KULTUR, SANAT, FİKİR FORUM
Ocak 08, 2009, 01:37:19 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Büyük Yolculuk (Le Grand Voyage)  (Okunma Sayısı 606 defa)
uyku
Global Moderator
Hero Member
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 638



« : Ekim 10, 2007, 07:09:37 »

Müslüman bir ailenin oğlu olan Reda ailesiyle birlikte yıllardır Fransa'nın güneyinde yaşamaktadır. Reda'nın Arapça'dan başka bir dil konuşmayan tutucu babasının ölmeden önce yerine getirmek istediği son bir dileği vardır: hacca gitmek. Bunun için de oğlunun kendisini Mekke'ye götürmesini istemektedir.

Fransız bir sevgilisi olan Reda sınavlarını bahane etse de babasını ikna edemez ve arabayla Fransa'dan yola çıkarlar. Başlangıçta yolculuk çok zor görünmektedir. Babayla oğlun hiç ortak noktaları yoktur çünkü. Mecbur kalmadıkça konuşmazlar bile. Aralarında sessiz bir iletişim kurulur.

Reda yolculuğun tadını çıkarmaya çalışırken, babası ise kendisine ve yerine getirmek istediği bu kutsal göreve saygı duyulmasını beklemektedir. Aralarında iletişim bile mümkün değilken babayla oğul yavaş yavaş birbirlerini tanımaya başlarlar. Ne yazık ki yolculuğun da sonu yaklaşmıştır...


FESTİVALLER VE ÖDÜLLER
 2004 Venedik FF En İyi İlk Film Ödülü
 2005 Mar del Plata FF En İyi Film ve Erkek Oyuncu Ödülleri
 2006 BAFTA Ödülleri En İyi Yabancı Film Adayı

Filmin Künyesi
Yönetmen : Ismaël Ferroukhi
Senaryo : Ismaël Ferroukhi
Yapımcı : Humbert Balsan
Görüntü Yönetmeni : Katell Djian
Kurgu : Tina Baz
Müzik : Fowzi Guerdjou
Süre : 105 dak.
Yapım: Fransa / Fas
Tür : Dram
Türkiye Hakları : Ankara Sinema Kültürü Derneği
Dağıtım : Bir Film

Oyuncular
Nicolas Cazalé [Reda(oğul)]
Mohamed Majd (Baba)
Jacky Nercessian (Mustafa)
Kamel Belghazi (Khalid)
Erol Ataç (Gümrük memuru 1)
Sadık Deveci (Gümrük memuru 2)
Nihat Nikerel (Komiser)



Logged

İnsanlar uykudadırlar; öldüklerinde uyanırlar!
uyku
Global Moderator
Hero Member
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 638



« Yanıtla #1 : Ekim 10, 2007, 07:11:35 »

BÜYÜK YOLCULUK


Arif Kızılay

“Sanatın amacı” der laovrazhe’li Yönetmen Andrei Tarkovsky “insanı ölüme hazırlamaktır.” Sinemadan her çıkışımda his etmişimdir bunu. Bir süre için, Mevlana Celaleddinin söyleyişiyle, içinde yaşamaya mahkum edildiğimiz gerçeklikten uzaklaşır, başka bir alemin içine savrulurum. Burada zaman artık bir kategori değildir. Zaman bir andır ve an sonsuzdur. Kimbilir belki de zaman sâbit bir resimdir, bir program dahilinde zihnimize yerleştirilmiş, sürekli rüyasını görüp unutamadığımız hep o resim. Geçici olandan sıyrılıp ebedî olana erişme, bilincime tanımlamaktan aciz kalacağım bir ferahlık verir. Bu çöllerde, sonsuza uzanmış arzularımla ve hayallerimle yitip gitmeyeceğim. Varlık tektir diyordu Mağribi bilge, magister magnus, Muhyiddin İbn-ül Arabi, Ondan başka hiçbir şey varlık ismine layık değildir. Bu anlamda sinema, varlık ismi ile nitelenemiyecek olandan kopup tek Varlık olan Varlığa dahil olmaya imkân sunan en belirgin sanattır. Sinema rüyanın diliyle konuşur. Yakaza halinde görülen bir rüyadır sinema. Ve rüya Tanrının bireyle konuşmasıdır. Rüya, ya başka evrenlerin güzelliğine açılan bir pencere veya bir uyarıdır. Bunların her ikisi de mutlak güzeldir. “Bireyin eşyaya subjektif bakışı değil beni ilgilendiren” diyordu Laovrazh’li ermiş, “ben, rüya gibi, eşyanın kendi hakikati ile iletişim kurabilecek bir form oluşturma çabasındayım.”

Fas asıllı yönetmen Ismail Ferroukhi’nin filmi “Büyük Yolculuk” yudum yudum anlam katmanlarıyla sarılı, ismine layık bir sanat çalışması. Ölümle sonuçlandığı için elbette büyük bir yolculuk, her insanın yolculuğu gibi. Yolculuk süreklidir. Yine laovrazhe’li Ermişin söyleyişiyle yeryüzünde yapılacak bütün yolculuklar sembolik bir anlam taşır. Ve kişi artık geriye dönemez. Çünkü insan yaşadığı her deneyimle değişir. İnsanın sürekli aradığı şey yalnızca kendi ruhudur. Bir gün yaşamak denilen uykunun sonuna geldiğimizde uyanacağız. Ve işte o zaman gerçeğe bir kapı açılacak. Ve gözlerimiz varlığın gerçeğine açılacak. Ve eylemlerimiz şekillenecek gözlerimizin önünde. Her bir uzvumuz tanıklık edecek. Ya gülümseyeceğiz, ferahlayacak yüreklerimiz; veya utançtan kızaracak yüzlerimiz, “keşke toprak olsaydık” diyeceğiz.

“Denizin suları gökyüzüne yükseldiğinde şiddetini kaybedip yeniden saflaşır. Denizin suları buharlaşır, bulut olur. Buharlaşınca tazelenir. Bu yüzden at sırtında gitmektense yaya gitmek; arabayla gitmektense at sırtında gitmek; gemi ile gitmektense araba ile gitmek; uçakla gitmektense gemi ile gitmek daha sevaptır.” Kendi benliğini Tanrının rızasında eritmeyi, geçici olan her şeyden yüz çevirip bu rıza doğrultusunda sonsuz hayatı kazanmayı amaçlamış ve hayatını bu inanç ekseninde biçimlendirmiş babanın sözleridir bu sözler. Reda’nın aslı muhtemelen “Rıza”dır ve batının bütünüyle bedenin hazlarını esas alan yaşama tarzından uzak, aynı inancın ve varlık katmanlarının yolcusu olması umuduyla verilmiştir bu isim. Fakat Reda, hangi nedenle olursa olsun, ihmal edildiği için batılı bir nefer olarak yerini almıştır bile. Babanın dini babaya aittir, onun için “senin dininde bağışlamak yok mudur?”, diye haykırır. Sonuçta hiçbir şey devr alınamaz ve her birey kendi nefsinin bilgisine ancak yaşayarak varır. Baba’nın amacı her varlıklı müslümana farz kılınmış hac görevini yerine getirmiş olarak ilahî huzura varmaktır. Baba bu görevi ilk etapta büyük oğlan ile yerine getirmeyi düşünmektedir, fakat artık içkiyi bırakıp namaz kılmak raddesine gelen ağabeyin son kez içtiği içki yüzünden ehliyeti alıkonulur. Bu yüzden görev küçük oğlan Reda’nın başına kalır. Reda buna son derece öfkelenir, fakat hâlâ korunan gelenek babaya itaat etmeyi esas aldığından Reda gerçek bir sevgi ile bağlandığı aşkından büyük bir ıstırap içinde koparak yola koyulur. Reda için zaman bir an veya yanında taşıdığı bir resimdir. Baba çölde cemaatle namaz kılarken, Reda’nın kumlara yazdığı isim yine bu aynı an’dır. Ve Baba’nın namaz kılarken his ettiği ile, Reda’nın kumlara isim yazarken his ettiği aynı duygudur.

Babanın benliğini saran tek kaygı âhiretin, öte dünyanın kaygısıdır. Bu yüzden hayatın hayata bakan yüzüne neredeyse hiç bakmaz. İnsanlarla kurduğu ilişki, öte dünyaya bakan bir öge olması bakımından, yalnızca iyilik üzere kurduğu ilişkidir. Ansızın arabasına binen kadını kabul eder, parasının yetmezliğine rağmen, oğlunu tokatlamak bedeli ile, başka bir kadına para yardımında bulunur. İnsanlardan uzakta, yalnızlığında yaşamayı tercih eder. Şehirlerden uzak en ücrâ yerlerde yolculuğuna ara verir. Gününü belirleyen tek ilke namaz ve namaz ibadeti ile gelen bir tür duru ve asîl hâldir. Sinemanın önemli bir özelliği model karekterler yaratarak davranış kalıpları sunabilmesidir. Baba, yalın ve korkusuz duruşuyla böyle bir tipolojik karekter çizer. Baba ümmidir, okuma yazma bilmez, bütünüyle sonsuza akan iç duygularını takip eder. Bu anlamda rasyonel kayıtlarla sınırlı değildir, ve aklın insanı düşürebildiği muhtemel kişilik zaaflarından masundur. Bu dünyaya ilişkin hiçbir beklentisi yoktur. “Kaybettiğiniz hiçbir şeye üzülmeyin; kazandığınız hiçbir şeye sevinmeyin, siz burada yalnızca misafirsiniz” anlamının biçim kazanğı bir kişliktir baba. Kişilik ve karekter belki de böyle bir şeydir. Reda’nın “burası gümrük, burada namaz kılınmaz” itirazına karşın çimenlerin üzerine serer seccadesini. Hal diliyle din denilen ilahi çağrının yalnız ve yalnız Ali’ninki gibi kılınacak bir namaz ve bu namazın belirlediği iyilik ve kişilik üzere olma hali olduğunu haykırır. Bununla beraber son kertede baba da bu fiziksel hayat ile sınırlıdır; bazı şeylere boyun eğer ve farkında olmadan yanlışlar yapar. Daha fazla yardım etmek istediği kadın için yalnızca “Allah yardımcısı olsun” deyip dua eder. Daha sonra bir tür yardımcı olarak karşısına çıkacak olan Mustafa hakkında yanılgıya düşer.

Türkiye sınırında baba mütevekkil bir ruh ile arabanın içinde beklerken Reda’nın devlet olgusuna karşı heyecanlı ve naif çıkışları insanın yaşama serüvenini işaretler. İnsan olgun bir zihinle doğmaz bu dünyaya, ve insan yüreği daima genç kalmaz.

Mustafa Bektaşî kişliği ile pek tekin gelmez babaya, bu yüzden Reda’ya, “onun her dediğine inanma” uyarısında bulunur. Muhtemelen Babayı yanıltan ve kuşku duymasına neden olan şey Mustafanın bir tür cin kişiliğidir. Mustafa’nın, Reda’yı içkili haliyle yatırdıktan sonra, Baba’ya kuşkulu bakışı seyirciye de yansır. Mustafa bu cin kişiliği ile güven vermez Baba’ya. Baba’nın sahip olduğu bir tür taşkın gurur Mustafa konusunda yanıltır onu. Kimse kusursuz değildir. Baba’nın gururundan doğan yanlışı eğer Reda bir kılıf ile örtbas etmemiş olsaydı, muhtemelen, Baba’nın duyacağı vicdan acısı yüzünden hac yolculuğu yarıda kalır, gerçekleşmemiş olurdu. Reda’nın burada ince düşünüş ve davranışı kendi deneyimini edinmeye başladığının başlangıcıdır. Mustafa cin ve bektaşî bir kişiliğe sahip olabilir, fakat asla para çalacak denli kötü değildir.

Mustafa, Reda’ya camileri tanıtır; sofia’nın Grek dilinde hikmet anlamına geldiğini, Sultan Ahmet Camiî’nin mavi çinilerinden dolayı mavi cami olarak adlandırıldığını anlatır. Oysa bu anda Baba bu camide bulunmanın şansına erdiği için zikir yapıp şükrünü ifâ eder, çinilerin rengi onun için neredeyse önemsizdir. Sofia’nın Grek dilinde hikmet anlamına geldiğini Mustafa bilir, ama bu hikmet ve bilgiyi Baba yaşayarak deneyimler. Yaşanmayan bilgi nasıl insanın kişiliğinden koparıp götürürse, az ama yaşanan bilgi o denli kişinin karekterini olgunca pekiştirir.

Okumaktan mânâ ne
Kişi Hakk'ı bilmektir
Çün okudun bilmez isen
Ha bir kuru emektir

Yeryüzünde devlet, siyaset olgusu insanları kesin coğrafi sınırlarla birbirlerinden bu denli ayırmışken, insanlar birbirlerini nasıl anlayacaklar? laovrazhe’li Bilge “Nostalghia”sında bu sorunu işler. Buna göre başka kültürden bir yazarı okuduğumuzda onu anladığımızı zan ederiz, ama içinden çıktığı kültürün bir üyesi olmadan onu anlamak imkansızdır. Biz onu yalnızca anlıyormuş gibi yaparız. Yol boyunca Baba ile Reda’nın karşılaştığı insanları ve gümrükte polis memurlarının soğuk davranışlarını hatırlayın. Devletin ve coğrafyaların sınırları kaldırılmadan bu sorun çözülemez.

Baba, Reda’nın içki içmesine yalnızca öfke duyar, ama otele getirdiği kadın ve muhtemel zina düşüncesi bütün ipleri kopartır. Baba’yı hiçbir özür durduramaz, “senin dininde bağışlamak yok mudur?”cümlesi söyleninceye değin.

Rüya, içinde yaşadığımız gerçekliğin ötesinde başka gerçekliklerin, başka varlık katmanlarının olduğunu işaretleyen dehşet ve harika bir evrendir. Rüya aleminde zaman ve mekân ve insan hayatı bir çok biçimlerde kurgulanıp yaşanabilir. Şüphesiz bize yaşatılır demek daha doğru olur. Bu nedenle rüya evreni sinema sanatı için asli bir zemin oluşturur. Reda rüyasında babasını çoban olarak görür. Kumlar, içine çekmeye başladığında Reda imdat haykırışı ile Babadan yardım ister. Hikâyenin içine bu sahnenin rüyâ olarak yedirilmesi, o denli gerçekçi bir duygu verir seyirciye. Baba o anda çobandır ve sürüsünü kollamaktadır. Bunun, İslam Peygamberinin “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürülerinizden sorumlusunuz” hadisine işaret ettiğini sanıyorum. Fakat Baba Reda’nın haykırışlarını duymaz, yoksa Reda Baba’nın sorumluluğunda olan bir birey değil midir? Reda, uyandığında Baba’nın, ellerini açmış duâ ettiğini görür. Reda bu duânın içindedir.

Batılı bir birey olarak yetişmiş Reda’nın, öykünün sonuna değin davranışlarında inatçı ve direngen davranması, çalışmayı gerçekçi kılan en temel ögelerden biridir. Gözlerinden, yüz hatlarından ve ses tonundan neredeyse kusursuz bir biçimde yansıyan öfke, kızgınlık, kırılmışlık, umut ve zaman zaman hafif gülümseme ile Reda (Nicolas Cazalé ) kusursuz bir oyun çıkartır. Geleneksel davranma biçimiyle doğrularında aynı direngenliği ve inadı gösteren Baba(Mohamed Majd) benzer kusursuz oyun gücüne sahiptir.

Baba’nın Reda’ya vurduğu tokat ilişkiyi değerler çatışmasının zirvesine taşır. Reda bu bunalmışlıktan dağa ve dağın tepesinde esen rüzgâra sığınır. Baba’nın Reda’yı takip edişiyle dağın tepesine varması çalışmanın en görsel sahnelerinden birini oluşturur. Burada yalnızlık ve yalınlık her dördü için(Baba, Reda, dağ, rüzgâr) gerçek var oluşun en temel ögeleridir. Baba’nın düşünüp Reda’ya önerdiği çözüm Reda’yı bir ikilem ve tam bir suskunluk içinde bırakır. Bu anda Reda, Baba’nın güçlü karakterinin farkına varır.

Öykü boyunca, kaydadeğer bir husus, Baba-Oğulun hiçbir şekilde birbirlerine sarılmak gibi yapmacık bir davranışın içine girmemeleridir. Bunun, diğer birçok sinema örneklerinin aksine, çok doğru bir zihin ve davranma biçimi olduğunu belirtmeliyim. Bir alt damar olarak öyküyü güçlü kılan ögelerden biridir bu.

Reda’nın “yaklaşıyoruz” sözünden sonra Baba-Oğulun yüzleri parlar, birinin bir şeyleri başarmış olmasından; diğerinin amacına yaklaşmış bulunmasından, duydukları haz ile hafif gülümserler.

Reda arabanın içinde ezan sesi ile uyandığında kaybettiği fotoğrafı direksiyonun özerine konulmuş bulur. Aşkın görkemini ve kutsallığını bir kelime telaffuz etmeden o denli anlatan muhteşem bir sahnedir bu. Baba, Reda’ya resimdeki kıza gitmesini imâ eder. Reda’nın ilk hac görevi resimdeki kıza gitmektir. Reda inip arabanın üzerinden babasını hafif gülümseyerek izlediğinde Baba ehramını kuşanıp, tatlı sert bir bakışla Reda’ya bakar. Bu andan itibaren susar, artık konuşmaz. Kalabalık kâbeye doğru yol alırken okunan duâlar arasından Reda, Baba’ya akşama görüşeceklerini söylediğinde Baba lebbeyk duâsını okuyup yürümeye devam eder. Bu sahnenin insanların toplu dirilecekleri “haşir meydanı”na referans yaptığını sanıyorum. Herkesin ancak kendisini düşündüğü bu dirilişte baba oğluna yardım edemiyecektir.

Reda şehirden ayrılış anında yoksul bir kadına para yardımında bulunur. Yüzünde yoğun bir anlam sessizliği ile şehrin havasını son kez solumak üzere taksinin camını indirir.
Logged
mfurkan
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 23


« Yanıtla #2 : Ekim 17, 2007, 08:58:08 »

güzel bir filme benziyor Göz kırpan
Logged
uyku
Global Moderator
Hero Member
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 638



« Yanıtla #3 : Ekim 17, 2007, 10:50:06 »

Güzel olmasa buraya aktarmazdım inanın!
Logged
sema
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 90



« Yanıtla #4 : Ekim 18, 2007, 04:02:14 »

 Güzel bir film. Sadece güzel denilebilir ama. Filmde çok kopuk sahneler ve alt yapı eksiklikleri var. Vermek istediği çok fazla şeyi birkaç sahneye sıkıştırdıgı için , belkide zamanı iyi kullanamadıkları için film boyunca çok duygu kesintisi yaşanıyor.
 Ismaël Ferroukhi'nin yanlış hatırlamıyorsam ilk filmi, Belkide bu yüzdendir kop-uş lar.
    Ama izlenesi bir film yinede. Göz kırpan
Logged

Volkan olup eritsede lavlarım beni
Ben sen olmanın sarhoşluğunda bir deli
                                        vs. vs
sysyphos
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 20



« Yanıtla #5 : Ağustos 12, 2008, 11:41:13 »

gayet ıyı bır yolculuk hıkayesı.nadiren bir filmde ağlayan ben ağladım evet.
Logged

oh dance in the dark of night,
sing to the mornin' light.
the magic runes are writ in gold
to bring the balance back.
bring it back.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: