A WEDNESDAY


Gujarat, Bombay, Delhi ve Malegoan'dan gururla bahsediyorlar

Bu piç kurularından hiç biri benim ölümüme karar veremez.


Diyor filmde.

Terörizm yani ölü üzerinden propaganda,

Dünyanın hemen heryerinde giderek artan terör konusuna farklı bir bakış kazandıracağından emin olduğumuz filmi izledikten sonra, bu gün çıkıp pkk nın başarılı olduğundan sözeden adamları izlerken onların yalnızca korkak katiller olduklarını bileceksiniz.

BAHARÇİÇEK, Abdulkadir,
Etnik Terör ve Etnik Terörle Mücadele Sorunu

isimli makale...
https://docs.google.com/file/d/0B7m1_fKKufoRVUZkUENGSU5LUTg/edit?usp=sharing

İyi Seyirler

-I-


-II-
tutunamayanlar6July 29, 2013, 4:54
SAHİLDE MEMUR DÜŞLERİ
sahilde memur düşleri

ıstampamın siyahında uzanan
çırılçıplak kızlar;
yıldızlar.
saman kağıdıma dalgalar atıyor parafımı.
serin serin esiyor boyunbağım.
bu gece erken çıksam,
kızmaz bay gökyüzü.

ve devlet mesaiden sayar uykumu
allahım ne hoş bir memuriyet bu.

*
yelesinden tutarak bir kuş sesinin,
yüksekler boyunca yansımak isterdim.

ANIL ÇELİK

tutunamayanlar6July 27, 2013, 7:45
SİNEKLERİN TANRISI


Kaynak: radikalgenç
Hazar Kaan ÖZKONAK


‘Sineklerin Tanrısı’ kitabının öyküsü ıssız adaya düşen çocukların kurduğu medeni (!) dünyaları. Aslına bakarsanız kitabın adı ile öykünün uyumsuz görünen bu birleşimi daha bir çekici hale getiriyor bu kitabı. İşte kitaptaki alegoriler kitabın adı ile birlikte başlıyor hemen. Ballantyne’in Mercan Adası’nın modern bir uyarlamasını okuduğunu sanan okuyucu sayfalarda ilerledikçe giderek daha çok güçlenen şeytanın bu ıssız adada nasıl hüküm sürdüğünü görerek sayfaların arasında adeta kayboluyor.

Yazar William Golding’ in İkinci Dünya Savaşı deneyiminin etkisi daha en başta hissediliyor. Öykü savaştan kaçırılan çocukların uçaklarına yapılan bir saldırı sonucu ıssız bir mercan adasına düşmeleriyle başlar. Ardından Ralph ve Domuzcuk (ki gerçek adını bilmiyoruz) tanışırlar. Ardından şeytanminaresini üfleyerek diğer çocukları da alana -daha sonradan toplantı alanı olacak olan- çağırırlar. İlk toplantıda ancak şeytanminaresini elinde tutanın konuşacağı kararı alınır. Bu alegorik olarak ‘demokrasinin, düşünce özgürlüğünün’ ilk işaretidir. İlk bakışta görülen belli bir kültür birikimine sahip insanlar değerlerini ,başıboş kalsalar, dahi korumakta olduklarıdır. İlk insanların topluluk halinde yaşamaya ilk başladıklarında demokrasinin mi yoksa gücün mü etkili olduğu her zaman tartışılmıştır. Toplum Sözleşmelerinin bir yansıması Golding’in kaleminde ortaya çıkmış denilebilir. Ancak unutulmamalıdır ki bu çocuklar belirli bir kültür sahibi olarak bu adaya çıkmış çevrelerinden demokrasi kültürünü az çok özümsemiş insanlardır. İlk insanların ise demokrasiyi deneyimleme şansı hiç olmamıştır. Bu noktadan hareketle toplum sözleşmesi oluşturabilecek altyapıya sahip olamayacakları oldukça açıktır.

Sonra Jack sahneye çıkar. Kilise koro öğrencilerinin başkanı sıfatına sahiptir. Düzeni, kuralları seven, baskıcı bir kişiliği vardır. Toplantıda çocuklar bir önder seçmeye karar verirler. Jack kendisinin önder olması gerektiğini söyler. Ancak oylama sonucu çocuklar, büyülü şeytanminaresini bu şekilde üfleyebildiği için Ralph’ın doğuştan lider olduğuna inanarak , Ralph’ı oybirliği ile önder seçerler. Elbette bu Ralph ve Jack arasında içten içe bir yarış da başlatır.

Ralph ve Jack. Her ikisinin de lider ruha sahip olmasının yanında birbirinden ayrılan yönleri de vardır elbette. Jack faşist bir liderin özelliklerini taşır. Ralph ise demokrat bir liderin. Öykü ilerledikçe Jack in bu kişiliği daha da ön plana çıkar. Jack ava çıkmak istemektedir. Ancak canlı bir hayvanı öldürmek hiç de göründüğü kadar kolay değildir. O halde yüzünü boyamaya karar verir; çünkü bunu yaptığında gerçek kimliğinden sıyrılmakta özgürleşmektedir ve bu sayede öldürmek çok daha kolay bir hal almaktadır. Ava çıkan Jack’in başına buyruk hareketleri sonucu , dağdaki kurtulma umutları ateş sönmüş ve bu arada kıyıdan geçen gemi onları görememiştir. Bu durum Ralph ve Jack’in arasının açılmaya başladığı ilk olay olur. Av merakı gittikçe artan Jack ve korodaki çocuklar artık bu avdan cinsel bir haz da almaya başlarlar. Bu, av sahnelerinin birinde dişi domuz üzerinde örneklenmiştir. -Ancak bu cinselliğin bir başka yansıması öykü içerisinde geçmez. Bu anlamda dikkati çeken bir nokta da hiç kız çocuğun adaya gelmemiş olmasıdır. Golding’in bunu özellikle tasarladığını düşünüyorum. Çünkü kız çocukları olsaydı öykünün konusu cinsel ya da duygusal hislere de kayacak ve belki de esas konu olan toplum sosyolojisi önemsizleşecekti. Bu hislerden hiç bahsedilmemiş olduğu varsayımında ise öykü gerçekçilikten uzaklaştırmış olurdu.- Her avlanmayla birlikte daha da güçlenen Jack kendisini yenilmez görmeye başlar.

Adada canavar söylentisi ortaya çıktığında gerekirse onu öldüreceklerini söyler. Canavar söylentisi; Jack’in avcı olması dolayısıyla çocuklar için daha koruyucu gözükmesine yol açar. Faşizmin güçlü bir düşman yaratma ve ona karşı toplumu koruma bahanesiyle, tamamen kontrol altına alma stratejisinin tam bir örneğidir bu durum. Sonunda gerçekten tüm çocukları kendi hakimiyetine alan Jack son olarak da Domuzcuk ve Ralph’ın peşine düşer. Ralph’ı ele geçermek için tüm adayı yakmayı göze alacak kadar da gözü dönmüştür. Diktatörlüğün muhalif seslere sabredememesi burada vücut bulur. Fakat Jack’in farkedemediği olay Ralph’i yakmak isterken yaktığı ateşin aslında tüm adayı yani kendisini de yakacağı gerçeğidir. Buradaki alegori gerçekten çok hoş bir şekilde yerleştirilmiştir. Dikta rejimlerinin muhaliflerden öldürerek kurtulma istekleri aslında hem bugün hem de gelecekte hukukun ve tarihin nezdinde yargılanmaları, kendilerini yakmaları anlamına gelmektedir.



Domuzcuk aydınların simgesi olarak karşımıza çıkar. Parlak ve akılcı fikirler ileri sürer.En başta çocukların sayılması gerektiğini, dağın tepesinde geçen gemilere işaret amacıyla ateş yakmayı, barınak yapılması gerektiğini söyler. Ancak yine oldukça gerçekçi bir gönderme taşıyan biçimde dedikleri ilk başta dikkate alınmaz. Zamanla Ralph tarafından fark edilene kadar sadece dalga geçilen bir figür olarak kalır. Ancak Domuzcuk bir çok fikir ortaya atmasına rağmen hiçbir işe katılmayarak tam bir aydın gibi davranır. Domuzcuk ,Jack in adada en sevmediği karakterdir. Bu durum aydınlık ve şovenist görüşlerin tartışmasının simgesi olarak ustaca yazar tarafından yerleştirilmiş bir unsurdur. Zaten bir süre sonra Jack, Domuzcuk’un gözlüğünü kırarak aydınlığın görmesini engeller. Dünyayı bir nevi karanlıklara iter. Domuzcuk’un ölümü de yine Jack’in yandaşlarından Roger’ın atacağı bir kaya sonucu olur.

Simon, Golding’ in söylediği gibi Hz. İsa’yı andıran bir kişiliğe sahiptir. Herkese yardım eder, çocuklara meyve getirir, Domuzcuk’a kendi etinden pay verir vs. Ayrıca ilahi bir tarzla geleceğe yönelik yorumlar yapar: Ralph’a onun bu adadan kurtulacağını söyler. Yine ‘Bizden başka canavar yok’ diyerek aslında canavarın kendi içlerinde yaşadığını ortaya koyar. Golding’in yorumundan sonra Simon bir nevi Din sembolünün yansıması olarak da görülebilir. Simon, Jack in canavara hediye olarak bıraktığı mızrağın ucuna geçirilmiş, etrafını sinekler saran domuz başını görür. İşte ‘Sineklerin Tanrısı’ oradadır. Ardından canavarı görmeye giden Simon, canavarın gerçek olmadığını, canavar sanılan şeyin aslında ölü bir paraşütçü olduğunu görür. Çocukların yanına inen Simon, o sırada halka yapmış canavarı nasıl öldürecekleri gösteren Jack le birlikte ibadet edercesine dans eden çocukların arasına girer. Ne yazık ki bu büyülü anda çocuklar Simon’ı öldürür. Din artık ölmüştür. Bu ölüm artık her şeyin kuralsız oluşunu,ölümlerin birbirini izlemesini, çocukların öldürmeye alışmasını simgeler. Belki de bu simgeleme Golding’teki dindar bir tutum olarak nitelendirilebilir.
Ralph, öne çıkan bir karakter olmasına rağmen, başlı başına bir olguyu simgelemez. Daha çok demokrasiyle meşruiyet kazanmış bir lider tipidir. Domuzcuk’la iyi geçinir, onun sözlerine önem verir yani aydınlık düşünceye sahiptir. Ralph üzerinden verilmeye çalışılan aslında ideal yönetici tiplemesinin nasıl olması gerektiği olmalı kanımca.

Birkaç sonsöz söylemek gerekirse, Sineklerin Tanrısı yani şeytan, aslında insanın içindedir. ‘Canavar içimizdedir’. Küçük çocuklar dahi medeni dünyanın sınırlarından kurtulduklarında çıkarlarının peşine düşmekte, güce sığınmakta ve daha da kötüsü bir başka insanı öldürebilmektedir. Elbette Domuzcuk ve Ralph gibi son ana kadar doğruları savunan kişiler çıkmaktadır. Ancak insanların çoğu kaçınılmaz biçimde gücün yörüngesindedir. Demokrat liderliğe ve aklın sağduyusuna sahip kişilerin bir toplumdaki oranı tahmin edilemeyecek kadar azdır. Günümüze çok yakın bir zamanda deneyimlenen Hitler Almanyası örneğinden sonra dahi hala toplumlarda bu faşist eğilimler mevcuttur. İnsanın doğuştan kötü taraflarının olduğu kabul edilmelidir. Modern eğitim, bu kötülükleri baskılamalı ve insanın iyi yönlerini ön plana çıkarmalıdır, Aynı zamanda toplumsal refleksin öneminin her bireyce anlaşılması gerekmektedir. Aksi halde Jack ve benzerlerini toplumda kendi ellerimizle yetiştirmiş ve yine kendi ellerimizle onların kölesi olmaya çalışan insanlara dönüşmüş olacağız.

İYİ SEYİRLER

tutunamayanlar6July 26, 2013, 12:24
2013 DÜNYADA RAMAZAN
Atik-Valde'den İnen Sokakta
İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,
Kaç def'a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,
Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti
Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;
Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,
Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;
Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları
Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.
Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;
Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.
Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,
Bir nurlu neş'e kapladı kerpiçten evleri.
Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!

Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz.
Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı
Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.
Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;
Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.

Yahya Kemal Beyatlı

SALAVAT-I SERIF


tutunamayanlar6July 25, 2013, 9:23
MAX ERNST
Max Ernst (2 Nisan 1891 – 1 Nisan 1976), Alman ressam, heykeltraş, grafik sanatçısı ve şair. Dadaizmin ve Gerçeküstücülüğün en önemli temsilcilerinden sayılır.
Almanya'da Köln yakınlarındaki Brühl'de doğdu. 1909'da felsefe öğrenimi için Bonn'daki üniversiteye yazıldı, ama kısa zaman sonra dersleri bıraktı. Aynı yıl resim yapmaya başladı, ancak asla resmi bir resim eğitimi almadı.

I. Dünya Savaşı'nda Alman ordusuna yazıldı. Savaş, sanat çalışmalarını tamamen durdurdu. Özyaşamöyküsünde "Max Ernst 1 Ağustos 1914'te öldü." yazar.
Savaştan sonra yepyeni fikirlerle dolu olan Ernst, Jean Arp ve sosyal aktivist Alfred Grünwald, Köln Dada grubunu kurdular. 1918'de sanat tarihçisi Luise Straus ile fırtınalı ve kısa sürecek bir evliliğe başladı. 1920'de çiftin bir çocukları oldu: Ressam Jimmy Ernst. Luise 1944'de Auschwitz'de ölecektir. 1919'da Ernst ressam Paul Klee'yi ziyaret etti. Birlikte resimler, kalıp baskılar ve kolajlar yaptılar, farklı malzemelerle çalıştılar.

1922'de Montparnasse'daki sanat çevresinde Dadaist arkadaşları André Breton, Gala, Tristan Tzara ve Paul Éluard'a katıldı. Sürekli deneysel çalışmalar yaptı ve 1925'te frotaj tekniğini buldu. Bu teknikte, bir yüzeyin dokusu, üzerine kalem (veya başka resim malzemesi) sürtülen kâğıda geçiriliyordu.

Sonraki yıl, Joan Miró'ya Sergei Diaghilev için yaptığı desenler için yardım etti. Miró'nun yardımıyla, tuval üzerinde kurumuş boyanın kazınmasına dayanan grataj yöntemini geliştirdi. Ayrıca resmin iki yüzey arasında ezilmesine dayanan dekalkomanya tekniğini denedi.
Ernst, kuşları çok severdi ve resimlerinde önemli yer verirdi. Resimlerinde çizdiği ve Loplop adını verdiği ikinci benliği bir kuştu. İkinci benliğinin kendi kişiliğinin bir uzantısı olduğunu ve kuşlarla insanlar arasındaki eski bir karışıklıktan doğduğunu iddia ederdi. Kızkardeşinin, kuşunun ölümünden hemen sonra doğduğunu söylerdi. Ernst, 1926'da yaptığı Kutsal Bakire İsa'yı Üç Şahit Huzurunda Döverken: André Breton, Paul Éluard ve Ressam[1] adlı resimle tartışmaların odağı oldu. 1927'de Marie-Berthe Aurenche'le evlendi. Aynı yıl yaptığı erotik içerikli Öpücük ve diğer resimlerin bu evlilikten esinlendiği tahmin edilir. Ernst 1934'te heykel yapmaya başladı ve Alberto Giacometti ile vakit geçirdi. 1938'de Amerikalı zengin Peggy Guggenheim, Max Ernst'in bazı resimlerini aldı ve Londra'daki müzesinde sergiledi.

II. Dünya Savaşı'nın patlamasıyla Ernst Fransız hükümeti tarafından "düşman bir yabancı" olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Paul Eluard ve gazeteci Varian Fry dahil diğer arkadaşları sayesinde bir hafta içinde salıverildi. Nazilerin Fransa'yı işgalinden hemen sonra bu kez Gestapo tarafından tekrar tutuklandı. Sanatçıların hamisi Peggy Guggenheim'ın yardımıyla hapisten kaçtı ve ABD'ye sığındı. Bu arada geride bıraktığı sevgilisi Leonora Carrington ruhsal bir bunalıma girdi. Ernst ve Guggenheim 1941'de ABD'ye vardılar ve ertesi yıl evlendiler. Savaştan kaçıp New York'a sığınan diğer sanatçı arkadaşları Marcel Duchamp ve Marc Chagall ile birlikte soyut dışavurumculuk akımını geliştirdi.
Guggenheim ile evliliği de yürümedi ve Ekim 1946'da, Beverly Hills, Kaliforniya'da Man Ray ile Juliet Browner'ın da evlendiği çifte bir düğünle Dorothea Tanning'le evlendi. Çiftin ilk evleri Sedona, Arizona'daydı. 1948'de Ernst Resmin Ötesinde adlı makaleyi yazdı. Kazandığı ün sayesinde maddi başarı sağladı.

1953'te Tanning'le birlikte Fransa'nın güneyindeki küçük bir kasabaya taşınarak orda çalışmaya devam etti. The City ve Paris'teki Galeries Nationales du Grand-Palais, eserlerinin tam bir katalogunu yayımladılar.
Ernst 1 Nisan 1976'da Paris'te vefat etti. Bu kentteki Père Lachaise Mezarlığı'na defnedildi.

Kaynak: wikipedia

tutunamayanlar6July 24, 2013, 10:02
[1] 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11
tutunamayanlar
Toplam İletisi:347