Kaynak: tiyatrom.com
Üstün Akmen - Oyun Eleştirileri 2003-2004 Tiyatro Sezonu
DERVİŞİN FİKRİ İYİ DE, ZİKRİ TRENDE DEĞİŞMİŞ: “TRENDEKİ DERVİŞ”
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, yanılmıyorsam ilk kez Arap dünyasından bir oyun sahnelemekte: “Trendeki Derviş.” Bu, elbette övünülecek, övülecek bir olay. Doğrusu, ben de, Arap tiyatrosunu tanımak, tanışmak için günlerce sabırsızlandım. İyi de, öncelikle yazarın adı üstünde “mutabakat tesis” edemedik. Yazarın adı, afişlerde, program dergiciğinde, aylık programlarda yazıldığı gibi Tevfik El-Hekim mi, ansiklopedilerde yer aldığı gibi Tevfik el-Hâkim mi? Neyse! Umarım bir yetkili beni aydınlatır, ben de okurlarıma aktarırım.
“Trendeki Derviş”, Mısır'ın dünya çapındaki oyun yazarından ilginç bir yapıt. Evin hanımı (Hikmet Körmükçü) kaybolmuştur. Dedektif (Bahtiyar Engin), kadını kocasının (Erhan Abir) öldürdüğü kanısındadır. Soruşturma derinleştikçe konu ilginçleşir. Giderek, varlık aleminde gördüğümüz çeşitlilik, esasında bir “vahdet”in sureti midir sorusunda çengellenir falan...
Kolayca anlaşılabileceği gibi yazar, psikolojik, polisiye ve varoluşsal ayrıntılar içeren bir öykü kurgulamış. Kurgularken “yeşil”, “kertenkele”, “ağaç”, “portakal” gibi simgeler kullanmış. Bir anlamda oyunu absürde yaslamış. Güçlenen, gittikçe yoğunlaşan, derken dayanılmaz bir karışıklıkla bitmek için birbirine geçen bir dizi bilinç durumundan oluşan bir yapı kurmuş.
Buraya kadar her şey iyi. İyi de, işte tam burada oyunu yöneten S. Bora Seçkin’in taşları yerli yerine koyamadığını söyleyerek pişmiş aşa su katacağım. “Yeşil” ve “Ağaç” doğrudan İslamiyet’i mi simgeliyor? Seçkin, kodu açamamış. Bir sürüngen olan kertenkele ne demek? Anlaşılamıyor. Kodlar açılamayınca (aman feministler duymasın) kadın, ağaç ve sürüngenle özdeşmiş gibi algılanabilirliğine neden oluyor. Bu da, böyle algılayanı apayrı ve fevkalade tehlikeli bir “mecra”ya sürüklüyor. Seçkin, Tevfik el-Hâkim’in kadının bir nesne, bir eşya, bir meta olarak aşağılandığı topluma tepki göstermesini bir açabilse, oyun başkalaşacak. Açmıyor. Açmaması bir tarafa, Derviş’e bilgiyi kuramsal bir bilme isteği olarak değil, işe yararlılığı yönünden değerlendiren bir yorum getirtiyor. Oyunun iletisinde: “Kuşku ve eleştiri bilgiye ulaşmada yöntem olarak kullanılır,” demek istiyor. Oysa yazarın söylemi bu değil ki! Bilgi, salt duyu algısı ve bundan doğan sanı değildir demek istiyor yazar. Kuramsal bir bilme isteği değildir demek istiyor. S. Bora Seçkin, yazarla çelişiyor.
Tevfik el-Hâkim “’Hanım’ın ağaca kurban edilmesi, daha fazla meyve üremesine neden olur,” görüşüne esasında karşı çıkmakta, ama Seçkin bunun altını çizemiyor. Tevfik el-Hâkim’in kodladığı şey açısından ele alırsak “erkek egemen toplum”
olgusuna eleştiri getirmesini görmezlikten geliyor. Hiç sorgulamayan, sürekli kabullenen Koca'nın 'kertenkele' takıntısının ne olduğu ise, oyunun sonuna dek anlaşılamıyor.
Gerçekten de psikolojik zenginlikler taşıyan oyunda S. Bora Seçkin, polisiye keşifler yaşatan yanları da öne sürememiş. Bahtiyar Engin’in yeterli abartı yardımıyla çizdiği Dedektif, karşısına çıkan ilk kuşkulunun katil olduğuna inanan, ama her keresinde yanılıp saçını başını yolan beceriksiz bir polis tipi olmuş. Derviş’in (Arif Akkaya), zamanın işlemediği mekânsız ortama gizemsel gelişini iyi kullanmış, bu sayede Derviş’in çevresindeki insanlara dünya işlerine değgin şeylerin boş olduğunu anlatırken bir gerilim yaratmış. Gel gelelim, emekli tren kondüktörünü kendi gençliği ile (Burteçin Zoga) yan yana durdurması ve Dedektif soruşturmayı yaparken hem kondüktörün gençliğini, hem de yaşlı halini bir arada konuşturtması, metinden keçiboynuzu örneği, em ha em tat almaya çalışan kafaları allak bullak ediyor.
Amacım, kırk yaşındaki genç ve tiyatro tutkunu, üstüne üstlük tiyatro hocası genç yönetmeni kırmak, küstürmek değil elbette. Ne yapayım ki, işim bu! Oyunun temposunu düşük tutmasını, oyuncuların alçak sesle konuşmalarını, Dedektifi, sahne önündekini kastetmiyorum, ama üzerindeki repliklerinde hep arkası dönük konuşturmasını da eleştiriyorum.
Nabi Avcı’nın “teşekkül” gibi oyunun yazarının diline uygun sözcüklerden oluşan çevirisi kötü. Genç sahne tasarımcısı Taciser Sevinç’in sahne tasarımı da kötü. Sevinç’in portakal ağacı, daha çok oksijen fabrikası aparatlarına benziyor. Gencecik Gamze Kuş, olabildiğince uygun giysiler tasarlamış. Mahmut Özdemir’in yanlardan gelen ve fevkalade sarı ışık tasarımına diyeceğim yok da, soffittodan gelen ışıklarda özellikle Erhan Abir’in yüzünün Cyrona de Bergerac’a benzediğine dikkat çekmek isterim.
Aslı İçözü benim neredeyse yirmi yıldır “yakın plan” izlediğim bir oyuncu. Bu oyunda da kendi fizikselliğinin farkında,
dengeli bir oyun veriyor. Bahtiyar Engin iyi. Kontrolör’de Burteçin Zoga, Yardımcı’da Erhan Özçelik görevlerini bihakkın yapıyorlar. Hikmet Körmükçü olamazcasına isteksiz. Kimse değil demesin, ben Körmükçü’yü tanımaz mıyım? Arif Akkaya, Derviş’i hiç kuşkum yok ki, duyu belleğini kullanarak çıkartmış. Erhan Abir, kendi doğruları ve kendi sorumluluğuyla Koca’yı oynuyor. Evet... Kendi doğrularıyla, kendi sorumluluğuyla, yazarın verdiği koşullarla...
SÖZÜN ÖZÜ: Sözümün özü, bu kere eleştirilerimle ilgili olarak doğrudan doğruya S. Bora Seçkin’e: “Balyoz camı paramparça eder, ancak çeliği en sağlam hale getirir. – Rus Atasözü”