılmaz çev.),İstanbul:Ayrıntı Yayınları.

Giddens,A.(2000).Elimizden Kaçıp Giden Dünya (O.Akınhay çev.),İstanbul:Alfa Yayınevi.

Kaufmann,M.(2003) Aydınlanmış Anarşi Siyaset Felsefesine Giriş (Y.Coşarçev.),İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Coşkun E.(2000).Küresel Gözaltı,Ankara:Ümit Yayınevi.

Sunar,İ. (1999).Düşün ve Toplum,Ankara:Doruk Yayınları.

Lyon,D.(1997).Elektronik Göz Gözetim Toplumunun Yükselişi.(D.Hattatoğlu çev.),İstanbul:Sarmal Yayınevi.

Toffler,A.(1992).Yeni Güçler Yeni Şoklar .(B.Çorakçı çev.),İstanbul:Altın Kitaplar Yayınevi.

Weber M. (1998). Sosyoloji Yazıları,(T. parla çev.),İstanbul:İletişim Yayınları.

Headrick D.,R.(2002).Enformasyon Çağı Akıl ve Devrim Çağında Bilgi Teknolojileri 1700-1850.(Z.Kılıç çev.),İstanbul:Kitap Yayınları.

Duverger,M.(1998).Siyaset Sosyolojisi,(Ş.Tekeli çev.),İstanbul:Varlık Yayınevi.

Mayor,F.,Forti,A. (2000).Bilim ve İktidar,(M.Küçük çev.),Ankara:Tubitak Yayınevi.

Burke,P.(2001) Guttenberg’den Diderot’ya Bilginin Toplumsal Tarihi,(M.Tunçay çev.),İstanbul:Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları.
tutunamayanlar5July 21, 2013, 1:45
1 [2] 3 4 5 6 7 8 9 10 11
tutunamayanlar
Toplam İletisi:344