KULTUR, SANAT, FİKİR FORUM
Eylül 09, 2010, 07:26:30 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tolstoy  (Okunma Sayısı 1316 defa)
uyku
Global Moderator
Hero Member
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 866


« : Aralık 02, 2007, 01:00:42 »

* Durmadan aynı yere düşen noktalar gibi, bu cevapsız sorular da kara bir leke halinde toplanarak büyüyordu.

* Bu ruh hali bende kendini şöyle gösteriyordu: Bu hayat, birinin bana oynadığı aptalca, kötü bir oyundan başka bir şey değildi. Beni yaratan "Birini" kabul etmiyorsam da, şöyle bir düşünce gayet normal geliyordu: Beni dünyaya getirmekle son derece aptalca ve kötü bir şaka yapmıştı birisi.

* Benim sorum, yani beni elli yaşında intihar düşüncesine sürükleyen soru, en aptal çocuktan, en bilge ihtiyara kadar her insanın ruhunda var olan en basit soruydu, yani gerçekten kendimde gördüğüm kadarıyla, onsuz hayatın mümkün olmadığı soru. Soru, şundan ibaretti: "Bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyin sonucu ne olacak, bütün hayatımın sonu ne olacak?"

* Hayatın sorusuna cevap arayışım sırasında, ormanda yolunu şaşırmış bir insanın hissettiği duygunun aynısını hissediyordum. Bu insan aydınlık bir yere giriyor, bir ağaca tırmanıyor ve sınırsız bie mekanı açıkça görüyor. Fakat şunu da görüyor ki, orada, hiçbir yerde bir tane bile ev yok ve olamaz da. Sonra bir çalılığa giriyor ve karanlığı görüyor, burada da hiçbir ama hiçbir ev yok. İşte ben de böyle, beşeri bilimlerin ormanında, matematik ve tecrübi bilimlerin beni uzaklara baktıran ama o taraflarda ev görünmeyen aydınlık yerleriyle, nazari bilimlerin uğraştıkça durmadan karanlığa daldığım ve çıkış yolu olmadığına kanaat getirdiğim karanlığı arasında dolaşıp duruyordum.

* Sokrates, kendini ölüme hazırlarken "Hayattan uzaklaştığımız ölçüde gerçeğe yaklaşırız" der. "Biz, hakikati sevenler hayatta neye koşarız? Bizler kendimizi vücuttan ve vücudun hayatından kaynaklanan her türlü beladan kurtarmaya uğraşırız. Evet durum buysa, ölüm bize gelirken niçin sevinmeyelim."

* Ya Schopenhauer ne diyor?
 "Bizler, evrenin kendiliğinden var olan mahiyetini irade olarak, karanlık tabiat güçlerinin bilgisiz zorlamalarından insanın bilinçli davranışlarına varıncaya kadar, onun bütün görünümlerinde sebep sonuç ilişkisini bilir ve izlersek, o zaman tutarlı olarak şu sonuca ulaşırız: İradenin rahatça reddedilmesi, yani onun terk edilmesi ile bütün o görünümleri, yani içerisinde ve sayesinde dünyanın mevcut olduğu o sürekli zorlama ve itme, nesnelliğin her basamağında durmak bilmeyen faaliyetler, birbirini basamak basamak izleyen şekillerin çeşitliliği, nihayet bu zaman ile mekanın genel biçimleri ve aynı şeyin son temel biçimi olan özne ve nesne de ortadan kalkar. İrade olmadı mı, ne hayal, ne de dünya olur. Önümüzde hiçlik kalır kısacası ama yokluğa doğru bu akışa direnen şey, yani doğamız, yalnızca hayat iradesidir. Bu irade biziz ve aynı şekilde bizim dünyamızdır.
Hiçlikten bu kadar çok ürkmemiz, hayatı çok istediğimizin ve bu iradeden başka bir şey tanımadığımızın ifadesinden başka bir şey değildir. İradenin tamamen yok edilmesinden geriye kalan şey, henüz iradesi tam olanlar için, hiçbir şey değildir. Ama tersine, içlerinde iradenin döndüğü ve kendini inkar ettiği kimselere bizim bu çok gerçek dünyamız, bütün o güneş ve samanyollarıyla birlikte bütün evren bir hiçtir."

* "Her şey boş" der, Hz. Süleyman.

* Anladım ki: Bilgeliğin olduğu yerde fazlaca üzüntü var. Çok öğrenmek isteyen kişinin acı çekmesi gerek.

* Durumum korkunçtu. Biliyordum ki, akla dayalı bilgi yolunda hayatı inkardan başka bir şey bulamayacaktım. Akla dayalı bilgi içinde soruma cevap aranamazdı ve akla dayalı bilgi aracılığıyla verilen cevap, yalnızca şuna işaret etmekteydi: İnsan soruyu ancak başka türlü sorarsa, bir cevap alabilir; yani ölümlünün ölümsüze ilişkin sorusu gözleme sokulur ise. Aynı zamanda şunu da kavradım: İnancın verdiği cevaplar, istediği kadar mantıksız ve muazzam olsunlar, her cevaba ölümlünün ölümsüzle ilişkisini sokmak meziyetine sahiptir. Bu olmadan da bir cevap olamaz.

* Beni kurtuluşa götüren şu oldu: Ben-merkezciliğimden, yalnız bunun gerçek hayat olduğunu kavramayı başarmıştım. Anladım ki, ben eğer hayatı ve anlamını kavramak istiyorsam, gerçek insanlığın ona verdiği anlamı kavradıktan sonra, bu hayatla birleşmek ve onu incelemek zorundayım.

* Tanrı'yı arayarak yaşadığın takdirde, hayat Tanrı'sız olamaz. Eskisinden çok güçlü bir şekilde içimde ve çevremde her şey aydınlandı ve bu ışık beni bir daha terk etmedi.



İtiraflarım, Kumsaati yayınları
Logged

Herkese bu köprüden yürüyüp geçmek kalır...
DilaverKalas
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : Aralık 05, 2007, 06:33:51 »

             ...yada 81 yasindaki cocuk hakkinda bildigim

       Lisedeyken tanistim kendileriyle (Dirilis) ;sevmedim cunku sevmek icin anlamak gerek diye tamamen kendi uydurmam bir atasozunu dilimden dusurmuyordum o siralar ...
       Bir gun nasil olduysa baska bir kitabini sirf isminden dolayi okumak zorunda kaldim  (Haci Murat)

    Ve orada cok seyi buldum en onemlisi kendi koyumu buldum. Evet gercekten bahsedilen Nuha ( Haci Muratin son kez gordugu, hapis edildigi ve kacmaya calistigi koy) benim dogdugum koydur .Onu anlamaya calismak icin bir nedendi bu ...

    Sanirim Turkiyede yayinlanan    Tolstoyun Saklanmis Kitabi Hz Muhammed adli kitapdan cogunuzun haberi vardir . Kitabin orjinali Azeri bir prof tarafindan gercekten cok zor sartlar altinda derlenmistir  (Tolstoyun Musluman olusu istensede istenmesede Rus entellektuel kesiminde Muslumanliga karsi buyuk bir sempatiye sebep olacakti ve tam o siralarda Duma' nin Din isleri uzre komisyon baskani artik Musluman oldugunu aciklamisti ve bashka bir suru sebep)

   Musluman oldu mu olmadi mi hala belirsiz diyorlar fakat Yaklasik alti ay once ziyaret ettigim o koskoca mezarlikta uzerinde hac olmayan tek mezardi ve yine kuskundu her kese ...
Logged
yahut
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 378



« Yanıtla #2 : Aralık 05, 2007, 07:49:03 »

Demek mezarını ziyaret ettiniz, ne güzel...
Tolstoy bir arayış için evini, ailesini terk ederken, içindeki sonsuz şulenin ateşi ile yanıp tutuşmuştur!
Logged
08parpali
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 224


« Yanıtla #3 : Aralık 05, 2007, 08:48:24 »

Meçhul makasçılar sık sık trenin  yönünü değiştirip hatıraların sisli istasyonlarına sevk etseler. Mesela Tiflis... Mektuplarından tanıdığı Yelenova Vekilova karşılasa onu gülünsüseyerek. ''sadece çocuklarım değil, ben de müslüman oldum!'' dese. Zavallı Vekilova, nasılda çaresizdi satırlarında: ''Üç çoçuk annesiyim. Kocam müslümandır... Çocuklarımız hristiyan. Oğullarım babalarının dinine geçmek için benden izin istiyorlar: Ne yapmalıyım?'' Tostoy verdiği cevabını hatırladı. Cümleler içinden bazıları mektubun içindenbir adım öne çıkıp parladı: ''Muhammed'in dinini kabul etmenin ne derece gerekli olduğunu anlatamam,''
''Müslümanlığın klise hristiyanlığından kıyas kabul edilemez derecede üstün durması bende hiçbir süphe doğurmuyor''

Logged

Ben bir DİLENCİYİM

...ruhum kokuşacağına ağzım koksun

...mezarcılar öldüklerinde kazmalarını gömmezler
08parpali
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 224


« Yanıtla #4 : Aralık 05, 2007, 08:49:15 »

Dışarda ise kendisini anlamayan koca bir dünya... insanın kendisi sınırlı  bir parçası olarak hissettiği  sınırsız bir bütünden söz ediyor Tostoy kızına. Sonra samimiyetlerine hayran olduğu köylüleri hatırlayıp soruyor kendi kendine: ''Peki ama köylüler nasıl ölüyorlar?'' Bir ara gözlerini son bir gayretle açıp etrafındakilere bakıyor ve dudaklarından şu cümleler dökülüyor: ''Yeryüzünde milyonlarca kişi acı çekiyor. Siz niçin burada toplanmış, yalnız benimle ilgileniyorsunuz?''

Bir el, ölünün gölgesini kalemiyle çiziyor duvara, bir daha silinmesin diye.

Köylüler nasıl ölüyor bilmiyorum ama Tostoy böyle ölüyor.
Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: