KULTUR, SANAT, FİKİR FORUM
Ocak 08, 2009, 11:11:37 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: zeynepavar  (Okunma Sayısı 1088 defa)
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« : Nisan 17, 2008, 12:05:42 »

BİR   YOL  YAZISI

              Dışarıda  hava  eksi  bir  derece ve on  ikiye  çeyrek  varken  yine  yollardayım. Ümitsiz  gitmelerden, amaçsız  dönmeler…  Kulaklarıma  şarkılar, gözlerime  kitaplar  veda  etti  on dakika  önce.  Şimdi  pencereden  içimi  gözetliyorum. Bu  soğuk  kış  günü  ışıtmak  yada  ısıtmaktan  uzak  bir  güneş  tepemizdeki. Ara  sıra  bulutların  perdelemesiyle  kayboluyor,  sonra  bir  umutla  yırtsa  da  perdeleri  hep  aynı  terane… Soğuk  ve  bulanık  gökyüzü,  soğuk ve  bulanık  yeryüzü… Güneş  sanki   bir  süs   tepemizde.

             Gözlerimi  acıtan  beyaz , nüksetmiş  toprağa  yine  ve  yeniden. Geç   geldiği  için  toprağın  gönlünü   almaya  çalışan  ve  tüm  kirleri  örten  uçsuz  bucaksız  beyaz… Ve  beyazın  üstünde  tek  tük  noktalar;  neyi  bekledikleri  meçhul , yalnızlık  ve  yoksulluk  saçan, kirli  beyaz  altındaki  evler…    Issız  ve  hareketsiz  bir  köy  ve  köyün  az  ilerisinde,  dışta  kalmış   bir  mezarlık. O da  ıssız  ve  kimsesiz… Sahi, artık  mezarlıkları  yerleşim  yerlerinin  dışına  yapıyorlar,   ölümü  unutmak  için.

             Yalnız    bir  kuş  beyazın  üstünde  duman  misali  büklüm  büklüm  süzülüyor. Kavisler çiziyor  havada, elektrik  direkleriyle  raks ediyor  . Yol  kenarında  acımasızca  uzanan  tarlalar, elektrik  direkleri.... Ve  onlar  beni  izliyor, adresime  teslim  etmek  ister  gibi.  Ki  bir  adresim  yokken, soğuk  binaları  kendime  mesken, adres   edinememişken. Sonra  köpekler…  Ayak izlerini  beyaza  bahşeden  aç  köpekler,  gecenin  ifadesini  almış gibi. Çam  ağaçları  beyaza  inat  dimdik  ve  yemyeşil,  dağlarda  mevsimin  nöbetini  tutmakta. Çamlara  öykünen  çıplak  ağaçlarsa  tüm  çirkinliklerini  gözler  önüne  sermiş  haykırıyor  yalnızlığı. Dizi  dizi  ağaçlar  soğuğa  direnip  tutunmaya  çalışıyorlar  yerküreye,  hep  birlikte. Ve  çalılar… Ağaç  ya da  ot  olamayan  araftaki  mutsuz  çalılar… Her şeye  hüzün  çökmüş  sanki.

            İlerlerde  beyaz  yavaş  yavaş   çekiliyor.  Yerini  ıslak,   kahverengi  toprağa  bırakıyor; kavgasız,  gürültüsüz.  Yer  yer  eriyen  kar  suları   şırıl  şırıl,  bir  patika  gibi  uzanıyor  beyazlar  üzerinde.  Koca  bir  devin  şişmiş  damarları  gibi. Toprakların  ilerisinde  dağlar  görünüyor. Boğum  boğum  dağlar,  ıssız… Felaketlere  set  çekmiş  gibi  mağrur  aynı  zamanda. Ve  griler  zapt ediyor  maviyi  dağların üzerinden .  Gökyüzü  gözlerimi  çağırıyor.

                Yollar… Arabalar  uzun  uzadıya  önümüzde  ve  arkamızda  hizalanmış. Ağır  kamyonlar  yolların  ölçüsünü  almaktalar. Şoförler  hüzünlerini  sigaraya  gömerken,  yalnızlığı  haykırıyor  radyo  son ses. Büyük  şehirlerin  kalabalığıyla  tezat,  ölümüne  dingin  etraf. Usta  bir  ressamın  fırçasından  tuvale  akmış  bir  tablo. Her şey o kadar   yerli  yerinde  ki  eğreti  duran  hiçbir  şey  yok. İnsana  sadece hayran  kalmak  düşüyor . Ve  son  söz: ‘Yeryüzüne  bak  her yerde  bir  dize  göreceksin.’


 
« Son Düzenleme: Nisan 17, 2008, 12:26:59 Gönderen: zeynepavar » Logged

bütün istediğim biraz kesinlikti...
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #1 : Nisan 17, 2008, 12:23:48 »

tükeniş
 

SOKAKLAR  HÜZÜN   KOKUYOR

VE  YALNIZLIK

İMZALARKEN, KAR  TUTMUŞ   KALDIRIMLARI

BENİM  GİBİ   BİR  DOLU  İNSAN

GÖZLERİMDE  KULAKLARIMDA   VARLIKLARI

KIZILAY…

TÜM  ÇIĞLIĞIYLA,  ŞARKI  VE  TÜRKÜLERİYLE,

HER  YANI  SARMIŞ,

 KALABALIĞIYLA, İŞPORTACI VE   DİLENCİLERİYLE

ÖNÜMDE  SERİLİYOR

BENİ  KABULLENEN   BİR  TEK  O

BİR   O  BENİM  YABANCIM  DEĞİL

 

CADDELERİNDEN  GEÇEREK   KANIYORUM

AYAK  İZLERİM  KIPKIRMIZI,  BENİ  TAKİP  EDİYOR

BİLİYORUM,  HER  ADIMIMDA   EKSİLİYORUM

KAYBOLUYOR,  YOKOLUYOR  VARLIĞIM

HER  İNSAN  BİR  ENJEKTÖR,  RUHUMU  ÇEKEN

BOŞALTIYORLAR  BEDENİMİ, ARKA  BAHÇELERİNE

YAŞAM  GİDİYOR  BENDEN,  TERKEDİYOR  ETİMİ

HİSSEDEBİLİYORUM, AZ  SONRA  TÜKENECEĞİM.

BİR  KÖŞE  BAŞINDA  KIYAFETLERİM  BULUNACAK 

BENDEN  GERİYE, SADECE…

BİR  EVSİZE  YASTIK OLACAK  YA DA  BİRAZCIK  ATEŞ

İSYAN  EDİYORUM  ANILARIMA

CEPLERİMDE  BİR  ÖMRÜN  KÜLLERİ

YİRMİ  YIL, YİRMİ  BİN  YIL  NE  FARKEDER?

SÖNMÜŞ  RUHUM,  PÖRSÜMÜŞ  BEDENİM

BURUŞMAK  ŞART  DEĞİL Kİ  YAŞLANMAK  İÇİN

YİRMİ  YIL  YETTİ  BU  DÜNYAYA

AMA  SUÇLU  BENİM, ALEM  DEĞİL

DAYANAMADIM, DİRENEMEDİM,  BİTTİM.

« Son Düzenleme: Mayıs 30, 2008, 11:44:52 Gönderen: zeynepavar » Logged
leylirumi
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 302



« Yanıtla #2 : Nisan 17, 2008, 12:50:40 »

      HER  İNSAN  BİR  ENJEKTÖR,  RUHUMU  ÇEKEN

      Sevgili Zeynepavar,  öncelikle teşekkür ederim, gerçekten güzel iki paylaşım devamını dilerim. yaz ve paylaş bence inan iyi, faydalı  bir şey yapmış olursun -kendi adıma konuşmak gerekirse minnettar bile kalırım- buna çok ihtiyacımız var bu sıralar,  üretmeyen sadece çamur atan -bundan geçinen- insanlar gerçekten ruhları adeta dediğn gibi çekip alıyor, insana insanlığını unutturuyor böylesi şeyler...

    
« Son Düzenleme: Nisan 17, 2008, 12:57:25 Gönderen: leylirumi » Logged

"anne, yahudiler çocukları öldürmek için küçük mermi mi atıyorlar?"
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #3 : Nisan 17, 2008, 01:00:42 »

teşekkür ederim leylirumi...
gönderip göndermeme konusunda epey tereddüt ettim.ama yine de yorumlarınızı almak benim için çok kıymetli.
sağolunuz...
Logged
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #4 : Nisan 30, 2008, 08:55:41 »

                                                    SIKINTI
   Oturduğu  koltukta  oldukça  rahatsızdı. Koltuğun  geniş , bedeninin  zayıf  olmasına   aldırmadan  sığmadığını,  koltuktan  taştığını  hissediyordu. Boynunun, yüzünün,  ellerinin nemlendiğini  hissediyor , bunalıyor  ve  sıkıntıdan  iyice  terliyordu. Her  dakikayı  hesaplıyor  lakin  vaktin  bir  türlü  geçmemesi  sinirlerini  bozuyordu.  Sağa  sola  bakıyor,  insanlarla  göz göze  gelip  ürperiyor,  kafasını  önüne  eğiyor,  yine  saate  bakıyor  ve  ellerinin  telefonuna  gitmesine  engel  olamıyordu.  Hayır,  arayan  soran  yoktu. Telefondan  ümidi  kesip  içinden  mırıl  mırıl  dualar  okuyor,  bu  ortamdan  bir  an  önce  kurtulmak  için  Allaha  yalvarıyor  sonra  sırayla  saate  ardından  telefonuna  bakıyor  ve  kahretsin  hiçbir şey  olmuyordu. Bugün  şanslı  günü  değildi. Hoş,  ne  zaman  şanslı  günü  olmuştu  o  da  bilahare  tartışılabilirdi.
   Zaman  nazlanırken  arkadaşı  da  muhabbeti  koyulaştırıyor,  çenesi  kapanmak  bilmiyordu. Kaderine  lanet  okurken  arkadaşıyla  göz göze  gelmeye  çalışıyor  belki  susmasını  ima  edip  bu  durumdan  kurtulabilirim  diye  boşu  boşuna  çabalıyordu.  Arkadaşından  umudu  kesip  yine  içine  dönüyor  ve  kendine  kızıyordu. Niye kabul  etmişti  ki  gelmeyi? Nasıl  tahmin  edememişti  onun  da  geleceğini? Bazen  kafası  daha  az  çalışıyordu , böyle  önemli  bir  hususu  düşünemeyen  aklına  da  küfrettikten  sonra  masaya  verdi  tüm  dikkatini. Konuşmaya  katılsam  mı  katılmasam mı  diye  bir  an  tereddüt  etti,  bulaşmamanın  daha  iyi  olacağı  hükmüne  vardıktan  sonra  bir  parça  rahatladı.  İlgilenmiyormuş  gibi  görünmeliydi ,  göz  göze  gelirse  tüm  çabası  boşa  gidebilirdi. Bir  kaç  damla  gözyaşı  her  şeyi  berbat  edebilir,  onu  unutmaya  çalıştığı  gün   ve  gecelere  bir  saniyede  ihanet  edebilirdi. Boynunu  aşağı  doğru  büktü  ve  peçetenin  kenarıyla  oynamaya  başladı. Kıvırıyor,  büküyor  sonra  tekrar  açıyordu. Zaten  sıkıldığında  hep  benzer  şeyler  yapardı. Bazı  arkadaşları           -ama  çok  dikkatli  olanlar – bu  küçük  ayrıntının  farkına  varınca  onun  ne  kadar  bunaldığını  anlayıp  yardımına  koşarlardı. Maalesef  O  da  biliyordu  bunu. Ne  de  olsa  bir  geçmişleri,  yaşanmışlıkları  vardı. İnsan  sevdiğini  tanır,  her  şeyiyle.  Zaten  anlamakta  da  gecikmemişti  durumu, kaçamak  gözlerle  peçeteyle  uğraşan  eline  bakıyor  ve  hain  bir  sırıtışla  içten  içe  gülüyordu. Umurunda  değilmiş  gibi  davranıyor,  intikamı  andıran  bir  gayretle  muhabbeti  uzattıkça  uzatıyordu. Evet ,  sıkıldığını  fark ettiğine   emindi. Artık  yapacak  bir  şey  yoktu.
   Bu   noktaya  nasıl  gelmişlerdi,  her  şey  bir  anda  nasıl  tersine  döner,  anlayamamıştı. Mutlu  günlerin  halefi  hüzne  bulanmış  saatler,  günler,  aylar. Nedensiz  bir  ayrılık… Katıksız  bir  acı;  yemeden  içmeden  kesilmeler,  nemli  yastıkta  kırmızı  gözlerle  uyanmalar,  zamansız  bunalım  nöbetleri  vesaire. Kaldığı  dersler, tartıştığı  arkadaşlar,  küstürdüğü  ailesi  ve daha  fazlası. Diplerde  geçen  aylar  sonrası; tam  atlattığını  düşünürken,  sancısı  önemli  ölçüde  geçmişken,  onu  yeniden  görmek , burun  buruna  oturmak ,  nefesini  yüzünde  hissetmek, gözbebeklerine  yeniden  bakabilme  fırsatını  yakalamak… Hayır! Olacak  şey  değil  bu. Kendine  ihanet  etmemeli  insan,  hele  sevdiklerine  hiç. Kendisini  acıya  terk  eden ,  günlerine  karanlık  zerk   eden  birini  affetmek  olmaz. Hele  böylesi  bir  günde. 
   Bu  ikilemden,  saçma  düşüncelerden  kurtulmak  lazımdı.Bunun  için  de  kafasını  toparlayıp  öyle  hareket  etmesi,  en  önemlisi  içindekilerin  dışına  yansımasının  önüne  geçmesi  gerekti. Damarlarındaki   duygu  seli;  nefret, aşk,  ümitsizlik,  pişmanlık, sevgi… Deriyi  yırtıp  dışarı  akmak  için  çabalayan, bunu  başaramayıp   kalbe  baskı  yapan  kan,  tüm  bedenini  tavaf  ediyor  da  sanki  beyni  es  geçiyordu. Düşüncelerinin   üzerindeki  hakimiyetini  kaybetmişti.  Kafası  alabildiğine  karışıktı, sanki binlerce  böcek  üşüşmüş  beynini  kemirmekte,  normal  davranmasının  önüne  geçmekteydi. Bir  an  durdu, bu  böyle  olmayacak. Önce  masadan  beş  dakika  da  olsa  uzaklaşmalı  rahat  bir  nefes  alıp  öyle  dönmeliydi. Beynindeki  bu  kaosu  ona  sorulan  bir  kaç  soru  bölse  de,  bunlardan  kurtulmak  zor  olmamıştı. Bir  kaç  kısa  cevap  kafiydi. Zaten  hiçbir  zaman  çok  dinlenilen  ve  aranılan  biri  olmamıştı. Kendi  köşesinde  sinip  oturmak  çok  da  yabancısı  olduğu  bir  durum  değildi.
   Düşünceler  boğazına  düğümlenmiş  onu  sıkarken  pencereden  süzülen  gün  ışığı  inatla  onu  buluyordu. Böylece  terden  sırılsıklam  olmuş  bedenini  lavaboya  taşımak  farz  olmuştu. Hem  yüzünü  yıkayıp  parfümünü  sıkarsa  biraz  ferahlayabilir,  onu  bunaltan  ortamın  havasından  bir  nebze  kurtulabilirdi. Lavaboya  gideceğini  söyleyip  kalktı,  ayaklarını  zeminde  sürükleyerek  içeri  girdi. Karşısında  genç  bir  adam  görünce  bir  an  için duraksadı,  durumu  algılayamadı. Sonra  adamın  şaşkın  bakışlarını  omuzlarına  alarak  kafasını  önüne  eğdi  özür  dileyip  dışarı  çıktı. Sonra  ‘BAYAN’  yazan  kapıdan  girdi. Aptal  bir  gülümseme  yüzüne  yayıldı, ardından  dudaklarını  sıkmak  zorunda  kaldı, kahkaha  atmamak  için  kendini  zor  tutuyordu, lavabo  boş  olsa  bu  kadar  kasmazdı  kendini  ama  orta  yaşlı  iki  bayan  da  makyajlarını  tazelemekle  meşguldü. Aynada  kendini  görünce  afalladı, suratı  kireç  gibiydi,  üstelik  gözleri  seğiriyor  dudaklarının  titremesine  engel  olamıyordu.  Yüzündeki  ifadeyi  değiştiremiyor,  mimiklerine  hakim  olamıyordu. Hemen  suyu  açtı  ve  buz  gibi  suyu  yüzüne  çarptı. Tüm  bedeni  bir  kaç  saniyeliğine  titredi.  Ama  bu  kendisine  gelmesi  için  gerekliydi. Pudrasının,  göz  makyajının  akacağını, rujunun  bozulacağını  düşünmeden   yüzünü  iyice  ovarak  tekrar  yıkadı. Kafasını   kaldırıp  tekrar  aynaya  baktı, boyalar  etrafa  dağılmış,  yüzü  karman  çorman  olmuştu. Aslında   güzel  bir   kızdı. Özellikle  karamel  rengi  dalgalı  saçları,  badem  gözleri  ve  iri  dudaklarıyla,  oldukça  kısa  boylu  olmasına  rağmen  hep  beğenilirdi. Ama  güzelliğinin  farkında  olduğu  pek  söylenemezdi. Nadiren  arkadaşlarının  ısrarlarıyla  makyaj  yapardı . Süslenmeyi  pek  sevmez,  sade giyinir,  ön  plana  çıkmamaya  çalışırdı. Bu  yüzden  onun  ilgisine  mazhar  olabilmek  için  epey  uğraşmış, arkadaşlarının  yardımıyla  bunu  başarmıştı. Ama  ilk  adımı  hatta  adımları  atmış  olmanın  burukluğu  benliğine  yapışıp  kalmıştı.  Ve  terk ediliş… Bir  türlü  anlayamamıştı  bu  zamansız  ayrılığı. Kahretsin! Suçüstü  yakaladı  kendisini. Yine  o  yasaklı  konuyu  düşünmeye  dalmış  lavabodan  çıkan  bayanlardan  birinin  geçerken  çarpmasıyla  farkına  varabilmişti  durumun. Islak  yüzünden  yol  bulup  aşağıya  akan  yaşları  görünce   morali  iyice  bozuldu. Ayrıldığından  beri  gözyaşlarına  olan  hakimiyeti  tamamen  kaybolmuştu. Ne  zaman,  nerde  ağlamaya  başlayacağını  tahmin  bile  edemiyordu.  İşte  bu  çökmüş  yüze  bir  de  kızarmış  gözler  eklenmişti. Masaya  döndüğünde  karşılaşacağı  meraklı  ve  acıyan  bakışlar,  rahatsız  edici  sorular,  anlamsız  bir  şefkat  seli… Bunları  tahmin  etmek  zor  değildi. Bu  tablo  gözlerinin  önüne  gelince  tiksindi; kendinden,  arkadaşından, ondan.
   Şimdiye  kadar,  insanların  düşüncelerine , yorumlarına,  davranışlarına  fazlasıyla  önem  vermişti. Yaşamını  onların  yönlendirdiğini  düşündüğü  de  çok  olurdu. Nerde  nasıl  davranacağı,  ne tarz   giyineceği,  ne  konuşacağı… Canının  istediğini  değil  insanların  ondan  beklediğini  yapmıştı  hep. Bundan  memnun  olmasa  da  bunun  doğru  olduğuna  olan  inancı  o  kadar  köklü  ve  sarsılmazdı  ki, sorgulamayı  bile  nadiren  yapardı. Şu  durumda  da  ondan  beklenen,  makyajını  tazelemesi,  yüzüne  güçlü  bir  ifade  takınıp  masaya  geçmesi  ve  hiçbir  şey  olmamış  gibi  gülümsemesiydi. Ne  kadar  aşağılık  bir  durum! İçi  parçalanırken,  yalancı  bir  rahatlıkla  gülümsemek ;  üstelik  onu  bu  kadar  acıtan  bir  insan  için  buna  katlanmak.
   Aynada  son  kez  yüzüne  baktı ve  düşündü ,  bu  kez  başkaları  için  değil  kendi  için  bir şeyler  yapsa  nasıl  olurdu? Sevmediği  bir  insan  için  daha  fazla  acı  çekmesi  pek  mantıklı  değildi. Evet, bu  kez  içinden  geçeni  yapacaktı. Şimdiden  çok  sevmişti  bu  fikri. Önce  çantasından  biraz  pamuk  çıkarıp  yüzünü  iyice  sildi, ensesini  iyice  yakan  saçlarını  basit  bir  tokayla  dağınık  bir  şekilde  topladı. Bu  salaş  hali  gözüne  çok  hoş  göründü. Aynada  kendine  göz kırptı  ve  lavabodan  çıktı. Umursamaz  bir  tavırla  masaya  yöneldi,  arkadaşının  dikkatli  bakışlarından lavaboda  epey  uzun   bir  süre  kaldığını  kavradı. Masadan  kitaplarını  ve  o  gelmeden  önce  sipariş  verip  getirttiği  ama  onun  yanında  dokunamadığı  sandviçini  aldı  tek  kelime  etmeden  kapıya  yöneldi. İkisi  de  susmuş  ona  hayretle  bakarken  sandviçinden  kocaman  bir  ısırık  aldı  ve  kapıdan  çıktı. Canı  tek  kelime  konuşmak  istemiyordu.
« Son Düzenleme: Haziran 26, 2008, 04:34:24 Gönderen: zeynepavar » Logged
phoenix
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : Mayıs 23, 2008, 01:57:44 »

