Dezenformasyondan hiper-enformasyona

Dezenformasyondan çağından hiper-enformasyon çağına
Baudrillard yalan haber çağının gelişini öngörmüş müydü?

Jean Baudrillard (1929-2007), savaş sonrası Fransız filozofları arasında en sık alıntı yapılanı değil. Yine de Baudrillard’ın post-modern topluma dair radikal, nihilist, kahince felsefi eleştirisi ve özellikle de daha iyi bilinen ‘hiper gerçeklik’ konseptinden doğmuş olan ‘hiper-enformasyon toplumu’ fikri, günümüzün yalan haber iklimini anlamak için şaşırtıcı ölçüde uygun.

Bugün ‘yalan haber’ her yerde karşımıza çıkan bir kavram. Kendisi bir isim hatası olan son AB Yalan Haber ve Çevrimiçi Dezenformasyon Raporu, yalan haber kavramının ‘sadece uygunsuz olmayıp’ aynı zamanda ‘yanıltıcı da’ olduğunu not ediyor.1 AB raporu, Trumpizm’e herhangi bir gönderme yapmaksızın, yalan haberi, en sonunda ‘anayasal bütünlüğün’ bozulmasına ve ‘demokrasi açısından bir riske’ yol açacak şekilde, ‘güçlü aktörlerin bilginin dolaşımına müdahale edebildiği ve bağımsız haber medyasına saldırıp altını oyabildiği bir silah’ olarak tanımlıyor.2, 3 Raporu yazan ve derleyen AB Üst Düzey Uzman Grubu, ‘yalan haber’ kavramına alternatif olarak, ‘bilinçli şekilde kamusal bir zarara yol açmak veya kar elde etmek amacıyla tasarlanan, sunulan veya desteklenen her türden yalan, yanlış veya yanıltıcı bilgiyi’ genel olarak içerecek şekilde ‘dezenformasyon’ kavramını kullanmayı öneriyor.4 Yalan haber fenomeninin, Google ve Facebook gibi dijital medya ve platformların büyümesi de dahil ‘bilginin üretildiği, dağıtıldığı ve insanların kamusal alanda bu bilgiyle temas kurduğu’ daha geniş bağlamda anlaşılması gereken bir sorun’ olduğunu da not ediyorlar.2 Başka şekilde ifade edersek, yalan haber enformasyon toplumunun bir türlü kanserli büyümesi şeklinde ortaya çıktı.

Jean Baudrillard, büyüyen enformasyon toplumunun sıkıntılarını 30 yıl önce görmeye başlamıştı. Kişisel bilgisayarların giderek her evin ihtiyacı haline geldiği, John de Mol’un Channel 4 için Big Brother programını hazırladığı ve Vanity Fair’in ‘haberlerin, kültürün ve hatta insan davranışının magazinleştiği’ bir ‘Tabloid On Yılı’ olarak tanımladığı bir dönemde yazan Baudrillard’ın öngörüleri, çarpıcı şekilde ileri görüşlü çıktı. En kritik katkılarından biri, ilk olarak Simülakrlar ve Simülasyon’da (1981) geliştirdiği ‘hiper gerçeklik’ fikri.6 Baudrillard ‘simulakr’ ve ‘simülasyon’ konseptlerini ortaya koymuş olarak hiper gerçeklik fikrine ulaşıyor. Kısaca, simulakr kayıp bir gerçekliğin göstergesi (‘sign’) veya hiç olmamış bir gerçeklik olarak anlaşılabilir, simülasyon ise, gerçekliğin, gösterge gerçekliğin kendisi haline gelecek şekilde gerçeklik göstergelerinin sürekli bir tekrarından ve yeniden yaratılmasından oluştuğu hiper gerçek durumudur.2 Aynı şekilde, hiper gerçeklik, gerçeğin yerini gerçekliğin yeniden üretimlerinin ve yeniden sunumlarının aldığı bir tarihsel durumun adı: gerçeklik, sunumlarından ayırt edilemez hale gelir; doğru olan yalan veya sahte olandan ayırt edilemez hale gelir ve anlam, bitimsiz iletişim ve ifşa, paylaşma ve tıklama tuzağı yörüngesinde düzeltilemez şekilde yiter.

Daha ilginci, Baudrillard hiper gerçekliğe düşüşü medya ve enformasyonculuk ile ilişkilendiriyor. 1985’te yayınlanan ‘The Masses: The implosion of the Social in the Media’ (Kitleler: Medyada Sosyalin Patlaması) makalesinde Baudrillard şöyle yazar:

Gelecekte gerçekliği medyadaki istatistiksel, simülatif projeksiyonundan asla ayırt edemeyeceğiz, gerçeklik hakkında bir muallaklık ve kesin belirsizlik durumu.8

Baudrillard, medyanın enformasyonculuğunun ürettiği şekliyle hiper gerçeği karakterize eden bu belirsizliği analiz etmeye şöyle devam ediyor:

“Enformasyon yokluğundan değil enformasyonun kendisinden ve hatta bir enformasyon fazlalığından kaynaklanır. Belirsizliği üreten şey enformasyonun kendisidir, dolayısıyla bu belirsizlik, her zaman çözülebilir olan geleneksel belirsizliğin aksine, düzeltilemezdir… Aşırı enforme olmuş kitleler, içe doğru büyüyen bir obezite geliştirir. Çünkü sahnesini (scene) yitiren her şey (obez beden gibi), tam da o sebeple müstehcen (ob-scene) hale gelir.

Kitlelerin sessizliği de bir anlamda müstehcendir. Çünkü aynı zamanda kitleler, yaptığı tek şey temsil edilebilir olanın yerini tıka basa doldurup kendisini sessiz bir denkte hükümsüz kılmak olmasına rağmen onları aydınlatma iddiasındaki bu faydasız hiper-enformasyondan meydana gelmiştir. Ve kitlelerin ve enformasyonun bu müstehcen döngüselliğine karşı yapabileceğimiz pek bir şey yok. İki fenomen birbirini tamamlıyor: kitlelerin hiçbir fikri yok ve enformasyon onları enforme etmiyor.2 (İtalikler orijinal metinden)

Burada özellikle yakıcı olan şey, Baudrillard’ın kapanış beyanı: ‘enformasyon enforme etmiyor.’ Ancak Baudrillard açısından daha kritik olan şey, enformasyonun kitlesel medyada ve başka yerlerde yaygınlaşmasının, yüz yüze iletişimin sembolik mübadelesini kesintiye uğratması ve bunun yerine, sürekli bir anlam simülasyonu üretmesi. Bu simülasyonda veya hiper gerçeklikte, anlam ve gerçeklik, Mark Poster’ın Baudrillard’ın hipotezini yorumlayışına göre, ‘hiçbir göndergeye (referent), hiçbir temele, hiçbir kaynağa sahip değildir. Temsil mantığının dışında işler.’10

Baudrillard’ın burada ‘bir şeyin önünde durma’ anlamındaki Latince ‘ob’ ve anlam-oluşturmanın yerine ‘scene’ (sahne) kelimelerinden meydana getirdiği müstehcene (ob-scene) yaptığı vurgu da önemli (özgün Fransızcasında obscènein): anlam hiper gerçeğin şiddetinde tümüyle dağılmıştır. Yukarıdaki tanımda, bu müstehcenlik ‘kitlelerin’ kendisinin bir özelliği haline gelir ve üretilen şey, enformasyonun kendisi hakikatin ve anlamın bir simülasyonu olduğundan, ‘kitlelerin hiçbir fikre sahip olmadığı ve enformasyonun da onları enforme etmediği’ umursamaz ve siyasetten uzaklaştırıcı bir belirsizliktir.11

Baudrillard’ın 1990’da yayınladığı Kötülüğün Şeffaflığı’ndan, göstergelerin ve simülasyonun sonsuz yeniden üretimi bitmek bilmez bir depolitizasyona işaret eder, bilhassa siyasa olan zaten gerçekleşmiş olduğundan: artık ‘orji sonrasındayız.’12 Ama, Budrillard’ın halihazırda ifade ettiği gibi, sormamız gereken soru: ‘orji bitti, şimdi ne yapacağız’13 Cevabı daha fzla simülasyon:

Hızlanarak aynı yönde gidiyormuş gibi yapmaya devam edebiliriz, oysa tüm özgürleşme hedeflerini çoktan ardımızda bıraktığımızdan ve dolayısıyla tüm sonuçların ilerisinde oluşumuz – peşinde koşmuş olduğumuz tüm göstergelerin, tüm biçimlerin, tüm arzuların elimizin altında oluşu – bir takıntı gibi aklımızdan bir türlü çıkmadığından, gerçekte bir hükümsüzlüğe doğru hızlanıyoruz. Simülasyon durumu bu; tüm senaryoları, ister gerçekten ister potansiyel olarak, tam da zaten gerçeklemiş oldukları için tekrarlamaya mecbur olduğumuz bir durum. Ütopyanın gerçekleşmiş olduğu ama paradoksal biçimde, sanki gerçekleşmemiş gibi yaşamaya devam etmeye mecbur olduğumuz durum. Ama gerçekleştiği ve dolayısıyla artık onu gerçekleştirme umudu besleyemeyeceğimiz için, yapabileceğimiz tek şey, onu bitmek bilmez simülasyon üzerinden ‘hiper gerçekleştirmektir.’14

Ancak bu noktada bir açmaza varıyoruz. Baudrillard bundan öte bir izah önermiyor: göstergelerin mübadelesi ebediyen devam ediyor ve onunla birlikte de bir direnişin veya yeniden politikleşmenin alevlenmesi ihtimali ortadan kayboluyor ya da dağılıyor. Dolayısıyla, Baudrillard eleştiriyi tüketiyor – Sylvère Lotringer ile Forget Foucault’daki (Foucault’yu Unutmak) mülakatlarında varılan bir nokta bu.15 Eleştiri yalnızca sınırlarına dayandırıldığından değil, kendi mantığı uyarınca tarih dışı, apolitik ve alternatifsiz olan yeni bir mübadele ve simülasyon şeması tarafından tüketilmiş – ele geçirilmiş – hale geldiği için de tükeniyor.

Öyleyse Baudrillard’ın öngörüleri yalan haber fenomenini anlamamıza ne kadar yardımcı olabilir? Bir taraftan, yalan haberin bir semptomu olduğu toplumsal durum hakkında genelleme yapabilmeye o kadar da yardımcı olmayabilir. Meseleyi değerlendiren siyasi mercilerin işaret ettiği üzere, sorunu ele alan girişimlerin ‘bağlama özgü ve bağlama duyarlı olması ve bir bağlamda işe yarayan cevaplar başkalarında yaramayabileceği için sürekli olarak değerlendirilmesi gerekiryor.’16 İfade özgürlüğünü, enformasyon özgürlüğünü ve medya bağımsızlığını korumak adına daha sınırlayıcı bir yorum getiren Damian Tambini, yalan haber konusunda düzenleme getirilebilecek tek meşru zemininin, ‘ulusal güvenliği tehlikeye atma niyetiyle bilerek yalan’ teşkil etmesi durumu olduğunu belirtti.17

Diğer taraftan, Baudrillard’ın iç karartıcı hiper gerçeklik tanımı, direnmek istediğimiz türden toplum için önemli bir uyarı vazifesi görebilir. Baudrillard’ın artık enformasyonun enforme etmediği ve hakikatin sahte simülasyonundan ayırt edilemediği hiper enforme topluma dair kehanetsi analizi, günümüzün yalan haber ve dezenformasyon ikliminde, belki de teknolojiye yönelik eleştirilerin yükseldiği gündeme ek olarak, hemen fark edilebiliyor. Ancak çağdaş toplum içinde hiper gerçek momentleri ve biçimleri görülebiliyor olsa da, bu kısmi hiper gerçeklik olaylarının bir bütün olarak toplumu karakterize etmesine izin vermemek önemli.

1. Independent High Level Working Group on Fake News and Online Disinformation, A Multi-Dimensional Approach to Disinformation, (2018): http://www.tgcom24.mediaset.it/binary/documento/97.$plit/C_2_documento_1140_upfDocumento.pdf, s. 10.
2. Age.
3. Age, s. 12.
4. Age, s. 11.
5. Age.
6. Jean Baudrillard, Simulacra and Simulation (1981), Michigan: University of Michigan Press.
7. Age.
8. Jean Baudrillard, ‘The Masses: The Implosion of the Social in the Media’, Mark Poster, Jean Baudrillard: Selected Writings (1985) içinde, Stanford: Stanford University Press, s. 210.
9. Age.
10. Mark Poster, ‘Introduction,’ J Baudrillard Selected Writings (1988) içinde (ed M Poster), s. 7.
11. Yukarıdaki 8. not.
12. Jean Baudrillard, The Transparency of Evil: Essays on Extreme Phenomena (1990), London: Verso.
13. Age, s. 3.
14. Age, s. 4.
15. Jean Baudrillard, Forget Foucault, (1997) Cambridge: MIT Press
16. Yukarıdaki 1. not, s. 14.
17. Damian Tambini, LSE Media Policy Brief 20, Fake News: Public Policy Responses (2017): http://eprints.lse.ac.uk/73015/1/LSE%20MPP%20Policy%20Brief%2020%20-%20Fake%20news_final.pdf, s. 14.

Kaynak: Dr. Rachel Adams / Critical Legal Thinking
Sezai Ekinci4April 19, 2019, 1:29
NAZIM HİKMET
Memleketimden İnsan Manzaraları
I

Haydarpaşa garında
1941 baharında
saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
yorgunluk
ve telaş.
Bir adam
merdivenlerde duruyor
bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
-Galip Usta-
tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur:
«Kaat helva yesem her gün» diye düşündü
5 yaşında.
«Mektebe gitsem» diye düşündü
10 yaşında.
«Babamın bıçakçı dükkanından
Akşam ezanından önce çıksam» diye düşündü
11 yaşında.
«Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksa»
diye düşündü
15 yaşında.
«Babam neden kapattı dükkanını?
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına»
diye düşündü
16 yaşında.
«Gündeliğim artar mı?» diye düşündü
20 yaşında.
«Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?»
diye düşündü
21 yaşındayken.
«İşsiz kalırsam«diye düşündü
22 yaşında. «İşsiz kalırsam» diye düşündü
23 yaşında. «işsiz kalırsam» diye düşündü
24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
«İşsiz kalırsam» diye düşündü
50 yaşına kadar.
51 yaşında «İhtiyarladım.» dedi
«babamdan bir yıl fazla yaşadım.»
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.
Şimdi merdivenlerde durup
kaptırmış kafasını
düşüncelerin en tuhafına:
«Kaç yaşında öleceğim?
Ölürken üzerimde yorgan olacak mı? »
diye düşünüyor
Burnu sivri ve uzun.
Yanaklarının üstü çopur.

Denizde balık kokusuyla
döşemelerde tahtakurularıyla gelir
Haydarpaşa garında bahar.
Sepetler ve heybeler
merdivenlerden inip
merdivenleri çıkıp
merdivenleri tutuyorlar.
Polisin yanında bir çocuk
-tahminen beş yaşında-
iniyor merdivenleri.
Nüfusta kaydı yok
fakat ismi Kemal.

Merdivenleri bir heybe çıkıyordu
bir halı bir heybe.

Merdivenlerden inen Kemal
yapa yalnızdı
-kundurasız ve gömleksiz-
ortasında kainatın.
Açlığından başka bir şey hatırlamıyor
bir de hayal meyal
karanlık bir yerde bir kadın.
Merdivenleri çıkan heybenin
kırmızı,mavi,siyahtı nakışları.
Halı heybeler
ata, katıra, yalıya binerlerdi eskiden,
şimdi şimendifere biniyorlar.

Merdivenleri bir kadın iniyor.
Çarşaflı
şişman
Adviye Hanım.
An-asıl Kafkasyalı
1311’de kızamık
1318’de gelin oldu.
Çamaşır yıkadı.
Yemek pişirdi.
Çocuk doğurdu.
Ve biliyor ki öldüğü zaman
bir şal koyacaklar tabutuna
selatin camilerinden
Bir damadı imamdır.

Merdivenlerin üstünde güneş
bir baş yeşil soğan
ve bir insan:
Ahmet Onbaşı.
Balkan Harbine gitti.
Seferberlikte gitti.
Yunan Harbinde gitti.
«Ha dayan hemşerim sonuna vardık«
sözü meşhurdur.

Merdivenlerden bir kız çıkıyordu.
Çorapta çalışır.
-Tophane caddesi,Galata-
Atifet on üç yaşındadır
Galip usta baktı Atifet’e,
«Evlenseydim eğer
torunum olurdu bu kadar»
diye düşündü.
«Çalışırdı, bana bakar»
diye düşündü.
Sonra birdenbire aklına Şevkiye geldi.
Emin’in kızı.
Mavi mavi gözleri vardı.
Geçen sene daha adet görmeden
Şahbaz’ın arsasında bozmuşlardı.

Sepetler ve heybeler
merdivenlerden inip
merdivenleri çıkıp
merdivenlerde duruyorlar

Ahmet onbaşı
-yine askerdi-
yetişti halı-heybeye.
Öptü elini.
Halı-heybe
Ve mavi mintan,palto,siyah şalvar
Ve keten lastik iskarpinler,
Fötür şapka,sakal
Ve lahuri şal
Kuşak
Onbaşının omzunu okşayarak:
«-Hayıflanma birkaç kalem borç için« dedi,
«hane halkını sıkıştırmayız.
Yalnız biraz faiz biner.«


Haydarpaşa koynunda
Martılar inip kalkıyor
Denizde leşlerin üstünde.
İmrenilir şey değil
Martıların hayatı.

Garın saati
Üçü beş geçiyor.
Siloların orda
Buğday yüklüyorlar
İtalyan bandıralı bir şilebe.
Ayrıldı onbaşıdan halı-heybe
gara girdi.
Merdivenlerde güneş
yorgunluk
ve telaş
ve altın başlı kelebek ölüsü var.
Kocaman insan ayaklarına aldırmadan
Bembeyaz,upuzun taşın üstünde
taşıyor karıncalar kelebeğin ölüsünü.
Adviye Hanım
Sokuldu polis efendiye.
Bir şeyler konuşuldu.
Okşadı çocuk Kemal’i.
Ve hep beraber
karakola gittiler.
Ve her ne kadar
bir daha görülmeyecekse de
hayal meyal
karanlık bir yerlerde hatırlanan kadın
çocuk Kemal
yapayalnız değil artık ortasında kainatın.
Bir parça bulaşık yıkayıp
Biraz su taşıyacak
Ve Adviye Hanımın dizi dibinde yaşayacak.

Merdivenleri mahkumlar çıkıyordu.
Şakalaşıp
gülüşerek.
Üç erkek
bir kadın
ve dört jandarma.
Erkekler kelepçeli
kadın kelepçesiz
jandarmalar süngülü.

Merdivenler üstünde bir kayısı gülü
Bir cıgara paketi
Bir gazete kadı.

Mahkumlar durakladı.
Jandarma Hasan
Tokalaştı Ahmet Onbaşıyla.
Jandarma Haydar
Aldı yerden boş paketi
Soktu cebine.
Ve mahkum kadın
boynuna atılan Atıfet’i
öptü iki yanağından.
Eğilip baktı kelepçeli Halil
kayısı gülünün yanındaki gazete kadına:
«Tek sütunluk bir nefer.
Üniforması belli değil.
Tıraşı uzun.
Beyaz sargılar var başında.
Sargılarda kan.
Sonra tayyareler
-kanatlı köpek balıkları gibi-
«pike bombardıman«
diye yazıyor.

Sonra bir liman:
Küçük, beyaz daireler çizili üzerinde.
İsmini okuyamadı,
Mürekkebi gaz lekesi dağıtmış.«

Üç bayan
çıkar merdivenleri koşarak
-sivri külahlarıyla
mantar iskarpinleriyle-
banliyö yolcuları.

Kelepçeli Süleyman
Bayanları gördü.
Genç bir kadın geçirdi yüreğinden.
Kayısı gülünü nişanlayıp
Tükürdü.
Kelepçeli Fuat
Seslendi Galip Ustaya:

«--Usta.
yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.»
«--Düşünüyorum evlat.
Geçmiş olsun.»
«--Eyvallah usta..
Düşünmek değiştirmez hayatı.»

Fuat
tersanede tesviyeci,
19 yaşında girdi hapise
üç arkadaş perdeleri indirip
bir kitap okudukları için.
Ve yatıyor iki yıldır.
Şimdi içerilere gönderiyorlar.

Galip Usta
bu sefer
dehşetli bir şeyler düşünerek
bakıyor kelepçesine Fuat’ın,
bugüne dek
farkına varmadan biriken şeyler
yığınla
üst üste
hep beraber
tıkacını atan bir çeşme suyu gibi
bulanık
berrak
akıyordu kafasının içini doldurarak:
«Ne kadar çok fabrika var İstanbul’da,
Türkiye’de ne kadar çok,
dünyada ne kadar çok, sayılamayacak kadar.
Dün akşam tornacı Ayyaş Kadir’in
Ölüsünü buldular
üniversite kapısında
— bayılmış kız, talebelerden biri –
Ne kadar çok kayış, kasnak
ne kadar çok volan
ne kadar çok motor
dönüyor, ha babam dönüyor, ha babam dönüyor, dönüyor,
ne kadar çok adam, ne kadar çok adam
işsiz kalırsam, diye düşünüyor,
Mürettip Şahap Usta kör oldu
dileniyor matbaalarda.
Dokuma tezgâhları, fireye tezgâhları, torna tezgahları,
şahmerdanlar, merdaneler,
pulanyalar,
pulanyalar,
pulanyalar,
---Galip Usta pulanyacıydı.---
Kim bilir dünyada ne kadar
ne kadar çok issiz var.
Ama askere almışlardır.
Asker olunca işsiz adam
artık işsiz sayılmaz mı?»

«--Yine derinlere daldın ustam.»

Galip Usta dokumdu Fuat’ın kelepçesine:
«--Allah sonsumuzu…
«-- ürktü kendi sesinden
….hayreyleye evlat,»
dedi.
İnce siyah bıyıklarıyla Fuat
gülümsedi:
«--- Hayırdır mutlak sonumuz..»

Ustanın çipil gözleri ıslak
titriyor uzun burnu.
Ve etrafa belli etmeden
koydu Fuat’ın cebine
elli beş kuruşundan yirmi kuruşunu.

Garın saati on beşi sekiz geçiyor.
I5:45’de kalkar bu tren
Üçüncü mevki bekleme salonunda
oturup
dolaşıp
uyuyorlar yüzükoyun
Kalkacak herhangi tirenle ilgileri yok.

Baskıcı Ömer
sakalı avuçlarında
betonun üzerinde çıplak ayakları
oturuyor iki büklüm sabahtan beri.
Ve yine sabahtan beri Ömer’in Önünde
aşağı, yukarı, ileri, geri
volta vuruyor Recep.
İnce uzun kotları kalkıp inip
görünmez bıçakları atıp tutar gibi elleri
Ali malının masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun
sırtı yarılmış gömleğinin
kumral başı bileklerimde.
Üçüncü mevki bekleme salonunda
oturup
dolaşıp
yüzükoyun uyuyorlar
Kalkacak herhangi tirenle yok alakaları

Aysel :
Yaşıı belli değil.
Belki on üç, belki yirmi.
Esmer
Kuru.
Kur...
Necla:
on beş yatında var yok.
Burnu kıpkırmızı
yüzü değirmi.
Ve insanı şaşırtacak katlar büyük
yeşil empermablin altında memeleri
Vedat :
18 yaşımda.
Top ense, altı oklu beyaz kıravat
ve sivilceler.
Vedat konuşuyor:
«--Hiçbir yere benzemez. Bursa hamamları.
Hele Ferahfeza
Bahçe içinde bir otel.
Müşteriler temiz.
Vizite üç papel.
Biri patrona kalıyor,
Geçen sene bir Ermeni kızı götürdüm,
Kurnazdır Ermeni milleti
bizim Türklere benzemez.
Dünyalığı düzeltti.
Drahoması tamam.
Mâlum ya gâvur âdeti.
Şimdi nişanlıdır.»
Aysel sordu:
«--Sana ne vereceğiz.?»
«--Ben beşer kâat alırım patrondan
hesabınıza,
komisyon.

Mevsimidir,
kızlar bir tutarsanız;
günde on beş kere
belki daha çok.
Bir hesapla ne eder?
Has malları görsün Bıırsa’nın gözü.
Kadıköylüdür diye yazdı gazeteler
İstanbul kızlarının en güzelleri.»

Sabahtan beri
ilk defa
doğruldu olduğu yerde baskıcı Ömer.
Seslendi Recep’e:,
«--Bir cıgara ver.»
Hızla önümden geçti Recep
ve dönerken
fırlattı cıgarayı.

Babası müftüydü baskıcı Ömer’in.
Evin içinde kuka teşbihler, kılaptan seccadeler.
el yazma müzehhep Mushafları hattat Osman’ın:
fakat bir tek han hamam tapusu
bir tek konsilit.
bit tek Hicaz demiryolu tahvili yoktu.
Müftü Elendi bembeyaz, şişman bir adam
Ömer hastalıklı bir çocuktu.
Arabi öğrenemedi.
Farisi, öğrenemedi.
Ahmetliye kitabında cennet kapılarına bakıp
«--tıpkısıydı bunlar Dolmabahçe kapısının»
başladı nakışları çizmeye
Müftü vefat etti Meşrutiyetten evvel.
Meşrutiyette kadınlar dağıldılar
seccadeleri ve tesbihleri götürerek.
O hengâmede
Ömer yirmi yaşındaydı demek.
Hattat Osman’ın’ mushaflarını Parizyana’da yedi.
Gönüllü asker oldu Balkan Harbinde.
Seferberlikte esir düştü,
döndü ve başladı Kalpakçılar başında baskıcılığa.
Ahmediye’nin Firdevs kapılarındaki nakışlar
patiskalar üzerinde açılmaya başladılar..

Tahta kalıp ,
tahta kaşık
tahta dükkan
ve akşamları şarap dolu kırmızı testi
ve esaretten kalma biraz gulamperesti
bahtiyar yaşıyordu müftü zade Ömer Efendi.
Ta ki İtalya’dan
hazır kâat modeller gelene kadar.
Zira kâat modeller
kepenklerini baskıcı dükkânlarının
kapadı birer birer,
bir daha açılmamak üzere.

Recep yine hızla geçip
dönerken.
fırlattı kibriti Ömer’e.
Ali masanın üstünde yatıyor yüzükoyun
sırtı yarılmış gömleğinin.

Aysel su dökmeye gitti.
Necla dedi ki Vedat’a :
«-- Kardeşim
götürmeyelim bu sıska kızı.
Belsoğukluğu var.
İzmit’te aldı geçen sene.
Her tarafı akıyor bunun.
Hem inanma yalan
Kadıköylü değildir.»

Denizde balık kokusu
döşemelerde tahta kurularıyla gelir
Haydarpaşa garında bahar.
Üçüncü mevki bekletme salonunda
tahta kanepelere değil
kapıya yakın
duvarın dibine
betona çömelmişler,
mavi düğmeler mintanlarında
dizleri parçalanmış sarı şayak poturlarının,
kırmızı sakallı iki Bulgarya muhaciri.
Öfkesiz, kederiyle konuşuyor, biri :

«--Yövmilbeter,
beterden beter.
Sonra yeter.
Paranın, tuncu.
İnsanın piçi.
Hepsi mi ama
iyisi de var.»

Dışarda
peronların orda kalktı 15:45 katarı.
Bu tiren
yataklı vagonuna rağmen
tirenlerin en külüstürüdür,
altı kuruşluk cıgara gibi bir şey.

Galip Usta selametleyip mahkûmları
girdi üçüncü mevki bekleme salonuna.
Oturdu baskıcı Ömer’in az ötesine.
Ali masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun.
Recep ansızın durdu önünde ölü kaloriferin,
ibreyi soğuktan sıcağa, sıcaktan soğuğa çevirdi,
sonra bir tekme attı borulara,
sonra bağırdı avaz avaz:
«--Kesmeli yeryüzünde tekmil çıfıtları.
Tez gel bre Hitler Amca nerdesin?»

Kaçakçıydı Recep
ve sabahtan beri gelmeyen Moiz
eroin getirecekti. Galip Usta ne dost ne düşmandı Hitler’e.
Fakat Recep’e kızdı.
Baktı Bulgaryalı muhacirlere.
Yine aynı öfkesiz kederiyle konuşuyordu
kırmızı sakallılardan biri :
«--…..gider İbrahim Peygambere der ki herif
kargalar gördüm,
gübreden kalkıp,
dallara konup,
ezanlar okuyorlar.
Bir adam gördüm
oturmuş derenin başına;
yol vermiyor aksın
içiyor tekmil suyunu
Geyikler gördüm;
kaçıp girmezler,
koşarlar peşinden avcının
vur, diye ille bizi...
İbrahim Peygamber der ki herife :
O kargalar ki gördün
imamlar, hocalardır.
Gübredir mekânları,
okurlar ezanları...
Düvellerdir dereyi içen adam;
halkın kanını içer,
doymazlar, içer içer,
bırakmazlar ki aksın
dere bildiği gibi.
Gördüğün geyikler günahlarımızdır:
koşarlar avcılara.
Avcılar: para.»

Ali masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun
sırtı yarılmış gömleğinin
kumral başı bileklerinde.
Recep bağırdı :
«--Burası sabahçı kahvesi mi, otel odası mı be
Delikanlı uyan»
Ali kımıldamadı.
«--Sana diyoruz.» ‘
Ali kımıldamadı.
Ali cevap vermedi Recep’e.
Tuttu delikanlıyı Recep
çevirdi arka üstü.
Ali’nin başı düştü.
Ali çoktan ölmüştü.
Sezai Ekinci4November 12, 2018, 12:16
SERGE GAİNSBOURG


Fransanın yetiştirdiği en kışkırtıcı en ahlaksız en arızalı adamlarından biridir.
1921 doğumlu fransa yahudilerindendir. Pariste barlarda piyano çalmış, bu sıralarda Boris Vian’dan etkilenerek şarkı yazmaya başlamıştır. Jaz dan pop a hip hop a kadar birçok tarzda eser vermiştir.
70 lerde bob marley in eşi için aşk mektupları yazmış, dahada ileri giderek çıkartacağı reggae albümünde kapak olarak Rita marley i kullanmıştır. Fransa milli marşının reggae versiyonunu sağcılardan aldığı ölüm tehditlerine rağmen albümüne koymuştur.
Serge gainsbourg un daha sonraları jane birkinle olan evliliğinden bir kızı olmuştur.

Katıldığı bir tv programında canlı yayında whitney houston a onu becermek istediğini söylemiştir.


Sigaraya düşkünlüğü ilede bilinen serge gainsbourg bir kalp kriziyle gelen ambulansa bindirilirken durmalarını söyleyip unuttuğu sigarasını almıştır.


En çok bilinen şarkısı Je t’aime de vokal olarak Brigitte Bardot eşlik etmiştir, Vatikan şarkının sakıncalı olduğuna dair halka beyanat vermiştir. Fransa halkı tarafından her ne kadar sevilmesede ölümüyle fransa büyük bir yas tutmuştur.
Benim en sevdiğim şarkısı ise rues de mon paris (parisimin sokakları) dır.
Sezai Ekinci4September 23, 2018, 3:09
ÇALAR SAAT
Çalar saat! uğursuz Allah, korkunç, bir karar,
Parmağı bizi tehdit eder, bize der: "Hatırla!"
Bir hedefteymiş gibi dikilecek yakında
Dehşet dolu kalbinde ürpermiş ıstıraplar;

Kaçacak ufka doğru o buharı andıran
Zevk, kulisin nihayetinde bir rakkas gibi;
Her insanın bütün ömrü boyunca nasibi
Nimeti bir parça yiyor senden de her an.

Ve saniye, üçbin altıyüz kere saatte
Fısıldıyor: Hatırla! Hatırla! - Koşan böcek
Sesiyle, şimdi der: Ben 'Geçmiş Zamanım' gerçek,
Ve emdim kirli hortumumla ömrünü işte!

'Remember!' Hatırla ey sefih! 'Esto memor!'
(Aşinasıdır hançerem bütün lisanların.)
Dakikalar o külçelerdir ki fani çılgın,
Altınını almadan atmaması doğrudur!

'Hatırla' ki zaman muhteris bir kumarbazdır
Hilesiz kazanır, bu bir kanun, her koyuşta.
Gün sona eriyor; gece büyüyor; hatırla
Susuzdur her girdap; su saati boşalır.

Yakında çalacak saat ve ilâhî kader,
Ve şan dolu Fazilet, henüz bâkire zevce,
Ne nedamet o dahi (ah! son misafirhane!)
Ve hepsi diyecek: "Vakit, koca ödlek! geber!"

Charles BAUDELAIRE
Sezai Ekinci4March 30, 2018, 2:24
MADREDEUS
Aşk içinse aşk için
Dönüşmek, barışmak aşkın için
Neden yüzüme böyle bakıyorsun?
Geçip giden yolları takip ediyorum
Güldüren ağlatan her şey için
Cebimdeki bozuklukları nehirlere
Saçıyorum
Neden yüzüme uzaktan bakıyorsun
Akıl işte bu
Aşktan alıyor gücünü

Şarkının sözleri ne diyor bilmiyoruz ama bizdeki karşılığı bu şekilde.

Madredeus, fado tarzının hüznüne dokunmadan ama klasik fadodan farklı olarak içinde biraz caz biraz Tanrı eşliğinde dinleyiciyici şehirli bir hüzne, keyifli bir hüzne sürüklüyor. Madredeus, Portekizce:"Aman Tanrım".

Sezai Ekinci4March 27, 2018, 1:45
[1] 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11
Sezai Ekinci
Toplam İletisi:364