zeynepavar
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 200
|
 |
« : Nisan 17, 2008, 12:05:42 » |
|
BİR YOL YAZISI Dışarıda hava eksi bir derece ve on ikiye çeyrek varken yine yollardayım. Ümitsiz gitmelerden, amaçsız dönmeler… Kulaklarıma şarkılar, gözlerime kitaplar veda etti on dakika önce. Şimdi pencereden içimi gözetliyorum. Bu soğuk kış günü ışıtmak yada ısıtmaktan uzak bir güneş tepemizdeki. Ara sıra bulutların perdelemesiyle kayboluyor, sonra bir umutla yırtsa da perdeleri hep aynı terane… Soğuk ve bulanık gökyüzü, soğuk ve bulanık yeryüzü… Güneş sanki bir süs tepemizde. Gözlerimi acıtan beyaz , nüksetmiş toprağa yine ve yeniden. Geç geldiği için toprağın gönlünü almaya çalışan ve tüm kirleri örten uçsuz bucaksız beyaz… Ve beyazın üstünde tek tük noktalar; neyi bekledikleri meçhul , yalnızlık ve yoksulluk saçan, kirli beyaz altındaki evler… Issız ve hareketsiz bir köy ve köyün az ilerisinde, dışta kalmış bir mezarlık. O da ıssız ve kimsesiz… Sahi, artık mezarlıkları yerleşim yerlerinin dışına yapıyorlar, ölümü unutmak için. Yalnız bir kuş beyazın üstünde duman misali büklüm büklüm süzülüyor. Kavisler çiziyor havada, elektrik direkleriyle raks ediyor . Yol kenarında acımasızca uzanan tarlalar, elektrik direkleri.... Ve onlar beni izliyor, adresime teslim etmek ister gibi. Ki bir adresim yokken, soğuk binaları kendime mesken, adres edinememişken. Sonra köpekler… Ayak izlerini beyaza bahşeden aç köpekler, gecenin ifadesini almış gibi. Çam ağaçları beyaza inat dimdik ve yemyeşil, dağlarda mevsimin nöbetini tutmakta. Çamlara öykünen çıplak ağaçlarsa tüm çirkinliklerini gözler önüne sermiş haykırıyor yalnızlığı. Dizi dizi ağaçlar soğuğa direnip tutunmaya çalışıyorlar yerküreye, hep birlikte. Ve çalılar… Ağaç ya da ot olamayan araftaki mutsuz çalılar… Her şeye hüzün çökmüş sanki. İlerlerde beyaz yavaş yavaş çekiliyor. Yerini ıslak, kahverengi toprağa bırakıyor; kavgasız, gürültüsüz. Yer yer eriyen kar suları şırıl şırıl, bir patika gibi uzanıyor beyazlar üzerinde. Koca bir devin şişmiş damarları gibi. Toprakların ilerisinde dağlar görünüyor. Boğum boğum dağlar, ıssız… Felaketlere set çekmiş gibi mağrur aynı zamanda. Ve griler zapt ediyor maviyi dağların üzerinden . Gökyüzü gözlerimi çağırıyor. Yollar… Arabalar uzun uzadıya önümüzde ve arkamızda hizalanmış. Ağır kamyonlar yolların ölçüsünü almaktalar. Şoförler hüzünlerini sigaraya gömerken, yalnızlığı haykırıyor radyo son ses. Büyük şehirlerin kalabalığıyla tezat, ölümüne dingin etraf. Usta bir ressamın fırçasından tuvale akmış bir tablo. Her şey o kadar yerli yerinde ki eğreti duran hiçbir şey yok. İnsana sadece hayran kalmak düşüyor . Ve son söz: ‘Yeryüzüne bak her yerde bir dize göreceksin.’
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 17, 2008, 12:26:59 Gönderen: zeynepavar »
|
Logged
|
bütün istediğim biraz kesinlikti...
|
|
|
zeynepavar
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 200
|
 |
« Yanıtla #1 : Nisan 17, 2008, 12:23:48 » |
|
tükeniş
SOKAKLAR HÜZÜN KOKUYOR
VE YALNIZLIK
İMZALARKEN, KAR TUTMUŞ KALDIRIMLARI
BENİM GİBİ BİR DOLU İNSAN
GÖZLERİMDE KULAKLARIMDA VARLIKLARI
KIZILAY…
TÜM ÇIĞLIĞIYLA, ŞARKI VE TÜRKÜLERİYLE,
HER YANI SARMIŞ,
KALABALIĞIYLA, İŞPORTACI VE DİLENCİLERİYLE
ÖNÜMDE SERİLİYOR
BENİ KABULLENEN BİR TEK O
BİR O BENİM YABANCIM DEĞİL
CADDELERİNDEN GEÇEREK KANIYORUM
AYAK İZLERİM KIPKIRMIZI, BENİ TAKİP EDİYOR
BİLİYORUM, HER ADIMIMDA EKSİLİYORUM
KAYBOLUYOR, YOKOLUYOR VARLIĞIM
HER İNSAN BİR ENJEKTÖR, RUHUMU ÇEKEN
BOŞALTIYORLAR BEDENİMİ, ARKA BAHÇELERİNE
YAŞAM GİDİYOR BENDEN, TERKEDİYOR ETİMİ
HİSSEDEBİLİYORUM, AZ SONRA TÜKENECEĞİM.
BİR KÖŞE BAŞINDA KIYAFETLERİM BULUNACAK
BENDEN GERİYE, SADECE…
BİR EVSİZE YASTIK OLACAK YA DA BİRAZCIK ATEŞ
İSYAN EDİYORUM ANILARIMA
CEPLERİMDE BİR ÖMRÜN KÜLLERİ
YİRMİ YIL, YİRMİ BİN YIL NE FARKEDER?
SÖNMÜŞ RUHUM, PÖRSÜMÜŞ BEDENİM
BURUŞMAK ŞART DEĞİL Kİ YAŞLANMAK İÇİN
YİRMİ YIL YETTİ BU DÜNYAYA
AMA SUÇLU BENİM, ALEM DEĞİL
DAYANAMADIM, DİRENEMEDİM, BİTTİM.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mayıs 30, 2008, 11:44:52 Gönderen: zeynepavar »
|
Logged
|
|
|
|
leylirumi
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 302
|
 |
« Yanıtla #2 : Nisan 17, 2008, 12:50:40 » |
|
HER İNSAN BİR ENJEKTÖR, RUHUMU ÇEKEN
Sevgili Zeynepavar, öncelikle teşekkür ederim, gerçekten güzel iki paylaşım devamını dilerim. yaz ve paylaş bence inan iyi, faydalı bir şey yapmış olursun -kendi adıma konuşmak gerekirse minnettar bile kalırım- buna çok ihtiyacımız var bu sıralar, üretmeyen sadece çamur atan -bundan geçinen- insanlar gerçekten ruhları adeta dediğn gibi çekip alıyor, insana insanlığını unutturuyor böylesi şeyler...
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 17, 2008, 12:57:25 Gönderen: leylirumi »
|
Logged
|
"anne, yahudiler çocukları öldürmek için küçük mermi mi atıyorlar?"
|
|
|
zeynepavar
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 200
|
 |
« Yanıtla #3 : Nisan 17, 2008, 01:00:42 » |
|
teşekkür ederim leylirumi... gönderip göndermeme konusunda epey tereddüt ettim.ama yine de yorumlarınızı almak benim için çok kıymetli. sağolunuz...
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
zeynepavar
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 200
|
 |
« Yanıtla #4 : Nisan 30, 2008, 08:55:41 » |
|
SIKINTI Oturduğu koltukta oldukça rahatsızdı. Koltuğun geniş , bedeninin zayıf olmasına aldırmadan sığmadığını, koltuktan taştığını hissediyordu. Boynunun, yüzünün, ellerinin nemlendiğini hissediyor , bunalıyor ve sıkıntıdan iyice terliyordu. Her dakikayı hesaplıyor lakin vaktin bir türlü geçmemesi sinirlerini bozuyordu. Sağa sola bakıyor, insanlarla göz göze gelip ürperiyor, kafasını önüne eğiyor, yine saate bakıyor ve ellerinin telefonuna gitmesine engel olamıyordu. Hayır, arayan soran yoktu. Telefondan ümidi kesip içinden mırıl mırıl dualar okuyor, bu ortamdan bir an önce kurtulmak için Allaha yalvarıyor sonra sırayla saate ardından telefonuna bakıyor ve kahretsin hiçbir şey olmuyordu. Bugün şanslı günü değildi. Hoş, ne zaman şanslı günü olmuştu o da bilahare tartışılabilirdi. Zaman nazlanırken arkadaşı da muhabbeti koyulaştırıyor, çenesi kapanmak bilmiyordu. Kaderine lanet okurken arkadaşıyla göz göze gelmeye çalışıyor belki susmasını ima edip bu durumdan kurtulabilirim diye boşu boşuna çabalıyordu. Arkadaşından umudu kesip yine içine dönüyor ve kendine kızıyordu. Niye kabul etmişti ki gelmeyi? Nasıl tahmin edememişti onun da geleceğini? Bazen kafası daha az çalışıyordu , böyle önemli bir hususu düşünemeyen aklına da küfrettikten sonra masaya verdi tüm dikkatini. Konuşmaya katılsam mı katılmasam mı diye bir an tereddüt etti, bulaşmamanın daha iyi olacağı hükmüne vardıktan sonra bir parça rahatladı. İlgilenmiyormuş gibi görünmeliydi , göz göze gelirse tüm çabası boşa gidebilirdi. Bir kaç damla gözyaşı her şeyi berbat edebilir, onu unutmaya çalıştığı gün ve gecelere bir saniyede ihanet edebilirdi. Boynunu aşağı doğru büktü ve peçetenin kenarıyla oynamaya başladı. Kıvırıyor, büküyor sonra tekrar açıyordu. Zaten sıkıldığında hep benzer şeyler yapardı. Bazı arkadaşları -ama çok dikkatli olanlar – bu küçük ayrıntının farkına varınca onun ne kadar bunaldığını anlayıp yardımına koşarlardı. Maalesef O da biliyordu bunu. Ne de olsa bir geçmişleri, yaşanmışlıkları vardı. İnsan sevdiğini tanır, her şeyiyle. Zaten anlamakta da gecikmemişti durumu, kaçamak gözlerle peçeteyle uğraşan eline bakıyor ve hain bir sırıtışla içten içe gülüyordu. Umurunda değilmiş gibi davranıyor, intikamı andıran bir gayretle muhabbeti uzattıkça uzatıyordu. Evet , sıkıldığını fark ettiğine emindi. Artık yapacak bir şey yoktu. Bu noktaya nasıl gelmişlerdi, her şey bir anda nasıl tersine döner, anlayamamıştı. Mutlu günlerin halefi hüzne bulanmış saatler, günler, aylar. Nedensiz bir ayrılık… Katıksız bir acı; yemeden içmeden kesilmeler, nemli yastıkta kırmızı gözlerle uyanmalar, zamansız bunalım nöbetleri vesaire. Kaldığı dersler, tartıştığı arkadaşlar, küstürdüğü ailesi ve daha fazlası. Diplerde geçen aylar sonrası; tam atlattığını düşünürken, sancısı önemli ölçüde geçmişken, onu yeniden görmek , burun buruna oturmak , nefesini yüzünde hissetmek, gözbebeklerine yeniden bakabilme fırsatını yakalamak… Hayır! Olacak şey değil bu. Kendine ihanet etmemeli insan, hele sevdiklerine hiç. Kendisini acıya terk eden , günlerine karanlık zerk eden birini affetmek olmaz. Hele böylesi bir günde. Bu ikilemden, saçma düşüncelerden kurtulmak lazımdı.Bunun için de kafasını toparlayıp öyle hareket etmesi, en önemlisi içindekilerin dışına yansımasının önüne geçmesi gerekti. Damarlarındaki duygu seli; nefret, aşk, ümitsizlik, pişmanlık, sevgi… Deriyi yırtıp dışarı akmak için çabalayan, bunu başaramayıp kalbe baskı yapan kan, tüm bedenini tavaf ediyor da sanki beyni es geçiyordu. Düşüncelerinin üzerindeki hakimiyetini kaybetmişti. Kafası alabildiğine karışıktı, sanki binlerce böcek üşüşmüş beynini kemirmekte, normal davranmasının önüne geçmekteydi. Bir an durdu, bu böyle olmayacak. Önce masadan beş dakika da olsa uzaklaşmalı rahat bir nefes alıp öyle dönmeliydi. Beynindeki bu kaosu ona sorulan bir kaç soru bölse de, bunlardan kurtulmak zor olmamıştı. Bir kaç kısa cevap kafiydi. Zaten hiçbir zaman çok dinlenilen ve aranılan biri olmamıştı. Kendi köşesinde sinip oturmak çok da yabancısı olduğu bir durum değildi. Düşünceler boğazına düğümlenmiş onu sıkarken pencereden süzülen gün ışığı inatla onu buluyordu. Böylece terden sırılsıklam olmuş bedenini lavaboya taşımak farz olmuştu. Hem yüzünü yıkayıp parfümünü sıkarsa biraz ferahlayabilir, onu bunaltan ortamın havasından bir nebze kurtulabilirdi. Lavaboya gideceğini söyleyip kalktı, ayaklarını zeminde sürükleyerek içeri girdi. Karşısında genç bir adam görünce bir an için duraksadı, durumu algılayamadı. Sonra adamın şaşkın bakışlarını omuzlarına alarak kafasını önüne eğdi özür dileyip dışarı çıktı. Sonra ‘BAYAN’ yazan kapıdan girdi. Aptal bir gülümseme yüzüne yayıldı, ardından dudaklarını sıkmak zorunda kaldı, kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu, lavabo boş olsa bu kadar kasmazdı kendini ama orta yaşlı iki bayan da makyajlarını tazelemekle meşguldü. Aynada kendini görünce afalladı, suratı kireç gibiydi, üstelik gözleri seğiriyor dudaklarının titremesine engel olamıyordu. Yüzündeki ifadeyi değiştiremiyor, mimiklerine hakim olamıyordu. Hemen suyu açtı ve buz gibi suyu yüzüne çarptı. Tüm bedeni bir kaç saniyeliğine titredi. Ama bu kendisine gelmesi için gerekliydi. Pudrasının, göz makyajının akacağını, rujunun bozulacağını düşünmeden yüzünü iyice ovarak tekrar yıkadı. Kafasını kaldırıp tekrar aynaya baktı, boyalar etrafa dağılmış, yüzü karman çorman olmuştu. Aslında güzel bir kızdı. Özellikle karamel rengi dalgalı saçları, badem gözleri ve iri dudaklarıyla, oldukça kısa boylu olmasına rağmen hep beğenilirdi. Ama güzelliğinin farkında olduğu pek söylenemezdi. Nadiren arkadaşlarının ısrarlarıyla makyaj yapardı . Süslenmeyi pek sevmez, sade giyinir, ön plana çıkmamaya çalışırdı. Bu yüzden onun ilgisine mazhar olabilmek için epey uğraşmış, arkadaşlarının yardımıyla bunu başarmıştı. Ama ilk adımı hatta adımları atmış olmanın burukluğu benliğine yapışıp kalmıştı. Ve terk ediliş… Bir türlü anlayamamıştı bu zamansız ayrılığı. Kahretsin! Suçüstü yakaladı kendisini. Yine o yasaklı konuyu düşünmeye dalmış lavabodan çıkan bayanlardan birinin geçerken çarpmasıyla farkına varabilmişti durumun. Islak yüzünden yol bulup aşağıya akan yaşları görünce morali iyice bozuldu. Ayrıldığından beri gözyaşlarına olan hakimiyeti tamamen kaybolmuştu. Ne zaman, nerde ağlamaya başlayacağını tahmin bile edemiyordu. İşte bu çökmüş yüze bir de kızarmış gözler eklenmişti. Masaya döndüğünde karşılaşacağı meraklı ve acıyan bakışlar, rahatsız edici sorular, anlamsız bir şefkat seli… Bunları tahmin etmek zor değildi. Bu tablo gözlerinin önüne gelince tiksindi; kendinden, arkadaşından, ondan. Şimdiye kadar, insanların düşüncelerine , yorumlarına, davranışlarına fazlasıyla önem vermişti. Yaşamını onların yönlendirdiğini düşündüğü de çok olurdu. Nerde nasıl davranacağı, ne tarz giyineceği, ne konuşacağı… Canının istediğini değil insanların ondan beklediğini yapmıştı hep. Bundan memnun olmasa da bunun doğru olduğuna olan inancı o kadar köklü ve sarsılmazdı ki, sorgulamayı bile nadiren yapardı. Şu durumda da ondan beklenen, makyajını tazelemesi, yüzüne güçlü bir ifade takınıp masaya geçmesi ve hiçbir şey olmamış gibi gülümsemesiydi. Ne kadar aşağılık bir durum! İçi parçalanırken, yalancı bir rahatlıkla gülümsemek ; üstelik onu bu kadar acıtan bir insan için buna katlanmak. Aynada son kez yüzüne baktı ve düşündü , bu kez başkaları için değil kendi için bir şeyler yapsa nasıl olurdu? Sevmediği bir insan için daha fazla acı çekmesi pek mantıklı değildi. Evet, bu kez içinden geçeni yapacaktı. Şimdiden çok sevmişti bu fikri. Önce çantasından biraz pamuk çıkarıp yüzünü iyice sildi, ensesini iyice yakan saçlarını basit bir tokayla dağınık bir şekilde topladı. Bu salaş hali gözüne çok hoş göründü. Aynada kendine göz kırptı ve lavabodan çıktı. Umursamaz bir tavırla masaya yöneldi, arkadaşının dikkatli bakışlarından lavaboda epey uzun bir süre kaldığını kavradı. Masadan kitaplarını ve o gelmeden önce sipariş verip getirttiği ama onun yanında dokunamadığı sandviçini aldı tek kelime etmeden kapıya yöneldi. İkisi de susmuş ona hayretle bakarken sandviçinden kocaman bir ısırık aldı ve kapıdan çıktı. Canı tek kelime konuşmak istemiyordu.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Haziran 26, 2008, 04:34:24 Gönderen: zeynepavar »
|
Logged
|
|
|
|
|
phoenix
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #5 : Mayıs 23, 2008, 01:57:44 » |
|
tükeniş
SOKAKLAR HÜZÜN KOKUYOR
VE YALNIZLIK
İMZALARKEN, KAR TUTMUŞ KALDIRIMLARI
BENİM GİBİ BİR DOLU İNSAN
GÖZLERİMDE KULAKLARIMDA VARLIKLARI
KIZILAY…
TÜM ÇIĞLIĞIYLA, ŞARKI VE TÜRKÜLERİYLE,
KALABALIĞIYLA, İŞPORTACI VE DİLENCİLERİYLE
ÖNÜMDE SERİLİYOR
BENİ KABULLENEN BİR TEK O
BİR O BENİM YABANCIM DEĞİL
CADDELERİNDEN GEÇEREK KANIYORUM
AYAK İZLERİM KIPKIRMIZI, BENİ TAKİP EDİYOR
BİLİYORUM, HER ADIMIMDA EKSİLİYORUM
KAYBOLUYOR, YOKOLUYOR VARLIĞIM
HER İNSAN BİR ENJEKTÖR, RUHUMU ÇEKEN
BOŞALTIYORLAR BEDENİMİ, ARKA BAHÇELERİNE
YAŞAM GİDİYOR BENDEN, TERKEDİYOR ETİMİ
HİSSEDEBİLİYORUM, AZ SONRA TÜKENECEĞİM.
BİR KÖŞE BAŞINDA KIYAFETLERİM BULUNACAK
BENDEN GERİYE, SADECE…
BİR EVSİZE YASTIK OLACAK YA DA BİRAZCIK ATEŞ
İSYAN EDİYORUM ANILARIMA
CEPLERİMDE BİR ÖMRÜN KÜLLERİ
YİRMİ YIL, YİRMİ BİN YIL NE FARKEDER?
SÖNMÜŞ RUHUM, PÖRSÜMÜŞ BEDENİM
BURUŞMAK ŞART DEĞİL Kİ YAŞLANMAK İÇİN
YİRMİ YIL YETTİ BU DÜNYAYA
AMA SUÇLU BENİM, ALEM DEĞİL
DAYANAMADIM, DİRENEMEDİM, BİTTİM.
sırf bir daha çıksın da bir daha okunsun diye alıntı yaptım çok güzel olmuş ne güzel olmuş yüreğinize sağlık... duygularınızı çok güzel ifade etmiş ve okuyan kişiye de çok güzel aksettirmişsiniz... ki benim şiirde en önemsediğim şey özellikle de şu hissettiklerini aksettirme başarısıdır. herkes başka bir şiir tarzıyla yapmayı deniyor bunu. sizinki bu açıdan çok başarılı olmuş bence ya da şöyle söyliyim ben bu şiiri çok sevdim yazdığınız için sağ olun ...
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
SeNFoNi...
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #6 : Mayıs 31, 2008, 11:01:45 » |
|
merhaba zeynepavar paylaştıkların gerçekten çok güzel.. okuması çok keyifli... bir de bir sorum olacak: "sıkıntı"nın devamı varda bu kadarınımı paylaştın yoksa bu şekildemi bıraktın eğer varsa merakla bekliyorum...
sevgiler...
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
zeynepavar
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 200
|
 |
« Yanıtla #7 : Haziran 05, 2008, 09:04:42 » |
|
teşekkür ederim. devamı yok,bu kadar
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
İHVAN
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 110
|
 |
« Yanıtla #8 : Haziran 05, 2008, 10:41:01 » |
|
sitede zevkle takip ettiğim bir arakadaştır zeynepavar.. 
|
|
|
|
|
Logged
|
""Asıl başarı bunca şeyin sahte olduğu bir toplumda sahici kalmaktır""
|
|
|
|
phoenix
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #9 : Haziran 05, 2008, 11:59:08 » |
|
benim de benim de 
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
zeynepavar
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 200
|
 |
« Yanıtla #10 : Haziran 07, 2008, 06:46:56 » |
|
bilmukabele... rica ederim. ve de teşekkür...
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
zeynepavar
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 200
|
 |
« Yanıtla #11 : Haziran 26, 2008, 04:30:33 » |
|
SAHAF Güneşin tüm cüretkarlığıyla perdeleri aşarak odasına dolduğu bir ilkbahar sabahı göz kapaklarını araladı. Duvarlar beyaz olmasına rağmen odaya loş bir kırmızı hakimdi. Güneş, perdenin bordoya çalan kırmızı rengini odaya iyice aksettirmişti. Yatağında biraz gerinerek gözlerini iyice açtı. Bakışlarını sol tarafa, komodinin üstündeki saate çevirdi. Yediyi beş geçiyordu. Her sabah –Pazar günleri hariç- hemen hemen aynı saatte kalkmasına rağmen saate bakmadan yataktan kalkmazdı. Yataktan ağır hareketlerle doğruldu, üzerindeki yorganı ayaklarının yardımıyla itti. Sonra yan dönüp bacaklarını karyolasından aşağı sarkıttı. Ayaklarını tam da olması gereken yere, terliklerin hizasına indirmişti. Yılların alışkanlığıyla pörsümüş, rengi iyice kaçmış, kahverengi deri terliklerini giydi ve ayağa kalktı. Gözlerini ovuşturarak pencereye yöneldi. Perdeleri kenara doğru sıyırdıktan sonra pencereyi açtı. Sokak her zamanki gibi sakindi. Ufak tefek değişiklikleri saymazsa, 17 yıldır hemen hemen aynı sokağa bakıyordu. Ankara’nın eski ama temiz sokaklarından biriydi işte; binalar en fazla 4-5 katlı, her birinin küçük de olsa önünde çiçeklerle süslü bir bahçe , yol kenarlarında taş kaldırımlar ve bunların aralarına dikilmiş dizi dizi ağaçlar… İnsana huzur veren, kendini güvende hissetmesine vesile olan bir manzara. Mevsime bağlı değişiklikler dışında hep aynı dinginlik… Gözlerini boylu boyunca sokakta gezdirdikten sonra geri çekildi. Son günlerde üzerinde bir kırgınlık vardı, hiç uyumamış gibi dinlenmeden kalkıyordu yataktan. Şakaklarını ovuşturduktan sonra yorgun adımlarla kapıya doğru yürüdü, anahtarı çevirip açtı. İlk gençlik yıllarından kalma bir alışkanlıkla gece yatarken kapısını hep kilitlerdi. Annesinin kızmasına aldırmazdı o zamanlar. Ki artık yıllar geçmişti, annesi de alışmıştı bu duruma. Odasından çıkıp uzun holü geçti ve lavaboya girdi, ardından banyoda ellerini ve yüzünü yıkadı. Yine aynı alışkanlık mutfağa götürdü ayaklarını, kahvaltı hazırdı. Annesi her zamanki gibi ondan yarım saat önce kalkmış çayı demlemiş; peynir, zeytin, yumurta, domates, salatalık ve reçelden oluşan kahvaltıyı masaya yerleştirmişti. Sandalyeyi çekip oturdu. Hemen önünde, masada reçel kasesi duruyordu. Bir an daldı gözleri, maziye taşındı. Eskiden annesi evde yapardı reçeli; vişne, çilek,kayısı,kiraz,portakal… Ama babası öldüğünden beri annesi reçel yapmayı bırakmıştı, iki kişi için değmeyeceğini düşünüyor ve marketten hazır alıyordu. Tadı aynı değildi bunların.Ne de olsa evde yapılan gibi anne eli değmemişti . Anne eli… Gözleri o elleri aradı. Annesinin elleri de kendisiyle birlikte yaşlanmıştı. Yıpranmış, damarları iyice kabarmış, nasırlaşmış…Gençken ince, uzun ve zarif olan parmakları bile kabalaşmıştı. Yıllar insandan çok şey alıp götürüyordu. Ama bir o kadar da eklediği gerçekti. Ruhen ve fiziken… Tezgahın üzerinde hala bir şeylerle uğraşan annesi sonunda akşamdan kalma keki de masaya koyup sandalyesine oturdu. Karşılıklı günaydınlaştılar ve annesi çayları doldurdu. Ekmeği de bölüştükten sonra kahvaltılarına başlayabildiler. Annesi konuşacak bir şey olmadığından akşamki diziyi anlatmaya başladı. Halbuki diziyi beraber izlemişlerdi. Annesinin hafızası son zamanlarda iyice kötüleşmişti. Eskiyi çok iyi hatırlamakla birlikte yakın zamanı aklına bir türlü yerleştiremiyordu. Fakat bunun yaşamlarını çok da olumsuz etkilediği söylenemezdi. O kadar durgun bir hayatları vardı ki her gün adeta bir öncekinin kopyasıydı. Hep aynı günleri, haftaları, ayları tekrarlıyorlardı; değişen sadece kendileri dışındaki dünyaydı. O yüzden bu unutkanlıklardan o kadar da şikayetçi değildi. Keza şimdi de kafasını sallayıp arada bir onaylayarak annesini dinliyormuş gibi yapıyordu. Kadıncağızın televizyondan başka meşgalesi yoktu zaten. Arada bir ziyaretine gelen komşular olmasa büsbütün yalnızlığa gömülecekti. Kendisi ne de olsa işe gidiyor, neredeyse tüm günü dükkanda geçiriyordu. Gerçi bu hayatı öylesine kanıksamışlardı ki annesinin durumuna çok da üzüldüğü söylenemezdi. Sanki annesi ömrünü hep bu evde, bu rutinle geçirmiş gibiydi. Dünden kalmış ekmeğin neredeyse tamamını bitirdiler. Sabah kalkıp markete gitmeye üşendiği için akşamdan bir ekmek fazla alıyor, sabah da bunu yiyorlardı. Her zamanki gibi… Önündeki kırıntıları ıslattığı parmağıyla toplayıp ağzına götüren annesine eline sağlık deyip odasına gitti. Dün akşam bıraktığı yerde, sandalyenin üzerinde duran pantolonunu ve çekmeceden çıkardığı ince örgülü kazağı yavaş yavaş giydi. Zaten en son ne zaman bir şey için acele etmesi gerekmişti hatırlamıyordu. Çoraplarını ayaklarına geçirdi ve dişlerini fırçalamak üzere banyoya gitti. Köşeleri yer yer kararmış olan aynada kendine baktı, saçını elleriyle düzeltti, tarama ihtiyacı duymadı. Zaten iyice seyrekleşmişti , yakında babası gibi kel olacağını düşündü ama bir parça da olsa mutlu oldu. Babasına benzeme fikri hoşuna gitmişti. Küçüklüğünden beri babasına özel bir hayranlığı vardı, onun tüm sözlerini kanun kabul eder her yaptığını tartışmasız doğru olarak görürdü. Babası öğretmen olduğu için bir çok arkadaşınınkinden daha kültürlü ve saygı duyulan biriydi. Bu da hayranlığın oluşmasında etkili olmuştu. Hep onun gibi olabilmeyi istemişti. Onun gibi bir öğretmen, onun gibi bir koca, onun gibi bir baba… Lakin bu hayallerinin hiçbirini gerçekleştirememişti. Kırk bir yaşındaydı, liseyi güç bela bitirmiş babasının yardımıyla açtığı sahaf dükkanını işletiyordu ve hiç evlenmemişti. Sanki hayalleriyle arasında aşılmaz duvarlar vardı da birine bile ulaşamamıştı. Aslında hayal kırıklığının nedeni öğretmen olamamak ya da evlenememek değildi.O, babası gibi olamadığına üzülüyordu. Ama artık bunları düşünmenin , geçmiş günler için hayıflanmanın bir anlamı yoktu. Geçmiş; geçmişti. Babası vefat etmiş, annesiyle birlikte bir hayat omuzlarına yığılmıştı. İkisi de tüm güçleriyle bunu taşımaya çalışıyor, babasının gidişiyle yaşamlarında oluşan koca gediği kapatmaya uğraşıyorlardı. Kendi kendine ‘yeter ‘ dedi, böyle ayna karşısında dikilmeye devam ederse geç kalacaktı. Bir yardımcısı olmadığından dükkanı her sabah kendisi açardı. Bu yüzden gecikmese iyi olurdu. Hoş, çok satış yaptığı, iyi para kazandığı da söylenemezdi ya; annesiyle kendisine yetiyordu kazandığı üç beş kuruş. Bu yaştan sonra ne yapabilirdi ki ; sahaflıktan başka. Onu da babasına borçluydu zaten, her şey gibi. Bu düşünceler kafasında dönüp dururken dişlerini fırçalamaya başladı, önce sağa-sola sonra yukarı-aşağı; küçükken babasından öğrendiği gibi. Ağzını çalkalayıp fırçasını yerine koydu , son kez aynada kendine baktıktan sonra banyodan çıktı. Tekrar odasına girip yatağını topladı. Odayı son kez gözden geçirdi, bir dağınıklık göremeyince masanın üzerinden anahtarlarını ve cüzdanını alıp odadan çıktı. Mutfaktan tabak çanak sesleri geliyordu, annesi bulaşıkları yıkamaya başlamış olmalıydı. Mutfağa gidip annesine akşama bir şey isteyip istemediğini sordu. Annesi sadece ekmek almasını söyledi, market alışverişini geçen gün yapmıştı ne de olsa. Vestiyerden kahverengi süet ayakkabılarını alıp giydi, kenarlarındaki dikişlerin iyice açılmış olduğunu gördü. Akşam dönerken ayakkabıcıya uğrayıp kenarlarını diktirse iyi olacaktı. Annesine hoşça kal deyip kapıyı ardından çekti. Merdivenlerden yine ağır adımlarla indi, hayatı ağır çekimde yaşıyordu sanki. Apartmanın demir kapısından çıktı, bahçeyi de geçip işine doğru yollandı. Dükkanı evine çok uzak değildi, on beş dakika ağır tempoda yürüyerek gidebiliyordu. Havanın ,hafif de olsa, rüzgarlı oluşuna aldırmadan güneşin tadını çıkararak aheste aheste adımladı sokakları. Ana cadde üzerindeki dükkanına vardığında saat sekizi geçmişti. Kepenkleri kaldırıp kapıyı açtı. On metrekareden biraz daha büyük olan dükkanı oldukça düzensizdi. Kitaplar dergiler üst üste yığılmıştı. Raflara sığmadığı için bir kısmı karton kutular içinde istiflenmiş olan kitapların üstünü kalın bir toz tabakası kaplamıştı. Yeni ve eski her şey bir aradaydı. Özenli temizlenmediğinden olsa gerek dükkanda hep kesif bir koku olurdu. Tam olarak rutubete de benzemeyen değişik bir şey, sanki yılların kokusu… Dükkan küçük olduğundan pek havadar sayılmazdı, güneş de almadığından koku ve rutubet her daim vardı. Aslında kitaplar için hiç de uygun bir ortam değildi burası, özellikle eski kitaplar çok çabuk yıpranıyordu. Ama bunları pek de umursadığı yoktu. Ayda bir üstünkörü temizlik yapar, kitapların tozunu alırdı o kadar. Fazlasını gerekli görmezdi. Bugün de öncekilerden farksızdı,öğleye doğru hava iyice ısınmıştı. Bunu fırsat bilip dükkanının önüne koyduğu sandalyeye kurulmuş, gelen geçene bakıyordu. Sabahtan beri siftah yapmamıştı ama buna aldırdığı söylenemezdi. Dükkan komşusu tavla atmak için çağırmıştı ama ona da hayır demişti. Karşıdaki parkta kavga eden gençlere takılmıştı gözü. Müdahale edip ayırmak aklından bile geçmedi. Hemen her gün bu tarz kavgalar olurdu, yakınlarda bir lise vardı. Gençler artık sözcüklerle değil yumruklarıyla konuşuyordu maalesef. Kendi gençliğini hatırladı, bir parça hüzünlendi. Belki en güzel yıllarıydı onlar, babası da hayattaydı. Tatlı bir hüzün çöktü üstüne, iç geçirdi. Günler hesapsızca akıp gidiyordu, birbirinin hemen hemen aynısı olsa da. Akşama doğru güneş kaybolmaya yüz tutmuştu. Parktaki ağaçların üzerinden görünen, turuncuya çalan bir kızıllık bırakmıştı kendinden geriye . Dükkanını kapatıp eve doğru adımlamaya başladı. Havada hafif bir esinti vardı, bu rahatsız etmekten çok yüzünü okşayan zarif bir elin dokunuşu gibiydi. Hazla geçiyordu yolları ama kendi sokağına gelince nedendir bilinmez kalbine bir sıkıntı çöreklendi. İçi cız etmişti. Adımlarını biraz hızlandırıp mahalle bakkalına girdi, iki ekmek aldı; biri akşam diğeri sabah için. Sonra eve doğru yürüdü. Merdivenleri yorgun adımlarla çıkıp kapıyı açtı. Burnunu acı bir yanık kokusu sızlattı. Annesine seslenirken mutfağa girdi hızla. Yemeğin suyu bitmiş,tencerenin dibi yanmaya başlamıştı. Annesinin yine unuttuğunu düşünüp ocağı kapattı. Salona girdiğinde onu kanepeye yayılmış buldu. Önce uyuduğunu sanıp üstünü örtmek için bir battaniye getirdi. Ama annesinde bir gariplik sezmişti. Battaniyeyi kaldırıp yaşlı bedeni sarsmaya başladı, sonra kulağını göğsüne dayadı. Ses yoktu. ‘Anne!’ diyebildi sadece. Ki sesinin çıkıp çıkmadığından emin bile değildi. Annesinin hemen yanına kanepeye yığıldı; kıpırdayabileceğinden bile şüpheli, öylece kalmıştı. Hayatının tamamen değişeceğini farketmesi birkaç saniye sürdü; artık tamamen yalnızdı.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Haziran 26, 2008, 04:33:38 Gönderen: zeynepavar »
|
Logged
|
|
|
|
|
SeNFoNi...
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #12 : Haziran 27, 2008, 02:52:08 » |
|
hayat çok acımasız malesef... öykünüzde bir o kadar güzel... hikayeyi okurken sürekli kahramanın hayatında birşeylerin değişeceğini bekliyor okur. sonundada değişiyor ama bu çok acı oluyor.. okuması keyifli bir öykü fakat sonu çok acımasız insan zaten hayatta bir çok kötü süprizle karşılaşıyor, öykülerde romanlarda hatta sizinde öykünüzde olduğu gibi dizilerde iyi bişeyler görüp kendini avutabiliyor. bu öykü için aynısını söyleyemiyeceğim belki biraz fazla iyimserim ya da çok alışmışım mutlu sonlara ondan böyle bir yorum yapıyorum.. zaten sizi eleştirebilecek kadar bilgiyede sahip değilim kısacık bir okur değerlendirmesi.. son bir şey yine önceki öykünüzde olduğu gibi devamı gelecek hissi uyandırıyor insanda  umarım sahaf ve sıkıntının devamınıda okuruz bir gün.. 
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
zeynepavar
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 200
|
 |
« Yanıtla #13 : Temmuz 01, 2008, 07:08:02 » |
|
insan genelde kendini yazar,içim biraz karanlık sanırım:)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
zeynepavar
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 200
|
 |
« Yanıtla #14 : Eylül 19, 2008, 05:25:29 » |
|
TEMİZLİK
Kafasını taşıyamaz hale gelmişti. Avuçlarını şakaklarına yapıştırmış, sıktıkça sıkıyordu. Sanki bıraksa düşüp kırılacaktı. Beyninde onlarca kötü fikir cirit atıyordu. Kurtulmak mümkün olsa tüm belleğini hiç düşünmeden silebilirdi. Onca hatıra,bilgi güme gitmiş aldırmayacaktı. Umurunda bile değildi yaşadığı onca şey. Hafızasının o kapkara kısmından kurtulsun yeterdi. O hüznü kafasında taşımak, her gittiği yere götürmek en ağır işkenceydi. Ama olmuyordu. Yaşadıklarını yaşamamış sayamıyordu. Artık en sevmediği kelime 'unutmak' olmuştu. Kullanmamaya gayret ediyordu uzun zamandır. Çünkü unutamıyordu. Kahretsin! Anahtarı evde unutuyordu, yemek yemeyi unutuyordu, arkadaşını aramayı unutuyordu da onu unutamıyordu. Kendinden nefret ediyordu. İradesizliğine lanet ediyordu. Aklına sövüyordu ama onu unutamıyordu. Onunla ilintili en ufak şeyde belleğine ayrı bir kuvvet geliyordu. Az önce yaşamış gibi her şey gözlerinin önüne seriliyordu. Hele rüyalar... Uyumaktan korkar olmuştu. Hemen her gece rüyasında onu görüyordu. Bilinçaltı ona türlü oyunlar oynuyor, her sabah yeni bir kabusla uyanıyordu; yani yeni bir yarayla. Ellerini kafasından çekince direkt pakete uzanmıştı, yeni bir sigara daha. Pek işe yaradığı söylenemezdi, yani unutmaya faydalı olduğu. Ama uzun zamandır kendini dumana gömmüştü, bir de şaraba. Etrafına bakınca önce odadan sonra kendinden tiksindi. Sigarasından kuvvetli bir nefes çekip üzerindekilere baktı. Her tarafı kusmuk içindeydi. Akşam çok içtiğini hatırlıyordu bir de evin kapısını zar zor açışını. Eve kendisini kim bırakmıştı acaba? Selma olamazdı. Onun kalkıp gittiğini hatırlıyordu ama kim kalmıştı masada onu hatırlamıyordu. Kendinden bir kez daha nefret etti. Akşam neler olduğunu unutmuştu işte. Onu neden unutamıyordu ki? Sigarasını bitirip güçlükle ayağa kalktı. Son günlerde şarap ve sigaradan başka bir şey istemiyordu canı, boğazından neredeyse hiçbir şey geçmiyordu. İyice halsizleşmişti. Yalpalayarak mutfağa gitti su içmek için. Yürürken ayaklarına bir şeyler takılıyordu ama ne olduğuna bakmıyordu. Mutfakta göz gezdirdi. Etrafta boş şarap, bira ve su şişeleri vardı. Masanın üzerinde bir parça kuru ekmek, tezgahın üzerindeki pis bardak ve tabaklar, yemek artıkları vesaire. Ama su yoktu. En az kirli olduğunu düşündüğü bardağı alıp musluğu açtı. Tadına aldırmadan bir bardak su içti. Sonra banyoya gidip yüzünü iyice yıkadı. Sapsarı olmuş havluya baktı, sonra vazgeçti. Bilgisayardan en sevdiği şarkıyı son ses açıp yatağa tekrar uzandı. Şarkıcı, olabilecek en hüzünlü sesle şarkısına başladı. Gözleri önce doldu, sonra billur gibi yaşlar yanaklarından süzülmeye başladı. Bu şarkıyı her dinlediğinde hüzne gömülürdü, resmen acı çekerdi. Hele şu anda, böyle acınası bir durumda gözyaşlarına engel olmaya çalışması düşünülemezdi. Odanın havası zaten boğucuydu. Kim bilir kaç gündür değil pencereyi açmak perdelere bile dokunmamıştı. Bu bayat havaya mutfağı saran çöp kokusuyla kusmuk kokusu da eklenmişti. Ama bunun pek farkında değildi. Şarkı üçüncü kez başa döndüğünde yataktan kalktı. Nedendir bilinmez gidip perdeleri açtı. Gün ışığı birden odaya doldu. Sefaletini iyice gözler önüne serdi bu kuvvetli ışık. Yerde bir sürü kirli çamaşır vardı. Etrafa dağılmış sigara izmaritleri -kül tablası yerine çay tabağı vs kullanırdı- boş şişeler, kitaplar, cdler tabloyu oluşturan diğer unsurlardı. En son ne zaman temizlik yapmıştı bilmiyordu. Zaten yaptığı temizlik odayı toparlamaktan ibaretti. Ayda bir, annesi ya da teyzesi ziyaretine geldiğinde ev -bir oda, mutfak ve banyo- adamakıllı temizleniyordu . Onlar geldiğinde temizlikten önce rutin haline gelen uzun bir soru -ki genelde cevapsız kalırdı bu sorular- ve tembih faslı olurdu. Daha az içmesi, doğru dürüst yemek yemesi, düzenli ders çalışması, biraz daha temiz olması vesaire. Hoş, onlar da boşuna konuştuklarını bilirlerdi. Yine de bir umut… Hem onların vazifesi uyarmak, doğruyu göstermekti. Onlar üzerlerine düşeni yapıyorlardı. Gerisi önemli değildi. Evi düzenler, temizler, bir haftalık yemeğini yapıp dolaba koyarlardı. Yine uzun bir ebeveyn söylevi verdikten sonra giderlerdi. Hep aynı şey. Bunları hatırlayınca saçma bir gülümseme kondu dudaklarına. Başının ağrısı biraz hafiflemişti sanki. Birden farklı bir şey geldi aklına. Belki de onların tavsiyelerini denese işe yarardı. Evi temizlese – bu kez sadece toplamak değil ciddi ciddi temizlese- kendine güzel bir yemek yapsa belki morali bir nebze düzelirdi. En azından çalışırken kafasını değil bedenini yorardı. Bu fikir aklına yattı. Ama temizlik malzemesi var mıydı bilmiyordu. Alışveriş yaparken temizlik reyonuna bakmazdı bile. Arkadaşları da evine boş gelmezdi ama kimsenin ona deterjan falan getirdiğini hatırlamıyordu. Sonra annesinin son geldiğinde alışveriş yaptığını hatırladı. Önce banyoya gitti. Biraz deterjan vardı ama çamaşır suyu kalmamıştı. Zaten başka ne gerekir onu da bilmiyordu ya, yine de markete gidip birkaç şey almak için giyindi. Temizlik reyonuna dalınca epey şaşırdı. Ne çok çeşit vardı. Çamaşır suyu, yüzey temizleyici, oda parfümü derken bir poşet dolusu malzemeyle eve geldi. Üzerine eski bir şeyler geçirip kollarını sıvadı –annesinden gördüğü üzere bu temizlik yapmanın en kuvvetli alameti idi- ve belki hayatında ilk kez temizlik yapmaya başladı. Önce odayı adamakıllı topladı. Kirlileri banyoya, kitapları ve benzeri ıvır zıvırı kitaplığa, etraftaki bardak, çay tabağı -içindeki küller çoktan etrafa savrulmuştu- gibi şeyleri mutfağa taşıdı. Sonra yatağını düzeltip odayı süpürdü, toz aldı, pencereyi açıp odayı havalandırdı. Biraz dinlenmek için yatağına oturduğunda odaya şöyle bir baktı. Her şey yerli yerindeydi ve temizdi. Bu, ayda bir yaşadığı bir durumdu ama işin gerçeği güzeldi. Biraz acemice olsa da odayı temizleme başarısını göstermişti. Yarım saat sonra kalkıp mutfağa geçti. İşe bulaşıklardan başladı, her şey kirliydi sanki. Hepsini yıkamak epeyce vakit aldı. Bitirince masayı ve ocağı sildi. Yerleri süpürdü. Sonra yıkadıklarını raflara yerleştirdi. Yorulmuştu. Ama buna değerdi. Uzun zamandır bir şeyleri başarma duygusunu tatmamıştı. Yine uzun bir mola verip dinlendi. Acıkmıştı ama temizliği bitirmeden yemek yemeyi istemedi. Bu işe fazlasıyla kaptırmıştı kendini. Banyoya gelmişti sıra. Klozeti, lavaboyu ve yerleri çeşitli deterjanlarla iyice temizledi. Diş macunu lekelerinden işlevini kaybetmiş olan aynayı da güzelce sildi. Böylece banyo da bitmişti. Ev mis gibi deterjan kokuyordu. Bir an kendine güldü, eskiden deterjan kokusundan nefret ederdi. Mutlu bir yüzle yatağına uzandı. Dinlendikten sonra yemek pişirmeyi planlıyordu. Ya da dışardan mı getirtseydi? Ne de olsa bugün çok çalışmıştı. Sipariş vermeye karar verince kendine büyük boy bir pizza ve kola istedi. Sonra mutfağa ve banyoya gidip göz gezdirdi. Temizlik yapıp mutlu olacağı kırk yıl düşünse aklına gelmezdi ama olmuştu işte. Sonra odaya geçip kendine neşeli bir şarkı hediye etti. Tam havasındaydı yani. Yüksek sesle şarkıya eşlik ederken zil çaldı. Pizzacının geldiğini düşünerek kapıyı direkt açtı ve öylece kalakaldı. O gelmişti. Ne yapacağını bilemeden yüzüne bakıyordu. Tek kelime konuşmadan uzun süre bakıştılar. Onu içeri alıp almama konusunda bir an duraladı. Ama kalbine yenik düşüp “ gel ” dedi, hem de yüzüne hakim olan umarsız ifadeye aldırmadan. Yine kendine engel olamamıştı. Hüznü evine aldığının, huzuru aldattığının farkındaydı. Tekrar başa döneceğini biliyordu. Aynı başlangıç, aynı süreç. Ve bir türlü sonlanmayan aynı son.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Eylül 25, 2008, 04:35:18 Gönderen: zeynepavar »
|
Logged
|
|
|
|
|