|
uyku
|
 |
« : Kasım 06, 2007, 09:14:13 » |
|
Yazgının kalpsizliği
Yazgının kalpsizliği karşısında, hayatları allak bullak olmuş insanların tarihi hazindir. Onlar ne yapmışlarsa düşle gerçek arasında sağlam bir köprü kuramamış, kurduklarını zannettikleri her seferinde, o köprüyü geçmek isterken, kendilerini talihsizliğin ırmağında çırpınırken bulmuşlardır. Ancak düş kurmanın albenisi, az buçuk yüzme bilenleri yeniden kıyıya çekmiş, yeniden sahte bir köprü kurdurmuş, yeniden kaderin dalgalarıyla baş başa bırakmıştır.
Bir gülşene varayım derken nasiplerine çalılık düşmüş bu insanların hemen hemen hepsinin ortak özelliği, bir türlü büyüyememiş olmalarıdır. Kocaman bedenlerinin içinde, dinlediği masallardan vazgeçmeyen bir çocuk onları esir almış, kendisine ölesiye bağlamıştır.
Her neye bulaşmışlarsa mutlaka sonunu getireceklerini sanmışlar, fakat her seferinde kendi sonlarını hazırlamaktan başkaca bir şey becerememişlerdir.
Dokunduğu ne varsa yoluna koyan o mucizevi kuşun teleğini hiçbir zaman ellerine geçirememiş; bu yüzden ne cinleri, ne de kötü ruhlu karanlık güçleri saf dışı bırakamamış, kendi masallarında kendi muratlarına eremeden, hüzünbaz bir oyunun kurbanı olmuşlardır. Hayatın bir masal olmadığını, orada bir yenen bir de yenilenlerin bulunduğunu, bazı mutlu sonların ancak bazı mutsuz sonlar sayesinde gerçekleştiğini kabullenmek istememişlerdir.
İçlerinde ki çocuğun onları avutacak yeni bir masalı kalmadığında, perçemleri keskin bir kılıç gibi alınlarına düşmüş, önlerini kalın bir sis bürümüş, artık gerçeği az buçuk kavramaya başlamışlardır. Hayatın yüz vermediği insanların tarihinden bize kalan, kimsenin yazgısının dışına taşamayacağıdır. Her hayat, ancak kendi kader evini dolduracak kadardır. O evin ötesi başka hayatlara, başka kaderlere tahsis edilmiştir. Adımlarımız bir kere bile sınırı geçemeyecek, buna asla müsaade edilmeyecektir. Zaferler ve başarılar hak edenlerin değil, nasip edilenlerindir. İstesek de, izin verilmeyen bir kalbe giremeyecek, kursağımıza pay edilmemiş bir yemişi çiğneyemeyeceğiz. Evet, belki her yenilgiden sonra yeniden yeniden denemeliyiz. Nasibimize yenilginin düştüğünü öğrenebilmek için bile buna değer. Hem zaten bunun bilgisine ulaşmak bir zafer değil midir...
Ali Ayçil
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mart 17, 2008, 10:58:19 Gönderen: tutunamayanlar »
|
Logged
|
İnsanlar uykudadırlar; öldüklerinde uyanırlar!
|
|
|
|
uyku
|
 |
« Yanıtla #1 : Kasım 08, 2007, 05:10:51 » |
|
Nasibime yenilgi düştü! Nasibime kırık bir kalp düştü! Nasibime düşenlerin düşüşlerine şahit olmak düştü! Nasibime düşüş düştü! Yoksa bütün bunlar bir düş'müydü!
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
enginfiroll
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 103
|
 |
« Yanıtla #2 : Kasım 08, 2007, 08:46:39 » |
|
vazgeçmedim...onunla savaşacağım...
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Kasım 08, 2007, 09:14:31 Gönderen: enginfiroll »
|
Logged
|
zaman...
|
|
|
yahut
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 294
|
 |
« Yanıtla #3 : Kasım 08, 2007, 09:02:03 » |
|
"İbadetteki isyan ve isyan edişteki ibadet" (Rasim Özdenören)
|
|
|
|
|
Logged
|
Arun aleyna!
|
|
|
yahut
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 294
|
 |
« Yanıtla #4 : Aralık 09, 2007, 10:19:17 » |
|
Ey sulara serinlik veren... Karanlık tapınaklarının ateşini insanların ruhuyla besleyen bir çağa geldik. Bir çağa geldik ki belleksiziz. Hafızamızı değil, yalnızca bedenimizi terletiyor alevlerin yalımı. Heybemizde darı yok; kırbamızda su kalmamış; elimiz hançere yakışmıyor artık. Güneye dönüyoruz, ama aklımızı bir türlü alamıyoruz kuzeyden. Karışık bir kafa için dua okuyacak dilimiz kekeme. Kekeme dilimizi çözmek için bize dua edecek kim varsa kayıp... Kayıp bir ahaliyiz biz. Buraya gelirken yollara işaret koymaya akıl erdiremedik. Eski bir alışkanlık arıyoruz, üstü örtülmemiş bir iz, bir emare. Bir emare, belki bize hatırlatır, bülbül kafesinden bir göğsümüz olduğunu. Ama hiçbir can alıcı işaret çarpmıyor gözlerimize. Gök çadır olmaktan vazgeçmiş, yer taş kesmiş sanki. Ne yağmur bize merhamet bahşediyor, ne toprağı çatlatan çiğdemle yandaşlık kurabiliyoruz. Ancak birbirimizin kanını akıtarak anlayabiliyoruz canlı olduğumuzu. İnsan oluşumuzla en büyük aşinalığımız bu. Sıcak kana dokununca diyoruz ki, “tamam, demek burası hâlâ dünya!..” Dünyanın dönüşü başımızı döndürmüyor artık. Çünkü dönüp bakmıyoruz akıp duran bulutlara. Çünkü boynumuz kalın. Ve hiç kimse yüz vermiyor bu tür çocukça oyunlara. Biz dünyayı işvekar bir çengi gibi düşünüyoruz; böyle kuruluyor aramızdaki bağ. Yani biz, birbirimizin teninden yükselen buharı soluyarak çiziyoruz yörüngemizi. Bu sırnaşık rotadan çıkarsak, içimize düşecek kuşkudan ödümüz kopuyor. Ödümüz kopuyor, aşk deyince Hallac’ı anmaktan. Çünkü biz, ancak ayarı bozuk bir altın için yüzüyoruz birbirimizin derisini. Nedir aşka düşmek? Aşk için ölmek ne? Yabancıyız bu şavkı kalp çatlatan, hesabı ağır sorulara. Bize düşen kurnazca gülümsemek... Kurnazca gülümsüyoruz, zülfüne çiğ düşünce tedirginlikten rengi atan eski evlerin mahremiyetine. Utandıkça, alnındaki terden perçemleri sırılsıklam olan o mahcup damarımız çatlayalı çok oldu. Nerede bir masumiyet görsek, hemencecik çelik kasamızın şifresi geliyor aklımıza. Sırrı çözülmüş bir dünyada tek sırrımız bu kaldı. Daha akşamdan uykumuzu kaçırıyor o kasada saklı duran ne varsa! Gündüzleri göğsüne keçe çalıp, geceleri uykuda efendilerini arayan dervişlerin avuçlarını dayadıkları kurnalar bize kuru. Bizimkisi, gözenekleri losyonla ferahlayan fazla beyaz, fazla sarkık bir deri. Derimizin altında, eşyaya can atan bir vaşak bileyip duruyor dişlerini. Onu doyurmazsak, bizim hayatımızı yem etmesinden korkuyoruz... Korkuyoruz ölümün bizi yarı yolda bırakmasından. Çünkü yaşadığımız çağın çetelesinde her şey buraya ait, her şey balçığımıza zimmetli. Biz hesap adamıyız; çeklerini imzalamadan ölen birinin ruhunu mahkeme edecek kadar. Ve elbette adaleti, hissemize dünyadan biraz daha yer kazandırsın diye istiyoruz. Yani biz istiyoruz ki, gövdemiz külçelerle ağırlaşsın; bu şan, bu şerefle çıkalım çarşılara. Bu yüzden hiçbir tahammülümüz yok hiçbir oyun bozana. Bizi bir tek hırkaya çağıranın aklından kuşku duyuyoruz. Onu hekimlere gönderiyoruz, haznesinden grafikler çıkaran makinalara... Ey kaderimizin sahibi... Artık içimiz bütün rüzgarlara açık. Ne bir sınır, ne bir elek var dünyayla aramızda. Bizi saklı tutan perdeyi yine biz yırttık; makasımız hâlâ keskin, ama iğne yok yanımızda. Şimdi yakarıyoruz: Bizi dünyadan sen sakla! Yani biz, bir bardağa dökülen suya bakınca, her seferinde: “ey su, nasıl da berraksın” diyebilelim, hayretle. Bir çocuk konuşunca herkes sussun; “bu nasıl güzel tanışıklık” diye geçirsin içinden. Belki böyle böyle yeniden iz tutar ayaklarımız. Serinleten bir patika az şey mi, bu ateş ormanında! Az şey mi, dünya kapımızı çalınca, göğsümüzün gürültüyle çarpmaması...
Ali Ayçil
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mayıs 03, 2008, 11:29:54 Gönderen: uyku »
|
Logged
|
|
|
|
|
uyku
|
 |
« Yanıtla #5 : Mayıs 03, 2008, 11:29:33 » |
|
Eskiden dünyada, görünüşte dağınık ama iç dünyaları derli toplu insanlar vardı. Oysa şimdikilerin dış görünüşleri derli toplu ama iç dünyaları dağınık.
İnsansız kaldığımızda ruhumuzun yırtılacağını biliyoruz. "Yalnız kalmak istiyorum" demek için bile bir insana ihtiyacımız var. Bu yüzden ortak mekanlar oluşturup yan yana geliyoruz. Şakalar yapıyor, sırlarımızı anlatıyoruz birbirimize. Ama birden bir kurt düşüyor içimize. "Bir şey eksik" diyoruz. "Bir şey eksik ama ne?..."
***
Hevesle dokunuyoruz raflardaki yeni çıkmış kitaplara. Kitaplar okuyoruz durmadan. Bizimle hiç tanışmayan, bizi hiç tanımayan bir yazarın yolculuğuna eşlik ediyoruz; içimizde kocaman bir düş coğrafyası açılıyor. Ancak son yaprağı da bitirip, kitabı kapatınca, yapayalnız kalıyoruz o coğrafyanın ortasında. Bütün cümlelerin tamam, bir tek cümlenin eksik olduğunu hissediyoruz. Düşünüyoruz, eksik olan ne?...
***
Ders çalışıyoruz geceler boyu. Dem tutması hiç eksilmiyor ocağın üstündeki çayın. Küllükler bir boşalıp bir doluyor. Okulu bitirirsek her şeyin yoluna gireceğine inanıyoruz. İnanıyoruz ki, şu koridorlardan, ay başında beklenen harçlıklardan, sıkıcı anfilerden kurtulduğumuzda her şey yoluna girecek. Okulun uzaması ödümüzü koparıyor neredeyse. Nihayet gülümseyerek bakıyoruz, duvarlara öylesine asılmış, buruşuk imtihan sonuçlarına. Yumruğumuzu sıkarak, "bitti" diyoruz, "işte bitti, şükürler olsun." Fakat birden kaçıyor hevesimiz. Bir şeyin hiç bitmediğini, hiç bitmeyeceğini anlıyoruz. Kafamızı kurcalıyor bu eksilik. Bitmeyenin ne olduğunu soruyoruz kendimize hücumla. Hevesimiz kursağımızda kalıyor. Bir eksikle ayrılıyoruz koridorlardan...
***
Cebimiz para görürse, hayatın yoluna gireceğini düşünüyoruz. Kapılar aşındırıyoruz bu yüzden. Dil döküyoruz boyunları yağdan kaybolmuş, gözleri karanlık bir kuyudan bakan patronlara. Bütün becerilerimizi sıralıyoruz, beceremediklerimizi bile. Nihayet gözüne giriyoruz, bize kuşkuyla bakan ketum cebin. Müjdelerle koşuyoruz ev halkına, arkadaşlara. Herkese söz verdiğimiz ilk maaşla, yine herkese az buçuk bir şeyler alıyoruz. Kuyruğu doğruluyor böylelikle işimizin. Ama bir sabah işe giderken, o malum kuşku oyuyor içimizi. Asıl eksik olanın işimiz olmadığını, başka bambaşka bir şeyin eksik olduğunu hatırlatıyor uyuklayan belleğimize. Yırtınmaya başlıyor belleğimiz: "Bir şey eksik, ama ne?..."
***
Aşık oluyoruz o kocaman eksiği telafi etmek için. Geceler boyunca yıldızları sayıyoruz, uykumuza veda ediyoruz aşk için. Bütün çıkarcılığımız bitiyor aşk kapıyı çalınca. Gözlerimiz cennetten koparılmış bir parça gibi bakıyor hayata. Dilenciye merhamet ediyoruz mesela, cebimizi sebil gibi açıyoruz herkese. Herkesten bize dua etmesini istiyoruz: aşk için. Öylesine kırılgan, öylesine çaresiz bekliyoruz ki sevdiğimizi, gecikmesi akla hayale gelmedik endişeler doluşturuyor içimize. Ve şu hain endişe: acaba aşk bitti mi? Birden bütün kalabalığın arasında onu görüyoruz. Yeniden dönmeye başlıyor dünya. Irmaklar yeniden akıyor. Göğsümüzde hesapsız bir ferahlık, "hoş geldin" diyoruz. Gelin görün ki günlerin cenderesine nasıl sıkışıyor bir yerimiz. Aşkın bile telafi edemediği bir şeyin eksik kaldığını kavrıyoruz dehşetle. Bitkinlikle soruyoruz: "aşk değilse ne?..."
***
Sonra annelerimize dönüyoruz yeniden. Dünyadaki en korunaklı sığınağımıza. Bütün yaşadıklarımızı, bütün yaşayacaklarımızı bir kenara bırakıp, onun ocağındaki aşı yudumluyoruz iştahla. Tam karşımıza geçip hevesle bizi seyrediyor anne. Göğsünden hayata uğurladığı kırlangıcı. Hevesi azalmasın diye, daha bir kocaman alıyoruz lokmaları ağzımıza. Gizli bir oyun başlıyor anneyle çocuk arasında. Çok iyi hatırlanan, çok eskilerde kalmış. Sonra yumuşak yataklar seriyor altımıza. Gece, bir girip bir çıkıyor odamıza merakla: acaba yorganı tekmeleyip üstümüzü açtık mı? Mahsus üstümüzü açıyoruz azcık; gelip nizama sokuyor yorganı, kafamızı yastığa gömüyoruz, yeşil yosuna sokulan kuğunun başı gibi. Ama birden, bizim aralanmasın diye can attığımız bir sorunun üstü açılıyor, yılan gibi kıvrılıyor yorganın içinde. İniltiyle dökülüyor ağzımızdan cümleler: "Allah'ım, bir şey eksik ama ne?..."
***
Sonra gelecek günlerimizi boyadığımız tablonun renkleri karışıyor birbirine. Hep kaçtığımız o soruyu soruyoruz kendimize: "Yoksa eksik olan biz miyiz?..."
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
BERCESTE
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 92
|
 |
« Yanıtla #6 : Kasım 18, 2008, 02:20:14 » |
|
PİŞMAN
İçindeki denizlerde masallarını avlayan korsanlara vuruldun sualini abes buldu müneccimler ezberlenmiş uçurumların kenarında oynuyordum
gece sır tutan ağzıyla ağaran günü öptüğünde solmuş bir gülün izi kaldı senden nisanları isyana çağıran Nuhun yarası kadar derin
Meryem gibi sakladığın yerlerinde çıbanlar çıkaran aşkı kilitledin kalbinin karanlık odalarına bir bir yırtttın hayal perdelerini çözülmedik kendin kalınca bulmacanda takvimlerin yabancısı parmakların şimdi uslanmadan geriye sayıyor günleri kehribar bir tesbihin tanelerine dokunur gibi.
Ali Ayçil
|
|
|
|
|
Logged
|
_Tanrı nın kanı en çok benim damarlarımda akıyor dilimde bağıran kan onun,asırlardır pıhtılaşmayan_
|
|
|
BERCESTE
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 92
|
 |
« Yanıtla #7 : Kasım 18, 2008, 02:22:12 » |
|
RAN AWAY TO SEA
Burada vakitler durgun bir göle civilenmis kuğular ilk kuğuyu yüzüp duruyor hala bir yaprak sararınca tüm tabiat titriyor ölüme kef geliyor,çünkü her yan musalla
Çekilsin ardımsıra sürgüsü dış kapının zaten köklerim ayırık incinmez ayrılıktan sevsinler anneleri gitmeyen oğulları onlar için ortaya koysunlar kişmiş ve safran
Gecenin rahlesinde yağmurdan bir risale göğün atı kişniyor huysuzlanıyor ruhum denize bakan yerde dudağı nardan beter çekip o ince kızı sevmeye gidiyorum.
Ali Ayçil
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
havan
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 10
|
 |
« Yanıtla #8 : Aralık 06, 2008, 11:19:05 » |
|
ne etsem berabere bitmedi o yılgın maç herkes bende kalanı küçük bir sıyrık sanır sen aklıma düştükçe içim nasıl izdiham terkedilmiş bir evin ilk günü kadar ağır.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
dilemma
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 24
|
 |
« Yanıtla #9 : Aralık 10, 2008, 09:36:53 » |
|
“Her şey bu kadar basit aslında” dedim kendi kendime;”dünya tozlanan bir yerdir.” Bütün insanlar toz almak için gelirler dünyaya.Kimisi bir ülkenin tozunu alır,kimisi bir sehpanın,kimisi bir ceketin. Ama bazen bir gözün tozunu almak gerekir dünyada, kabul etmek lazım en zoru budur." ali ayçil
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
yunusunkızı
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 17
|
 |
« Yanıtla #10 : Aralık 13, 2008, 01:20:30 » |
|
Açığa çıkmamış bir aşkla sonu açıkta kalmış bir güzelliği kimse öldüremez...
sur kenti..
|
|
|
|
|
Logged
|
yunus öldü deyu sela verirler,ölen beden imiş aşıklar ölmez...
|
|
|
BERCESTE
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 92
|
 |
« Yanıtla #11 : Aralık 13, 2008, 06:59:38 » |
|
Adını zaman koyduğumuz usta,içimizde salınan günlerin ruhumuzda bıraktığı izleri alır ve bize hissettirmeden suratımıza işleyiverir.Bunu öyle ağırdan yapar ki,her gün ölen ve her gün yeniden çizilen bir yüzümüzün olduğunu anlayamayız bile... Ali AYÇİL- Ceviz sandıklar ve para kasaları
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
BERCESTE
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 92
|
 |
« Yanıtla #12 : Aralık 16, 2008, 12:36:16 » |
|
GÜLE VE AŞKA VEDA
Kalbinin durağında eyleşmeden geçiver verimli kuluçkada peydahlanan balçığın tahammülsüz atların sırtına bindirildi
bırak da can çekişsin bir alabalık gibi ruhun kirli sularda gözeyi anımsama künyende tabiatı hatırlatan ne varsa rendele hafiflesin boynundaki ağırlık
çocukluğunun masal küresinden sökülmüş ülkelerini bir bir geçir madeni ipten ve bu afyonlu çağın mabedinde tesbih çek
güle ve aşka veda
güle ve aşka veda
güle ve aşka veda.
Ali Ayçil
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
gülizbe
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 22
|
 |
« Yanıtla #13 : Aralık 16, 2008, 10:58:47 » |
|
Teselli Makamı
a
Hele gelsin otursun bir bir saysın kendini bakalım batan neymiş şu serçenin diline suyu süzerek içmiş kesilmiş yemelerden annesi bile küsmüş mızmız efendimize
b Babamın cebi cimri lunaparkta bekliyor hucum ediyor göğsüm nazlının neşesine birkaç çiçek verdiye yalvarıp duruyorum vilayet bahçesinin çakırkeyf bekçisine devlet devlet olalı böyle barış görmedi iki yüz arasında ne sınır var ne siper biz daha tanımadık kaşı kalkık günleri öpüyor dilimizi sır tutan ağır küpler gülmeyin akasyalar ayıp diye bişey var ketum dudak çözüldü koptu dünyanın gemi biz sizide biliriz hergün yaprak yaprağa içimden hiç gelmiyor alıp gitmek gövdemi ancak şu cadı akşam,onun kılıncı başka belletmeden kesiyor eldeğmemiş ipeği avutmaya yetermi ateşe düşen mumu canından bezdirdiği annemin gözbebeği
c
Nasıl anlatılır ki içimdeki misafir dünyayı dar ediyor bende konakladıkça üstelik bu sandığın kilidi utangaçlık boncuk boncuk terliyor hafif aralandıkça. Ali Ayçil
|
|
|
|
|
Logged
|
Ben Acıyı Tatdım ... Kanına KarışTım!
|
|
|
BERCESTE
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 92
|
 |
« Yanıtla #14 : Aralık 17, 2008, 11:55:31 » |
|
KİLİMİMDE KELEBEK ÖLÜSÜ
Geçiyor üstünden gözucuyla görkemli yurtlukların,yapma bahçelerin bir alım uçuşunda,bir alay; sanki ovalar titreten kumandanı cemşid'in
Varıp indiriyor kanatlarını konar gibi bir çayıra usulca incecik çatısı şehre meydan okuyan çözülüyor desenlerin yumuşak kucağında
Bir sır var bu eprimiş kilimi bahar şenliğine çeviren kök boyasında uzak bayırlardan belki,inatla gelip onda toz olduğuna bakılırsa. Ali Ayçil
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|