Şampuan
Aslında bu sizin için komik bir hikâye olabilir. Benim için çok komik değildi. O yüzden okumaya başlamadan önce gülmeyeceğinize söz verin. Ben ki bu hikâyeyi zihnimde, bir kırık şişenin içinde, şişe kırık olmasına rağmen saklıyorum. Bir ölüyle birlikte hem de.

O gece bir rüya gördüm. Öyle bir rüyaydı ki uyanınca rüyamdaki meyvelerin elime bulaşmış olduğunu sandım. Rüyamdaki vazo da salondaki vazonun aynısı olunca büsbütün aklım kaçtı. Gerçeğin ayırdına varamadım. Gerçeğin ayırdına varamadım, ama ayırdına varamadığımın da farkındaydım. Böyle zamanlarda bir mısır tanesi hayal ederdim ki kendime geleyim. Mısır tanesi zihnimde kamaşır ve beni beş duyumun algılayabildiği eşiğe yeniden taşırdı. O geçici aydınlanmadan sonra anlayıverirdim yine gecenin altında kaldığımı. Evimizin çatısı altında. Büyük ağacın dalları altında. Yıldızların altında. Gökyüzünün altında.

Aynı gökyüzünün altında bir de kuşumuz vardı. Bembeyazdı. Bir de kafesi. Birkaç ay oluyor onu da rüyamda görmüştüm. Ben oturuyordum. Pencereler açıktı. Sehpanın üstünde çay bardağım vardı. Çay tabağında ise o durmuş çocukluk arkadaşımmış gibi konuşuyordu benimle. Misketlerden bahsediyordu. Yakaladığımız, öldürdüğümüz süs balıklarından. Birden uçtu ve pencereden çıktı sonra. Bir süre açık pencereden baktığımı anımsıyorum. On üç yaşındaydım. Saçlarımı yana tarardım. Uyandığımda kuşumuzun kafesinde aynasıyla konuşurken bulmama rağmen, başka bir rüyada o açık pencereden dönsün, sevineyim istedim hep. Dönmedi.

O sabah kuşumuzun kafesinden aldığım aynayı bisikletimin selesine monte etmeyi akıl ettiğim için kendimi ayrıca zeki ve mutlu hissediyordum. Bisikletim, bana biraz dayımı anımsatıyordu. Ona dayı desem olmazdı biliyorum. Ama ona dayı demekten de kendimi alıkoyamayacağımı seziyordum. Bir gün ona dayı dedim. Ses yok. Yakışıklı dayım benim dedim. Konuşacak gibi oldu ama sustu biliyorum. Bazen bana da öyle olur. Tam dudaklarım hareket edecekken, beynimde iki el yelelerini tutar kelimelerin. O yüzden onu anlayabiliyorum. Dayım benim. Yakışıklı dayım. Üzgün olduğum zamanları hissederdi sanki. Kırmızı boyası daha bir koyulaşır, pedalları iyice ağırlaşırdı.

Dikiz aynası dayıma çok yakışmıştı. İnsan arkasını neden hep görmek ister? Türbelerin, mezarların önünden geçerken içim ürperir. En çok oralardan geçerken arkamda olup biteni görmek isterim. Çünkü oradakiler de, benim içimden geçenleri görüyorlar sanırım. Bir gün oradan geçerken o kızı düşünmüştüm. Ona bir elma uzattığımı. Uzun sarı saçlarını yana atıp elmayı ısırışını. Sonra, aynısını o gün rüyamda görmüştüm. Sonraki zamanlar ordan geçerken bir şey düşünmemek için şarkı söylemeye başladım. Yanlışlıkla kötü şeyler düşünmekten korktum hep. Dikiz aynasını taktığım gün yine korkarak geçerken takkeli türbenin ordan, aynanın yansımasından seyrettim arkamda olan biteni. Ardımda kalan yolu. Takkeli türbenin yeşil takkesini. Her ne kadar ayna göstermese de sırtımda kâbustan çıkmış bir şeyler vardı sanki, kovalıyordu. Belki de ayna bunu hissettiriyordu bana. Belki de aynayı götürüp kafese geri asmalıydım diye düşündüm, ama geri dönmedim. Bulutları seyrettim yol boyu. Benimle yarışacak oldular. Sonra büyüdüler, büyüdüler. Sanırım bir tanesi düştü. Kendimi onun içinde buldum.

O bulutun içinde, dükkâna varana kadar bisiklet sürdüm. Dükkâna girdim. Ben girer girmez babam iki paket sigara bir de nane şekeri alıp, şapkasını da kafasında ters çevirip çıktı. Çıkarken bir şey demedi. Masada duran mektubu okuma, elmayı sakın yeme de demedi. Önce radyoyu açtım. Sonra okumaya koyuldum. Evi satıp İstanbul’a yerleşmek istediğinden bahsediyordu. Bitirmeden bıraktım. Radyoyu kapattım. Kafamın içinde bir sessizlik bulutu oldu. Uzun süre kaldı. Renk değiştirdi mi o süre içinde bilmiyorum. O an dükkânın içindeki kolileri fark ettim: Kolonya. Pastel boya. Sigara. Kadınlara çamaşır. Çocuklara pijama. Zeytinyağı. Traş köpüğü. Çay. Helva. Bir de küçük küçük resim defterleri vardı. Kapağında tıpkı ona benzeyen bir kız resmi… Altın saçları, kahverengi güzel gözleriyle, tıpkı onun gibi bakıyordu. Vitrini süslemek için sabırsızlandım. O sırada küçük bir koli daha gördüm. Üzerindeki bantı söktüm. İçinden bir şişe çıktı. Daha önce hiç görmemiştim. Açtım kokladım. Çok güzel kokuyordu. Üzerinde yaldızlı harflerle “saçınızı parlatır” yazıyordu. Cam kenarına geçtim. Avucuma biraz döktüm. Kıvamlıydı. Saçıma sürdüm. Biraz daha sürsem gerçekten çok parlatacaktı. Biraz daha sürdüm. Sonra yana taradım iyice. Karşıdaki berber dükkânının yansımasına karışan yüzüme baktığımda eskisinden biraz daha yakışıklı olduğumu düşünmüştüm. Saçımın güzel kokusu burnumda, yeni gelen malları vitrine dizmeye koyuldum. Kolonyaları en üst rafa dizmiştim. Hatta ilk rafın tamamına kolonyaları dizdim. Sonraki rafa pastel boyalarını. Sonra hepsini indirdim. Baştan dizmeye başladım. İlk rafın tamamına zeytinyağı tenekelerini dizdim. İkinci rafa çocuk pijamalarını. Hepsini tekrar indirdim. Üç raf vardı. Üçüne de resim defterlerini dizdim. Dışarı çıktım baktım. Buradan geçse kesin anlayacaktı. İndirdim. En sonunda hepsini karışık dizdim. Sağ alt köşeye bir dışarı bir içeri bakacak şekilde iki resim defteri yerleştirdim. Sonra bir çay söyledim. Fena yağmur yağıyordu. Tabureye oturup, çayımı içerken resim defteriyle bakışıyordum. Bunu yaparken kafamdaki sessizlik balonunun içine bir kuş cıvıltısı girdi. İki salıncak. Birdemlik. Sonra balon patladı. Çünkü resimle adamakıllı konuşmaya başlamıştık. Tam o sırada sokakta onu gördüm. Vitrine bakıyordu. O, hem resim defterinden hem vitrinin arkasından doğru bana bakıyordu. İki bakış, birer ışık halini alıp tam gözlerimin önünde kesişiyordu. Masadaki elma ise parlıyordu, kırmızıydı tıpkı rüyamdaki gibi. Aldım ve çıktım birden. Yanında durdum. Biraz daha durdum. Yağmur hala yağıyordu. Elmayı uzattım gülümsedi yine. Elmayı almadı. Burnuma saçıma sürdüğüm şeyin kokusu geliyordu. Yanaklarımdan beyaz beyaz köpükler akmıştı. Gerçek miydi? Köpük? Elma? Gülüşü? Yağmur? Bir mısır tanesi hayal etmeye çalıştım yine. Mısır! Mısır! Gelmedi. Parlamadı. Çıkamadım. Asfalta değsem elimi orda mıydı?
Bisikletime bindim.

