LA VİE DE BOHEME
26/01/14 | YORUM SAYISI 0 | GÖRÜNTÜLENME 3208 |    Ters Dizgi

Lirik şair Marcel, Arnavut ressam Rodolfo, İrlandalı besteci Schaunard
Film bu üç yoksul, kimsesiz sanatçının zaman zaman gülünç, zaman zaman acıklı hayatını anlatır.
Film, 19.yy ın en etkili kitaplarından olan Henri Murger'in La Boheme adlı kitabından damıtılmıştır.
Kitap bir bakıma sanatçının destanıdır. Ancak Türkiye'de baskısının yapılmıyor ve bilinmiyor olması ilginçtir.

yeniakademya.org sitesinde bulduğumuz, Bohem yaşamını ve Henri Murger'i bize tanıtan yazıyı paylaşmamız da isabetli olacaktır.

Yazının altında filmi izlemeniz mümkündür.

Rukiye Avcı

Bizde “Bohem” yanlış anlaşılır. Üstad’ın, Efendi Hazretleri’ni tanımadan önce bir Bohem hayatı olduğundan çok söz edilir ama, yalan yanlış. Sanılır ki Bohem, akşamcılıktır, savrukluktur, serkeşliktir.

Selim Gürselgil’in Fikrin F’si’nde belirttiği gibi, Bohem, sanatı uğruna, evini, barkını, dünya ve kariyer hayatını terkedendir. Sanat uğruna, dünyayı ayakları altına alandır. Böyle bir hayata ve bu hayata atılan kimseye “Bohem” denir. Sanat ve eser gayesi olmayan yerde “Bohem” de yoktur.

Öyleyse, öncelikle dünün “Bohem” tipini ve “Bohem” hayatını tanıyalım. Tanıyalım ki, bugünün “Militan” tipi ve “Militan” hayatı arasında ne gibi benzerlikler olduğunu hep beraber görelim.

Bu hayatı bize tanıtan en önemli kaynak, Henri Murger'in (Anri Mürje) La Boheme adlı eseridir. Bu eser, bir devrin başucu kitablarından olmasına rağmen, günümüzde çok az bilinir. Bizim bildiğimiz kadarıyla, Türkiye’de en son 1958’de basılmış ve piyasada bulunmamaktadır.

Buradan başlayalım…


HENRİ MURGER KİMDİR?

Henri Murger, 1822’de Paris’te doğdu. Babası kaba saba, duygusuz bir adamdı, hem terzilik hem de oturduğu apartmanın kapıcılığını yapardı. Günün birinde Anriet Tribu adında bir işçi kızla evlendi. Henri Murger bu birleşmeden dünyaya geldi. Onbeş yaşına geldiğinde annesini kaybetti. Bundan sonra çok acı çekti, çalışıp kendi hayatını kazanmak zorundaydı; çünkü babası onu bedavadan beslemek istemiyordu.

Genç yaşta hayat mücadelesinin içine düşen bu adam, önce bir avukatın yanında iş buldu. Sonra oradan kaçarak, ünlü Rus romancı Tolstoy’un yanına girdi. Tolstoy o zamanlar Rusya’nın Paris büyükelçisiydi. Henri Murger muhtemelen bu sırada romancılığın zehrini kapmıştı. Ama romancı olmak için de Bohem hayatını tanımak şartı vardı. Babası yeni bir kadınla evlenip Henri Murger’i sokağa atınca, kendini, lafını çok duyduğu ama kendisini henüz tanımadığı Bayan Bohem’in kollarında buluverdi.

Evvelâ romancılığın zehrini kaptığını kendisi de bilmiyordu. Paris’in büyük ressamlarından biri olabilmek için günlerini ve gecelerini boşuna heba etti. Fakat hayatını sanatıyla kazanmak zorunda olan “bahtsızlar” arasında geçirdiği korkunç sefalet yılları, onun ressamlığına bir şey kazandırmayıp, aksine şairlik yönünü gittikçe kuvvetlendirdi. Resmi bıraktı, edebiyata daldı. Çok çalıştı. Korkunç fadakârlıklara katlanmak zorunda kaldı. Sokakta geçirdiği geceler, açlık, hastalık onu yıldırmadı.

Nihayet katlandığı bütün bu zorlukların, vereceği büyük “eser” için bir hazırlıktan, bir etüd’den ibaret olduğunu farketti. Yaşadığı korkunç hayatı ve bu hayat içinde şahid olduğu sahneleri kaleme alan, daha doğrusu hicveden, gülerek anlatan bir eserle, bir gün edebiyat çevrelerinin dikkatini çekiverdi: Bohem Hayatından Sahneler…

Eser, onu sadece Fransa’da değil, dünya çapında bir şöhrete kavuşturdu. Almanca’ya, İngilizce’ye, İtalyanca’ya, derken bütün dünya dillerine çevrildi. Henri Murger bundan cesaret alarak, Teodor Barier ile birlikte beş perdelik Bohem Hayatı isimli bir de komedi yazdı. Bu, şöhretini daha da arttırdı. Sonunda, aynı hayatın içinden yetişen bestekâr Puccini, bu komedya üzerine ünlü La Boheme operasını icad etti ve aynı zamanda Henri Murger’i de sanat âleminin ölümsüzleri arasına sokmuş oldu.

Henri Murger, tam Bohem hayatından kurtulmuştu ki, yaşadığı sefil ve aynı ölçüde sefih hayatın darbelerine dayanamayan vücudu, bir hastahane köşesinde içindeki “hayat” adlı özü kusuverdi. Öldüğünde 39 yaşındaydı. Geride bir servet değilse de, bir tek eser verebilmiş ve bu bir tek eseri verebilmek için yaşamış bir ibret hikâyesi bırakmıştı.

MÜTERCİMİN SÖZLERİ

Henri Murger hakkında La Boheme mütercimi Turhan Göker şu sözleri söyler ki, bizce bunlar da esere dahildir:

- “Murger sağlam karakterli bir gençti; namuslu, cesur, azametli, merhametli, çok yumuşak ruhluydu; iyiliği bazen fedakârlık derecesine varırdı; çok mahçubdu. Yalnız, sanat alanında kendini korumayı bilir, düşünce ve inanışlarından hiçbir şey fedâ etmez, gerekirse uğrunda aç, sefil kalır, kimseye el açmazdı. İki büyük kusuru vardı; içkiye ve kadına düşkünlüğü… Çok sevdiği anasından ayrılınca kadın şefkatine hasret çekmiş olmasını, yaşadığı nizamsız, sefil, ümid kırıcı hayatın icabı ayyaş olmasını mazur görmek istiyor insan.

Murger, La Boheme’de, o devrin sanatçılarını, onların aşklarını, hayatını parça parça göstermek istemiştir. İdeal sahibi gerçek bir sanatçının her şeye rağmen nasıl yetiştiğini gösteren bu eser, sanatçıların bir nev’î destanıdır. Bohem her yerde vardır. Her çağda yaşayan bir sanat topluluğudur. Şöhret ve ölüm buradan başlar. Murger’in bu eserine yazdığı önsözü ibretle okumak gerekir. Yazar orada sanatçı olmak isteyen gençlere güzel öğütler verir."

LA BOHEME YAHUT NEFSİN FEDÂSI

Bu eserde adı geçen Bohemler, dram yazarlarının tasvir ettikleri kaatil, hırsız makulesi haydutlar, değildirler; kezâ ne oldukları bilinmeyen basit serserilerle de ilgileri yoktur.

Bizim Bohem kahramanlarımız, artık nesli tükenmiş bir ırktır; fakat bu kahramanlar her zaman ve her yerde yaşadılar. İyonya kırlarında şarkı söyleyip şiir okuyan, günü gününe yaşayan Bohemler vardı. Bohemler Ortaçağda da yaşadılar, Rönesanstan önceki günlerde, büyük bir Bohem olan şair Viyyon yaşadı; daha niceleri yüzyıllar boyunca birçok ülkeden geçip gittiler.

Eskiden olduğu gibi bugün de sanattan başka bir geçim vasıtası olmayan bir insan, sanatçı olmaya kalkışan her ferd mutlaka Bohem hayatından geçmek zorundadır. En parlak şöhretler bile vaktiyle içinde yaşadıkları Bohemin hayalinin tatlı, acı hatıralarını mesud günlerinde daima anarlar. Gençliğin ümid dolu Bohemden geçebilmesi için insanın elinde iki silah vardır: Yirmi yaşın gençlik güneşi, bir de fukaranın serveti olan ümid…

Meraklı okuyucular, her şeyden şübhe eden efendi kişiler, kısaca her şeyi titizlikle inceleyenler için şu Bohem’i bir kere daha tarife kalkışırsak şöyle diyebiliriz: Bohem hayatı, sanat hayatının başlangıcıdır. Yani bu hayat, Fransız Akademisi’ne, Kimsesizler Yurduna, yahut morga giden yolun başıdır…

*

Bohem mensubları “istikbali parlak” denilen gençlerden seçilir. Bu gibiler, gündelik hayatın icablarından haberleri olmadığından, ilk eserlerini vücuda getirdikleri zaman işin bununla biteceğini sanırlar, halkın koşa koşa gelip başarılarını alkışlamasını beklerler; sanatın karın doyuracağına inanırlar. Bu tiplerden birkaçı vaktiyle “sanat sanat içindir” düsturuna ayak uydurarak bir cemiyet kurmuşlardı; zavallıların nasıl hayatta kalabileceklerini düşünmek bile imkânsızdı. Bu saf ruhlu kimselerin ifadesine göre sanat, sıkıntılar arasında, bir nev’î ilahlaşmaktı. Oysa günleri, Tesadüf’ün kendilerini arayıp bulmasını, ellerinden tutup şöhrete götürmesini beklemekle geçerdi. Ne gülünç kahramanlıktı bu!

Hemen şunu da söyleyelim ki, Bohem’in bağrına sığınan bu gibi gençlerin sefaletleri merhametle karşılanmıştır; çünkü akl-ı selime davet edilerek, yüz kuruşluk bir altun sikkenin “Beşeriyetin Kraliçesi” sayıldığı ondokuzuncu yüzyılda, kendilerine bunu hatırlatanlara yüzlerini çevirmiş, “Sizler maddiyatçı insanlarsınız” demişlerdir.

Bir bakıma mânâsız gibi görünen bu fedakârlıklarında haklıydılar. Bağırmadılar, ağlamadılar, kendi istekleriyle yüklendikleri dayanılması zor hayatın altında kaldılar. Çoğu, gerçek adını tıbbın söylemeğe cesaret edemediği o herkesçe bilinen hastalıktan, “Sefalet”ten öldüler. Eğer isteselerdi, bu hayatın henüz başlamış olduğu o çağlarda muvaffak olabilirlerdi. Bunun için de ihtiyacın bükülmez kanunları karşısında bir parça mantıkla hareket etmeleri kâfiydi; bu da pek zor bir şey değildi.

Şiir dünyasının engin semâlarında, hülyâ bulutları arasında uçarken, öte yandan da günlük ekmeklerini kazanmak için işçilik yapmasını bilmeleri yeterliydi. Fakat sağlam karakterli kimselerde görülebilecek bu “muvazene”, mantığın nasihatlerine kulaklarını tıkayan bu mağrur gençlerde yoktu. Bazısı genç yaşlarında can verdiler. Çoğu öyle eserler bıraktılar ki, ölümlerinden sonra onları meşhur edecekti; biraz daha gayret edebilselerdi, zaferlerini sağlıklarında görebilirlerdi.

*

Gerçek kabiliyetler ise er geç maksadlarını anlatırlar; dehâ ile sanat kabiliyeti denen şeyler, beşeriyetin tesadüf cinsinden kazâları değildir. Cemiyette sanatçıların varlığı şarttır, işte bundan dolayıdır ki, gerçek sanatkâr uzun zaman karanlıkta kalmaz; halk ona koşmazsa, o halka doğru eğilir. Dehâ bir güneştir, onu herkes görecektir. Kabiliyetse bir pırlantadır; uzun zaman keşfolunmayabilirse de, en sonunda daima meydana çıkar. Buna göre, farkında bile olmadan sanat âlemine dalan bir sürü lüzumsuz insanın isyankâr feryadlarına hak vermek doğru değildir. Böyleleri Bohem âleminin en süflî, en tembel, en sefil kütlesini teşkil ederler; tufeylî yaşamak onların ahlâk telâkkilerinin ana kaidesidir.

*

Şimdi biraz da gerçek Bohem’den bahsedelim. Gerçek Bohem mensubları, sanatın bağrına bastığı mesud insanlardır; sanatkâr oluşlarına şükrederler. Bohem’in bu bölümü de tehlikelidir, şöhrete giden bu yolun iki yanında uçurumlar vardır: Biri sefalet, biri de kendinden şübhe etmek. Ama hiç olmazsa bu yolun bir sonu vardır; Bohemler bu sona ulaşamasalar bile, şöyle uzaktan görebilirler…

İşte resmî Bohem budur. Resmî diyoruz, çünkü varlığı kabul edilmiştir, kendini isbat etmiştir; yine Bohemlerin dedikleri gibi, isimleri afişlere geçmiştir. Bunlar, güzel sanatlar dünyasında tanınmış şöhretlerdir, elde ettikleri malın markası, iyi kötü bir de fiatı vardır.

Bu Bohem mensublarının mükemmel şekilde düzenlenmiş gayeleri bulunur, buna erişebilmek için de her şeyden faydalanmasını bilirler. Yağmur, sıcak, toz, karanlıklar… Hiç, hiçbir engel bu yaman sergüzeştçileri yollarından alakoyamaz. Kötü huyları olduğu gibi, sağlam karakterleri de vardır. Başarmak uğrunda asla tereddüd göstermezler; durup dinlenmeden, geleceği fethetmek azmiyle savaşırlar; ihtiyacı alt etmelerine yarayan ibda kabiliyeti gibi can alıcı bir silahla vuruşur, her türlü zorluğun üstesinden gelirler.

*

Sabırla, cesaretle dolu bir hayat… Bu yolda yürürken düşmemek, budalaların, hasedlerin isnadlarına göğüs gerebilmek için kuvvetli bir kayıdsızlık sırrına, bir de vekar bastonuna dayanmak şarttır.



MİLİTAN HAYATI
Evet, ana çizgileriyle Bohem hayatı ve Bohem. Batı medeniyetini meydana getiren sayısız “macera”lardan biri. Nefsin “nefs için” fedâsı, dünyanın “dünya için” terki, tersinden bir hakikat arayışı ve vecd yolu.

İslâm ahlâkında bunun karşılığı “dervişlik”tir. Ama “derviş” denince de bugün insanlar yanlış anlıyorlar. Dağ başına çekilmiş keçi sağan adamı, toplum arasında kaybolmuş “iyiliksever”, alışverişinde dürüst kişiyi, insanları okuyup üfleyerek cebini dolduran sahtekârı “derviş” sanıyorlar. Dervişin sanatı, eseri nerede kaldı?

Biz yanlış anlamalara meydan vermemek için, Bohem hayatını okurken, onu gayeleştirmek yerine, ülkemizin militan, fedaî, “ihtilâlci” tipini hatırladık. "Beşeriyet çapında bir eser vücuda getirmek için” nefsini ayakları altına alan, dünyaya kafa tutan, evini, barkını, “saadetini” terk eden, zındanlardan ve ölümlerden geçen o “sanatkâr” gençliği…

Ne varsa onlarda var!

*

İBDA Mimarı’ndan nakledilen bir söz:

- “Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır. Resim, müzik, şiir, sonsuz sayıda… Bir yol bulup, o yolun dervişi olmak lâzım!..”


ESERDEN SEÇMELER

* Acaba hangisi evlâdır: İnanmış olmak için aldatılmaya daima göz yummak mı, yoksa daima aldatılmaktan kaçmak için hiç inanmamak mı?

* Hiç, hiçbir şey çalışmanın insanlara gündelik olarak ihsan ettiği neş’eye, kendi kendinden memnun olma duygusuna erişemez.

* Sizler ihtirastan ziyade i’tiyadın (alışkanlığın) kullarısınız!

* Yüksek felsefe, temiz edebiyat… İşte idealim!

* Dünya yüzünde ahlâktan başka yeni olan ne var ki?

* Arkadaşlık zekânın hodgâmlığıdır (kendini düşünmesidir, bencilliğidir), aşk ise kalbin…

* Saadet daima bedelini ister…

* Bugün, dünün meşhur yarını…

* Yarın mı? Canım, takvimin bir saçmalığıdır bu. Yarın, bugünün işini yapmamak için insanların uydurduğu bir bahanedir. Yarın belki kıyamet kopar; öyleyse yaşasın bugün!

* Aşçısının adı “tesadüf”tü. Çoğu zaman “Açık Hava Oteli”nde yatıyordu. Geçirdiği bu müthiş merhalenin sıkıntılarına rağmen iki şeyi yanından hiç eksik etmezdi; bunlardan biri neş’esi, diğeri de Paris’in hemen bütün tiyatro müdürlüklerine uğramış Öç Alan adındaki manzum piyesinin müsveddesi…

* - Canım, döşekleriniz de yok mu? Kuzum, siz neyin üstünde dinlenirsiniz?

- Ben Kader’e yaslanarak dinlenirim efendim.

* Hem şimdi öyle kuvvetli Türkler de kalmamış; varsa bile bu taraflara pek gelmiyor; sadece taklidlerini görüyoruz, maskeli balolarda hurma topluyorlar, Türk gene nazarımızda bir telâkkiden ibaret kalıyor. Bir arkadaşım Türkiye’de çok bulunmuş, o söyler, hakikî Türkler’le bizim memleketteki Türk geçinenler arasında çok büyük farklar varmış.

Sezai EkinciJanuary 26, 2014, 3:58
[1]
Çevrimiçi Üyeler
0 Üye 14 Ziyaretçi