Şampuan
21/05/20 | YORUM SAYISI 0 | GÖRÜNTÜLENME 29 |    Ters Dizgi
Aslında bu sizin için komik bir hikâye olabilir. Benim için çok komik değildi. O yüzden okumaya başlamadan önce gülmeyeceğinize söz verin. Ben ki bu hikâyeyi zihnimde, bir kırık şişenin içinde, şişe kırık olmasına rağmen saklıyorum. Bir ölüyle birlikte hem de.

O gece bir rüya gördüm. Öyle bir rüyaydı ki uyanınca rüyamdaki meyvelerin elime bulaşmış olduğunu sandım. Rüyamdaki vazo da salondaki vazonun aynısı olunca büsbütün aklım kaçtı. Gerçeğin ayırdına varamadım. Gerçeğin ayırdına varamadım, ama ayırdına varamadığımın da farkındaydım. Böyle zamanlarda bir mısır tanesi hayal ederdim ki kendime geleyim. Mısır tanesi zihnimde kamaşır ve beni beş duyumun algılayabildiği eşiğe yeniden taşırdı. O geçici aydınlanmadan sonra anlayıverirdim yine gecenin altında kaldığımı. Evimizin çatısı altında. Büyük ağacın dalları altında. Yıldızların altında. Gökyüzünün altında.

Aynı gökyüzünün altında bir de kuşumuz vardı. Bembeyazdı. Bir de kafesi. Birkaç ay oluyor onu da rüyamda görmüştüm. Ben oturuyordum. Pencereler açıktı. Sehpanın üstünde çay bardağım vardı. Çay tabağında ise o durmuş çocukluk arkadaşımmış gibi konuşuyordu benimle. Misketlerden bahsediyordu. Yakaladığımız, öldürdüğümüz süs balıklarından. Birden uçtu ve pencereden çıktı sonra. Bir süre açık pencereden baktığımı anımsıyorum. On üç yaşındaydım. Saçlarımı yana tarardım. Uyandığımda kuşumuzun kafesinde aynasıyla konuşurken bulmama rağmen, başka bir rüyada o açık pencereden dönsün, sevineyim istedim hep. Dönmedi.

O sabah kuşumuzun kafesinden aldığım aynayı bisikletimin selesine monte etmeyi akıl ettiğim için kendimi ayrıca zeki ve mutlu hissediyordum. Bisikletim, bana biraz dayımı anımsatıyordu. Ona dayı desem olmazdı biliyorum. Ama ona dayı demekten de kendimi alıkoyamayacağımı seziyordum. Bir gün ona dayı dedim. Ses yok. Yakışıklı dayım benim dedim. Konuşacak gibi oldu ama sustu biliyorum. Bazen bana da öyle olur. Tam dudaklarım hareket edecekken, beynimde iki el yelelerini tutar kelimelerin. O yüzden onu anlayabiliyorum. Dayım benim. Yakışıklı dayım. Üzgün olduğum zamanları hissederdi sanki. Kırmızı boyası daha bir koyulaşır, pedalları iyice ağırlaşırdı.

Dikiz aynası dayıma çok yakışmıştı. İnsan arkasını neden hep görmek ister? Türbelerin, mezarların önünden geçerken içim ürperir. En çok oralardan geçerken arkamda olup biteni görmek isterim. Çünkü oradakiler de, benim içimden geçenleri görüyorlar sanırım. Bir gün oradan geçerken o kızı düşünmüştüm. Ona bir elma uzattığımı. Uzun sarı saçlarını yana atıp elmayı ısırışını. Sonra, aynısını o gün rüyamda görmüştüm. Sonraki zamanlar ordan geçerken bir şey düşünmemek için şarkı söylemeye başladım. Yanlışlıkla kötü şeyler düşünmekten korktum hep. Dikiz aynasını taktığım gün yine korkarak geçerken takkeli türbenin ordan, aynanın yansımasından seyrettim arkamda olan biteni. Ardımda kalan yolu. Takkeli türbenin yeşil takkesini. Her ne kadar ayna göstermese de sırtımda kâbustan çıkmış bir şeyler vardı sanki, kovalıyordu. Belki de ayna bunu hissettiriyordu bana. Belki de aynayı götürüp kafese geri asmalıydım diye düşündüm, ama geri dönmedim. Bulutları seyrettim yol boyu. Benimle yarışacak oldular. Sonra büyüdüler, büyüdüler. Sanırım bir tanesi düştü. Kendimi onun içinde buldum.

O bulutun içinde, dükkâna varana kadar bisiklet sürdüm. Dükkâna girdim. Ben girer girmez babam iki paket sigara bir de nane şekeri alıp, şapkasını da kafasında ters çevirip çıktı. Çıkarken bir şey demedi. Masada duran mektubu okuma, elmayı sakın yeme de demedi. Önce radyoyu açtım. Sonra okumaya koyuldum. Evi satıp İstanbul’a yerleşmek istediğinden bahsediyordu. Bitirmeden bıraktım. Radyoyu kapattım. Kafamın içinde bir sessizlik bulutu oldu. Uzun süre kaldı. Renk değiştirdi mi o süre içinde bilmiyorum. O an dükkânın içindeki kolileri fark ettim: Kolonya. Pastel boya. Sigara. Kadınlara çamaşır. Çocuklara pijama. Zeytinyağı. Traş köpüğü. Çay. Helva. Bir de küçük küçük resim defterleri vardı. Kapağında tıpkı ona benzeyen bir kız resmi… Altın saçları, kahverengi güzel gözleriyle, tıpkı onun gibi bakıyordu. Vitrini süslemek için sabırsızlandım. O sırada küçük bir koli daha gördüm. Üzerindeki bantı söktüm. İçinden bir şişe çıktı. Daha önce hiç görmemiştim. Açtım kokladım. Çok güzel kokuyordu. Üzerinde yaldızlı harflerle “saçınızı parlatır” yazıyordu. Cam kenarına geçtim. Avucuma biraz döktüm. Kıvamlıydı. Saçıma sürdüm. Biraz daha sürsem gerçekten çok parlatacaktı. Biraz daha sürdüm. Sonra yana taradım iyice. Karşıdaki berber dükkânının yansımasına karışan yüzüme baktığımda eskisinden biraz daha yakışıklı olduğumu düşünmüştüm. Saçımın güzel kokusu burnumda, yeni gelen malları vitrine dizmeye koyuldum. Kolonyaları en üst rafa dizmiştim. Hatta ilk rafın tamamına kolonyaları dizdim. Sonraki rafa pastel boyalarını. Sonra hepsini indirdim. Baştan dizmeye başladım. İlk rafın tamamına zeytinyağı tenekelerini dizdim. İkinci rafa çocuk pijamalarını. Hepsini tekrar indirdim. Üç raf vardı. Üçüne de resim defterlerini dizdim. Dışarı çıktım baktım. Buradan geçse kesin anlayacaktı. İndirdim. En sonunda hepsini karışık dizdim. Sağ alt köşeye bir dışarı bir içeri bakacak şekilde iki resim defteri yerleştirdim. Sonra bir çay söyledim. Fena yağmur yağıyordu. Tabureye oturup, çayımı içerken resim defteriyle bakışıyordum. Bunu yaparken kafamdaki sessizlik balonunun içine bir kuş cıvıltısı girdi. İki salıncak. Birdemlik. Sonra balon patladı. Çünkü resimle adamakıllı konuşmaya başlamıştık. Tam o sırada sokakta onu gördüm. Vitrine bakıyordu. O, hem resim defterinden hem vitrinin arkasından doğru bana bakıyordu. İki bakış, birer ışık halini alıp tam gözlerimin önünde kesişiyordu. Masadaki elma ise parlıyordu, kırmızıydı tıpkı rüyamdaki gibi. Aldım ve çıktım birden. Yanında durdum. Biraz daha durdum. Yağmur hala yağıyordu. Elmayı uzattım gülümsedi yine. Elmayı almadı. Burnuma saçıma sürdüğüm şeyin kokusu geliyordu. Yanaklarımdan beyaz beyaz köpükler akmıştı. Gerçek miydi? Köpük? Elma? Gülüşü? Yağmur? Bir mısır tanesi hayal etmeye çalıştım yine. Mısır! Mısır! Gelmedi. Parlamadı. Çıkamadım. Asfalta değsem elimi orda mıydı?
Bisikletime bindim.

-Dayı dedim, elma yer misin?
-Yok, dedi.
-Kağıt oynayalım mı?
-Ben o işlerden anlamam.
-Beni biri patlıcan diye bostana ekse.?
-Gerek yok ki, şimdi de benziyorsun.
- O zaman benim için bir mısır tanesine dönüşemez misin? Üç saniyecik.
- …
-Dayı?
….
- Sen hiç ağladın mı?
….
Dayım artık cevap vermiyordu. Yağmur hala yağıyordu. Kuşumuzun aynasından köpüklenen saçlarımı görüyordum. Hala Yanaklarımdan doğru akıyorlardı. Eve varır varmaz bisikletten aynayı çıkardım. Kafese koştum. Kuş ölmüştü. Yalnızlıktan mı ölmüştü yani şimdi? Hiç de sırası değildi. Günlerce hem mısır tanesinin hem kuşumuzun, rüyamdaki o açık kalan pencereden bana dönmesini bekledim, sevineyim istedim. Dönmediler.

O günün anısı, bu şekilde doldu kırık şişeye. Bazen içine göz ucuyla bakıp misket atar, gazoz dökerim. Bazen de sadece üflerim.












laleMay 21, 2020, 5:18
[1]
Çevrimiçi Üyeler
0 Üye 17 Ziyaretçi