tükeniş
 

SOKAKLAR  HÜZÜN   KOKUYOR

VE  YALNIZLIK

İMZALARKEN, KAR  TUTMUŞ   KALDIRIMLARI

BENİM  GİBİ   BİR  DOLU  İNSAN

GÖZLERİMDE  KULAKLARIMDA   VARLIKLARI

KIZILAY…

TÜM  ÇIĞLIĞIYLA,  ŞARKI  VE  TÜRKÜLERİYLE,

 KALABALIĞIYLA, İŞPORTACI VE   DİLENCİLERİYLE

ÖNÜMDE  SERİLİYOR

BENİ  KABULLENEN   BİR  TEK  O

BİR   O  BENİM  YABANCIM  DEĞİL

 

CADDELERİNDEN  GEÇEREK   KANIYORUM

AYAK  İZLERİM  KIPKIRMIZI,  BENİ  TAKİP  EDİYOR

BİLİYORUM,  HER  ADIMIMDA   EKSİLİYORUM

KAYBOLUYOR,  YOKOLUYOR  VARLIĞIM

HER  İNSAN  BİR  ENJEKTÖR,  RUHUMU  ÇEKEN

BOŞALTIYORLAR  BEDENİMİ, ARKA  BAHÇELERİNE

YAŞAM  GİDİYOR  BENDEN,  TERKEDİYOR  ETİMİ

HİSSEDEBİLİYORUM, AZ  SONRA  TÜKENECEĞİM.

BİR  KÖŞE  BAŞINDA  KIYAFETLERİM  BULUNACAK 

BENDEN  GERİYE, SADECE…

BİR  EVSİZE  YASTIK OLACAK  YA DA  BİRAZCIK  ATEŞ

İSYAN  EDİYORUM  ANILARIMA

CEPLERİMDE  BİR  ÖMRÜN  KÜLLERİ

YİRMİ  YIL, YİRMİ  BİN  YIL  NE  FARKEDER?

SÖNMÜŞ  RUHUM,  PÖRSÜMÜŞ  BEDENİM

BURUŞMAK  ŞART  DEĞİL Kİ  YAŞLANMAK  İÇİN

YİRMİ  YIL  YETTİ  BU  DÜNYAYA

AMA  SUÇLU  BENİM, ALEM  DEĞİL

DAYANAMADIM, DİRENEMEDİM,  BİTTİM.



sırf bir daha çıksın da bir daha okunsun diye alıntı yaptım

çok güzel olmuş

ne güzel olmuş

yüreğinize sağlık...

duygularınızı çok güzel ifade etmiş ve okuyan kişiye de çok güzel aksettirmişsiniz...
ki benim şiirde en önemsediğim şey özellikle de şu hissettiklerini aksettirme başarısıdır.
herkes başka bir şiir tarzıyla yapmayı deniyor bunu.
sizinki bu açıdan çok başarılı olmuş bence

ya da şöyle söyliyim
ben bu şiiri çok sevdim
yazdığınız için sağ olun
...
Logged
SeNFoNi...
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 : Mayıs 31, 2008, 11:01:45 »

merhaba zeynepavar paylaştıkların gerçekten çok güzel.. okuması çok keyifli... bir de bir sorum olacak: "sıkıntı"nın devamı varda bu kadarınımı paylaştın yoksa bu şekildemi bıraktın eğer varsa merakla bekliyorum...

sevgiler...
Logged
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #7 : Haziran 05, 2008, 09:04:42 »

teşekkür ederim.
devamı yok,bu kadar Gülümseme
Logged
İHVAN
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 110



« Yanıtla #8 : Haziran 05, 2008, 10:41:01 »

sitede zevkle takip ettiğim bir arakadaştır zeynepavar..  Kahkaha
Logged

""Asıl başarı bunca şeyin sahte olduğu bir toplumda sahici kalmaktır""
phoenix
Ziyaretçi
« Yanıtla #9 : Haziran 05, 2008, 11:59:08 »

benim de

benim de

 Kahkaha
Logged
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #10 : Haziran 07, 2008, 06:46:56 »

bilmukabele...
rica ederim.
ve de teşekkür...
Logged
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #11 : Haziran 26, 2008, 04:30:33 »

