ŞU AN DİNLİYORUM
lale5May 3, 2015, 11:02
Djelem Djelem
lale5March 22, 2015, 8:53
LEONARD COHEN
SUZANNE
Suzanne seni alır götürür nehir kıyısındaki evine
Geçen gemileri duyarsın, onunla geçirmek istersin geceyi
Biraz kaçıktır bilirsin, ama zaten bu yüzden orada değil misin
Suzanne sana ta Çin'den gelen çay ve portakallar sunar
Ve tam ona verecek aşkın olmadığını söyleyeceğin zaman
Dalga boyuna alır seni ve bırakır cevabı nehir versin
Sen zaten ezelden beri onun sevgilisiydin
Onunla yola çıkmak istersin işte o zaman, gözünü bile kırpmadan
Ve bilirsin ki güvenecektir sana
Çünkü zihnin dokunmuştur onun kusursuz vücuduna
Isa bir denizciydi suların üstünde yürüdüğünde
Çok vakitler geçirdi seyrederek yapayalnız tahta kulesinde
Ve ne zaman ki anladı onu yalnız boğulanların gördüğünü
Buyurdu: Denizci olsun tüm insanlar, deniz onları serbest bırakana kadar
Ama kırılmıştı bir kere, gökyüzü ona açılmadan çok önce
Terk edilmişti neredeyse bir insan gibi, batıp gitti bir taş gibi
aklının derinliğine
Onunla yola çıkmak istersin işte o zaman, gözünü bile kırpmadan
Ve belki de güvenebilirsin ona
Çünkü zihniyle dokunmuştur senin kusursuz vücuduna
Suzanne elinden tutar ve nehre götürür seni
Selamet Ordusu tezgâhından alınmış paçavra ve tüylerdendir elbisesi
Ve güneş bal gibi süzülür liman azizemizin üstüne
Ve Suzanne sana bakacağın yeri gösterir, çöpler ve çiçekler arasında
Yosunlar içinde kahramanlar, sabah vakti çocuklar vardır
Aşkı tutmaya uzanırlar hepsi, ve böyle uzanacaklar daha
Suzanne aynasını tuttukça
Onunla yola çıkmak istersin işte o zaman, gözünü bile kırpmadan
Ve bilirsin ki güvenebilirsin ona
Çünkü zihniyle dokunmuştur senin kusursuz vücuduna
Çeviren: Meltem Ahıska-Bülent Somay
lale5March 10, 2015, 10:46
İNCELEME: NEDEN TARKOVSKİ OLAMIYORUM
Zaman zaman çok ayrıntı verip, sanki filmin tamamını anlatacağım gibi bir his verebilirim size ama müsterih olun bunu bütün bir film için yapmayacağım.
Murat Düzgünoğlu’nun yönetmeni olduğu 2014 yapımı film; 20. Gezici Festival kapsamında 28 Kasım Cuma günü saat 19:00’da Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda gösterildi. Daha önce çok yerde gösterilmiş, hatta ödüller almış sanıyorum. Filme ilgi oldukça fazlaydı, salon tamamen doluydu. Filmden sonra yönetmenle kısa bir söyleşi yapıldı.

Filmle ilgili kafamda kalan iki şey var. Birincisi, filmin giriş sahnesi; ikincisi, yönetmenin filmden sonra sorulara verdiği cevaplar.

Filmin girişi bence izleyicilerin büyük çoğunluğu tarafından filmin en etkileyici sahnesi olarak anlatılabilir. İzleyiciyi tamamen içine çekiyor. Depresif bir müzik eşliğinde nerede olduğunu anlamadığınız suyun dibinde kamera ilerliyor. Suyun altında birçok nesneyi bilinçaltınıza işliyor. Ben önce musluğa benzer şeyleri fark edip, buranın çok uzun zamandır kullanılmayan bir yüzme havuzunun dibi olarak düşündüm. Kamera ilerlerken gözüme çamur tortuları arasında kalmış kırık bir gözlük, ne zamana ait olduğu belli olmayan “Kütahya 5.5 ile sallandı” diye bir gazete manşeti, Haydarpaşa Gar’ına ait bir fotoğraf, oyuncak bir bebek bacağı takıldı.

Bahsettiğim giriş sahnesi sahilde ve kısmen suyun içinde yatan birisinin yanında sona eriyor. Tam sona erdiği anda, doğal olarak anlıyorsunuz ki, az önceki görüntüler bir havuza değil, muhtemelen 17 Ağustos depreminde denize gömülen bir yerleşim yerinden suyun altında kalan izlerine ait. Sahilde yatan kişi ise Bahadır: Filmin başrol oyuncusu.

Bahadır sahilde yatarken tabi kameranın yanına yaklaşmasıyla önce göz kapakları kımıldıyor, sonra parmağını oynatıyor. Fakat tam o sırada biraz öteden olanca hızıyla koşarak gelen siyah bir köpek beliriyor. Yavaş çekimde gösterilen köpeğin koşuşu, görsel açıdan oldukça keyifli. Köpek Bahadır’ın yanına varınca duruyor ve Bahadır’ın etrafında onu kokluyorken sahne burada kesiliyor. Meğer buraya kadar olan bir rüyaymış. Tabi şimdi diyeceğim şeyi daha sonradan arkadaşlarımdan öğrendim, ne kadar doğru bilmiyorum; aslında Bahadır’ın sahilde bu şekilde yatması ve köpeğin koşarak gelmesi Tarkovski’nin filmine yapılan bir atıfmış.

Film, Bahadır’ın gerçek hayatına geri dönüyor. Bahadır, idealleri olan, 35’lerinde bir yönetmen. Ama daha yaşlı ve sürekli yorgun ve mutsuz bir karakter çiziyor. Tarkovski gibi sanat filmleri çekmek istiyor. Fakat isteklerini gerçekleştirmesi o kadar da kolay değil. Filmin ortalarına doğru filme dahil olan ailesi, orta sınıfın altı sayılabilecek bir aile. Dolayısıyla zor ekonomik şartlarda yaşıyorlar. Para kazanabilmek için bir sürü yokluk içerisinde, sanat filminin aksine ticari kaygılar güden TV filmleri ve tanıtım filmleri çekiyor. Hayatını bu şekilde sürdürürken, üniversitede okuyan erkek öğrenci evinin çok iyi betimlendiği bir evde arkadaşlarıyla kalıyor, çekeceği sanat filmi için kendi senaryo yazıyor. Film içerisinde daha sonradan ayrıldığı bir kız arkadaşı ve Bahadır’a bir anlamda akıl hocalığı yapan ödüllü roman yazarı bir arkadaşı var.

Filmin akışı, giriş sahnesinde sizi içine çekmesiyle uzunca bir süre izleyiciyi sıkmadan ilerliyor. Ancak bana göre, bazı yerlerde ana hikayeden koparak başka hikayelere kayıyor. Film sırasında bunu anlamıyorsunuz ama film bittikten sonra filmi kafanızda başa sarıp tekrar kurgularken o sahnelere ne gerek vardı diye sorabiliyorsunuz. Mesela yukarıda bahsettiğim kız arkadaşıyla ayrılıyor ve bu ayrılığa dair birkaç sahne bence ayrı bir hikayenin konusu. Yine Bahadır’ın ödüllü yönetmen arkadaşıyla olan kısmen bazı diyalogları bana göre çok gerekli değil.

Filmin en beğenmediğim ve bana göre fazlasıyla başarısız bulduğum yanı ise filmin imgeler üzerine kurgulanmış olması. “Neden Tarkovski Olamıyorum?” derken film zaten başlangıçta Tarkovski filmine atıfla başlıyor ve ilerleyen bölümlerde Bahadır’ın odasında geçen iki sahnede kamera Tarkovski’nin sözünün yer aldığı bir afişe odaklanıyor. Filmin başında suyun altında geçen bir kartpostalda gösterilen Haydarpaşa imgesi de filmde kullanılıyor ve fotoğrafçı olan Bahadır’ın ağabeyi sürekli Haydarpaşa fotoğrafları çekiyor. Başka şeyler de çekmesi gerektiğini söyleyen Bahadır’a ise; zaten otel yapacaklar, çekebildiğim kadar çekeyim diyerek yine mesajı dolaylı değil doğrudan verme gayretine giriyor. Bir sahnede Yılmaz Güney fotoğrafı bariz şekilde sahnede odak olurken, daha sonra Ahmet Kaya hakkında mesaj verilmek isteniyor ve 2 sahnede Ahmet Kaya’nın 2 farklı şarkısı hem çalıyor hem de oyuncular tarafından eşlik edilerek oynanıyor. Bende sanki bu şarkılar filme değil de film bu şarkılara çekilmiş gibi bir hava oluştu. Ayrıca son dönemde Türk sinemasında Issız Adam, İncir Reçeli gibi filmin diğer olumsuzluklarını örtmesi için lokomotif görevi gören eski şarkıları öne çıkarma trendine Murat Düzgünoğlu’nun da kapıldığını hissettim.

Film hakkında başlıca görüşlerim bu kadarken biraz da film sonunda gerçekleştirilen kısa söyleşiden bahsetmek istiyorum. Filmden sonra yönetmene ilk soru olarak kurgunun tamamen yaşanmış bir hikayeden mi oluşturulduğu soruldu. O da kendisinin kısmen benzer şeyler yaşadığını söyledi. İkinci sorulan soru en derinlemesine olan soruydu. Soruyu soran kişi tahmin ediyorum, sinema sektörü içerisinde veya sektöre girmeye aday birisiydi. Sanat filmleriyle sinema filmleri arasındaki makası kapatmaya yönelik olarak ne yapılabilir, bu konuda yönetmen ne düşünüyor ve mümkün mü diye bir şey sordu. Benim için yönetmenin burada verdiği cevaplar tam da zurnanın zırt dediği yerdi. Yönetmen nihai olarak bunun çok zor olduğunu ve bunun üzerine çok şey konuşulabileceğini söyledi. Ama bu nihayete varmadan önce görüşünü destekleyen örnekler bence fazlasıyla yersiz oldu. Dostoyevski’nin kitaplarının da ticari bir amaç taşımadığını fakat bugün dünya klasikleri arasında sayılan çok başarılı yapıtlar olduğunu söyledi. Bir anlamda filmini klasikler arasında yer almaya aday, kendisini de Dostoyevski mertebesinde görmeye başlamış gibi geldi bana. Şimdi diyeceksiniz ki, bir cümlesinden nasıl böyle bir yargıya vardın, haksızlık ediyorsun. Ben de kendimi yönetmenin sorulan diğer soruya verdiği cevapla savunacağım. Sorulan diğer soru neden Türk bir yönetmen değil de Tarkovski olamamak filmin temasıydı. Yönetmen buna dünya sinemasında Tarkovski algısının zihinlerde kapladığı yerin çok farklı olduğunu, Bahadır karakterinin hem o çok yukarıyı hedeflediğini ama aslında ne kadar da uzak olduğunu belirtti. Yakın çevresini oluşturan örneklerin ideale girecek hedef olamadıklarından bahsetti. Burada bende şu algı oluştu, kendi benzer hikâyesinden yola çıkarak çektiği filmde Bahadır karakteri az çok yönetmeni temsil ediyordu. Bahadır, Türk sinemasında kendine hedef bulamıyor, dolayısıyla yönetmen de. Ve bir önceki soruya verdiği cevaba gelirsek, bu filmiyle sanat filmi alanında ödülleri ve şöhreti yakalayan yönetmen aynı zamanda filmini klasiklere layık görürken kendisini de Dostoyevski ile kıyaslayacak mertebede görme cüretini de kafasında kurgulamış. Filmin kısa süredeki başarısı ya da o anda sahnenin heyecanı buna neden oldu, bilemiyorum. Ertesi gün Tuncel Kurtiz’in festival kapsamında “E-5Ölüm Yolu” belgesel filmini izledim. Kıyaslamam şu oldu: Birileri kendini bir yere konumlandırmaya çalışır, birilerini de insanlar bir yere konumlandırır.

Bu kadar laftan sonra özet olarak; giriş sahnesini bu filmden alın, geriye neyi kalır ki?

İnceleme: Burak YARDIMCI
lale5December 12, 2014, 5:10
DİNO MERLİN İLE YAŞAMAK ÜZERİNE RÖPORTAJ
“İnsanlar göz göze gelebilmeli, bu rahmetin oluşması için gerekli ” diyor Saraybosnalı müzisyen Dino Merlin. Dino Merlin’i bizim için ayrıca kıymetli kılan müziğinin yanı sıra göz göze gelebilme ve rahmetin oluşumu arasındaki ilişkiye işaret etmesi ve bu işaret edişin içimizde yarattığı pansuman etkisiydi.
1962 yılında Saraybosna’da doğdu. Asıl adı Edin Dervişhalidoviç’tir.Annesi kendisine hep Dino diye seslendi. 1983’te ilk müzik grubu “Merlin”i kurdu.Albümleri eski Yugoslavya’da satış rekorları kırdı.Dört yüz bin nüfusu olan Saraybosna’da, şehrin en büyük stadı Koševo'da 100.000 kişiye konser verdi.

1992’de Bosna Hersek’te çiçekler soldu. Savaş esnasında Saraybosna’yı terk etmedi.
Bir zamanlar müezzinlik yaptığı söylentiler arasında.


Biz kendisiyle bir araya gelip yaşamaktan, Saraybosna’nın kuşlarından, evlerinden, camilerinde açan çiçeklerden bahsetmek istedik. Bir turnede olduğu için sorularımızı internet üzerinden cevapladı. Kendisine ve çalışma arkadaşlarına bu yoğun dönemlerinde bize vakit ayırdıkları için teşekkür ederiz.

Yaşamak sizin için ne ifade ediyor? Sizi yaşama bağlayan anlar, hisler nelerdir?
Hayatta bol miktarda his var. Bu yüzden bu hislerin hepsini tek bir cevaba koymak mümkün değil. Git gide yaşlandığım için, arkamda bıraktığım bütün deneyimlerin beni mutlu bir insan yaptığını hissediyorum. Her bir mutluluk veya acı anının bana önemli bir şey öğretti ve bu anların hiçbirini hiçbir şeye dünyada değişmem. Kendi kendime sorduğumda tekrar genç olmak ister miydim diye, cevabım hayır. Yaşamım ve yaşamımı oluşturan şeyler, onu bir yaşam yapan her şey, bütün başarılar ve yenilgiler, iyilikler ve kötülükler hepsi içinde birçok güzellikle birlikte bana ait... Ailem, müziğim, fanlarım, seyahatlerim…

Kendinizi ne zaman yorgun hissedersiniz?
Düzensizliğin, organizasyon ve disiplin eksikliğinin olduğu bir çevrede zaman harcarken yoruluyorum. Ve yaşlandıkça bu durumlarda daha da fazla yorulmaya başladım. Çalışmaktan hiç yorulmadım. Aslında müzik benim işim değil, benim bütün hayatım. Hayatımın her gününde ve anında, müziğin tadını çıkarıyorum. Bazen seyyahatlerden çok yoruluyorum, ama bu müzikle ilişkili olanlarda yorgunluk veren tek şey.

Aşk sizin için ne ifade diyor?
Aşk, genellikle birdir ve tek anlamdır. Aşksız dünya üzgün ve yalnız bir dünya olurdu.

Bize çocukluk anılarınızdan, çocukluğunuzun Saraybosna’sından bahsedebilir misiniz?
Şimdikinden tamamen farklı bir mekân ve zamandı, ama yine de hala benzer- aynı kokular, renkler… Son albümümü çıkardığımda, insanlar albümün adının neden “Hotel National” olduğunu merak ediyordu. Aslında albümüme verdiğim bu isim bana çocukluk anılarımla örtülü bir zamanı hatırlatıyor. Evimin yakınlarındaki Hotel National’in önünde günlerce ve günlerce aldırışsız ve kaygısız oynardım. Bütün bu zaman boyunca bu otel bana dünyadaki en büyük ve en güzel otel olarak göründü. Koridorları, odaları ve sakladığı çeşitli sırlar hakkında hayaller kurdum. İleride, genç adamlar olarak o otelin sundurmasında gecelerimizi harcayacaktık, köşe başında bizi bekleyen geleceği hayal ederek. Bugün, bu otel yenilenmeyi bekleyen bir harabe… O, harabelerin arasında, bizim toplumumuzun içinde bulunduğu durumun sabit bir hatırlatıcısı gibi orada duruyor. Birçok değer hasar gördü, ama biraz çabayla, tekrar restore edilebilir.

Mevsimler hakkında ne düşünüyorsunuz? Saraybosna’da mevsimler nasıl geçiyor?
Saraybosna kendine özgü iklimiyle olağanüstü bir şehir. Uzun zaman önce çok fazla kar yağardı ve kış sert geçerdi, ama birkaç yıldır, Saraybosna’da Kasımlar Nisana döndü. Şubatta artık kayak yapamıyoruz, ama bahçelerimizde güneşin tadını çıkarmaya başlıyoruz. Bu yüzden mevsimler hakkında düşünürken, bugünlerin karmaşasını ilişkilendirdiğimiz iklimleri ve içinde yaşadığımız küresel toplumu düşünmeden edemiyorum.

Müezzin olmak, müzik yapmak ve din. Üçünü bir araya getiren deneyimleriniz hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Dinin geleneklerimizde ve yaşam şeklimizde önemli bir yer tuttuğu bir aileye doğdum ve bu aile tarafından büyütüldüm. Büyüdüğümde ve kendi ailemi kurduğumda, ailemin geleceğinden sorumlu oldum ve din eskiden olduğu gibi günlük yaşantımızın büyük bir parçası olmaya devam etti. Müzik de din de kişisel seçim meselesi. Bu yüzden müzik ve din bana türlerin doğal bir karışımı gibi geliyor.

Saraybosna’nın güvercinleri bu sıralar nelerden konuşuyorlar?
Yarın yağmurun yağmayacağına dair umutlarından

Röportaj: Damla YAZAR
Dino Merlin - Mostarska
lale5December 2, 2014, 5:45
1 [2] 3 4 5 6 7 8
lale
Toplam İletisi:38