DİL VE YABANCILAŞMA (Adnan Çelik)
21/07/13 | YORUM SAYISI 0 | GÖRÜNTÜLENME 1904 |    Ters Dizgi
DİL VE YABANCILAŞMA
Adnan Çelik

Yazmak! Ne ilginç bir deneyim insanlık için. Sümer rahipleri Ziggurat mabetlerinin duvarlarına ilk simgeleri kazıdığından beri bütün uygarlık coğrafyasını büyüleyen bir eylemin somut külliyatıyla ölçüyoruz insanlığın gelişim seyrini. Bütün anlamların tek değer ölçüsüne dönüşen bu eylemin insanlarda yarattığı sembolleştirme kapasitesi alabildiğine gelişirken aynı zamanda insanların; içsel süreçlerindeki tanımlama yoğunluklarını bu sembolleştirme kapasitesinin alanına indirgenmeye çalışan bir tahakküm biçimini de yarattıklarını görmek nasıl da acıtıyor bireyi!

Daha önce birey doğanın gerçek özüyle etkileşim içerisinde sürekli birinci temel gerçekliğe yönelik imge-anlam ilişkisi yaşıyordu. Dışarıda gördüğü, etkidiği, etkilendiği herhangi bir nesne onun için sınırları dilin hiyerarşi kalıpları tarafından belirlenmiş bir durumda değildi. Zihninde hiçbir zaman nesneleri kategorize edecek, içsel farklılıklarını yok etmeye yönelik bir genelleme yanılsaması oluşturmadı. O dokunduğu her ağacı, kokladığı her çiçeği, okşadığı her hayvanı sadece “0” olarak gördü, tanıdı, hissetti. Bilim kendi nesnel paradigmasını oluştururken ve bu nesnellik vurgusuyla beraber her şeyi sayısal verilere dönüştürürken en çok da dilin söylembilimsel mantığına sığındı. Dilin her şeyi kuşatabilirlik iddiası ve bu iddianın temel dayanağı olan “genelleme” mantığı aslında insanlarda gelişen sembolleştirme kapasitesinin kendini ortaya koyma, bütün yaşam alanlarındaki anlam odaklarını kendi tekeline alma girişimiydi.

Levi-Straus uygarlık paradigmasının lügatçesindeki “ilkel”, “barbar”, “yabani”, “öteki” vb çağrışımları son derece kötü olarak nitelenen toplumların dili konuşmaması, yani sembolleştirme kapasitesinin dilin somut dışavurumlarına hapsetmemesi durumu ile onların doğayla olan ilişkilerindeki mükemmel uyum ve bilgi donanımı arasında bir ilişki kurar. Örneğin Afrika’daki bir yerli kabiledeki birey; bilim tarafından aynı kategoride görülen bitkiler hakkında o kadar derin ve ayrıntılı bilgilere sahiptir ki onları hiçbir zaman A ya da B bitkisi olarak görmez. Çünkü dışarıda ya da işlev olarak aynı görülen bu bitkilerin aslında çok içsel farklılıkları vardır.

Zihinde yaratılan soyutlama dünyası, imgelerin çağrışımsal alanlarında büyük coğrafyalar kateder. Ama dil bu imgeselin farklılık çağrışımlarını yutar ve en sonunda genel bir kabul durumu yaratan sınırlı kod-anlamlar üretir. Bu noktadan sonra gerçekliğin dili kurmasından ziyade, dilin gerçekliği kurduğu bir bağlam gelişir. Bireyi sürekli tedirgin eden, onu boşlukla yüzleştiren ve her zaman zihnini bulandıran bir eksiklik duygusunun kaynağı aslında burada, yani dilin genelleyici mantığının ürettiği sınırlı kod-anlamlarla gerçeği açıklayabilme iddiasının absürtlüğüdür.

Yazıyı kullanmayan topluluklar üzerinde yapılmış antropolojik çalışmalar bize aslında bu toplumların dili kullanmamalarının dezavantajından ziyade avantaj yarattığını göstermektedir. Yazıyı kullanmayan bu topluluklarda bilinçaltı neredeyse yok gibidir. Çünkü hissettiklerini dilin sınırları içerisinde anlatmaya çalışarak indirgemeye yani gerçeği parçalamaya çalışmamaktadırlar. Bu nedenle de herhangi bir eksiklik duygusu hissedilmemekte, bu da onları günümüz uygarlığının yaşadığı bütün hastalıklı durumlardan korumaktadır.

Zihinlerinde yarattıkları imgelerin sonsuz çağrışım özgürlüğü ve özgürlüğü dil alanına taşıyarak yutmak, parçalamak, çarpıtmak, indirgemek gibi bir yanılsamaya düşmedikleri için belki de onlar bizden daha sağlıklı olabilmektedir!

Lacan; özne imgeselden simgesele yani dil öncesinden dil alanına girince parçalanır ve bu yüzden bilinçaltı oluşur derken aslında bütün bu durumu özetlemektedir.
tutunamayanlarJuly 21, 2013, 1:23
[1]
Çevrimiçi Üyeler
0 Üye 9 Ziyaretçi