                                   
SAHAF

             Güneşin  tüm  cüretkarlığıyla  perdeleri  aşarak  odasına  dolduğu  bir  ilkbahar  sabahı  göz  kapaklarını  araladı. Duvarlar  beyaz  olmasına rağmen  odaya  loş  bir  kırmızı  hakimdi. Güneş,  perdenin  bordoya   çalan  kırmızı  rengini  odaya  iyice  aksettirmişti. Yatağında  biraz  gerinerek  gözlerini  iyice açtı. Bakışlarını  sol  tarafa, komodinin  üstündeki  saate  çevirdi. Yediyi  beş  geçiyordu. Her  sabah –Pazar  günleri  hariç-  hemen  hemen  aynı  saatte  kalkmasına  rağmen  saate  bakmadan  yataktan  kalkmazdı.  Yataktan  ağır  hareketlerle  doğruldu,  üzerindeki  yorganı  ayaklarının  yardımıyla  itti. Sonra  yan  dönüp  bacaklarını  karyolasından  aşağı  sarkıttı. Ayaklarını  tam  da  olması  gereken  yere,  terliklerin  hizasına  indirmişti. Yılların  alışkanlığıyla  pörsümüş, rengi  iyice kaçmış,  kahverengi  deri  terliklerini  giydi  ve  ayağa  kalktı. Gözlerini  ovuşturarak  pencereye  yöneldi. Perdeleri   kenara  doğru  sıyırdıktan  sonra  pencereyi  açtı. Sokak  her  zamanki  gibi  sakindi.  Ufak  tefek  değişiklikleri  saymazsa, 17  yıldır  hemen  hemen  aynı  sokağa  bakıyordu. Ankara’nın  eski   ama  temiz  sokaklarından  biriydi  işte; binalar  en  fazla  4-5  katlı, her  birinin  küçük  de  olsa  önünde  çiçeklerle  süslü bir  bahçe , yol  kenarlarında  taş  kaldırımlar  ve  bunların  aralarına  dikilmiş  dizi  dizi  ağaçlar… İnsana  huzur  veren,  kendini  güvende  hissetmesine  vesile  olan  bir  manzara. Mevsime  bağlı  değişiklikler  dışında  hep  aynı dinginlik… Gözlerini  boylu  boyunca  sokakta   gezdirdikten  sonra  geri  çekildi.
             Son  günlerde  üzerinde  bir  kırgınlık  vardı, hiç  uyumamış  gibi  dinlenmeden  kalkıyordu  yataktan. Şakaklarını  ovuşturduktan  sonra  yorgun  adımlarla  kapıya  doğru  yürüdü, anahtarı  çevirip  açtı. İlk  gençlik  yıllarından  kalma  bir  alışkanlıkla  gece  yatarken  kapısını  hep  kilitlerdi. Annesinin  kızmasına  aldırmazdı  o  zamanlar. Ki  artık  yıllar  geçmişti, annesi  de  alışmıştı  bu  duruma. Odasından  çıkıp  uzun  holü  geçti  ve  lavaboya  girdi, ardından  banyoda  ellerini  ve  yüzünü  yıkadı. Yine  aynı  alışkanlık  mutfağa  götürdü  ayaklarını, kahvaltı  hazırdı. Annesi  her  zamanki  gibi  ondan  yarım  saat  önce  kalkmış  çayı  demlemiş; peynir, zeytin, yumurta,  domates, salatalık ve  reçelden  oluşan  kahvaltıyı  masaya  yerleştirmişti. Sandalyeyi  çekip  oturdu. Hemen  önünde,  masada reçel  kasesi  duruyordu. Bir  an  daldı  gözleri, maziye  taşındı. Eskiden  annesi  evde  yapardı  reçeli;  vişne, çilek,kayısı,kiraz,portakal… Ama  babası  öldüğünden  beri  annesi  reçel  yapmayı  bırakmıştı, iki  kişi  için  değmeyeceğini  düşünüyor  ve  marketten  hazır  alıyordu. Tadı  aynı  değildi  bunların.Ne de  olsa  evde  yapılan  gibi  anne  eli  değmemişti . Anne  eli… Gözleri  o  elleri  aradı. Annesinin  elleri  de kendisiyle  birlikte  yaşlanmıştı. Yıpranmış,  damarları  iyice  kabarmış, nasırlaşmış…Gençken  ince, uzun ve  zarif  olan  parmakları  bile  kabalaşmıştı. Yıllar  insandan  çok  şey  alıp  götürüyordu. Ama  bir  o  kadar  da  eklediği  gerçekti. Ruhen  ve  fiziken…
         Tezgahın  üzerinde  hala  bir şeylerle  uğraşan  annesi  sonunda  akşamdan  kalma  keki  de  masaya  koyup  sandalyesine  oturdu. Karşılıklı  günaydınlaştılar ve annesi  çayları  doldurdu. Ekmeği  de  bölüştükten  sonra  kahvaltılarına  başlayabildiler. Annesi  konuşacak  bir şey  olmadığından  akşamki  diziyi  anlatmaya  başladı. Halbuki  diziyi  beraber  izlemişlerdi. Annesinin  hafızası   son  zamanlarda  iyice  kötüleşmişti. Eskiyi  çok  iyi  hatırlamakla  birlikte  yakın  zamanı  aklına  bir  türlü  yerleştiremiyordu. Fakat  bunun  yaşamlarını  çok  da  olumsuz  etkilediği  söylenemezdi. O  kadar  durgun  bir  hayatları  vardı  ki  her  gün adeta  bir  öncekinin  kopyasıydı. Hep  aynı  günleri,  haftaları,  ayları  tekrarlıyorlardı; değişen  sadece  kendileri  dışındaki  dünyaydı. O  yüzden  bu  unutkanlıklardan  o  kadar  da  şikayetçi  değildi. Keza  şimdi  de  kafasını  sallayıp  arada  bir  onaylayarak  annesini  dinliyormuş  gibi  yapıyordu. Kadıncağızın  televizyondan  başka  meşgalesi  yoktu  zaten. Arada  bir  ziyaretine  gelen  komşular  olmasa  büsbütün  yalnızlığa  gömülecekti. Kendisi  ne  de  olsa  işe  gidiyor, neredeyse  tüm  günü  dükkanda  geçiriyordu. Gerçi  bu  hayatı  öylesine  kanıksamışlardı  ki  annesinin  durumuna  çok  da  üzüldüğü  söylenemezdi. Sanki  annesi  ömrünü  hep  bu  evde,  bu  rutinle  geçirmiş  gibiydi.
          Dünden  kalmış  ekmeğin  neredeyse  tamamını  bitirdiler. Sabah  kalkıp  markete  gitmeye  üşendiği  için  akşamdan  bir  ekmek  fazla  alıyor, sabah  da  bunu  yiyorlardı. Her  zamanki  gibi… Önündeki   kırıntıları  ıslattığı  parmağıyla  toplayıp  ağzına  götüren  annesine  eline  sağlık  deyip  odasına  gitti. Dün  akşam  bıraktığı  yerde, sandalyenin  üzerinde  duran  pantolonunu  ve  çekmeceden  çıkardığı  ince  örgülü  kazağı  yavaş  yavaş  giydi. Zaten  en  son  ne  zaman  bir  şey  için  acele   etmesi  gerekmişti  hatırlamıyordu. Çoraplarını   ayaklarına  geçirdi  ve  dişlerini  fırçalamak  üzere  banyoya  gitti. Köşeleri  yer  yer  kararmış  olan  aynada  kendine  baktı, saçını  elleriyle  düzeltti,   tarama   ihtiyacı  duymadı. Zaten  iyice  seyrekleşmişti  , yakında  babası  gibi  kel  olacağını  düşündü  ama bir  parça  da  olsa  mutlu  oldu. Babasına  benzeme  fikri  hoşuna  gitmişti.
          Küçüklüğünden  beri  babasına  özel  bir  hayranlığı  vardı,  onun  tüm  sözlerini  kanun  kabul  eder  her  yaptığını  tartışmasız  doğru  olarak  görürdü. Babası  öğretmen  olduğu  için  bir  çok  arkadaşınınkinden  daha  kültürlü  ve  saygı  duyulan  biriydi. Bu  da  hayranlığın  oluşmasında  etkili  olmuştu. Hep  onun  gibi  olabilmeyi  istemişti. Onun  gibi  bir  öğretmen, onun  gibi  bir  koca, onun  gibi  bir  baba… Lakin  bu  hayallerinin  hiçbirini  gerçekleştirememişti. Kırk bir  yaşındaydı,  liseyi  güç  bela  bitirmiş  babasının  yardımıyla  açtığı  sahaf  dükkanını  işletiyordu  ve  hiç  evlenmemişti. Sanki  hayalleriyle  arasında  aşılmaz  duvarlar  vardı  da  birine  bile  ulaşamamıştı. Aslında  hayal  kırıklığının  nedeni  öğretmen  olamamak  ya da  evlenememek  değildi.O,  babası  gibi  olamadığına  üzülüyordu. Ama  artık  bunları  düşünmenin , geçmiş  günler  için  hayıflanmanın  bir  anlamı  yoktu. Geçmiş; geçmişti. Babası  vefat  etmiş, annesiyle  birlikte  bir  hayat  omuzlarına  yığılmıştı. İkisi  de  tüm  güçleriyle  bunu  taşımaya  çalışıyor,  babasının  gidişiyle  yaşamlarında  oluşan  koca  gediği  kapatmaya  uğraşıyorlardı.
          Kendi  kendine ‘yeter ‘ dedi, böyle  ayna  karşısında  dikilmeye  devam  ederse   geç  kalacaktı. Bir  yardımcısı  olmadığından  dükkanı  her  sabah  kendisi  açardı. Bu  yüzden  gecikmese  iyi  olurdu. Hoş,  çok  satış  yaptığı, iyi  para   kazandığı  da  söylenemezdi  ya; annesiyle  kendisine  yetiyordu  kazandığı  üç  beş  kuruş. Bu  yaştan  sonra  ne  yapabilirdi  ki ; sahaflıktan  başka. Onu  da  babasına  borçluydu  zaten, her  şey  gibi. Bu  düşünceler  kafasında   dönüp  dururken  dişlerini  fırçalamaya  başladı, önce  sağa-sola  sonra  yukarı-aşağı; küçükken  babasından  öğrendiği  gibi. Ağzını  çalkalayıp fırçasını  yerine  koydu , son  kez  aynada   kendine  baktıktan  sonra  banyodan  çıktı. Tekrar  odasına  girip yatağını  topladı. Odayı  son  kez  gözden  geçirdi,  bir  dağınıklık  göremeyince  masanın  üzerinden  anahtarlarını  ve  cüzdanını  alıp  odadan  çıktı. Mutfaktan  tabak  çanak  sesleri  geliyordu, annesi  bulaşıkları  yıkamaya  başlamış  olmalıydı. Mutfağa  gidip  annesine  akşama  bir  şey  isteyip  istemediğini  sordu. Annesi  sadece  ekmek  almasını  söyledi,  market  alışverişini  geçen  gün  yapmıştı  ne  de  olsa. Vestiyerden  kahverengi  süet  ayakkabılarını  alıp  giydi, kenarlarındaki  dikişlerin  iyice  açılmış  olduğunu  gördü. Akşam  dönerken  ayakkabıcıya  uğrayıp  kenarlarını  diktirse  iyi  olacaktı. Annesine  hoşça kal  deyip  kapıyı  ardından  çekti. Merdivenlerden  yine  ağır  adımlarla  indi, hayatı  ağır  çekimde  yaşıyordu  sanki. Apartmanın  demir  kapısından  çıktı,  bahçeyi  de  geçip  işine  doğru  yollandı.
           Dükkanı  evine  çok  uzak  değildi, on  beş  dakika  ağır  tempoda  yürüyerek  gidebiliyordu. Havanın  ,hafif  de  olsa,  rüzgarlı  oluşuna  aldırmadan  güneşin  tadını  çıkararak  aheste  aheste  adımladı  sokakları. Ana  cadde  üzerindeki  dükkanına  vardığında  saat  sekizi  geçmişti. Kepenkleri  kaldırıp  kapıyı  açtı. On  metrekareden  biraz  daha  büyük  olan  dükkanı  oldukça  düzensizdi. Kitaplar  dergiler  üst üste  yığılmıştı. Raflara  sığmadığı  için  bir  kısmı  karton  kutular  içinde  istiflenmiş  olan kitapların  üstünü  kalın  bir  toz  tabakası  kaplamıştı. Yeni  ve  eski  her şey  bir aradaydı. Özenli  temizlenmediğinden  olsa  gerek  dükkanda  hep  kesif  bir  koku  olurdu. Tam  olarak  rutubete  de  benzemeyen  değişik  bir  şey, sanki  yılların kokusu… Dükkan   küçük  olduğundan   pek  havadar  sayılmazdı, güneş  de  almadığından  koku  ve  rutubet  her  daim  vardı. Aslında  kitaplar  için  hiç  de  uygun  bir  ortam  değildi  burası, özellikle  eski  kitaplar  çok  çabuk  yıpranıyordu. Ama  bunları  pek  de umursadığı  yoktu. Ayda  bir  üstünkörü   temizlik  yapar, kitapların  tozunu  alırdı  o  kadar. Fazlasını  gerekli   görmezdi.
          Bugün  de  öncekilerden  farksızdı,öğleye  doğru  hava  iyice  ısınmıştı. Bunu  fırsat  bilip  dükkanının  önüne  koyduğu  sandalyeye  kurulmuş,  gelen  geçene  bakıyordu. Sabahtan  beri  siftah  yapmamıştı  ama  buna  aldırdığı  söylenemezdi. Dükkan  komşusu  tavla  atmak  için  çağırmıştı  ama  ona   da  hayır  demişti. Karşıdaki  parkta  kavga  eden  gençlere  takılmıştı  gözü. Müdahale  edip  ayırmak  aklından  bile  geçmedi. Hemen  her  gün  bu  tarz  kavgalar  olurdu, yakınlarda  bir  lise  vardı. Gençler  artık  sözcüklerle  değil  yumruklarıyla  konuşuyordu  maalesef. Kendi  gençliğini  hatırladı, bir  parça  hüzünlendi. Belki  en  güzel  yıllarıydı  onlar, babası  da  hayattaydı. Tatlı  bir  hüzün  çöktü  üstüne, iç  geçirdi. Günler  hesapsızca  akıp  gidiyordu, birbirinin  hemen  hemen  aynısı  olsa  da.
            Akşama  doğru  güneş   kaybolmaya  yüz  tutmuştu. Parktaki  ağaçların  üzerinden  görünen,  turuncuya  çalan  bir  kızıllık  bırakmıştı  kendinden   geriye . Dükkanını  kapatıp  eve  doğru  adımlamaya  başladı. Havada  hafif  bir  esinti  vardı,  bu  rahatsız  etmekten  çok  yüzünü  okşayan  zarif  bir  elin  dokunuşu  gibiydi.  Hazla  geçiyordu  yolları  ama  kendi  sokağına  gelince  nedendir  bilinmez  kalbine  bir  sıkıntı  çöreklendi. İçi  cız  etmişti. Adımlarını  biraz  hızlandırıp mahalle  bakkalına  girdi, iki  ekmek  aldı; biri  akşam  diğeri  sabah  için. Sonra   eve  doğru  yürüdü. Merdivenleri  yorgun  adımlarla  çıkıp  kapıyı  açtı. Burnunu  acı  bir  yanık  kokusu  sızlattı. Annesine  seslenirken  mutfağa  girdi  hızla. Yemeğin  suyu  bitmiş,tencerenin  dibi  yanmaya  başlamıştı. Annesinin  yine  unuttuğunu  düşünüp  ocağı  kapattı. Salona  girdiğinde  onu  kanepeye  yayılmış  buldu. Önce  uyuduğunu  sanıp  üstünü  örtmek  için  bir  battaniye  getirdi. Ama  annesinde  bir  gariplik  sezmişti. Battaniyeyi  kaldırıp  yaşlı  bedeni  sarsmaya  başladı, sonra  kulağını   göğsüne  dayadı. Ses  yoktu. ‘Anne!’ diyebildi  sadece. Ki  sesinin  çıkıp  çıkmadığından  emin  bile  değildi. Annesinin  hemen  yanına  kanepeye  yığıldı;  kıpırdayabileceğinden  bile  şüpheli,  öylece  kalmıştı. Hayatının  tamamen  değişeceğini  farketmesi  birkaç  saniye  sürdü; artık  tamamen  yalnızdı.
« Son Düzenleme: Haziran 26, 2008, 04:33:38 Gönderen: zeynepavar » Logged
SeNFoNi...
Ziyaretçi
« Yanıtla #12 : Haziran 27, 2008, 02:52:08 »

