KULTUR, SANAT, FİKİR FORUM
Ocak 08, 2009, 11:23:21 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Sayfa: 1 [2]
  Yazdır  
Gönderen Konu: zeynepavar  (Okunma Sayısı 1090 defa)
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #15 : Eylül 19, 2008, 05:36:10 »

                                    SAVAŞTA  BİR  GÜN

   Dumanı  tüten  bir  şehrin  sabahına  uyandığında  hava  henüz  aydınlanmıştı. Kocasını  yatakta  kaskatı  uzanmış  gördüğünde  bu  gece  de  uyumamış  diye  aklında  geçirdi. Yatakta  kıpırdanınca  kocası   ona  son  zamanlarda  yüzüne  hakim  olan  o  cansız  ifadeyle  baktı,  sonra  yine  eski  pozisyonuna  döndü. Gözleri  kanlanmış, suratı  iyice  sararmıştı. Sabahın  ilk  dakikalarında  yine  aynı  hüzün  eve  çoktan  çökmüştü. Bu  hüzne  bulanmış  odada  dört  kişi  daha  vardı  ikisinden  başka. Kendi  döşeklerinin  az  ilerisinde  dört  çocuk  sıralanmış  yatmaktaydılar. Ama  küçük  kız  altını  ıslatmış  ya da  acıkmış  olacak,  uyanmış  ve  ağlamaya  başlamıştı. Kocası  uyanık  olmasına  rağmen  kızına  tepki  vermemişti, hala  öylece  yatıyordu. Gözleri  tavana  dikili  sanki  bu  dünyada  değilmiş  gibi  her şeye  kayıtsız  görünüyordu.
    Son  zamanlarda  iyice  çökmüştü. Savaş  başlayınca  işsiz  kalmıştı. Ailelerinden  ve  yakınlarından  ölen  olmamıştı  henüz  ama  savaş  olması  yeterli  değil miydi? Üstelik  tüm  yaşamları  değişmişti. Oturdukları  geniş  evden  çıkıp  bu  tek  odalı,  bir  banyo  ve  mutfaktan  oluşan  yere         -ev  demek  içinden  gelmiyordu-  taşınmışlardı. Oda,  mutfakla  banyoya  oranla  hayli  genişti. Ayrı  bir  tuvaletleri  olmasa  da  banyodaki  tuvalet  işlerini  görüyordu. Dört  metrekareyi  bulmayan  mutfakları  basık  ve  havasızdı. Ama  oda  iyiydi. İki  tane  penceresi  vardı. Korkularından  pencereyi  açık  bırakamıyorlardı  geceleri. Dolayısıyla  altı  kişi  bir  odada  uyuduklarından  sabaha  kadar  odanın  havası  iyice   ağırlaşıyordu. Fakat   sabah  pencereyi  açıp  havalandırabiliyorlardı. Bu  konuda  biraz  takıntılıydı, kışın  bile  evin  soğumasına  aldırmadan  nerdeyse  her  saat  başı  odayı  havalandırırdı. Şimdiyse  hallerine  şükretmelilerdi. Çünkü  bir  çok  insandan  daha  iyiydi  durumları. Eski  yaşamlarıyla  bugünü  kıyaslamayı  bıraksa  yaşamak  daha  kolay  olabilirdi. Lakin  bunu  çok  da  başardığı  söylenemezdi. Evi  temizlerken, yemek  yaparken, yataklarını  hazırlarken  sürekli  maziyi  düşünüp  hayıflanıyordu. Sonra  kendine  kızıyordu. Kendinden  daha  kötüleri  olduğunu  unutmamalıydı. Savaştan  önce  maddi  durumları  gayet  iyiydi. Zevkle  döşenmiş  güzel  bir  evde  oturuyordu. Mutlu  bir  aileleri  vardı. Dostları, akrabaları  yani  geniş  bir  çevreleri  vardı. Kendisi  çalışmıyordu, çocukları  iyi  yetiştirmek  için  işini  bırakmıştı. Zaten  mühendis  olan  kocası  da  iyi  kazanıyordu. Tabi  savaş  başlayana  kadar... Savaştan  sonra  her şey  değişmişti. Kocasının  çalıştığı  fabrika  kapanmıştı. Kocası  becerikli bir   adam  olduğundan  yeniden  iş  bulsa  da  bunlar  kısa  süreli  oluyordu. Çünkü  hiçbir  şeyin  garantisi  yoktu. Bu  yüzden  yüksek  kira  ödememek  için  buraya  taşınmışlardı. Eşyalarını  düşük  bedellerle  ellerinden  çıkarmışlardı. Hem  bir  odaya  o  kadar  eşyanın  sığması   olanaksızdı  hem  de  böyle  bir  dönemde  süslü  eşyalara  ihtiyaçları  yoktu. Kocası  uzun  süreli  bir  iş  bulamadığından  işsiz  kaldığı  dönemlerde  bu  eşyaların  parasını  kullanmışlardı. Sonra    sıra  takılarına  gelmişti. Bu  belirsiz  ortamdan  dolayı  altını  değerine  orana  hayli  düşük  olarak  bozduruyorlardı  ama  yapacak  başka  şey  yoktu. Çok  sevdiği  bileziklerini, yüzüklerini, kolyelerini  teker  teker  satıyorlardı. Ama  savaş  bitmiyordu. Geçici  de  olsa  iş  bulmak  iyice  zorlaşmıştı. Çok  az  altınları  kaldığından  şu  günlerde  kocası  iyice  içine  kapanmıştı. Her  sabah  erkenden  çıkıp  gidiyor, akşama  kadar  iş  arıyordu. Artık  kendi  alanını  da  geçmişti, karşılığında  para  alabileceği  her  işi  yapıyordu. Ama  bir  haftadır  en  ufak  bir  iş  dahi  bulamamıştı. Bozdurdukları  son  yüzüğün  parası  da  bitmek  üzereydi.
    Savaşın  ilk  zamanlarında  kocası  bir  ümitle  çıkardı  evden. Ufak  tefek  de  olsa  bir  iş  bulacağına  emin  olurdu. Ama  zamanla  durum  kötüleşti. Evden  umutsuz  daha  doğrusu  bitkin  bir  halde  çıkıyor, daha  da  kötü  bir  durumda  dönüyordu; elleri  boş , cepleri  boş... Kapının  açılmasıyla  evdeki  hüzün  katlanıyordu. Onunla  konuşmak,  ona  soru  sormak  yüreğine  dokunuyordu. Hele  bakışları, fersiz  gözleri… Ki  tek  sorun  iş  ya  da  para  değildi. Savaş  yaşadıkları  şehri  yaşanmaz  hale  getiriyordu  gün  be  gün. Evden  çıkanın  dön(e)meme  ihtimali  gitgide  artıyordu. Bu  da  ayrı  bir  korkuydu. Akıllarına  kötü  şeyler  getirmemek  için   çabalıyorlardı. Ancak  kocası  biraz  gecikse  yürekleri  ağızlarında  pencerede  bekliyorlardı. Bir  de  etraftan  duydukları  acı  haberler... İnsan  hem  duyduğuna  üzülüyordu  hem  de  kendi  başına  gelmediği  için  seviniyordu. Hayat  böyleydi. Gerçi  acı  sondan  ne  kadar  kaçabilirlerdi  ki? Er  geç  kendi  yüreğinin  de  yanacağını  biliyordu. Çünkü  savaş  hız  keseceğe  benzemiyordu. Kor  onların  ocağına  da  düşecekti  mutlaka. Bu  düşüncelerle  güne  başlamıştı  işte.
   Eskiye  oranla  gayet  fakir  bir  kahvaltının  ardından  kocası  yine  gitmişti  iş  aramaya. Kendine  yapacak  bir  şeyler  bulup  oyalandı. Sonra  komşu  kadınla  birlikte  kapı  önünde  oturup  uzun   süre  dertleşti. Hava  kararmaya  yüz  tutmuştu. Eve  geçip  akşam  için  çorba  yaptı. Buna  çorba  denirse  tabi; biraz  mercimek, biraz  salça  ve  bolca  su. Doyurucu  olması  için  birkaç  kaşık  da  un  koymuştu. Çorbanın  altını  kısıp  odaya  geçti. Kapıda  durup  uzun  uzun  çocuklarına  baktı.  Onların  da  hali  tavrı  değişmişti. Eski  neşeleri  kalmamıştı, kendi  aralarında  sessizce  oynuyorlardı. Bu  arada  kocası  yine  epeyce  gecikmişti. Çorbanın   altını  kapatıp  tekrar  odaya  döndü. Çocukların  az  ilerisine  oturdu. Orda  duramayıp  pencerenin  önüne  dikildi, sıkıntılı  bir  bekleyişle  dışarıyı  izlemeye  koyuldu. Gözleri   dalmıştı  ama  kapının  sertçe  çalınmasıyla  irkildi. Kocası  kapıyı  çalmazdı, anahtarını  kullanırdı  hep. Üstünü  başını  hızla  düzeltip  kapıyı  açtı. Heyecandan  kapıdakinin  kim  olduğunu  bile  sormamıştı. Karşısında  resmi  kıyafetli  iri  kıyım  bir  adam  duruyordu. Selam  dahi  vermeden  “Benimle  hastaneye  kadar  gelmeniz  gerekiyor .” dedi. Bir  anda  başı  döndü, midesi  bulanmaya  başladı,  kıvranarak  içeri  girdi. Ceketini  alıp  adamın  arkasına  düştüğünde  ne  düşüneceğini  ne  yapacağını  bilemiyordu. Tarifsiz  bir  korku  bedenine  hakim  olmuştu. Sıtmalı  gibi  titreyerek önünde  yürüyen  adamı  takip  ediyordu. O  garip  halden  uyandığında  morgda  tanımadığı  bir  adama  bakıyordu, ölü  bir  adama. Kocası  olduğunu  düşünmüşlerdi  ama  o  değildi. Adama  çok  üzülmüştü ama  kocası  ölmediği  için  de  sevinmişti. Kendini  suçlu  hissederek  hastaneden  çıktığında  hava  zifiri  karanlıktı. Hızlı  adımlarla  eve  döndü. Odaya  girdiğinde  kocasını  kendini  beklerken  buldu. Çocuklarına  aldırmadan  kocasının  boynuna  sarılıp  öptü. Bu  günü  de  atlatmışlardı.
« Son Düzenleme: Eylül 25, 2008, 04:34:37 Gönderen: zeynepavar » Logged

bütün istediğim biraz kesinlikti...
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #16 : Ekim 28, 2008, 10:03:53 »

Önce  sadece  “sen”  vardın. Her  yeri  kaplayan  “sen”. Tüm  yollar  sana  çıkardı. Ben  hep  yollardaydım. Hep  yürürdüm. Hiç  varamazdım. “sen”den  “biz”e  hiç  gelemedim. Sen  bunu  istemedin. “sen”  olmak  güzeldi  belki  de. En  yüksekte, dorukta  olmak. Benim  çabalarımı, “sen”i  arayışlarımı  tepeden  izlemek  zevkli  olmalıydı. Sen  hep  izledin, sadece  izledin. Başka  hiçbir  şey  yapmadın. Oysa  ben  çok  uğraştım. Yollarında  çok  yürüdüm,  çok  koştum, çok  yoruldum. Ben,  çok  fazla  yoruldum. Sonra  “biz”  olamayacağımızı , asla  olmayacağını  anladım. Yavaşladım. Durdum. Duruldum. Yürümekten,  koşmaktan  vazgeçtim. Yollarından  çıktım  ilkin; bilerek, isteyerek. Senden  uzaklaştım  sonra. Senden  uzaklaştıkça   büyüdüm.”sen   “  azaldıkça  “ben”  çoğaldım. Sen  gittin, ben  geldim,  kendime  geldim. Artık  biz  olmak  istemiyordum, “sen”i  istemiyordum. “ben”  olmaktan  memnundum. Hala  da  memnunum.
Logged
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #17 : Ekim 28, 2008, 10:10:02 »

KIZILAY
               Ankara ‘da ılık  bir  kış  sonrası   akşamı, metroyu  bekliyorum. İnsanlar  sımsıkı  giyinmişler. Kalın  paltolar , atkılar,  bereler,  hatta  eldivenler… İnsanlar  neden   bu  kadar  korkuyor  üşümekten  anlamıyorum. Tüm  dünyanın   hissizleştiği  bir  zamanda  soğuğu  bile  olsa  hissetmek  güzel  şey. Ki  yüzlerce  insan  soğukta  sokaklarda  sabahlıyor,  aç  ve  açık, eski  deyimle. Oysa  biz  ölesiye  korkuyoruz  üşümekten;  bu  korku  ve  korumadan  bunalıyorum.
              Metro  gecikiyor,  ben  yerimde  duramıyorum. Uğursuzca   volta  atıyorum, söz  geçiremiyorum  ayaklarıma. Salınıyorum   bir  o yana  bir  bu  yana. Benim   gibi  bir  kaç  huzursuz  ruh daha  savruluyor  metro  istasyonunda. Oysa  diğer   insanlar  kararlı  bir  beklemedeler.  Gözleri   bizim  gibi  hep  yerde  değil ;  saatlerine,  kapsama  alanında  olmasa  bile cep  telefonlarına  bakıyorlar  belki  aceleleri   var,  bir  yere   yetişmekteler. Hem   korkmadan  insanları  inceliyorlar  durdukları  yerden. İnsanların  gözlerinin  içine  bile  bakabiliyorlar.           
              Biz  savruk,  yalnız , rahatsız… Sanki  ömrümüzü  çabucak  tüketme  telaşındayız. Saniyeleri, dakikaları,  saatleri  eziyoruz  ayaklarımızın  altında;  fütursuzca , amaçsızca  adımlıyoruz  karoları. Metro geliyor ve biniyoruz. İçerde  de  boğuk   bir  bekleşme, ağır  havanın  altında  iyice  eziliyorum. Duruyoruz, nihayet  Kızılay ‘dayım… Metrodan  inip  kendimi aceleyle  sokağa  fırlatıyorum. 
         Ciğerlerimi  dumana   boğarak  özgürleştiriyorum, damıtıyorum  Ankara‘nın  tozunu  pisini.   İşporta  yine  rengarenk,  karmakarışık; her şey,  her yerde…  Ankara’nın  kanını  pompalıyor  Kızılay, hayat  akıtıyor  damarlarından, kavşaklara  yollara. Gezinmelerim   de  hep  bu yüzden  zaten. Soğuk   Ankara’nın  sıcacık  karnı burası. Hem   sadece  ben  değil, birçok  hastanın  daha  şifahanesi: Kızılay.
             Kutsal   kaos   her  kaldırım  taşında  ve  köşe  başında. İnsanlar, eşyalar, arabalar; yine  insanlar,  hep  insanlar… Çeşit   çeşitler; aile  babaları ,anneler , hayat  kadınları, öğrenciler,  memurlar , ayyaşlar , dilenciler, öğretmenler , iyi aile  kızları , hanım  evlatları. Onların arasında  ölesiye  yürüyorum.  Tüm  karanlığımı  saklayan  gece  bağrına  basıyor  beni. Caddelerin  tozunu  alıyorum, nefesimle  temizliyorum  sisli  sokak  lambalarını. Yorulan   ayaklarımı  kulaklarım  dinlendiriyor  birkaç  tanıdık  şarkıyla. Bu  kargaşa  olmasa  sanki  herkes  bana   bakacak,  benden  bir  şeylerin  hesabını  soracak,  beni  üzecek. Ama  bu  insan  yığını  her   şeyi   gizliyor. Varlığım  bir  damla,  okyanusta  kaybolan. Rahatlıyorum. Artık  derin  derin  nefes  alabiliyorum, omuzlarımdaki  yük  de  azaldı  sanki. Gözlerim  gördükçe,  kulaklarım  duydukça  bu  karmaşa  beni  ferahlatıyor. Yürürken   insanlara  çarpmak  ya da  sıkışıp  kalmak  problem  değil  yaşadığımı  anlıyorum  her  dokunuşta. Birbirine  karışan  onca  ses kulaklarımı  temizliyor. Havası  burnumdan  geçip  içimi  ısıtıyor. Hissedebiliyorum, şimdilik  iyileşiyorum. 
 
Logged
uLYa
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 66



WWW
« Yanıtla #18 : Ekim 29, 2008, 12:47:46 »

“ben”  olmaktan  memnundum. Hala  da  memnunum.

"bir memnun" yazamazdı-yazmazdı bunları..
Logged

En Kendi K o y ' unda, En Koyu: K e n d i..
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #19 : Ekim 29, 2008, 11:28:15 »

çok büyük ihtimalle haklısınız ulya ama öyle yazdım Gülümseme
Logged
Sayfa: 1 [2]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: