DİANE ARBUS , SINIRLAR ve ACAYİPLİKLER
20/10/15 | YORUM SAYISI 0 | GÖRÜNTÜLENME 1593 |    Ters Dizgi

Dünya iç içe geçmiş bir sınır sarmalı. İç içe geçmiş bir sınır yumağı. Tel örgüler, oyun ipleri, sek sek çizgileri, elbise kolları, su bardakları, dere yatakları, kelimeler… Bardağın suya, kelimenin zihne, insanın insana, insanın kendine sınır olma hali dönüşerek değişerek ama hep varlığını sürdürerek devam ediyor. Sınırların aşılması demek eşik atlamak anlamına gelmiyor, çünkü sınırlar –belki eskisi kadar-hierarşik bir yapı seyretmiyor. Alalalede. Her yerde. Öngörülemeyen, asimetrik ve hiçbir statü vadetmeyen sınırlar… Aştıkça, karşıya geçtikçe başkalaşıyoruz ama ne daha iyi ne daha kötü ne daha güzel ne daha çirkin ne daha akıllı ne daha deli olabiliyoruz. Sınırlar o kadar şeffaf ki, sınır ötesi kendisini öyle bir sezdiriyor ki, kendisinden önce imajına varabiliyoruz. İmaj ve gerçek birbirini nötrlüyor.

Amerikalı fotoğrafçı Diane Arbus’un fotoğraflarına bakarken de sınırı düşünmemek mümkün olmadı benim için. Kendisi, steril “herkes”in içinde olmayı arzu edeceği zengin moda dünyasından ve moda fotoğrafçılığından sert bir geçiş yaparak, yeni bir mana kapısı aralayan “freak” yani “acayip insanlar”ın tutkunu oluyor ve fotoğraflarını çekiyor. Sınırların ardı birbirine zıt olduğu oranda tutku kuvvetleniyor. Modanın tersine kamunun beğenisine, onayına sunulamayacak ne varsa hiçbir zaman sunulamayacak bir biçimde resimliyor. Delileri, travestileri, cüceleri, devleri… ve fotoğraflarına bakanı bir tuhaflığa, gönderiyor. Ayağımızı karaya basmayı umarken, bir anda boşlukta ya da şekil alamayan bir su birikintisinin içinde buluveriyoruz.

Aşağıdaki fotoğrafta annesi ve babasıyla birlikte yan yana, ellerini cebine sokmuş-cepleri elleri kadar büyük- bir devi fotoğraflarken de bunu yapıyor Diane Arbus. Anne baba ve çocuk için kafamızda oluşabilecek mümkün resim kombinasyonlarını yırtıp atarak bizi, kelimenin sınırına şekline sığmayan bir ailenin içine atıveriyor.



Diane Arbus fotoğrafladığı kişilere ilişkin tutkusunu hangi noktalardan kurduğunu, onların kendi dünyasındaki yerini şu cümlelerle anlatmıştır: “Acayip insanlar hakkında birçok efsane var. Sanki bir peri masalının içinde bir insan sizi durduruyor ve bir bilmeceyi cevaplamanızı istiyor. (…) Acayip insanlar en çok fotoğrafladığım kişiler olmuştur çünkü ilk fotoğrafını çektiğim şeyler onlardı ve benim için muhteşem bir heyecan kaynağı olmuşlardı. Onlara bayılırdım. Hala da bazılarına bayılıyorum. En yakın arkadaşlarım onlar demiyorum ama bana utanç, korku ve hayranlık karışımı bir duygu verirlerdi. Birçok insan yaşarken travmatik bir tecrübe yaşayacaklarına dair ödleri kopar. Acayip insanlar kendi travmaları ile doğduklarından hayattaki sınavlarını zaten geçmişlerdir. Onlar aristokratlardır.”

Kendimizi tekinde hissetmediğimiz, orda olmayı tercih etmeyeceğimiz, atlatılmış ama kalıntısı hala var olan, yada halen faal olan bir travmanın hayatın gerçeği olduğu o yeri; olduğu gibi, oyunsuz önümüze bırakıyor. Peri masalının içinde sorulan o bilmecenin kıymetini ve bereketini vurgulayarak.
“Biraz biçimsizce çalışıyorum. Yani şunu demek istiyorum, düzenlemeyi sevmiyorum. Eğer birşeyin önünde duruyorsam onu düzeltmek-düzenlemek-yerine kendimi düzeltirim.” diyor. Diane Arbus’un belli sınırları travmatik bir biçimde aşmış, sınırları muğlak sayılabilecek insanların resimlerini çektiği halde bu insanların sınırlarına ne kadar saygılı olduğunu; çektiği fotoğrafı değil, fotoğrafında yer alanları öncelediğini bu mütevazi sözlerinden anlayabiliyoruz. Öyle ki, fotoğraflarının içeriğinde de bu insanların deneyimlediği sınırlara herhangi bir müdahaleyi, onları yalnız ya da benzerleriyle fotoğraflayarak önlemiştir. Bu yüzden fotoğraflarında normal güvenli sınırlarda yaşayan insanlarla, diğerlerinin herhangi bir etkileşimini, ya da karşılaştırmasını göremeyiz. Bu durum, fotoğraflara bakan zihni bir bakıma önyargılardan, korkudan, ve ajitasyondan alıkoyar.

Diane Arbus’un yöntemiyle ilgili Fotoğrafı çekilenlerin kameraya sabır ve ilgiyle baktığı ve fotoğraflanma sürecinin tamamen farkında olup işbirliği yaptıkları, fotoğrafçı ve nesnesi arasındaki bu iletişimin bu resimleri kıymetli kıldığı söylenmiştir.” Bahsedilen iletişim, fotoğrafı çekenle çekilenin arasında herhangi bir hiyerarşik öğenin ortaya çıkmasına engel oluyor. Bu yüzden gözetleyen ve gözetlenen arasında vuku bulabilecek herhangi bir güç ilişkisine Arbus’un fotoğraflarında rastlamıyoruz.

Arbus’un bana hissettirdiklerini ve düşündürdüklerini anlatmaya çalıştım. İlk başta anlattığım gibi artık bana sınırlar daha muğlak, dönüşümler daha muallak, kimlikler daha soft geliyor. Bu yüzden belki bir şeyin tutkunu olmak artık kolay değil. Çünkü “her şey bilinebilir” ve “hiçbir şey bilinemez” cümlelerinin bizi getirdiği nokta aynı: sır

“Bir fotoğraf bir sır hakkındaki sırdır. Size ne kadar çok şey anlatırsa o kadar az bilirsiniz.”
Diane Arbus
Damla Yazar
Keşke Dergisinin Eylül-Ekim sayısında yayınlanmıştır.
http://www.keskedergisi.com/














laleOctober 21, 2015, 9:31
[1]
Çevrimiçi Üyeler
0 Üye 12 Ziyaretçi