KULTUR, SANAT, FİKİR FORUM
Ocak 08, 2009, 12:04:37 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Sayfa: [1] 2 3 4
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tutunamayanlar - Oğuz Atay  (Okunma Sayısı 2424 defa)
uyku
Global Moderator
Hero Member
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 638



« : Ocak 20, 2008, 07:23:25 »



Kelime: “Başlangıçta Kelime vardı.” Ve Kelime, insan olup aramızda yaşadı.

1934: Cemil Atay ve Muazzez Atay’ın ilk çocuğu Oğuz Atay, 12 Ekim’de İnebolu’da dünyaya geldi. Gelişi sevindiriciydi, ama yalnızlık ondan önce de vardı.

Cemil Atay: Babası yaşadığı dönemde farklı bir aydın olarak dikkati çeker. Polis olarak başladığı meslek hayatına hukukçu olarak devam etmiş, milletvekilliği de yapmıştır. Mesleki hayatıyla ilişkilendirilen sert mizacı, oğluyla olan ilişkisinde de etkili olmuştur. Oğuz Atay, babasıyla arasındaki anlaşmazlıkları ve uzaklıkları metinlerinde kahramanlarının ağzından dile getirmiştir.

Muazzez Atay: Oğuz Atay’ın kelimeleri oyuna dönüştürmesinde, ilkokul öğretmeni annesinin Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin nasıl türetildiğini bilmece oyunlarla öğretmesi, sürekli dil yanlışlarını düzeltmesi etkilidir. Annesiyle, babasıyla olduğundan daha yakın bir ilişkisi vardır.

Çocukluk: Sessiz, sakin ve içine kapanık bir çocukluk geçirdiği söylenir. Sürekli odasına kapanıp çocuk kitapları, çocuk dergileri ve gazete okuduğu, hoşuna giden bölümleri ezberlediği, bu yüzden de anormal olduğu anlatılsa da eserlerindeki tekerlemelerin bu dönemde belleğinde yer etmeye başladığı göz ardı edilemez. Kalabalık çocuk oyunlarında boy göstermekten ziyade tek kişilik oyunları tercih etmesi büyükadamolacakçocuk sıfatından kurtulmasına yetmemiştir.

Ankara: Altı yaşında babasının milletvekilliği dolayısıyla bu şehre taşınırlar. Birinci Ankara dönemi ilk, orta ve lise öğrenimi süresincedir. Daha sonra buraya askerlik görevi için tekrar gelecek, Vüs’at O. Bener’le tanışıp sağlam bir dostluk kuracak ve siyasi düşüncelerinin temelini burada atacaktır.

Okul:İlkokula okuma bildiği için ikinci sınıftan başlar. (Aynı yıl kardeşi Okşan dünyaya gelir.) Kardeşinin doğuşuyla ona olan ilginin azalması, okulunu pek sevmeyişi, özellikle ortaokul yıllarında kitaplarla daha çok ilişki içinde olmaya yönlendirmiştir. Lise yıllarında resim derslerini çok seven, hatta ressam olacağım diyen Atay’a babası böyle bir mesleğin olmadığını söyleyerek onun İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ne girmesinde etkili olmuştur. Ayrıca lise son sınıfta sergiledikleri tiyatro oyunundaki başarısının okul birincisi olmasının önüne geçmesiyle tiyatrocu olmayı da düşünmüş, yine vazgeçmiştir. Lisede arkadaşlarını tutunan insanlardan seçmekle hayata onlar aracılığıyla tutunmaya çalışmışsa da aynı özveriyi karşı cins için gösterememiştir.

Marksizm: Ankara’da askerliğini yaptığı sırada sosyalizmin ilk yayın organlarından Pazar Postası dergisi çevresinde bir araya gelen gençlere katılan Atay, kısa süre içinde geniş bir çevre edinir. Burada edindiği coşkulu fikirler, sıkı bir Marksist olmasını sağlar. Özellikle bireyi önceleyen Atay, İstanbul’a dönüşünde farklı görüşleriyle ayrı bir yerde durur.

Evlilik: 1961’de kendinden dört yaş büyük, terzi Fikriye Gürbüz’le ilk evliliğini yapar. Sürekli karısıyla arkadaşları arasında kaldığından mutsuz bir evlilik geçirir. Kızları Özge doğduktan sonra da evliliklerinin seyri değişmez ve boşanmayla noktalanır. Daha sonra ikinci evliliğini Yeni Ortam dergisi için kendisiyle röportaj yapan ve kendisinden oldukça küçük Pakize Kutlu’yla yapar. Tanıştığı bu genç kızın yaşam dolu tavrı Atay’ı etkiler ve yaşamının son dakikalarına kadar yanında o vardır.

Sevin:Tutunamayanlar, üçüncü sayfa: “Sevin için”… Arkadaşı Uğur Ünel’in eski eşi Sevin Seydi ile bir beraberlik yaşar. Tehlikeli Oyunlar romanını da ona adamıştır. Sevin, ayrıldıktan sonra da Atay’ı yazarlık yolunda desteklemiş ve dostlukları hiç bitmemiştir.

Disconnectus erectus ve Olric: Garip Yaratıklar Ansiklopedisi’nden: Tutunamayan. Yazarın okunduktan sonra insanların sadece iki sınıfa tabi tutulduğu (tutunan ya da tutunamayan) 1970 TDK ödülünü alan ilk romanı, ki bu sınıflardan en acıklı olanının adını eserine vermiştir: Tutunamayanlar. Olric de roman boyunca Turgut Özben’i “efendimiz” hitabıyla kandırıp etkisi altına alan önemli bir şahsiyettir. Psikolojide ikinci ben olarak adlandırılır.

Oyun: Tehlikeli Oyunlar… Oyunlarla Yaşayanlar… Eserlerine adını verdiği ve herhalde en çok sevdiği kelime. Oyun nerede bitiyor, gerçek nerede başlıyor dedirtir Coşkun Ermiş’e. Gerçekle oyunlar iç içe girer onun metinlerinde. Oyunlarla tutunmaya çalışır yaşama, gerçeklerle alay eder ve tek kural oyun oynamayı bilmektir.

Aydın:Atay’ın eserlerinde aydına biçtiği rol (rol olmaktan da öte) Doğu-Batı kültürü arasında sıkışıp kalan, toplumun değer yargılarına yabancılaşan ve bu yüzden de çelişkiye düşen küçük burjuva aydını rolüdür.

Korku: Hep bir şeylerden korkar Oğuz Atay. Okuduğunuz her cümlenin altından korku kelimesi çıkar. Hep daha iyi şeyler olacak diye avutur kendini. Böylelikle kötü şeyler olacağı korkusundan kurtulduğunu düşünür. Sonra birden Korkuyu Beklerken hikâyeleri çıkar ortaya.

Hikâye: Başarısız Beyaz Mantolu Adam, tavan arasında Unutulan sevgili, ubor-metenga tarikatından aldığı bir mektup sonrası Korkuyu Beklerken eve kapanan adam, gönderilmeyen Bir Mektup, bir delikanlının evet ya da hayır beklentisiyle sorduğu sorulara Ne Evet Ne Hayır diyen kız, yeniden tarihe kazandırılmaya çalışılan tarihsel Tahta At, babasının ölümünün ardından Babam’a Mektup’la içini döken Oğuz Atay, hikâyeleri okunmayan ama buna rağmen yazmaktan vazgeçmeyen Demiryolu Hikâyecileri…

Okuyucu:Demiryolu Hikâyecileri’nin sonundaki o unutulmaz sesleniş: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

İntihar: Her şeyi “Ya ölürsem…” üzerine kuruludur. Öyle ki kurguladığı kahramanları ya intihar ettirir ya da öldürür. Böylelikle onların ölümden korkmadığını ispatlamaya çalışmaktadır sanki. Ancak bu trajedinin parçası olan ölüm en olmadık yerde mizahi bir dille karşımıza çıkar. Selim Işık, Hikmet Benol, Beyaz Mantolu Adam ölümden korkmakla birlikte ölümü de istemektedir. İşte bu yüzden sonlarını kendi elleriyle hazırlarlar.

Canım insanlar!: “Sonunda, bana, bunu da yaptınız.” diyerek günlüğünü yazmaya başlar. “Canım insanlar”, yazarın kişisel hayatı, yayımlanan günlüğünde yeterince yer almadığından hayal kırıklığına uğrarlar.

Hastalık: Küçük yaşlarda, muhtemelen zatürree olan ağır bir hastalık geçirmesi yaşamı boyunca bu hastalığın izlerini taşımasına sebep olur. 1976 yılının son aylarında dayanılmaz bir baş ağrısı ve mide bulantısı, daha önce Tutunamayanlar’da kurguladığı beyin tümörünü gerçek hayatta ortaya çıkarır.

Ölüm: Atay’ın en sık kullandığı kelimelerden biri. Hep oyunlar oynar, tüm bu oyunlar ölümü geciktirmek içindir. Ölüm bir parça geciktirilir, bu durum onu yine de memnun etmez. Ölümden mi kaçıyordur, yoksa ölümü mü istiyordur, belli değildir.

1977: “Ölmek bile kendilerine böyle bir görev verilenlerin işidir.” Roller dağıtıldığında oyun oynama hevesiyle öne atılmış, acele etmiştir her zamanki gibi.






















« Son Düzenleme: Mart 20, 2008, 11:23:22 Gönderen: tutunamayanlar » Logged

İnsanlar uykudadırlar; öldüklerinde uyanırlar!
uyku
Global Moderator
Hero Member
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 638



« Yanıtla #1 : Ocak 22, 2008, 04:58:38 »

Hava kararıyordu. Köşeden bir genç kızla bir genç adam göründü kolkola. Delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. "Bana kalırsa film biraz karışıktı," dedi genç adam. "Bazı yerlerini anlamadım." "Canım," dedi kız, "Sonunda çocuk ölüyor işte." Aptal," dedi delikanlı, "O kadarını biz de anladık."

Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, İletişim Yayınları, 2000; s:474

 
Logged
uyku
Global Moderator
Hero Member
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 638



« Yanıtla #2 : Mart 30, 2008, 09:27:52 »

Mısra11: Kelime ve yalnızlık...

"Önce kelime vardı," diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce de yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık...Kelimenin bittiği yerde başladı; kelime söylenmeden önce başladı. Kelimeler, yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe, yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.

Selim Işık yalnızlığını kelimelerle besledi. Kelimelerin anlamını bilmeden önce tanıdığı yalnızlığı kelimelerin içinde yetiştirdi. Eski yaşantılarının hastalığından yeni kalktığı sırada, aldırışsız kelimeler konuşurken, eski yaraların eski kelimelerinin göğsüne saplandığını duydu birden; sustu kaldı. Kelimeler, yalnızlığını yaşamasına da bırakmadılar onu. Her yandan kuşatıp sardırdılar. Kullandığı kelimeler de dönüp ezdi onu, soluksuz bıraktı. Sonra, yatağından fırladı birden Selim; bütün kelimeleri ve yaşantılarını ezdi ayağının altında. Güneşe çıktı. Güneş, gözünü acıttı bir süre sonra, perdelerini kapayıp kelimelerin karanlığına döndü. Birtakım kelimeler bağışladı onu; aralarında gene yaşamasına izin verdiler. Bu kelimelerle birlik olup amansızca saldırdılar başka kelimelere: aşağılayan, ezen, soluk aldırmayan kelimelere. Yendi, yenildi; sonunda gene yenildi kelimelere, kelimelerle birlikte açtığı savaşta. Yalnızlık hep oradaydı.
 
Büyük kelimelerden her zaman kaçındı ve büyük kelimeler kullandığını gördü. Küçük kelimeleri kendine yakıştıramadı; oysa küçük kelimelerle suçlandı  ve kendini küçük kelimelerle savundu. Bütün insanlar, ellerini uzatarak işaret parmaklarıyla suçladılar onu, kelimeler yüzünden.
Logged
yahut
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 294



« Yanıtla #3 : Nisan 05, 2008, 06:51:43 »

"...başkaları gibi yaşamasını bilmeyenler, başkalarını taklit etmeliydi. onlar da ellerinden geleni yapıyorlardı: deniz kıyısında bir kahveye oturuyorlar, ah ne kadar güzel! diyorlardı. deniz havası bize iyi geldi, diyorlardı. önlerinden takalar geçiyordu: ne sıcak renklere boyanmış tekneler! diyorlardı; o renkleri rengi hangi ressam yan yana getirmeye cesaret edebilir? ( bunları nursel hanımdan öğrenmişlerdi.) sağlam deniz havasını içlerine çekiyorlardı; insanın temiz havaya ihtiyacı var, diyorlardı. ( bunu da bilge den öğrenmişlerdi.)"

"…Görünüşte ilerlemiş bir durum yoktu.Oysa ben,bütün cümlelerin baş tarafını kaçırdığımı çok iyi biliyordum;oyuna geliyordum.Bütün oyuncular,provaya gelmeden önce yaşadıkları maceraların izlerini taşıyorlardı.İyi ezberleyemedikleri rollerini oynarlarken de ayrıca özel bir yaşantıları vardı.Ben bu geçişleri bir türlü sezemiyordum;benim hayatım sürekli bir oyundan ibaretti.Bununla birlikte,prova başlayınca her şeyi unutuyordum;ikinci piyesteki oldukça uzun olan rolüme kaptırıyordum kendimi.Sonra kısa bir ara verilince,uyanıyordum.

İşte ondan sonra kardeşim Hidayet,insanlığa öfkem başlıyordu;belki de ilk öfkelerimi bu oyunlar sırasında duymuştum.Çünkü,bütün gücüme rağmen oyuna geliyordum.Kendime kızıyordum:Çünkü oyuna geliyordum,anlıyor musun oğlum Hidayet?oyuna geliyordum.Oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı.Bütün gücümle uyanık kalmalıydım;başkalarının rüyalarını görmemeliydim.

Ve kardeşim Hidayet,öfkelenince de onların bütün kusurlarını,küçüklüklerini,daha önce hoşgörüyle karşıladığım kendini beğenmişliklerini daha şiddetle görüyordum ve unutmuyordum.Onları kıskanıyordum onları beğenmiyordum.Oynadıkları oyunu hiç anlamıyorlardı.Yaşamak istiyorlardı,en çok buna kızıyordum."

"...sokağa nasıl çıkılacağını bilmem mesela. Bende hayat bilgisi zayıf albayım. Bilge bunları bilir, bu bakımdan akıllıdır, birlikte olabilseydik insanlık çok yararlanacaktı bundan. Yazık oldu. Şimdi yanımda olsaydı böyle üşümezdim albayım; beni bir arabaya bindirirdi hemen. Ben bunlara çabuk karar veremem albayım. Kararsızlığımla yanımdakilerin canını sıkarım. Hava da çok soğudu albayım, eve dönmek istiyorum. Biliyor musunuz, Bilge beni evde bekliyormuş gibi geliyor bana. Yoksa eve dönmek istemiyorum. Beni bekleyen yalnızlığı ve karanlığı istemiyorum. Bilge’den akıllı olduğum halde neden bu duruma düştüm acaba? Neden herkes benden kaçıyor albayım? Yaşamasını bilmiyorum da ondan mı? Bir dakika albayım karşıdan birileri geçiyor. Kadını Bilge'ye benzettim; peki erkek kim? değilmiş..."


-Gerçek nedir Hikmet Amca?
-Gerçek, iki nokta üst üste koydun mu?
-Koydum Hikmet Amca.büyük harfle başlanıyor değil mi?
-Hepsini büyük harfle yazsaydın. Gerçeğin de soluna çiçek yapma sakın.
...
-Yaz bakalım: Gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.
-Birimi var mı Hikmet Amca?
-Birimi insandır.



TEHLİKELİ OYUNLAR



Logged

Arun aleyna!
yahut
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 294



« Yanıtla #4 : Nisan 05, 2008, 06:54:02 »




"Çıkarlarını düşünmeyenler unutulacaktır.. Her olayda bir kenara çekilenler gerçekten de bir kenarda kalacaklardır.. Yaptıkları işlerin gizli kalmasını isteyenler,bunda başarıya ulaşacaklardır.. Kimse onların varlığıyla tedirgin olmayacaktır.. Bir gün öldükleri zaman; arkalarında küçük bir iz,bir anı,bir gözyaşı,bir eser bırakmadan yok olacaklardır.. Gazetedeki ölüm ilanı bile,yedinci sayfada bir kenarda kalacak,kimsenin gözüne çarpmayacaktır.. Hayattan çıkarı olmayanların ölümden de çıkarı olmayacaktır.. Ölüm bile onların adlarını duyurmaya yetmeyecektir.. Herkesin mezarında güller ve menkeşeler büyürken,onların mezarlarını otlar bürüyecektir.. Mezarları bir kenarda kalmasa bile,büyük ve muhteşem anıtların arasına sıkışıp kaybolacaktır.. Cennetteki muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir.. Ağız tadıyla bir keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır.. Hayattan çıkarı olmayanların hayatları çıkmaza sürüklenecektir.. Kendini beğenmişliğincezasını daha bu dünyadan çekmeye başlayacaklardır.. Sıkıntılarını kimseyle paylaşmasını bilmedikleri için,yalnız başlarına ıstırap çekeceklerdir.. Duygu alışverişinden nasipleri olmayacaktır.. Duygusuz,hareketsiz,tatsız bir hayat yaşadıkları sanılacaktır.. Çektikleri acılarla,yüzlerinin buruşmasına,saçlarının beyazlaşmasına izin verilemeyecektir..Güldükleri zaman sevinçli,ağladıkları zaman kederli oldukları sanılacaktır.. Hayattan çıkarları olmadığı da asla kabul edilmeyecektir.. Böyle bir yanlışlığa düşülmeyecektir.. Aslında hayattan çıkarları olduğu ıspat edilecektir,çıkarlarını korumak için canları çıktığı halde bunu beceremedikleri için; çıkarlarıyokmuşdabirşeylerbeklemiyormuşçasınagillerden göründükleri yüzlerine vurulacaktır.. Onlar da bu saldırılara bir karşılık bulamayacaklardır.. Kendilerini yokladıkları zaman,bütün ileri sürülenlerin gerçek olduğunu, hayatlarını boş yere harcadıklarını,ne yazık ki artık çok geç kaldıklarını onlar da açık ve seçik olarak göreceklerdir.. İşte o anda dahi; delice bir harekette bulunmalarına,anlamsız bir hayatı anlamlı bir şekilde bitirmelerine göz yumulmayacaktır.. Kendilerini öldüremeyeceklerdir.. Onlara anlatılacaktır ki,böyle bir davranış bütün yaşamlarıyla çelişki içindedir,gerçekle ilgisi yoktur: kendilerini öldürürlerse,onlar hakkında verilen isabetli yargıları çürütmek için gene boş bir çaba göstermiş olurlar..Bu hiç bir şeyi değiştirmez.. Onlar bu rezilliğe de katlanarak sürünmeye devam edeceklerdir.. Hayatlarıyla yanlış olanların ölümleriyle doğru olmalarına imkan var mıdır?.. Hayattan çıkarı olmamak hem tanrının hem insanların gözlerinde affedilmez bir suçtur; gelişip yayılmması için gerekli her türlü tedbir alınacaktır.. Bütün tarih,bütün iktisat,bütün sosyoloji,bütün psikoloji kısaca bütün lojiler hayatın çıkarcılığa dayandığını göstermek için yırtınacaklardır,yırtınmalıdırlar.. "Ben çıkarıma bakarım" diyeceksiniz,bunun için "babamı bile tanımam" diyeceksiniz.. Kimseyi tanımayacaksınız; hele hayattan çıkarı olmayanları hiç!..."


(Tutunamayanlar)



« Son Düzenleme: Nisan 05, 2008, 06:55:55 Gönderen: yahut » Logged
yahut
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 294



« Yanıtla #5 : Nisan 05, 2008, 07:07:33 »

1970 TRT Roman ödülünü kazanan ilk romanınız Tutunamayanlar’a karşı, eleştirmenlerimiz genellikle yaklaşmaktan kaçınır bir tavır takındılar. Romanınızı ödüllendiren TRT seçici kurul üyesi edebiyatçılarımız da bu suskunluğa katılır göründüler. Tavrı bütün olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Eleştirmenlerimizin, daha doğrusu uzun süredir yazmayanların dışında olanların kafasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş bir roman tanımı var sanıyorum. Bu yüzden bir kitabı, bu ölçülere uyup uymamasına göre değerlendiriyorlar. Belki de benim yazdığım bir bakıma karmaşık ve alışılmadık sayfalar için henüz bir kalıp bulamadılar.

Oğuz Atay romanının yapı,içerik ve anlatım çeşitliliği bakımından anlaşılandan farklılığı hemen dikkati çekiyor. Anlatım özelliğindeki değişiklikler, sıçramalar ve hız, okurun romana girmesini bir ölçüde güçleştirmiyor mu? Bu, okurla aranızda kurmak istediğiniz bağ bakımından düşündürücü değil mi?

Ülkemizde okur sayısı oldukça düşük. Büyük kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dışında bir okuyucu kitlesi bulduğunu sanmıyorum. Üstelik aydınlar bir de kendileri hakkında yazılanları okumak zorunda. Bu bakımdan benim gibi yeni yazmaya başlayan birini arayıp bulmak ve alıp okumak zahmetinin üstesinden gelmiş okuyucuların, ilk bakışta yorucu görünen sayfalar arasında güçlük çekmeyeceğine güveniyorum. Okur yazarı az olan ülkemizde bile, okuyucular böyle bir kitap yayımlandığını haber alırlarsa, birçok yazarımızın aklından bile geçiremeyecekleri bir yetenekle daha neler neler okuyabileceklerine inanıyorum. Okuyucuyu yeteneksiz sayarak, yazmak istediklerini sadeleştirme çabasına girişenlerin de neden oturup yazdıklarını anlamıyorum.
 

“Tutunamayanlar” ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?

“Tutunamayanlar” ile çok basit bir iş yapmak istedim: İnsanı anlatmayı düşündüm. Kapalı dünyalar içinde yaşayan yazarların bile bu cümleye hemen isyan edeceğini; peki herkes ne yapıyor? diye öfkeleneceğini bildiğim halde bu basit gerçeği söylemekten kendimi alamıyorum. Ben, kahramanlarının iplerini istediği gibi oynatarak insanlardan kuklalar yaratan büyük romancıların yeteneklerinden yoksunum. Roman kahramanlarına uygulayacak büyük nazariyelerim, onları peşinden koşturacağım büyük ülkülerim yok. Ya da insanlara, özellikle tutunamayanlara saygım büyük olduğu için, acıyorum onlara; böyle büyük meselelerin makale, inceleme, deneme gibi yazı türlerinin konusu olduğunu sanıyorum.
 

Tutunamayanlar’dan Selim Işık kimdir?

Selim Işık, birçok tutunamayanın bileşkesidir. İntihar eden bir arkadaşım Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil. Belki ben varım. (Bu cümleyi yazmayın) Adlarını saymanın sakıncalı olduğu birçok arkadaşım var. Herkesin “tutunan” olmak istediği bir ülkede tutunamayanlığı seçen Selim Işık’la yakınlığı olmak birçok kimseye dokunur diye onların adlarını saymak istemiyorum. Selim öldü; Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşamadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar? Bir arkadaşımın dediğine göre ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım.
 

Ya Turgut Özben?

Turgut Özben’in durumu farklı bir bakıma. Turgut, bütün çabasına rağmen tutunamıyor. Bu açıdan Selim kadar akıllı değil. Belki de Turgut, bir kişinin, bir tutunamayanlar prensinin ortaya çıkarak hepsi adına sonuna kadar dayanmasını istediği için kata, arabaya ve küçük burjuva nimetlerine boş verip tutunamamayı seçiyor. Selim’le birlikte Selim öldükten sonra yola çıkıyor. Son olarak bir trende görmüşler onu. Belki yolculuğu bitmemiştir daha.
 

Bir de hikayeniz yayımlandı. (Yeni Dergi, Eylül 1972 sayısında) Roman ve hikaye bağıntısı üstüne düşündükleriniz? Bugün hala ayrı türler olarak tanımlanabilir mi?

Bugünlerde hikaye yazıyorum. Kısa yazmaktan başka bir meselem yok; çünkü 60 sayfalık bir hikaye yazdım, bastırması güç oluyor dergilerde. Romanda şiir, oyun, makale (hepsi uydurma elbette) gibi birçok türden yararlanmıştım. Romanın bu bakımdan hikayeden farklı imkanları var herhalde. İkinci romanım “Tehlikeli Oyunlar” da özellikle oyun parçaları var. Bunun dışında bu iki tür arasında farklar varsa onu eleştirmenler daha iyi bilirler.
 

Yazarlarınızı açıklar mısınız? Neden sevdiğinizi gerekçeleriyle.

Sevdiğim yazarların başında Kafka ve Dostoyevski’yi sayarsam “Tutunamayanlar”ı okuyanlar için şaşırtıcı olmaz herhalde. İnsanı, bu arada Selim Işık’ı yalnız bırakanların dünyasında böyle yazarlara da tutunamazsak sonumuz ne olur? Gonçarov’un “Oblomov”u bir zamanlar hepimizi çok sarsmıştı. Stendhal, Laclos, George Eliot, Henry James, Melville, Nabokov gibi ustalardan da etkilendiğimi sanıyorum. İnsan roman yazmak isteğine, bir yazarın dediği gibi, başka romanlara heyecan duyarak kapılıyor. “Hayatı roman” olanların yazdığı pek görülmüyor.
 

(Pakize Kutlu, Oğuz Atay ile Konuşma, Yeni Ortam, 30.09.1972)


Logged
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #6 : Nisan 06, 2008, 05:45:25 »

Selim Işık'ı saygı  ve  rahmetle  anıyorum.



BAT  DÜNYA  BAT! 

yeterli sanırım..
Logged

bütün istediğim biraz kesinlikti...
aLibahar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7


« Yanıtla #7 : Ağustos 26, 2008, 01:59:46 »

Üstad Oğuz Atay ile ilgili yorum yazmaya başlamadan önce kendimde sigara ve kahve içme ihtiyacı hissettim.Galiba alışkanlık oldu onu okurken bunu yapmak.724 sayfada kaç 3ü1arada bitirdiğimi saysaydım keşke,güzel bi anı olurdu benim için.Gerçi onu okurken yanımdaki hiç bişeyden almam gereken tadı alamam,farkına varamam hiç bi tadın.Ona çok odaklanmayı kendimde alışkanlık halime getirmem %100 doğrumu bilemem ama yarar sağladığı kesin.

Burada Oğuz Atay ile ilgili bilgi vermemin doğru olmadığını düşünüyorum.Bu yazıları okuyan her insanın onunla ilgili yeterli bilgiye sahip olduğunu düşünüyorum.Sadece öznel olarak kendi hislerimi paylaşmaya çalışmam daha doğru olur.

Not:Kahvemi acı yaptığımı ancak sonunda anladım.Bu farkındalığın sadece tutunamayanları mutlu eden aptal bi duygu olmadığını bilmel güzel bir his...
Logged
septimus
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 50


« Yanıtla #8 : Ağustos 28, 2008, 09:45:38 »

"Hayatı ve Eserleri" olayına girmeyin arkadaşlar....bir oğuz Atay furyası yarattılar son bir kaç yıldır,farkında mısınız?Kimi adamlar ve kadınlar,akademi salonlarında yazarın ölümünün 30. yılını bilimsel bir toplantı ile anmaya konu etti.bu kitapların okuru olmayan adamlarkadınlar kalkıp bize kitapları anlattı,'derin' çözümlemelerini yaptılar.basın da boş durmayıp,magazin sayfalarının arasına oğuz atay resimleri eşliğinde 'hayatı ve eserleri' yazıları sıkıştırdı....Kitaplarını okuyalım,anlamaya çalışalım,oturup birbirimizle iddaasız bir şekilde tartışalım,bu kadarı kafi.
Logged
protagonist
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 34


« Yanıtla #9 : Ağustos 29, 2008, 02:03:17 »

semtimus çok haklı.hayatı ve eserleri,önsözler ,sonsözler..o bunların hiç birini sevmezdi. yapmamız gereken sadece oğuz atayı okumak.son zamanlarda bir oğuz atay modası çıktı(evet gerçekten moda halini aldı bu.)bir oğuz atay yaratıldı ve yabancılaşmayı iliklerinde hisseden bireylerin önüne bir kapsül gibi sunuluyor şimdi o. en çokta kapitalizmin sebep olduğu bu yabancılaşma şimdi kapitalist bi yaklaşımla yerlileştirilmeye çalışılıyor.."sebep olanların gözü kör olsun"
Logged
protagonist
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 34


« Yanıtla #10 : Ağustos 29, 2008, 02:40:07 »

"BEN SELİM DEĞİLİM OLRİC.SELİM ROMANALARI OKUYA OKUYA SELİM'LİĞE ÖZENEN BİR DON KİŞOT OLMAKTAN KORKUYORUM" diye konuşturuyor turgut'u oğuz atay.ama belkide bizlerin oğuz atay kitapları okuya okuya oğuz atay'lığa özenen birer tutunamayan olmamızı istiyor."GENE DE TUTUNAMYANALR ÜNİVERSİTESİNDEN MEZUN OLMAYI HAYAL EDİYORUM.ORTA DERECEYLE TABİ.DİPLOMA TÖRENİNDE ONLAR MARŞINI SÖYLERDİK HEP BİR AĞIZDAN".......
Logged
leylirumi
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 302



« Yanıtla #11 : Ağustos 29, 2008, 02:42:26 »

"bu romanı bir okuyan bir okumayan pişman" denebilir mi?

Logged

"anne, yahudiler çocukları öldürmek için küçük mermi mi atıyorlar?"
protagonist
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 34


« Yanıtla #12 : Ağustos 29, 2008, 06:06:48 »

       TUTUNAMYANLAR:Açık hava dokunur onlara serin nemli ve güneşsiz yerleri severler kendi kafalarının etiyle beslenirler gözleri aydınlıkta bozulur..........
Logged
protagonist
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 34


« Yanıtla #13 : Ağustos 29, 2008, 06:09:26 »


ülkemiz büyük bir oyun yeridir. her sabah uyanınca, biraz isteksiz de olsak, hepimiz sahnenin bir yerinde, bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli bir benzerini kurmak için toplanırız. küçük topluluklar olarak, birbirimizden bağımsız davranarak ve birbirimizi seyrederek günlük oyunlarımıza başlarız. ben, hikmet iv zamaninda -yani hikmet i olduğum sıralarda- bu oyunu ciddiye almış ve bütün oyunları heyecanla seyretmiştim. sonunda, kendi oyunumu, bütün bu oyunların dışında ve gerçek olarak yaşamaya karar verdim. insanlarımız, aynı piyesi yıllardır aynı biçimde oynamanın yorgunluğu ve gerçeğe bir türlü benzetememenin bezginliği içindeyken ben, bizlere bugüne kadar hiç yararı dokunmamış olan aklın -daha doğrusu, akıl olduğunu sandığımız akıl taklidinin- zincirlerinden kurtularak, bütün ülkeleri ve onların gerçek kişilerini içine alan büyük oyunun heyecanı içinde bulunuyorum
Logged
protagonist
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 34


« Yanıtla #14 : Ağustos 29, 2008, 06:10:02 »

bize camasira gelen bir fatma hanim vardi, radyoda okunan mevluda aglardi. sonra annemde katilirdi aglamaya. ben onlari paylardim, sen anlamazsin derlerdi. gercekten anlamiyordum nasil agliyorlardi hicbir sey anlamadiklari halde? simdi bende soylediklerimi anlamasalar bile bana aglamalarini istiyorum insanlari aglatmanin bu kadar guc oldugunu bilmezdim. aslinda kendimi de aglatamiyordum."
Logged
Sayfa: [1] 2 3 4
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: