FOTO KRİTİK
Merhabalar ben Hazal, bundan sonra tutunamayanlar.net in fotokritik bölümünde fotoğraf okumalarıyla birlikte olacağız.


"Benim için fotoğrafçılık, kişisel hayatımdaki izlenimleri veya yaşadığım toplumun hayatını kaydetmek için kullanılan araçlardan çok daha fazlasıdır. Benim için, fotoğraf günlük yaşamda dikkatimi çeken diğer şeylerin ortasında merkezi, zihinsel ve dengeleyici bir nokta olarak hizmet ediyor. Bu, deli bir dünyada sığınmaktan mutluluk duyduğum bir cennet, akıl sağlığı bir adadır. "diyor Felix Lupa.

Felix Lupa, o zamanlar Sovyet birliği olan Ukrayna'da doğan bir sokak ve belgesel fotoğrafçısıdır. O’nun fotoğrafları için “sokak fotoğrafları” nın olağanüstü üslubudur ifadesi kullanılır.

Ted Grant: İnsanların fotoğraflarını renkli olarak çektiğinizde, onların giysilerini görüntülemiş olursunuz. Oysa onları siyah beyaz fotoğrafladığınızda, ruhlarını görüntülersiniz. der. Bu konuda Felix Lupa, Ted Grant kadar katı düşünmese de, fotoğraflarında siyah beyazı renkli olanlara çok zaman tercih etmektedir.

İnceleyeceğimiz bu Felix Lupa’ya ait fotoğraf, yine siyah beyaz çekilmiştir.

İlk olarak fotoğrafta önden arkaya doğru bir akış göze çarpmaktadır. Ön tarafta koşan genç bir adam, hizasında ağır yürüyen yaşlı adam, istikametleri farklı olmakla birlikte hizaları eşittir.

İlk bakışta koşan adamın dinamizmi dikkat çekerken biraz sonra gözleriniz yaşlı adamda bir duraksama yaşayacaktır. Sonrasında uzun kumsalın sonunda sizi bekleyen ve uzaklıktan ötürü çok seçilemeyen bir adam,deniz feneri ve kulübemsi bir yapı vardır.


İyi fotoğrafların çoğunda rastladığımız geometrik formlar burada da kendini fotoğraftaki en belirgin form olan üçgen form şeklinde göstermiştir. Ayrıca fotoğrafta dairesel ve dikdörtgensel formlara da rastlıyoruz.

Kumsala doğru uzayan gölgelerden, öğle vakti çekildiğini düşündüğümüz fotoğrafta kadraja dahil olan objeler düzenli ve göz yormadan fotoğrafa yerleşmiştir.

En sonda dizili taşlar kendi arasında ritim duygusu oluşturduğu gibi fotoğrafın bitiş noktasını da belirlemiştir.

Kostümlere bakıldığında günümüzden çok uzak bir zamanda çekilmediği söylenebilir. Lekelerin(obje) yerleştirilme şekli denge duygusunu desteklemiş ve bu anlamda fotoğrafı başarılı kılmıştır

Ama burada asıl odak noktamız genç adam ve yaşlı adam. Genç adamın canlı, dinç, güçlü ve hareketli bir yapı sergilemesi resme dinamiklik katarken diğer yanda yaşlı adamın durgun, düşünceli, güçsüz hali durgunluk hissi uyandırmıştır. Burada yaşlı adamın fizyonomik bir okumasını yapamasak bile hem genç olanın tam tersi olduğunun hissedilmesi hemde fiziksel hareketlerin, şekillerin ve ona ait görsellerin(baston gibi) yorumlanması ile bu sonuçlara varabiliriz.


Yaşlı adam ile genç adam arasında uzanan düz bir doğruyu göz kendinden seçmektedir. Yaşlı adam bir adım daha ileride olsaydı, fotoğraf denge ve bütünlük hissini kaybeder ve başka türlü bir okumaya açık hale gelirdi. Ya da genç adamın koşar vaziyette değil, yürür vaziyette çekilmesi fotoğrafçının iletmek istediği mesajın etkisini azaltır yahut yok ederdi. Böylelikle bütün öğelerin, eylemlerin birbirini tamamlayıcı unsurlar olduğunu söyleyebiliriz.

Objelerin birbirlerine göre konumları, çekim mesafesi, fotoğrafın anlam bütünlüğünün oluşması için önemli göstergelerdir.

Fotoğrafın gücünü aldığı asıl alan zıtlıklardır.

Kontrastın fotoğraflarda renk, doku, ışık, gibi çeşitli yerlerde kullanıldıklarını biliyoruz. Bu fotoğrafta genç-yaşlı, hareketli-durağan, uzak-yakın, kara-su gibi kontrastlar biçimsel kontrast olarak gösterilebilir. Kompozisyonunu ve özünü bu zıtlıklardan beslenerek oluşturmuştur.

Felix biçimsel ve içeriksel zıtlıkları kullanarak insanın algılayacağı biçimde birinin yokluğu karşısında zıttının bir anlam karşılığının olamayacağını bir nevi bu fotoğrafta hissettirmiştir.



Bu fotoğrafa baktığımızda fotoğrafçı biçimsel kontrasttan yararlanarak bize anlatmak istediğini anlatıyor ancak anlatmak istediğinin dışında başka bir şeyle karşılaşmıyoruz. Çünkü izleyiciye açık alan bırakılmamıştır.

Var olan zıtlıklar birbirini nötürlemiş ve izleyici bir şey anlayamadan başlangıç noktasına geri dönmüştür. Yaşlı-genç, güçlü-zayıf, uzak-yakın ilişkisi arasındadır izleyicinin seyri. Fotoğraf akılda kalıcıdır,ancak derinliksizdir. İzleyici ise yalnız izleyici.


Bir iyileştirme önerisi olarak fotoğrafta ki genç adam kadrajdan çıkarılınca fotoğraf izleyicisiyle bir ilişki içine girebiliyor.

Okunmasını istediğiniz fotoğraflarınızı, sitemizin, “çektiğiniz fotoğraflar” bölümünde paylaşırsanız elimizden geldiğince yorum yapmaya çalışacağız.
Hazal EKİNCİ
Sezai Ekinci12December 12, 2017, 9:17
JACOB RİİS
1800'lerin sonlarında, Amerika'da yaşamış sanatçı, Sosyal-Belgesel Fotoğrafçılığın ilk örneklerini vermiştir.
"Çaresiz kaldığım zamanlarda gider, bir taş ustası bulur, onu seyrederim. Adam belki yüz kere vurur taşa, ama değil kırmak, küçücük bir çatlak bile oluşturamaz. Sonra birden yüzbirinci vuruşta taş ikiye ayrılıverir. İşta o zaman anlarım ki; taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan öncekilerdir."

Tino Rossi - O mia bella Napoli




Sezai Ekinci12December 11, 2017, 1:23
UYANMA BİLDİRİSİ-NUHAN NEBİ ÇAM
“Ama çaresiz bakışlarla kaldım. Tan ağarıyordu o vakit. Kızıl bir şafak belirmişti şehrin doğusunda. Ay batıyordu ve hilaldi ve kesik kesik bakıyordu. Her sokak başında bir kan kokusu duydum. Geç bir vakitti ve masum kadınlara tecavüz ediyorlardı. Şimdi seninle konuşuyorum, Maruf…” (Uyanma Bildirisi, s.91)


Öykücü Nuhan Nebi Çam’dan yeni bir kitap: Uyanma Bildirisi…

Daha önceki yıllarda yazar üç ayrı esere imza atmıştı. Bu kitaplar Ötüken Neşriyat tarafından Yangın Sonrası Ölmek (2005), Kaçış (2011), Yolcu ve Eşkıya (2014) isimleriyle okuyucunun ilgisine sunulmuştur.

Yedi İklim, Kül Öykü, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Dil ve Edebiyat gibi dergi ve gazetelerde öykülerini değerlendirmiştir, yazar.

Uyanma Bildirisi’nde on altı ayrı öykü yer olmaktadır. Ali Haydar Haksal, Çam’ın öyküleri hakkında şöyle bir hak verme yoluna gidiyor: “Güncelin tuzağına kapılmıyor. Hayatın bütün ayrıntılarına girip çıkıyor, anlatıyor ama asla onun sıradanlıklarına kapı aralamıyor, uzak duruyor. Bakıyor, görüyor, seziyor ve anlatıyor. Gelecek zamanda bugünün yaşanmışlıkları canlı bir anlatım olarak edebiyat ve öykü tarihindeki yerini almayı sağlıyor.” Yine öykü yazarı, eleştirmen Necip Tosun şu değerlendirmeyi yapıyor: “Nuhan Nebi Çam’ın öykülerine baktığımızda ağırlıklı olarak fotoğrafik bir anlatımı tercih ettiğini görüyoruz. Onun öykülerinde birden kendimizi bir İstanbul mekânında buluruz. İstanbul’un doyumsuz görüntülerinde, parklarında, limanlarında, ara sokaklarında. Ve anlatıcı bizi İstanbul’da gezdirmeye başlar. Bunun yanında şair, eleştirmen Mehmet Özger Uyanma Bildirisi yazarının metinleri ile ilgili şunları yazmıştır: “ Nuhan Nebi de olabildiğince yerlidir. Onun öyküsünü okuduğumuz zaman kendimizi, yerli bir coğrafyanın ve kültürün içinde hissederiz. Öykülerdeki anlatıca kahramanlar söz konusu yerli havaya karşın bir tür gerilim yaşarlar ve kendilerini modern yaşamın bozgunundan kurtaramazlar. Bu gerilim bireyin derinlikli psikolojik tahlilleriyle verilmez. Daha çok sembol niteliğindeki nesne ve yer adlarıyla verilir.”

Bilge Kültür Sanat Yayıncılık tarafından okuyucuya sunulan Uyanma Bildirisi kitabında itinalı bir baskı ve özverili bir kapak görseli okuyucusunu selamlamaktadır.

Sezai Ekinci12October 17, 2017, 11:55
ROMEO VE JULİET-TEKEL SAHNESİ


"Abartı yalnızca aptalları güldürür." Shakespeare

Üsküdar Tekel Sahne'sinde oyun varmı diye bakarken, tesadüfen Romeo ve Juliet'in provasına rastlayıp izleme imkanım oldu.

Başlangıç sahnesi bir rock konserini andırıyordu. Sahne sularla doluydu. Ortasında biri gitar çalmak üzere 5-6 erkek oyuncu. Oyunun başlangıcında üzerine çok düşünmediğim, sahne dekoru, kostümler bir Shakespeare oyununu canlandırmaktan çok, bir ispat, kendini gösterme ve bundan gurur duyma gibi bir anlamla karşıma çıkıyordu. Oyuncuların hareketleri, tavırları Shakespeare canlandırıldığı söylenen bir oyuna göre fazla cinsel-eşcinsel temalar içeriyordu.

Seyirciler sigara içen oyuncularla, su dolu sahne ve onun sesiyle, sıcaklık ve arada bir gönderilen dumanlarla doyuma ulaşmış rahatlamıştı.

Oyun sanki karakterlerin isim benzerlikleri ile Shakespeare'in oyununun adını almış, oyun yeniden kurgulanmış ve aslıyla hiç bir ilişkisi neredeyse kalmamıştı.

Oyunun aslına benzeyen şeylerden biri Romeo ve Juliet adında ki iki karakterdi. Onlar arasında da hareketlerin aşırılığı ve gereksiz temas onları Romeo ve Juliet'ten çok sıradan birer aşığa dönüştürmüştü. Bir aşk hikayesinden beklediğiniz incelik, zarafet, iyilik ve güzellik burada yerini bambaşka bir şeye bırakmıştı.

Oyunda Romeo, Juliet ve bir kaç karakterin söyledikleri hariç söylenenler benim için bir anlama karşılık gelmedi. Sahnede neredeyse devamlı bulunan Romeo'ya öğütler veren, suya dalıp çıkan ve tavırlarındaki aşırılık, futursuzlukla dikkat çeken bir grup oyuncu ve tavırlarındaki estetikten yoksun abartı, onların söyledikleri sözleri ağızlarından çıkar çıkmaz görünüşleriyle uyumlu bir gürültü yığını, bir bağırış çağırış olarak hissettiriyordu.

Seyircinin şaşkınlığı absürt ve abartı ile dindirilmiş yerini merak ve heyecana bırakmıştı. Bir sonraki yemişi bekleyen papağan gibi bir sonraki hamleyi bekliyor ve her zaman için daha büyük olarak kahkahasını düşünmeye başlamıştı. Artık kim bir traediye üzülmek isterdi? Bir trajedi bir komediye benzemekle neyi elde ederdi?

Ölçüsüzce kullanılan beden dili kendini sahne dışına taşımış, sahne artık aşırılıklar ve absürtlüklerle bir panayır alanına dönmüştü. Herkes özgür ve dinç hissediyordu. Bir maymun özgürlüğü.

Doğaçlamalar ise zeki bir insanın gülmekte eminim zorlanacağı açık espiriler ve fütursuz hareketlerden başka bir şey içermiyordu.

Aslından uzakta canlanan oyun tahmin edilemezliği de beraberinde getiriyordu. Bu tahmin edilemezlikle oyunda herşey olabilir ve oyuncuların bu tahmin edilmezlikten sağladığı cürretkarlık herşeyi her hareketi mübah kılabilir.

Artık absürt diye birşey kalmamıştır.

Bu sahnede herşey olabilir. Atlayabilir, düşebilir, bağırabilir, delirebilir, hatta Romeo yerine Juliet bile ölebilir.

Oyunda yaklaşık bir saat kaldım. Shakespeare'in oyunu altında geçen kurgulanmış, gerçeğinden pek birşey içermeyen başka bir şey izledim. Estetik bir kaygıdan yoksun, abartı ve cürretkarlığın gösterisi. Ama tiyatro değil.

Oyunun benim açımdan ve Shakespeare tiyatroları açısından ne bir değeri ne de bir özü vardır. Kendi aralarında sanattan anlayan bir gurup edasıyla yıllardır güya dem vurulan aptal komedisi bir trajedi içinde kendini yeniden göstermiştir.

Bu işe Shakespeare'i karıştırmaya haklarının olmadığını düşünüyorum, ismine bakıp aldanıp giden insanlar da umduğunu bulamayacaktır.

Bernard Shaw ile, Zengin Madam'ın bir keman dinletisi çıkışındaki diyalogları bu anlamsız gösteri için pek yerinde bir hatırlama olacaktır.

Fransız madam ve Bernard Shaw bir dinleti sonrası,
-Nasıl buldunuz Mr.Shaw?
-Bana Victor Hugo'yu hatırlattı
-Ama o keman çalmaz
-Buda çalmıyor.
Sezai Ekinci12October 17, 2017, 11:33
TURGUT UYAR
Geyikli Gece

Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak
Bir yandan, toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı

İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastırda oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarımız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerIeri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben

Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum

Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

(Dünyanın En Güzel Arabistanı’ndan)
Sezai Ekinci12September 27, 2017, 10:57
[1] 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11
Sezai Ekinci
Toplam İletisi:352