İNCELEME: NEDEN TARKOVSKİ OLAMIYORUM
12/12/14 | YORUM SAYISI 0 | GÖRÜNTÜLENME 4291 |    Ters Dizgi
Zaman zaman çok ayrıntı verip, sanki filmin tamamını anlatacağım gibi bir his verebilirim size ama müsterih olun bunu bütün bir film için yapmayacağım.
Murat Düzgünoğlu’nun yönetmeni olduğu 2014 yapımı film; 20. Gezici Festival kapsamında 28 Kasım Cuma günü saat 19:00’da Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda gösterildi. Daha önce çok yerde gösterilmiş, hatta ödüller almış sanıyorum. Filme ilgi oldukça fazlaydı, salon tamamen doluydu. Filmden sonra yönetmenle kısa bir söyleşi yapıldı.

Filmle ilgili kafamda kalan iki şey var. Birincisi, filmin giriş sahnesi; ikincisi, yönetmenin filmden sonra sorulara verdiği cevaplar.

Filmin girişi bence izleyicilerin büyük çoğunluğu tarafından filmin en etkileyici sahnesi olarak anlatılabilir. İzleyiciyi tamamen içine çekiyor. Depresif bir müzik eşliğinde nerede olduğunu anlamadığınız suyun dibinde kamera ilerliyor. Suyun altında birçok nesneyi bilinçaltınıza işliyor. Ben önce musluğa benzer şeyleri fark edip, buranın çok uzun zamandır kullanılmayan bir yüzme havuzunun dibi olarak düşündüm. Kamera ilerlerken gözüme çamur tortuları arasında kalmış kırık bir gözlük, ne zamana ait olduğu belli olmayan “Kütahya 5.5 ile sallandı” diye bir gazete manşeti, Haydarpaşa Gar’ına ait bir fotoğraf, oyuncak bir bebek bacağı takıldı.

Bahsettiğim giriş sahnesi sahilde ve kısmen suyun içinde yatan birisinin yanında sona eriyor. Tam sona erdiği anda, doğal olarak anlıyorsunuz ki, az önceki görüntüler bir havuza değil, muhtemelen 17 Ağustos depreminde denize gömülen bir yerleşim yerinden suyun altında kalan izlerine ait. Sahilde yatan kişi ise Bahadır: Filmin başrol oyuncusu.

Bahadır sahilde yatarken tabi kameranın yanına yaklaşmasıyla önce göz kapakları kımıldıyor, sonra parmağını oynatıyor. Fakat tam o sırada biraz öteden olanca hızıyla koşarak gelen siyah bir köpek beliriyor. Yavaş çekimde gösterilen köpeğin koşuşu, görsel açıdan oldukça keyifli. Köpek Bahadır’ın yanına varınca duruyor ve Bahadır’ın etrafında onu kokluyorken sahne burada kesiliyor. Meğer buraya kadar olan bir rüyaymış. Tabi şimdi diyeceğim şeyi daha sonradan arkadaşlarımdan öğrendim, ne kadar doğru bilmiyorum; aslında Bahadır’ın sahilde bu şekilde yatması ve köpeğin koşarak gelmesi Tarkovski’nin filmine yapılan bir atıfmış.

Film, Bahadır’ın gerçek hayatına geri dönüyor. Bahadır, idealleri olan, 35’lerinde bir yönetmen. Ama daha yaşlı ve sürekli yorgun ve mutsuz bir karakter çiziyor. Tarkovski gibi sanat filmleri çekmek istiyor. Fakat isteklerini gerçekleştirmesi o kadar da kolay değil. Filmin ortalarına doğru filme dahil olan ailesi, orta sınıfın altı sayılabilecek bir aile. Dolayısıyla zor ekonomik şartlarda yaşıyorlar. Para kazanabilmek için bir sürü yokluk içerisinde, sanat filminin aksine ticari kaygılar güden TV filmleri ve tanıtım filmleri çekiyor. Hayatını bu şekilde sürdürürken, üniversitede okuyan erkek öğrenci evinin çok iyi betimlendiği bir evde arkadaşlarıyla kalıyor, çekeceği sanat filmi için kendi senaryo yazıyor. Film içerisinde daha sonradan ayrıldığı bir kız arkadaşı ve Bahadır’a bir anlamda akıl hocalığı yapan ödüllü roman yazarı bir arkadaşı var.

Filmin akışı, giriş sahnesinde sizi içine çekmesiyle uzunca bir süre izleyiciyi sıkmadan ilerliyor. Ancak bana göre, bazı yerlerde ana hikayeden koparak başka hikayelere kayıyor. Film sırasında bunu anlamıyorsunuz ama film bittikten sonra filmi kafanızda başa sarıp tekrar kurgularken o sahnelere ne gerek vardı diye sorabiliyorsunuz. Mesela yukarıda bahsettiğim kız arkadaşıyla ayrılıyor ve bu ayrılığa dair birkaç sahne bence ayrı bir hikayenin konusu. Yine Bahadır’ın ödüllü yönetmen arkadaşıyla olan kısmen bazı diyalogları bana göre çok gerekli değil.

