THE BIG BLUE
08/08/13 | YORUM SAYISI 0 | GÖRÜNTÜLENME 2357 |    Ters Dizgi


Ersan ERÇELİK
Bazı filmler vardır, oynayışının üzerinden yıllar geçse de aklınızın, yüreğinizin en ücra köşelerine sinen küçük ama etkileyici sahneleriyle sık sık kendilerini hatırlatırlar size. Luc Besson'un filmleri genelde böyledir. Özellikle de "Leon" ve "Derinlik Sarhoşluğu", zaman zaman repliklerini hatırlatacak kadar unutulmaz hale gelmişlerdir.

"Derinlik Sarhoşluğu", bir dalgıcın otuz metre sonrası olan derin dalışlarda karşılaşma riski bulunduğu bir durumdur. Derinlikteki aşırı basıncın kandaki karbondioksit ve azot oranının arttırışı ve dengelenmesinde karşılaşılan zorluk nedeniyle, bedendeki uyuşma ve nefessiz kalama halidir. Sinir sisteminde yarattığı narkoz etkisi ve sarhoşluğa benzediği için de bu isim verilmiştir.

Usta yönetmen Luc Besson'un "mekan ve durum" konulu filmlerinin hâlâ en etkileyicisi olan "Derinlik Sarhoşluğu" (The Big Blue / Le Grand Bleu) ise, çocukluk arkadaşları Enzo ve Jacques etrafında gelişiyor. Siyah beyaz olarajk, geçmiş zamanın Yunanistan'da başlayan film, aynı zamanda yönetmenin ilk kez İngilizce olarak hazırladığı yapıtı.

Filmin başında Akdeniz kıyılarında birlikte büyüyen Enzo ve Jacques’ın ortak tek noktası dalış tutkusudur. Ancak bu tutku farklı boyutlardadır; Jacques denizle arasındaki özel bağdan dolayı dalarken Enzo heyecan arayışındadır.

Serbest dalışta dünyanın en iyi isimleri olan Enzo ve Jacques, yıllar sonra dünya şampiyonluğu için birbirlerine rakip olurlar.

İkisi için de ölümcül tehlikeler taşıyan bu rekabetin en yakın tanığı ise Jacques’a derin bir aşk duyan Johanna’dır.

Filmin başında Jacques'ı Peru'da buluyoruz. Yüksek irtifada dalma testleri yaparken... Bilim adamları onu insandan çok yunusa benzetiyorlar. Araya zaman giriyor ve onu Peru'da bulan genç ve güzel Johanna, iki eski arkadaşı Sicilya'nın muhteşem kıyısı Taormina'da dünya dalma şampiyonasında buluşturuyor.

Sonrasında, Eric Serra'nın düşsel müziği, kusursuz manzaralar, keyifli görüntüler eşliğinde, şiir gibi bir film izliyorsunuz.

Derinlik Sarhoşluğu, deniz üzerine bir methiye gibi... İki dalgıcın kendi aralarındaki dostlukla başlayan rekabetleri ve arada genç dalgıç Jacques’in bir sigorta şirketinde çalışan Johanna ile yaşadığı ilişki, filme büyük bir zenginlik katıyor.

Filmdeki en güzel sahnelerden biri de, Johanna'nın âşık olduğu Jacgues'in fotoğrafı yerine kalp atışlarını gösteren
endoskopisini New York'a kadar götümesi ve ona bakması... Böyle bir davranış ancak efsanelecek aşklar için geçerli olsa gerek.

Filmin, önemli iki karakterinin çocukluğuyla başlayan görüntüleri, yönetmenin çocukların dünyasına kondurduğu gizli bir kamera etkisini veriyor. Özellikle paranın dalarak çıkartılması ve sonrasında rahibin yaptığı ufak numara, çok akıllıca düşünülmüş. Filmin içinde kısacık bir başlangıç sahnesi olarak düşünülen bu bölüm, öykünün devamının nasıl geleceğini az-çok tarif eder.

Aralarındaki kıskançlık, özellikle Enzo'nun sabır zorlayan üstünlük taslamaları ya da korkup geri çekilmelerini izlemek keyif veriyor. Sonrasında dünkü çocuklar büyüyüp kocaman adam olduklarında, Enzo aynı çocukluğundaki hırslı, yenilmeyi hazmedemeyen karakterine; Jacques ise çekingen, genç yaşta babasını kaybetmiş olmanın da verdiği sessizliğine bürünür. İkilinin ilişkisi de çoğunlukla bu karşıtlıklar uyumu üzerine kuruludur.

Enzo’nun gerçek anlamda karakterini koruyan “İtalyan” annesi ve baskısı karşiısında ezilen Enzo'nun tuhaf halleri, kardeşi ve film boyunca dalma isteği uyandıran sahneleriyle film görsel bir şölene dönüşür...

Pek çok dalgıca da ilham vermiş olan film, milli dalgıcımız Yasemin Dalkıran’a da güç vermiş midir bilmiyorum. ancak gerçekten de yunuslarla yüzmek, derinlere dalmak arzusu uyandırıyor içinizde. O büyük suya kapılıp gitmek, tıpkı bir petrol işi için makineyle yüz metrenin altına inmişken, ağzılarına bir parmak alkol çalmaları gibi
gerçek sarhoşlukla baş başa kalmak istiyorsunuz.

Fransa'da Steven Spielberg'le eş değer tutulan Luc Besson, aynı zamanda son yıllarda giderek güçlenen Amerikan sinemasına karşı, Wasabi, Taşıyıcı gibi filmlerin senaryosunu yazarak, yapımcılığını üstlenerek Fransa'daki sinema endüstrisini güçlendirmek ve geliştirmek için kedni kurallarını uyguluyor.

1959'da Paris'te dünyaya gelen yönetmen, hem düş güçleriyle tanınan bir "balık burcu" erkeği hem de iyi bir dalgıç ve deniz tutkunu... Çocukluğunu dalgıç öğretmeni olan anne babasıyla birlikte Yunanistan ve Yugoslavya arasında mekik dokuyarak geçirmiş... 10 yaşındayken evcilleştirilmemiş yunuslarla yüzmeye başlayan Besson, ailesinin etkisi altında kalarak dalgıçlığa merak salmış.

Henüz okul yıllarında yazdığı "Le Petit Siren" adlı hikayesini senaryolaştıran Besson, küçükken tanıdığı İtalyan dalgıç Jacques Mayol’un etkisiyle, nefes almadan kendini denizin mavi sularına bırakan dalgıçların yaşamını ele alan esprili bir görsel şölen izlettirdi. Filmde denize tutkun olan bir adamın tutkusuyla sevdiği kadın arasında ikileme düşmesi konu edildi. Besson için oldukça kişisel Besson için oldukça kişisel bir yeri olan film, Avrupa’nın yanı sıra Amerika’da da oldukça başarılı bulunmuştur.

Film, bir yanıyla Johana'nın, bir yanıyla yunus ve denizin, bir yanında denizde yitirdiği babasını ve bir yanda da rekabetin derinliğini ve sarhoşluğunu gözler önüne seriyor. Böylece dört bir yanınız sularla kaplanıyor. Tıpkı filmin en etkileyici sahnelerinden biri olan, Jacques'in rüyasında (sanrı) denizin tavandan üstüne doğru indiğini görmesidir.

Bir piyano başında geçen Enzo-Jacques dialoğunda, Jacques Enzo’ya “Bana her şeyi anlat” diye sorduğunda, Enzo şaşkın bir şekilde "Ne hakkında?" diyesorar . Jacques'in yanıtı, deniz dışındaki hayatı ve başta kadınları tanımadığını gösterir: "Her şey".

Enzo doyasıya yaşamak ve ün peşinde koşarken, Jacques kedni derinliklerinde kaybolup gitmiştir. Bu nedenle üç kişinin arasındaki diyaloglar sessizlik sızdırır ve bazen sizi isyan ettirir. "Bu nasıl bir ilişki, bu nasıl bir insan" dersiniz. Bu filmden sonra Jean Reno bir film yıldızına dönerken, Jean Marc Barr daha arka planda kalmayı tercih etmiştir. Tıpkı filmdeki gibi.

Filmin güzel müzikleri, yönetmenin de arkadaşı olan Eric Serra imzalı. Ancak dip görüntülerde ben size Alex Fox'un gitarını konuşturduğu, Akdeniz ezgilerinin yer aldığı albümü "Guitar On Fire"ı öneririm. Filmle müthiş bir uyumu var.

Léon ve Beşinci Güç filmlerinin yönetmeni Luc Besson’un en romantik ve özel filmlerinden Derinlik Sarhoşluğu, Akdeniz’in büyüleyici manzaraları ve muhteşem sualtı çekimleriyle etkisinden uzun süre kurtulamayacağınız bir film.

Çünkü Enzo ve Jacques’in suyun altında, derinlik sarhoşluğuyla yaptıkları bu vals, sizi de derinliklerinize alıp götürecek…
Kaynak: http://blog.milliyet.com.tr/-derinlik-sarhoslugu-/Blog/?BlogNo=37577

İYİ SEYİRLER

Sezai EkinciAugust 8, 2013, 2:54
[1]
Çevrimiçi Üyeler
0 Üye 15 Ziyaretçi