-Dayı dedim, elma yer misin?
-Yok, dedi.
-Kağıt oynayalım mı?
-Ben o işlerden anlamam.
-Beni biri patlıcan diye bostana ekse.?
-Gerek yok ki, şimdi de benziyorsun.
- O zaman benim için bir mısır tanesine dönüşemez misin? Üç saniyecik.
- …
-Dayı?
….
- Sen hiç ağladın mı?
….
Dayım artık cevap vermiyordu. Yağmur hala yağıyordu. Kuşumuzun aynasından köpüklenen saçlarımı görüyordum. Hala Yanaklarımdan doğru akıyorlardı. Eve varır varmaz bisikletten aynayı çıkardım. Kafese koştum. Kuş ölmüştü. Yalnızlıktan mı ölmüştü yani şimdi? Hiç de sırası değildi. Günlerce hem mısır tanesinin hem kuşumuzun, rüyamdaki o açık kalan pencereden bana dönmesini bekledim, sevineyim istedim. Dönmediler.

O günün anısı, bu şekilde doldu kırık şişeye. Bazen içine göz ucuyla bakıp misket atar, gazoz dökerim. Bazen de sadece üflerim.












lale5May 21, 2020, 5:18
DARYA DADVAR İLE YAŞAMAK ÜZERİNE RÖPORTAJ


Röportaj: Damla YAZAR


Darya Dadvar, beraberinde Furuğ’un güvercinleri, 19 Ekim 2019’da İstanbul’a misafir olacak. İran’lı sanatçı Darya Dadvar, 5 yaşına kadar İran’ın Meşhed ilinde, daha sonra Tahran’da yaşadı. Annesi Kukla Tiyatrosunun yönetmeniydi ve aynı tiyatroda şarkı söylüyordu. 2000 yılında Fransa’da Toulouse Konservatuarını bitirdi. 2001 yılında Paris’e taşındı ve müzik kariyerine orada devam etti.

Aslında Darya Dadvar’ı dinlerken nerde yaşadığı, nerde doğduğu, kaç yaşında olduğu, nerden mezun olduğu gibi bilgileri hiç merak etmezsiniz. Çünkü ıslanan bir kumaş gibi, içinize çekmeye başlamışsınızdır bile... Kıpkırmızı bir çiçek, kaydıraktan kayan çocuklar, güvercin uçuşları, ıslak çoraplar, bir yağmur, bir düğüm, bir kavuşma, geçmişten bir meyve tadı, bir diz yaması, atlı kazaklar, dolgun kalp atışları, uçuşlar, uçuşlar, uçuşlar... En çok uçuşlar. Her birini ıslanan bir kumaş gibi yavaş yavaş içinize çekersiniz. En çok da bir uçuşu yavaş yavaş içinize çekersiniz. Sanki, dünyaya kendi etrafınızda dönüp dönüp birden gökyüzüne bakmak için gelmişsinizdir. Bu yüzden Darya’nın sesinde ters ile düz, yavaşlık ile sürat, sertlik ve yumuşaklık birbirine karışır. Hız nötrlenir ve zıtlıklar anlamını kaybeder.

Mart ayında, Darya’ya Ankara’ya gelen bahardan, eriyerek musluk şebekelerine karışıp insanı sarhoş eden kar sularından, babaannemden ve annemden, onun isminden, kendi ismimden bahseden bir mektup gönderdim. İçine birtakım sorular ekleyerek. Kendisine, hayranlık duyduğum bir samimiyetle benimle iletişim kurduğu ve aynı samimiyetle sorularımı cevapladığı için çok teşekkür ederim.



NOT: Veronika’nın ikili yaşamı filminde Paris’te yaşayan Veronique ile Polonya’da yaşayan Veronika, birbirlerinden habersiz hep birbirlerinin varlığını hissederler ve birbirlerine çok benzerler. Ben de lisedeki edebiyat öğretmenim Makbule Aras Eivazi ve Darya Dadvar arasında böyle bir hikayenin varolduğunu hissettim hep. Biri Furuğ’u bestelediği, biri Türkçe’ye çevirdiği için belki, ya da ruhlarından yayılan enerjinin çok benzediğini düşündüğümden. Filmde Veronika ve Veronique kıl payı birbirlerini kaçırırlar, iç yakan bir biçimde karşılaşamazlar. Belki dünyanın bu kısmında, bizim hikayemizde Darya ve Makbule birbirlerini bulurlar. O yüzden bu röportajı sevgili Makbule Aras’a ithaf etmek isterim.

DY: “Yaşamak!” sizin için ne ifade ediyor?
DD: Hissetmek, gözlemlemek, sevmek, vermek, her anın tadını çıkarmak.

DY: Sizi hayata bağlayan anlar, hisler nelerdir?
DD: Oyun oynayan çocuklarımın sesi, pencereden aya bakmak gibi küçük mutluluklar.

DY: Aşk sizin için ne ifade ediyor?
DD: Hiç beklemeden vermek, diğerine kendini kurtarması için yardım etmek.

DY: Bize çocukluğunuzun anılarından bahsedebilir misiniz? Çocukluğunuzun İran’ından, çocukluğunuzun Tahran’ından?
DD: İran, Meşhed, büyük annemin şefkatli bakışı, çiçeklerden taç yapan parmaklarım, bisikletle bahçe turu yapmak, avlunun ortasındaki küçük havuz, annemi şarkı söylerken seyretmek, tiyatro dekolarları, devrim, yasak, mutluluğun ezgileri...

DY: Hiç uçtuğunuzu hissettiniz mi? Ya da düştüğünüzü? Eğer evetse bu anları nasıl ifade edersiniz?
DD:Her seferinde sahnede uçuyorum, şarkı söylerken uçuyorum. Hatta bir keresinde bir şarkı esnasında bu dünyadan tamamen çıkıp gittiğim bile oldu. Öyle ki alkışlarla şok oldum ve tekrar dünyaya inebilmek için biraz zaman gerekti. Çok düştüm, ama daha ziyade fiziksel düşüşlerdi. İyi bağlandığımız zaman düşmeyiz, kabuğumuza çekiliriz (kendi içimize hapsoluruz) ya da daha iyi dönmek üzere uzaklaşırız.

DY: Müzik sizin için ne ifade ediyor?
DD: Ruhun sesi

DY: Şiir Sizin için ne ifade ediyor?
DD: Sözün yükselişidir, bilinçdışının uyanışı, şiir söyler geride kalan her şey ise konuşur.

DY: İlkbahar sizi de sarhoş ediyor mu?
DD: Sonbahar kadar değil

DY:En sevdiğiniz mevsim hangisi?
DD: Biraz önce söylemiş oldum, sonbahar

DY: Sizi dünyada en çok etkileyen müzisyenler kimlerdir?
DD: Bach, Vivaldi, Verdi, Ravel... Şarkıcılar arasında ise Barbara Streisand, Shirley Bassey, Haydeh, Ajda Pekkan, Armstrong, Brel, Piaf, Michael Jackson ve daha birçoğu...

DY: Hiç Türk müziği dinliyor musunuz?
Evet, çok. Daha önce hiç gitmeden müziğiyle ve inanılmaz sanatçılarıyla büyüdüğüm ülkenizi ilk defa keşfetme fırsatı bulacağım. İslam devrimi öncesinde Ajda Pekkan’ı ve Emel Sayın’ı İran’a geldiklerinde defalarca dinledim. Ajda Pekkan benim için mükemmel sesiyle birlikte kadın güzelliğinin bir sembolüdür. Bir gün kendisine sanatından bana geçen ve şarkıcı olmak konusunda karar vermeme sebep olan enerjisi için birebir teşekkür etmeyi çok isterim.

DY: Sevdiğiniz yazarlar, şairler kimlerdir?
DD: En sevdiğim kitap Euxpery’nin Küçük Prensi’dir. Farsça çok şiir okuyorum: Hafız, Feridun Moshiri, Füruğ Ferruhzad...

DY: Bize bu kişiler ve eserleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?
DD: Sanatçıların hayatları ve sürekli yaratmak çok heyecan verici. Yaratmak hep büyük fedakarlıkları gerektirir. Her seferinde kendinizden bir parça vermeniz gerekir. Hepsi de bu dünyaya neden geldiklerini bilen varlıklardır ve ben buna bayılıyorum.

DY: Bize bir yemek tarifi verebilir misiniz?
DD: Çok basit bir şey: Avakado, domates, salatalık, zeytinyağı, tuz ve portakal suyu, size bir rüya salatası

DY:“İran’lı”, “Paris’li”, “müzisyen” ve “anne” bir kadın olarak neler söylemek istersiniz?
DD: Aynı salatam gibi, işte tarif: huzur, melankoli, endişe, korku, gülme krizleri, gözyaşı, acı, keşif (arayış), aşk, ağrı, mutluluk. Bütün inişleriyle çıkışlarıyla benzersiz bir hayat.

DY: Bütün bu sıfatlar hayatınızda nasıl kesişiyor?
DD:Bir titreşim bunları birbirine bağlıyor, hayatınız düşünceleriniz ve enerjinizdir.

DY:Peki nerede bu Leyla ?
DD: O çok güzel, çok haylaz, akıllı, isyankâr ve ele geçirmesi zor.



19 Ekim'de İstanbul'da Başakşehir'de gerçekleşecek konser için biletlerinizi aşağıdaki linkten temin edebilirsiniz.


https://www.biletix.com/etkinlik/YW9AH/ISTANBUL/tr

lale5October 18, 2019, 12:07
LE VENT-RÜZGAR


4EIafUp6NjM

yeşil ormanlar, yeşil tepeler
şans gelir ve şans gider
sıkıntı bıçakları derimizi yüzer
dünya iki yüzlü
bütün dünya bize karşı
kaçan hırsızlar gibi yaşıyoruz
hiç birşey çalmadık, sadece bir çivi İsa'nın avcundan
merhamet et bize efendim
dindir halkımızın acısını
bizi sonsuza kadar yenilgiye mahkum ettin
avareye döndük


lale5August 15, 2017, 12:25
ŞU AN DİNLİYORUM
lale5December 24, 2015, 4:18
DİANE ARBUS , SINIRLAR ve ACAYİPLİKLER

Dünya iç içe geçmiş bir sınır sarmalı. İç içe geçmiş bir sınır yumağı. Tel örgüler, oyun ipleri, sek sek çizgileri, elbise kolları, su bardakları, dere yatakları, kelimeler… Bardağın suya, kelimenin zihne, insanın insana, insanın kendine sınır olma hali dönüşerek değişerek ama hep varlığını sürdürerek devam ediyor. Sınırların aşılması demek eşik atlamak anlamına gelmiyor, çünkü sınırlar –belki eskisi kadar-hierarşik bir yapı seyretmiyor. Alalalede. Her yerde. Öngörülemeyen, asimetrik ve hiçbir statü vadetmeyen sınırlar… Aştıkça, karşıya geçtikçe başkalaşıyoruz ama ne daha iyi ne daha kötü ne daha güzel ne daha çirkin ne daha akıllı ne daha deli olabiliyoruz. Sınırlar o kadar şeffaf ki, sınır ötesi kendisini öyle bir sezdiriyor ki, kendisinden önce imajına varabiliyoruz. İmaj ve gerçek birbirini nötrlüyor.

Amerikalı fotoğrafçı Diane Arbus’un fotoğraflarına bakarken de sınırı düşünmemek mümkün olmadı benim için. Kendisi, steril “herkes”in içinde olmayı arzu edeceği zengin moda dünyasından ve moda fotoğrafçılığından sert bir geçiş yaparak, yeni bir mana kapısı aralayan “freak” yani “acayip insanlar”ın tutkunu oluyor ve fotoğraflarını çekiyor. Sınırların ardı birbirine zıt olduğu oranda tutku kuvvetleniyor. Modanın tersine kamunun beğenisine, onayına sunulamayacak ne varsa hiçbir zaman sunulamayacak bir biçimde resimliyor. Delileri, travestileri, cüceleri, devleri… ve fotoğraflarına bakanı bir tuhaflığa, gönderiyor. Ayağımızı karaya basmayı umarken, bir anda boşlukta ya da şekil alamayan bir su birikintisinin içinde buluveriyoruz.

Aşağıdaki fotoğrafta annesi ve babasıyla birlikte yan yana, ellerini cebine sokmuş-cepleri elleri kadar büyük- bir devi fotoğraflarken de bunu yapıyor Diane Arbus. Anne baba ve çocuk için kafamızda oluşabilecek mümkün resim kombinasyonlarını yırtıp atarak bizi, kelimenin sınırına şekline sığmayan bir ailenin içine atıveriyor.



Diane Arbus fotoğrafladığı kişilere ilişkin tutkusunu hangi noktalardan kurduğunu, onların kendi dünyasındaki yerini şu cümlelerle anlatmıştır: “Acayip insanlar hakkında birçok efsane var. Sanki bir peri masalının içinde bir insan sizi durduruyor ve bir bilmeceyi cevaplamanızı istiyor. (…) Acayip insanlar en çok fotoğrafladığım kişiler olmuştur çünkü ilk fotoğrafını çektiğim şeyler onlardı ve benim için muhteşem bir heyecan kaynağı olmuşlardı. Onlara bayılırdım. Hala da bazılarına bayılıyorum. En yakın arkadaşlarım onlar demiyorum ama bana utanç, korku ve hayranlık karışımı bir duygu verirlerdi. Birçok insan yaşarken travmatik bir tecrübe yaşayacaklarına dair ödleri kopar. Acayip insanlar kendi travmaları ile doğduklarından hayattaki sınavlarını zaten geçmişlerdir. Onlar aristokratlardır.”

Kendimizi tekinde hissetmediğimiz, orda olmayı tercih etmeyeceğimiz, atlatılmış ama kalıntısı hala var olan, yada halen faal olan bir travmanın hayatın gerçeği olduğu o yeri; olduğu gibi, oyunsuz önümüze bırakıyor. Peri masalının içinde sorulan o bilmecenin kıymetini ve bereketini vurgulayarak.
“Biraz biçimsizce çalışıyorum. Yani şunu demek istiyorum, düzenlemeyi sevmiyorum. Eğer birşeyin önünde duruyorsam onu düzeltmek-düzenlemek-yerine kendimi düzeltirim.” diyor. Diane Arbus’un belli sınırları travmatik bir biçimde aşmış, sınırları muğlak sayılabilecek insanların resimlerini çektiği halde bu insanların sınırlarına ne kadar saygılı olduğunu; çektiği fotoğrafı değil, fotoğrafında yer alanları öncelediğini bu mütevazi sözlerinden anlayabiliyoruz. Öyle ki, fotoğraflarının içeriğinde de bu insanların deneyimlediği sınırlara herhangi bir müdahaleyi, onları yalnız ya da benzerleriyle fotoğraflayarak önlemiştir. Bu yüzden fotoğraflarında normal güvenli sınırlarda yaşayan insanlarla, diğerlerinin herhangi bir etkileşimini, ya da karşılaştırmasını göremeyiz. Bu durum, fotoğraflara bakan zihni bir bakıma önyargılardan, korkudan, ve ajitasyondan alıkoyar.

Diane Arbus’un yöntemiyle ilgili Fotoğrafı çekilenlerin kameraya sabır ve ilgiyle baktığı ve fotoğraflanma sürecinin tamamen farkında olup işbirliği yaptıkları, fotoğrafçı ve nesnesi arasındaki bu iletişimin bu resimleri kıymetli kıldığı söylenmiştir.” Bahsedilen iletişim, fotoğrafı çekenle çekilenin arasında herhangi bir hiyerarşik öğenin ortaya çıkmasına engel oluyor. Bu yüzden gözetleyen ve gözetlenen arasında vuku bulabilecek herhangi bir güç ilişkisine Arbus’un fotoğraflarında rastlamıyoruz.

Arbus’un bana hissettirdiklerini ve düşündürdüklerini anlatmaya çalıştım. İlk başta anlattığım gibi artık bana sınırlar daha muğlak, dönüşümler daha muallak, kimlikler daha soft geliyor. Bu yüzden belki bir şeyin tutkunu olmak artık kolay değil. Çünkü “her şey bilinebilir” ve “hiçbir şey bilinemez” cümlelerinin bizi getirdiği nokta aynı: sır

“Bir fotoğraf bir sır hakkındaki sırdır. Size ne kadar çok şey anlatırsa o kadar az bilirsiniz.”
Diane Arbus
Damla Yazar















lale5October 22, 2017, 9:59
[1] 2 3 4 5 6 7 8
lale
Toplam İletisi:38