Filmin en beğenmediğim ve bana göre fazlasıyla başarısız bulduğum yanı ise filmin imgeler üzerine kurgulanmış olması. “Neden Tarkovski Olamıyorum?” derken film zaten başlangıçta Tarkovski filmine atıfla başlıyor ve ilerleyen bölümlerde Bahadır’ın odasında geçen iki sahnede kamera Tarkovski’nin sözünün yer aldığı bir afişe odaklanıyor. Filmin başında suyun altında geçen bir kartpostalda gösterilen Haydarpaşa imgesi de filmde kullanılıyor ve fotoğrafçı olan Bahadır’ın ağabeyi sürekli Haydarpaşa fotoğrafları çekiyor. Başka şeyler de çekmesi gerektiğini söyleyen Bahadır’a ise; zaten otel yapacaklar, çekebildiğim kadar çekeyim diyerek yine mesajı dolaylı değil doğrudan verme gayretine giriyor. Bir sahnede Yılmaz Güney fotoğrafı bariz şekilde sahnede odak olurken, daha sonra Ahmet Kaya hakkında mesaj verilmek isteniyor ve 2 sahnede Ahmet Kaya’nın 2 farklı şarkısı hem çalıyor hem de oyuncular tarafından eşlik edilerek oynanıyor. Bende sanki bu şarkılar filme değil de film bu şarkılara çekilmiş gibi bir hava oluştu. Ayrıca son dönemde Türk sinemasında Issız Adam, İncir Reçeli gibi filmin diğer olumsuzluklarını örtmesi için lokomotif görevi gören eski şarkıları öne çıkarma trendine Murat Düzgünoğlu’nun da kapıldığını hissettim.

Film hakkında başlıca görüşlerim bu kadarken biraz da film sonunda gerçekleştirilen kısa söyleşiden bahsetmek istiyorum. Filmden sonra yönetmene ilk soru olarak kurgunun tamamen yaşanmış bir hikayeden mi oluşturulduğu soruldu. O da kendisinin kısmen benzer şeyler yaşadığını söyledi. İkinci sorulan soru en derinlemesine olan soruydu. Soruyu soran kişi tahmin ediyorum, sinema sektörü içerisinde veya sektöre girmeye aday birisiydi. Sanat filmleriyle sinema filmleri arasındaki makası kapatmaya yönelik olarak ne yapılabilir, bu konuda yönetmen ne düşünüyor ve mümkün mü diye bir şey sordu. Benim için yönetmenin burada verdiği cevaplar tam da zurnanın zırt dediği yerdi. Yönetmen nihai olarak bunun çok zor olduğunu ve bunun üzerine çok şey konuşulabileceğini söyledi. Ama bu nihayete varmadan önce görüşünü destekleyen örnekler bence fazlasıyla yersiz oldu. Dostoyevski’nin kitaplarının da ticari bir amaç taşımadığını fakat bugün dünya klasikleri arasında sayılan çok başarılı yapıtlar olduğunu söyledi. Bir anlamda filmini klasikler arasında yer almaya aday, kendisini de Dostoyevski mertebesinde görmeye başlamış gibi geldi bana. Şimdi diyeceksiniz ki, bir cümlesinden nasıl böyle bir yargıya vardın, haksızlık ediyorsun. Ben de kendimi yönetmenin sorulan diğer soruya verdiği cevapla savunacağım. Sorulan diğer soru neden Türk bir yönetmen değil de Tarkovski olamamak filmin temasıydı. Yönetmen buna dünya sinemasında Tarkovski algısının zihinlerde kapladığı yerin çok farklı olduğunu, Bahadır karakterinin hem o çok yukarıyı hedeflediğini ama aslında ne kadar da uzak olduğunu belirtti. Yakın çevresini oluşturan örneklerin ideale girecek hedef olamadıklarından bahsetti. Burada bende şu algı oluştu, kendi benzer hikâyesinden yola çıkarak çektiği filmde Bahadır karakteri az çok yönetmeni temsil ediyordu. Bahadır, Türk sinemasında kendine hedef bulamıyor, dolayısıyla yönetmen de. Ve bir önceki soruya verdiği cevaba gelirsek, bu filmiyle sanat filmi alanında ödülleri ve şöhreti yakalayan yönetmen aynı zamanda filmini klasiklere layık görürken kendisini de Dostoyevski ile kıyaslayacak mertebede görme cüretini de kafasında kurgulamış. Filmin kısa süredeki başarısı ya da o anda sahnenin heyecanı buna neden oldu, bilemiyorum. Ertesi gün Tuncel Kurtiz’in festival kapsamında “E-5Ölüm Yolu” belgesel filmini izledim. Kıyaslamam şu oldu: Birileri kendini bir yere konumlandırmaya çalışır, birilerini de insanlar bir yere konumlandırır.

Bu kadar laftan sonra özet olarak; giriş sahnesini bu filmden alın, geriye neyi kalır ki?

İnceleme: Burak YARDIMCI
laleDecember 12, 2014, 5:10
[1]
Çevrimiçi Üyeler
0 Üye 3 Ziyaretçi