hayat çok acımasız malesef... öykünüzde bir o kadar güzel... hikayeyi okurken sürekli kahramanın hayatında birşeylerin değişeceğini bekliyor okur. sonundada değişiyor ama bu çok acı oluyor.. okuması keyifli bir öykü fakat sonu çok acımasız insan zaten hayatta bir çok kötü süprizle karşılaşıyor, öykülerde romanlarda hatta sizinde öykünüzde olduğu gibi dizilerde iyi bişeyler görüp kendini avutabiliyor. bu öykü için aynısını söyleyemiyeceğim belki biraz fazla iyimserim ya da çok alışmışım mutlu sonlara ondan böyle bir yorum yapıyorum.. zaten sizi eleştirebilecek kadar bilgiyede sahip değilim kısacık bir okur değerlendirmesi.. son bir şey yine önceki öykünüzde olduğu gibi devamı gelecek hissi uyandırıyor insanda Gülümseme umarım sahaf ve sıkıntının devamınıda okuruz bir gün.. GülümsemeGülümseme
Logged
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #13 : Temmuz 01, 2008, 07:08:02 »

insan genelde kendini yazar,içim biraz karanlık sanırım:)
Logged
zeynepavar
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 200



« Yanıtla #14 : Eylül 19, 2008, 05:25:29 »

                                               TEMİZLİK

       Kafasını  taşıyamaz  hale  gelmişti. Avuçlarını  şakaklarına  yapıştırmış, sıktıkça  sıkıyordu. Sanki  bıraksa  düşüp  kırılacaktı. Beyninde  onlarca  kötü  fikir  cirit  atıyordu. Kurtulmak  mümkün  olsa  tüm  belleğini  hiç  düşünmeden  silebilirdi. Onca  hatıra,bilgi   güme  gitmiş  aldırmayacaktı. Umurunda  bile  değildi  yaşadığı  onca   şey. Hafızasının  o  kapkara  kısmından  kurtulsun  yeterdi. O  hüznü  kafasında  taşımak,  her  gittiği  yere  götürmek  en  ağır  işkenceydi. Ama  olmuyordu. Yaşadıklarını  yaşamamış  sayamıyordu. Artık  en  sevmediği  kelime  'unutmak' olmuştu. Kullanmamaya  gayret  ediyordu  uzun  zamandır. Çünkü  unutamıyordu. Kahretsin! Anahtarı  evde  unutuyordu, yemek  yemeyi  unutuyordu, arkadaşını  aramayı  unutuyordu da  onu  unutamıyordu. Kendinden  nefret  ediyordu. İradesizliğine  lanet  ediyordu. Aklına  sövüyordu  ama  onu  unutamıyordu. Onunla  ilintili  en  ufak  şeyde  belleğine  ayrı  bir  kuvvet  geliyordu. Az  önce  yaşamış  gibi  her şey  gözlerinin  önüne  seriliyordu. Hele  rüyalar... Uyumaktan  korkar  olmuştu. Hemen  her  gece  rüyasında  onu  görüyordu. Bilinçaltı  ona  türlü  oyunlar  oynuyor, her  sabah  yeni  bir  kabusla  uyanıyordu; yani  yeni  bir  yarayla.
        Ellerini  kafasından   çekince  direkt  pakete  uzanmıştı, yeni  bir  sigara  daha. Pek  işe  yaradığı  söylenemezdi, yani  unutmaya  faydalı  olduğu. Ama  uzun  zamandır  kendini  dumana  gömmüştü, bir  de  şaraba. Etrafına  bakınca  önce  odadan  sonra  kendinden  tiksindi. Sigarasından  kuvvetli  bir  nefes  çekip  üzerindekilere  baktı. Her  tarafı  kusmuk  içindeydi. Akşam  çok  içtiğini  hatırlıyordu  bir  de  evin  kapısını  zar  zor  açışını. Eve  kendisini  kim  bırakmıştı  acaba? Selma  olamazdı. Onun  kalkıp  gittiğini  hatırlıyordu  ama  kim  kalmıştı  masada  onu  hatırlamıyordu. Kendinden  bir  kez  daha  nefret  etti. Akşam  neler  olduğunu  unutmuştu  işte. Onu  neden  unutamıyordu  ki? Sigarasını  bitirip  güçlükle  ayağa  kalktı. Son  günlerde  şarap  ve  sigaradan  başka bir  şey  istemiyordu  canı, boğazından  neredeyse  hiçbir  şey  geçmiyordu. İyice  halsizleşmişti.  Yalpalayarak  mutfağa  gitti  su  içmek  için. Yürürken  ayaklarına  bir  şeyler  takılıyordu  ama  ne  olduğuna  bakmıyordu. Mutfakta  göz gezdirdi. Etrafta  boş  şarap, bira  ve  su  şişeleri  vardı. Masanın  üzerinde  bir  parça  kuru  ekmek, tezgahın  üzerindeki  pis  bardak  ve  tabaklar, yemek  artıkları  vesaire. Ama  su  yoktu. En  az  kirli  olduğunu  düşündüğü  bardağı  alıp  musluğu  açtı. Tadına  aldırmadan  bir  bardak  su  içti. Sonra  banyoya  gidip  yüzünü  iyice  yıkadı. Sapsarı  olmuş   havluya  baktı,  sonra  vazgeçti. Bilgisayardan  en  sevdiği  şarkıyı  son ses  açıp  yatağa  tekrar  uzandı. Şarkıcı,  olabilecek  en  hüzünlü  sesle  şarkısına  başladı. Gözleri  önce  doldu, sonra   billur   gibi  yaşlar  yanaklarından  süzülmeye  başladı. Bu  şarkıyı  her  dinlediğinde  hüzne  gömülürdü,  resmen  acı  çekerdi. Hele  şu  anda,  böyle  acınası  bir  durumda  gözyaşlarına  engel  olmaya  çalışması  düşünülemezdi. Odanın  havası  zaten  boğucuydu. Kim  bilir  kaç  gündür  değil  pencereyi  açmak  perdelere  bile  dokunmamıştı. Bu  bayat  havaya  mutfağı  saran  çöp  kokusuyla  kusmuk  kokusu  da   eklenmişti. Ama  bunun  pek  farkında  değildi. Şarkı  üçüncü  kez  başa  döndüğünde  yataktan  kalktı. Nedendir  bilinmez  gidip  perdeleri  açtı. Gün  ışığı  birden  odaya  doldu. Sefaletini  iyice  gözler  önüne  serdi  bu  kuvvetli  ışık. Yerde  bir  sürü  kirli  çamaşır  vardı. Etrafa  dağılmış  sigara  izmaritleri  -kül  tablası yerine  çay  tabağı vs kullanırdı- boş  şişeler, kitaplar, cdler  tabloyu  oluşturan  diğer  unsurlardı. En  son  ne  zaman  temizlik  yapmıştı  bilmiyordu. Zaten  yaptığı  temizlik  odayı  toparlamaktan  ibaretti. Ayda  bir,  annesi  ya da  teyzesi  ziyaretine  geldiğinde  ev -bir  oda, mutfak  ve  banyo- adamakıllı  temizleniyordu  .
        Onlar  geldiğinde  temizlikten  önce  rutin  haline  gelen  uzun  bir  soru -ki  genelde  cevapsız  kalırdı  bu  sorular-  ve  tembih  faslı  olurdu. Daha  az  içmesi, doğru  dürüst  yemek  yemesi, düzenli  ders  çalışması, biraz  daha  temiz  olması  vesaire. Hoş,  onlar  da  boşuna  konuştuklarını  bilirlerdi. Yine  de  bir  umut… Hem  onların  vazifesi  uyarmak, doğruyu  göstermekti. Onlar  üzerlerine  düşeni  yapıyorlardı. Gerisi  önemli  değildi. Evi  düzenler,  temizler, bir  haftalık  yemeğini  yapıp  dolaba  koyarlardı. Yine  uzun  bir  ebeveyn  söylevi  verdikten  sonra  giderlerdi. Hep  aynı  şey. Bunları  hatırlayınca  saçma  bir  gülümseme  kondu  dudaklarına. Başının  ağrısı  biraz  hafiflemişti  sanki. Birden  farklı  bir şey  geldi  aklına. Belki  de   onların  tavsiyelerini  denese  işe  yarardı. Evi  temizlese – bu  kez sadece  toplamak  değil  ciddi  ciddi  temizlese- kendine  güzel  bir  yemek  yapsa  belki  morali  bir  nebze  düzelirdi. En  azından  çalışırken  kafasını  değil  bedenini  yorardı. Bu  fikir  aklına  yattı. Ama  temizlik  malzemesi  var  mıydı  bilmiyordu. Alışveriş  yaparken  temizlik  reyonuna  bakmazdı  bile. Arkadaşları  da  evine  boş  gelmezdi  ama  kimsenin  ona  deterjan  falan  getirdiğini  hatırlamıyordu.  Sonra  annesinin  son  geldiğinde  alışveriş  yaptığını  hatırladı. Önce  banyoya  gitti. Biraz  deterjan  vardı  ama  çamaşır  suyu  kalmamıştı. Zaten  başka  ne  gerekir  onu  da  bilmiyordu  ya,  yine  de  markete  gidip  birkaç  şey  almak  için  giyindi. Temizlik  reyonuna  dalınca  epey  şaşırdı. Ne  çok  çeşit  vardı. Çamaşır  suyu, yüzey  temizleyici, oda  parfümü  derken  bir  poşet  dolusu  malzemeyle  eve  geldi. Üzerine  eski  bir  şeyler  geçirip  kollarını  sıvadı –annesinden  gördüğü  üzere  bu  temizlik  yapmanın  en  kuvvetli  alameti  idi- ve  belki  hayatında  ilk  kez  temizlik  yapmaya  başladı. Önce  odayı  adamakıllı  topladı. Kirlileri  banyoya, kitapları  ve  benzeri  ıvır  zıvırı  kitaplığa, etraftaki  bardak, çay  tabağı  -içindeki  küller  çoktan  etrafa  savrulmuştu- gibi  şeyleri  mutfağa  taşıdı. Sonra  yatağını  düzeltip  odayı  süpürdü, toz  aldı, pencereyi  açıp  odayı  havalandırdı. Biraz  dinlenmek  için  yatağına  oturduğunda  odaya  şöyle  bir  baktı. Her şey  yerli  yerindeydi  ve  temizdi. Bu,  ayda  bir   yaşadığı  bir  durumdu  ama  işin  gerçeği  güzeldi. Biraz  acemice  olsa  da  odayı  temizleme  başarısını  göstermişti. Yarım  saat  sonra  kalkıp  mutfağa  geçti. İşe  bulaşıklardan  başladı,   her  şey  kirliydi  sanki. Hepsini  yıkamak  epeyce  vakit  aldı. Bitirince  masayı  ve  ocağı  sildi. Yerleri  süpürdü. Sonra  yıkadıklarını  raflara  yerleştirdi. Yorulmuştu. Ama  buna  değerdi. Uzun  zamandır  bir şeyleri  başarma  duygusunu  tatmamıştı. Yine  uzun  bir  mola  verip  dinlendi. Acıkmıştı  ama  temizliği  bitirmeden  yemek  yemeyi  istemedi. Bu  işe  fazlasıyla  kaptırmıştı  kendini. Banyoya  gelmişti  sıra. Klozeti, lavaboyu  ve  yerleri  çeşitli  deterjanlarla  iyice  temizledi. Diş  macunu  lekelerinden  işlevini  kaybetmiş  olan  aynayı  da  güzelce  sildi. Böylece  banyo  da  bitmişti. Ev  mis  gibi  deterjan  kokuyordu. Bir  an  kendine  güldü, eskiden  deterjan  kokusundan  nefret  ederdi. Mutlu  bir  yüzle  yatağına  uzandı. Dinlendikten  sonra  yemek  pişirmeyi  planlıyordu. Ya da  dışardan mı  getirtseydi? Ne  de  olsa  bugün  çok  çalışmıştı. Sipariş  vermeye  karar  verince  kendine  büyük  boy  bir  pizza  ve  kola  istedi. Sonra  mutfağa  ve  banyoya  gidip  göz  gezdirdi. Temizlik  yapıp  mutlu  olacağı  kırk  yıl  düşünse  aklına  gelmezdi  ama  olmuştu  işte. Sonra  odaya  geçip  kendine neşeli  bir  şarkı  hediye  etti. Tam  havasındaydı  yani. Yüksek  sesle  şarkıya  eşlik  ederken  zil  çaldı. Pizzacının  geldiğini  düşünerek  kapıyı  direkt  açtı  ve  öylece  kalakaldı. O  gelmişti. Ne  yapacağını  bilemeden  yüzüne  bakıyordu. Tek  kelime  konuşmadan  uzun  süre  bakıştılar. Onu  içeri  alıp  almama  konusunda  bir  an  duraladı. Ama  kalbine  yenik  düşüp  “ gel ” dedi, hem  de  yüzüne  hakim  olan  umarsız  ifadeye  aldırmadan. Yine  kendine  engel  olamamıştı. Hüznü  evine  aldığının, huzuru  aldattığının  farkındaydı. Tekrar  başa  döneceğini  biliyordu. Aynı  başlangıç, aynı  süreç. Ve  bir  türlü  sonlanmayan  aynı  son.

« Son Düzenleme: Eylül 25, 2008, 04:35:18 Gönderen: zeynepavar » Logged
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: