DİL, DÜŞÜNCE, ANLAM
19/10/14 | YORUM SAYISI 0 | GÖRÜNTÜLENME 1949 |    Ters Dizgi


Bu yazıyı derleyen arkadaşımız MUSA ÖRNEK e teşekkür ederiz.

DİL VE DÜŞÜNCE

DİL VE BİLDİRİŞME

Yabancı bir ülkede bile, elimle ekmeği gösterip cebimden de parayı çıkararak “miam miam” dersem ekmeği satın alabilirim.
Ekmekçi kadın, parasını ödediğim yarım ekmeği vermiştir bana, ama beni anlamadığı duygusu var içimde. Ekmekten başka biraz da yakınlık göstermesini istemiştim kendisinden.

"Dil ve Bildirişme" denemesi: Sh 44-48 Dil ve Düşünce kitabı Dil ve Düşünce bölümünde. (Emmanuel Berl, Çeviri: Berke Vardar. Dil ve Düşünce, Yeni İnsan Yayınları: VIII, 1968)

Bugün İnsanların dile aşırı derecede ilgi göstermelerinin nedeni bence şu: diyalogu mümkün kılıyor dil, iyi kötü bildirişmeyi sağlıyor ve yalnızlıklarından çekip çıkarıyor insanları.

Doğrusunu isterseniz, ben bugüne kadar, belirtici bir tümleç kullanmadan bildirişmeden ya da ilerlemeden nasıl söz edilebileceğini pek kavrayamadım. Neyin ilerlemesi? Neyin bildirilmesi?

Gerçekten de, yeterince aşağı bir düzeyde alırsak işi ele, bildirişme sorunuyla pek karşılaşamayız: ekmekçi kadın ekmek istediğimizi kolayca anlar. Yabancı bir ülkede bile, elimle ekmeği gösterip cebimden de parayı çıkararak “miam miam” dersem ekmeği satın alabilirim. Bir sergi gişesindeki memur, aramızda hiçbir konuşma geçmeden, uzattığım parayı alıp bana bir bilet verebilir. Gene hiç konuşmadan bileti kapıdaki memura gösterip içeri girebilirim.

Dilin bulunmadığı yerde de bildirişme gerçekleşebilir. Arıların danslarıyla birbirlerine belli bir uzaklıkta ve belli bir yönde balözü, çiçek tozu bulunduğunu anlattıklarını Von Frisch göstermiştir. Pandomimacı olmamakla birlikte herkese susadığımı, uykumun geldiğini, korktuğumu anlatabilirim.

Gene de hepimiz bildirmenin güçlüğünden, hatta imkansızlığından yakınırız. Çünkü arılara yeten bildirişme bize yetmez. Gerçi ekmekçi kadın, parasını ödediğim yarım ekmeği vermiştir bana, ama beni anlamadığı duygusu var içimde. Ekmekten başka biraz da yakınlık göstermesini istemiştim kendisinden, esirgedi bunu benden. Karnımı doyurdum, ama yalnızlığımdan kurtulamadım. Onun için ıstırap çekiyorum.

Büyükannesi hakkında görüştüğü Profesör E.’nin evinden çıkarken Proust’un “Herkes yalnızdır” demesi çok ilginç. Profesörün acelesi varmış; gene de zahmet edip büyükanneyi muayeneden geçirmek , teşhis koymak ve mümkünse tedavi yolunu göstermek hususunda Proust’un isteğini yerine getirmiş. “Büyükanneniz kurtulamaz. Bir üremi krizi bu,” cevabını vermiş Prous’un sorduğu soruya. Ama hekimin kafası hastasından çok davetli olduğu akşam yemeği ve yakasına takacağı nişanlarla doluymuş; Proust’a büyük bir acı veren durumu hiç ilgilendirmiyormuş onu. Prost’un ruhundaki çalkantıdan eser yokmuş onda. Gerçi Profesörün endişelerine karşı yazarın da aynı derecede ilgisiz kaldığı bir gerçek. Şüphesiz bizlere de büyükanneyi bekleyen ölüm profesörün gideceği yemekten daha önemli görünüyor. Ne var ki Proust, dışarıda yenen bir yemeğin ne kadar önemli olabileceğini herkesten daha iyi bir bilen kimsedir ve bunu herkesten daha iyi göstermiştir... Sonuç olarak Proust haksız ve nankör: profesör kendisinden isteneni yapmıştır, daha fazlasını beklemeye de hakkı yoktu Proust’un. Büyükannesini kendisi kadar seven birini mi bulmak istiyordu? O zaman Profesör E.’yi rahat bırakıp hemen kendi annesinin yanına dönmesi gerekirdi. “Herkes yalnızdır” sözü “Paludes” adlı eserdeki şu sözle aynı kapıya çıkıyor: “Bencil kişi beni düşünmeyendir”. Proust yalnız olsaydı gerçeği öğrenemeyecekti. Acıklı bir gerçek, doğrusu; ama öğrenmek istiyordu bunu, gerekliydi bu gerçek ona. Yalnız kalmadığı ölçüde de yalnız hissetti kendini. Tıpkı, bir kalabalık önünde bulunduğu için: “Şu insan vücutlarının verdiği yalnızlık duygusu!” diye inleyen Lorenzaccio gibi. Şüphesiz Robinson Crusoe böyle bir söz söylemezdi: “Kimse beni anlamıyor” diye yakınan mutsuz kişi, gerçekte birine seslenir; kendisini artık bir anlayanın çıkacağı umudu vardır içinde. Bildirişme, sanki mümkün olmadığı izlenimini uyandırmak için gerçekleşmekteymiş gibi olup biter her şey.

Karşımızdaki, bildirimizi (mesaj) çözmüş, anlamış ve cevaplandırmıştır. Ama bilincinde istediğimiz yeri vermemiştir ona. Bir başkası olmaya devam etmiştir. Ne var ki, bir noktayı unutuyoruz: bir başkası olmaya devam etmeseydi gene yalnızlığımıza itecekti bizi.

Bir gösterge alışverişi olmaktan çıkarak bir kaynaşım haline gelen daha yetkin bir bildirişmeye başka yerde rastlarız. Aynı gösteriyi izleyen, aynı müziği dinleyen, aynı duaya katılan kişiler arasındaki bildirişme bu türdendir. Aşkta da gösterebilir kendini, telepati yoluyla da çıkabilir ortaya. Ama çok uzun süreli değildir. Çünkü günlük hayatın koşulları herkesi kendi benliğine gömer çok geçmeden. Françoise’la Vermeer sergisine gittiğimde “L’Atelier” adlı yapıta her ikimizde hayran kalırız. Bizi birleştirir bu. Ama az sonra ben öksürürüm, Françoise öksürmez. Eve dönmeden önce kırtasiyeciye ya da kasaba uğramam gerektiği gelir aklıma. Françoise ise berbere gidecek, kızını okuldan alacaktır. İşte, Vermeer’de birleşen yollarımız burada ayrılır birbirinden. Belki ikimiz de kaynaşımın bitmesine, tekrar yalnızlığımıza gömülmemize üzülürüz. O zaman, bildirişmenin mümkün olmadığından yakınırız ve kabahati karşımızdakinde, kendimizde ya da bizim dışımızdaki koşullarda buluruz. Aslında, bildirişme gerçekleşmiştir, yalnız bitmiş bulunmaktadır. Oysa hiç bitmemesini isteriz. Bittiğinde ve bittiğini bildiğimizde bile devam ediyormuş gibi davranırız...

Bildirişme, her birimiz kendi benliğini sürdürdüğü –ve sürdürmek zorunda bulunduğu- ölçüde kesilir. Her birimiz yalnız kendisi olmadığı içinde bildirişme vardır. Bildirişmenin yokluğu diye bir şey düşünülemez. İstediğimiz biçimde gerçekleşmediğinde yokluğundan yakınırız onun. Ama şu bir gerçek ki insanlar arılar ya da melekler kadar birbirlerine bağımlı olsalardı, bugün yakındıkları yalnızlığa can atarlardı.

Bizi sıkan bildirişmenin bolluğu değil, yalnızlığın yoğunluğu. Onun için de ya doğrudan doğruya dili suçluyoruz ya da onu kullanış tarzımızı. Çünkü kelimeler bildirişmeyi sağlamak için en çok başvurduğumuz araçlardır. Bencilliğimiz başkalarını anlamamaktan çok, anlaşılmamaktan sızlanıyor. Bundan ötürü de bildirişme düzleminden ifade sorununa kayıyoruz. Anlaşılmadığımda kötü bir ifade kullandım demektir bana göre ve hatırladığım kadın beni unutmuş olduğundan “herkes yalnızdır”. Ama “Tristesse d’Olympio” yu yazmış olsaydım, belki unutmazdı beni, yapıt anılarını tazelerdi onun. Bu durumda suç; herkesin yalnız, kadınında vefasız olmasında değil, benim Victor Hugo olmamamda.

Dilbilim, dilin yapısını ve özelliğini gösterir bize. İkisini de değiştirmek elimizde değil. İçinde doğduğumuz toplumsal çevre gibi onun da etkisi altındayız ister istemez. Nasıl doğanın bizi bağımlı kıldığı fizik ve fizyoloji kurallarını değiştiremezsek, dilimizi ve onu yöneten kuralları da değiştiremeyiz.

Dil bağımlı ama, söz özgür. Kullandığımız bütün ifade yöntemleri arasında sorunluluğunuzu onun kadar ortaya çıkaran bir yöntem daha yok. Çünkü, ağlamaktan, gülmekten, titremekten, bir kadına karşı duyduğum arzuyu göstermekten ya da bir kimsenin, bir şeyin bende uyandırdığı tiksintiyi ortaya vurmaktan alıkoyamam kendimi; ama söylemek istemediğim sözleri kimse söyletemez bana. Yalan söyleyebilirim, verdiğim sözü tutmayabilirim: suç bende olur o zaman, kelimelerde değil. Kelimeler çevremde, içimde, önümde bulunduğundan ve onları seçmek ya da atmak bana düştüğünden suçluluğum bir kat daha artar...

Toplumun bana aktardığı kelimeler, ancak onları toplumun öğesi olarak kullandığımda boyun eğerler bana, etkenlik gösterirler. “Oyumu şuna veriyorum, şu eşyayı satın almak ya da satmak istiyorum” dediğimde şaşmaz birer araçtırlar. Ama yalnız beni ilgilendiren ve toplumla ilgisi bulunmayan bir şeyi ifade etmek istediğimde oyun ederler bana. Bir ustaya tavanı onarmasını söylediğimde hemen anlaşılırım. Ama tavanın çocukken beni karanlıkta nasıl korkuttuğunu anlatmak istersem, başkaldırır kelimeler, ayak direrler. Usta, çocukluğumda deli, hasta olduğumu düşünecek ve tavanın bana acayip yaratıklarla dolu göründüğünü anlamayacaktır. Annemle dadım korktuğumu anlayıp yatıştırırlardı beni; ne var ki onlar bile sıkıntımın gerçek nedenini bilmezlerdi.

Demek ki dil beni bir yandan istemediğim kadar fazla bağlıyor, bir yandan da gereği kadar ifade etmiyor. Çünkü, hem beni meydana getiren bir öğe, hem de içinde kaybolduğum bir öğe. Kendi sözlerimin toplamı olduğum ölçüde benim bir parçamdır dil. Ama sözlerim dilin çok ufak bir parçası olduğundan ben de onun çok küçük bir parçasıyım. Fransız dili bile çok ufak bir parçası dilin. Bağımlıyım dile ben, çünkü ancak onun bana sunduğu kelimelerle konuşabilirim. Şu var ki, bir yandan da onu ben kendime bağımlı kılarım: çünkü istediğim gibi kullanabilirim dili; yeni kelime düzenleri, hatta yeni kelimeler uydurabilirim. Dil benimser ya da benimsemez onları, başka iş bu.

Dili böylece baştan yaratmaya kalkışmak bana çılgınlıkların en büyüğü gibi görünür: çünkü hazır bulurum dili, toplumun malıdır o. Ne var ki dili baştan yaratmak çabası hem benim benliğimin hem de onun özü gereği; insanın özelliği sözlerinin bağlayıcı niteliği; kelimelerin özelliği ise istenen biçimde kullanılabilmeleri.
-

Gerçekten yalnız olsam kimseyi anlamam: oysa anlıyorum; hiçbir topluluktan olmam, oysa bir topluluktanım.

Yalnızlıktan yakınan kimselerin çoğu, yalnız olmadıklarını söylediğimde kızmışlardır bana. Teknik devrimin baş döndürücü bir hızla eskiyi silip süpürdüğü bir devirde yaşadıklarımdan, çok geniş, çok ufalanmış, ço kayrımsız bir kitlenin içinde eriyip kaybolmamak için yalnızlıklarına sarılıyorlardı belki de: Kitle içinde eriyip kaybolmak adeta yok olmak demekti onlar için.

Evet, yalnızlık güç: ama bir ordinatörün istatistik hesaplarına yarayan sayısız rakam arasında bir rakam olmak daha da güç!..

-------------------------------------------------------------
Denemenin içinde bulunduğu kitap hakkında:
*Dil ve Düşünce, MULTILINGUAL YAYINLARI, DİLBİLİM KATEGORİSİ
(dil ve düşünce ile beraber diğer iki kitabın tek kitap olarak basımı) 2001 İstanbul

*Josef VENDRYES, çeviri: Berke Vardar, Yeni İnsan yayınları: VII. İstanbul 1968. (dil ve düşünce kitap olarak ilk basım)
DİL VE DÜŞÜNCE İNCELEMESİ: Önce bir radyo konuşması olarak hazırlanmış hazırlanmış, sonra Paris Üniversitesi Dilbilim Enstitüsü tarafından yayımlanmıştır (1954)
Sezai EkinciOctober 9, 2015, 12:09
[1]
Çevrimiçi Üyeler
0 Üye 13 Ziyaretçi