Tutunamayanlar
Nisan 18, 2014, 10:01:57 *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ömer Hayyam şarapçı değildi  (Okunma Sayısı 11502 defa)
uyku
Ziyaretçi
« : Ekim 27, 2007, 01:24:42 »

Yazar Sadık Yalsızuçanlar, ‘Şey' isimli kitabında içkiyi yücelten şiirleriyle tanınan Ömer Hayyam’ın aslında hiç içki içmediğini savunuyor. Yalsızuçanlar’a göre bir mutasavvıf olan Hayyam, şarap kavramıyla ‘hakikat-i Muhammediyye’yi anlatmıştı.

“Şarap sen benim günüm güneşimsin / Öyle bir dolsun ki seninle içim / Bir bildik görünce beni sokakta / Ne o şarap, nereye böyle desin.” Şark edebiyatının efsane ismi Ömer Hayyam, rubailerinde sıkça geçen şarap kavramıyla birlikte anıldı hep. Dinî hükümlere karşı kayıtsızlığını gösteren ifadeleri de dillerden düşmedi. Minyatürlere bile başındaki kıvrım kıvrım bükülmüş sarığının, tel tel sakallarının yanısıra elindeki kadehle yansıdı. Öykücü Sadık Yalsızuçanlar ise son kitabı ‘Şey’de, Hayyam’ı çok farklı bir bakış açısıyla ele alıyor. Sultanü’l-âşıkîn unvanıyla bilinen Mısırlı şair İbn Fârıd’ın (1181-2/1235) bütün Batı dillerine tercüme edilen 39 beyitlik ‘Hamriyye’sinin girişindeki, ‘Biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ mısraından yola çıkan Yalsızuçanlar, Ömer Hayyam’ın şiirlerinde kastettiği şarabın, hakikat-i Muhammediye olduğu sonucuna ulaşmış. Hayyam’ı sarhoş eden şarabın üzümle, üzüm suyu ile ilgisi olmadığını söyleyen Yalsızuçanlar, bir anlatı kitabı olan ‘Şey’de, Hayyam’ın görüşlerini imge düzeyinde ve hikâye üslubuyla yorumluyor.

İranlı matematikçi, astronom, filozof, şair Ömer Hayyam, bir çadırcının oğlu olarak 11. asrın ortalarında Nişabur kentinde doğdu. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmalara imza attı. ‘Zamanın bütün bilgilerini bildiği’ söylenirdi. Ancak yaptığı çalışmaların çoğunu kaleme almadı. Oysa Hayyam, çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıydı. Mesela bilinmeyen manasındaki ‘x’ kavramını, Celali takvimi o icat etti. Kendini ne kadar gizlemeye çalışsa da aşk, şarap ve insan kavramlarını sık sık dile getirdiği şiirleri sayesinde adı dillerden düşmedi. Öyle ki şarap denilince akla gelen ilk isim oldu çoğu kez. Sadık Yalsızuçanlar ise Ömer Hayyam’ın sanıldığı gibi şarapçı kimliğiyle öne çıkan biri değil, bir İslam filozofu, bilim adamı ve mutasavvıf olarak önemli yere sahip olduğunu söylüyor. Hayyam’ın kaleme aldığı ‘Varlık Risalesi’nden yola çıkarak farklı tespitlerde bulunan Yalsızuçanlar, “Hayyam dışında, İbn-il Farıd, Mevlânâ ve Yunus Emre başta olmak üzere Hak âşığı insanlar şiirlerinde şaraptan çokça bahseder. Mevlânâ, bu bahsettikleri şarabın, meyhanedeki şarapla ilgisi olmadığını, ‘Bizim sarhoşluğumuz üzüm sarhoşluğu değildir, bizim sarhoşluğumuzun sonu yok.’ gibi beyitlerle Mesnevi’sinde sürekli dile getirmiştir.” diyor. Yalsızuçanlar’a göre Hayyam, şarap kavramıyla daima dolu olduğu hakikât-i Muhammediyye’yi anlatıyor: “Hakikât-i Muhammediyye ile sermest olanlarda O’nun aşkı ve nuru daima mütecellidir.”

Yalsızuçanlar, ‘Şey’de Hayyam’ın dilinden derin bir hayıflanmayı dile getiriyor: “Her şarap anıldığında, her şarap şişesi görüldüğünde, her üzüm hasadı yapıldığında, tuhaf bir biçimde, ruhum oradaymış gibi beni anıyorlar... Oysa o şarabın etkisiyle sarhoş olmadım ben. O şarabı hiç ağzıma sürmedim. Onun tadını bilmem. Kırmızı, beyaz, pembe, kızıl, eski, yeni, ne zaman, nasıl yapılırsa yapılsın, nasıl içilirse içilsin, hiçbir şarapta benim bir izim, bir gölgem yok. Ama herkes beni anıyor şarap denince. Şarabı sarhoş edici bir içki olarak hiç tatmadım. Ama sarhoşluğum hep arttı. Öyle bir an geldi, ne kendimi, ne gayrı bilemedim.”

‘İçip içmediği tartışmalı bir konu’

Yard. Doç. Dr. Mustafa Koç: “Şiirlerinden hareketle, Hayyam’ın şarap içen, sarhoş olduğunu dile getiren bir düşünce geliştirmek akademik yöntem değildir. Eğer bu yola girilirse şiirlerinde bol bol şaraptan, meyhaneden bahseden bütün sûfi şairleri töhmet altında bırakmış oluruz. Nitekim klasik Türk edebiyatında şaraba karşı tavırları ve dindarlıkları ile maruf bir yığın zevat Hayyam’ı sûfi bağlamda ele alıp, onu bir aşk şairi olarak görür. Ancak şarap ve şarapla ilgili kavramlara sûfiyane anlamlar yükler. Bu çerçevede Hayyam ve eserlerine yer verirler. Hayyam’ı melâmî neşvesinde yüksek seviyeli bir şair olarak görüp şiirini bu şekilde anlamak gerekir.”

Prof. Dr. Cihan Okuyucu: Bizde ve Batı’da Hayyam, içki hakkındaki şiirleri ve felsefesi bakımından hep ayyaş olarak biliniyor. Yahya Kemal de onu bu yönüyle örnek alıp şiirlerini tercüme etmiş. Anlaşılan Yalsızuçanlar, bu konuda kesin bir tarihî belge olmadığı için Hayyam’ın içki içmediği şeklinde yorum yapma imkanı bulmuş.

Prof. Dr. Ahmet Kırkılıç: “Ömer Hayyam, bildiğimiz kadarıyla eyyamcı bir tipti. Dinî kimliği yoktu. Bu sebeple içki içebilir. Ancak her şarap üzerine yazanın içki içtiğini söyleyemeyiz. Şeyhülislamlar da şarap üzerine yazmışlardır. Ama şiirlerinde şaraptan bahsettiler diye şarap içtiklerini söylemek yanlış olur.”
Logged
ekleptik
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : Aralık 23, 2007, 02:12:01 »

Ben de içki içmediğini düşünüyorum.Hatta döneminde çok derin yazdığı bu yüzden insanların onu yanlış anlayacağı yönünde uyarılar aldığını okumuştum...
Logged
ruesdemonparis
Newbie

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 218



WWW
« Yanıtla #2 : Aralık 23, 2007, 02:22:45 »

Ben içmiş olabileceğini düşünüyorum, ama günah olduğunu bile bile içtiğini düşünüyorum. Günah dine ait bir kavramdır dinsizin günahıda olmaz. Dini bir vecibedir bu adamlarda günahta:)

tabi şunuda demeden edemem aşığın şaraba ne ihtiyacı var.
Logged

sdaşfkjasşdlkfjaşsldkfjaşsldkfjaşsdlfkjaşdskf
leylirumi
Ziyaretçi
.
« Yanıtla #3 : Aralık 25, 2007, 06:10:48 »

Bir kapı vardı anahtarını bulamadığım,
Bir perde vardı arkasını göremediğim,
Derken biraz kelam Ben ve Sen üzerine
Sonra sanki ne Sen kaldın ne de Ben...   
                                                     ömer hayyam   
« Son Düzenleme: Aralık 31, 2007, 04:51:20 Gönderen: leylirumi » Logged
sAnsiRi
Newbie

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 21



« Yanıtla #4 : Mart 16, 2008, 02:43:16 »

şαяαρ тєѕтιмι кıя∂ıη тαηяıм
zєνк уσℓυмυ тıкα∂ıη тαηяıм
ηαя яєηgι şαяαвıмı уєяє çαℓ∂ıη,
тöνвєℓєя σℓѕυη,
уσкѕα ѕαянσşмυѕυη тαηяıм 
Logged

. . .Bana Eğilsin Melekler Mademki Ben Bir İnsanım. . .
ekleptik
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : Mart 16, 2008, 02:44:28 »

şαяαρ тєѕтιмι кıя∂ıη тαηяıм
zєνк уσℓυмυ тıкα∂ıη тαηяıм
ηαя яєηgι şαяαвıмı уєяє çαℓ∂ıη,
тöνвєℓєя σℓѕυη,
уσкѕα ѕαянσşмυѕυη тαηяıм 


Hmm bu hangi dil, hangi alfabe?
Logged
sAnsiRi
Newbie

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 21



« Yanıtla #6 : Mart 16, 2008, 02:55:35 »


Alıntı
Hmm bu hangi dil, hangi alfabe?

ne önemi var, önemli olan anlamak değil mi?
Logged

. . .Bana Eğilsin Melekler Mademki Ben Bir İnsanım. . .
ekleptik
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : Mart 16, 2008, 04:29:40 »


Alıntı
Hmm bu hangi dil, hangi alfabe?

ne önemi var, önemli olan anlamak değil mi?

Hayır, değil.

Hele de konu sanatsa...
Logged
Phpx
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : Nisan 01, 2008, 01:58:48 »

Şarap sonsuz hayat kaynağıdir, iç;
Gençlik sevincinin pınarıdır, iç;
Gamı yakar eritir ateş gibi,
Sağlık sularından şifalıdır, iç.


Can bir şaraptır, insan onun destisi;
Beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi.
Hayyam, bilir misin nedir bu ölümü varlık:
Hayal fenerinde bir ışık pırıltısı.

İçip içmemesinin o kadar büyük bir öneminin oldugunu dusunmuyorum. .Sonuc itibariyle.. birbirinden eşsiz yüzlerce rubai yazmıştır.. en hoşuma gidense..

Nerdesin? Sana baş kaldırmışım işte,
Karanlıklar içindeyim, ışığın nerde,
Bana cenneti ibadetle sunacaksan,
Senin ne cömertliğin kalır bu işte.


Girme şu alçakların hizmetine:
Konma sinek gibi pislik üstüne.
İki günde bir somun ye, ne olur!
Yüreğinin kanını iç de boyun eğme

Bir damla şarap ver Çin senin olsun;
Bir yudumu bütün dinlerden üstün.
Söyle, ne var dünyada şaraptan hoş?
O acıya tatlılar feda olsun.


Yazdıkları ortaya şarap içmiyor demek biraz mantıksız.. hem de oldukca
« Son Düzenleme: Nisan 01, 2008, 02:02:11 Gönderen: Phpx » Logged
piraye
Newbie

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 139


« Yanıtla #9 : Nisan 01, 2008, 11:49:20 »

ya ben bu kendini "dindar" ya da "muhafazakar" addedenlerin birtakım dünya "şey" ine(edebiyattır, müziktir, siyasettir...) malolmuş insanlara, yok yok aslında bi iki kere çakmış ama rakıdan hazzetmezdi ya da şarap hakkında döktürmüş ama şaraba dili değmemiş gibisinden savunma hatları çekmesine hiç bir zaman anlam verememişimdir.. içmiş işte kardeşim bal gibi de götürmüş şarapları hayyam.. iyi de etmiş.. bakın ne güzel de yazmış şarap hakkında.. kimse sizin "doğru"larınızca "doğru" olmak zorunda değil.."gerçek"lerinizi doğru sanmayınız.. şarap güzeldir, korkmayınız..şarap içen şairi cin çarpmaz unutmayınız;)
Logged
ekleptik
Ziyaretçi
« Yanıtla #10 : Nisan 02, 2008, 12:16:46 »

ya ben bu kendini "dindar" ya da "muhafazakar" addedenlerin birtakım dünya "şey" ine(edebiyattır, müziktir, siyasettir...) malolmuş insanlara, yok yok aslında bi iki kere çakmış ama rakıdan hazzetmezdi ya da şarap hakkında döktürmüş ama şaraba dili değmemiş gibisinden savunma hatları çekmesine hiç bir zaman anlam verememişimdir.. içmiş işte kardeşim bal gibi de götürmüş şarapları hayyam.. iyi de etmiş.. bakın ne güzel de yazmış şarap hakkında.. kimse sizin "doğru"larınızca "doğru" olmak zorunda değil.."gerçek"lerinizi doğru sanmayınız.. şarap güzeldir, korkmayınız..şarap içen şairi cin çarpmaz unutmayınız;)

Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz anlamadım, yanında mıydınız içerken?

Mazmun diye bir şey duydunuz mu hiç?
Logged
leylirumi
Ziyaretçi
« Yanıtla #11 : Nisan 02, 2008, 12:40:37 »

191.Ey Kervanbaşı! Develer Baştan Başa Sarhoş!


•Ey kervanbaşı; develere bak! Katar baştan başa sarhoş! Bey de sarhoş, hoca da sarhoş, dost da sarhoş, yabancı da sarhoş!

•Ey bahçıvan! Gökgürültüsü şarkıcı oldu, bulut sakîliğe girişti. Bahçe de sarhoş, ova da sarhoş, gonca da sarhoş, diken de sarhoş!

•Ey gökyüzü; ne zamana kadar dönüp duracaksın? Unsurların dönüşünü seyret! Su da sarhoş, rüzgar da sarhoş, toprak da sarhoş, ateş de sarhoş!

•Görünüşte hal böyle! Ya iç yüzdeki hal?! Onu hiç sorma! Ruh da sarhoş, akıl da sarhoş, vehim de sarhoş, sırlar da sarhoş!

•Yürü, zorbalığı bırak! Toprak ol da toprağı gör! Her şeyi halk eden Allah'ın lütfu ile varlıkların hepsi de zerre zerre, her zerresi de sarhoş!

•Kış mevsiminde bağda bahçede sarhoş kalmadı!" dememek için bir müddet sarhoş bir halde hileci gözden gizlenmişti. Bahar yaklaşınca;

•O ağaçların kökleri gizlice şarap içmeğe koyuldular. Bir iki gün sabret bir uyansınlar, sarhoş bir halde kalksınlar da onları seyret!

•Sana birisi çarparsa, birisi ile kavgaya başlarsan sakın sarhoşların hallerinden, gidişinden, çarpışından incinme! Böyle bir çalgıcı bulundukça, sarhoş nasıl olur da düzgün yürüyebilir?
                                                                               
                                                                               Mevlâna Divan-ı Kebir (c.I, 387)
« Son Düzenleme: Nisan 02, 2008, 01:32:23 Gönderen: leylirumi » Logged
piraye
Newbie

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 139


« Yanıtla #12 : Nisan 02, 2008, 10:15:51 »


ferman sende ama guzel ya$amak bizde
senden ayigiz bu sarhoş halimizle
sen insan kani içersin biz uzum kani
insaf be sultanim kotuluk hangimizde

nasname


ey bütün bir evrenin
en seçkin yaratığı olan sen!
sen ki;
iki gözümden ve canımdan
daha da azizsin.
ey güzel kimse!
candan aziz birşey yoktur.
sen bana;
candan da yüz kere daha azizsin.

***
ey hoca!
yalnız bir dileğimizi yerine getir.
konuşma. kes sesini.
allah'la aramıza girme.
biz doğru yoldayız.
yalnız sen,
bu yolu eğri görüyorsun.
git... gözlerini tedavi ettir.
ya da rahat bırak bizi.

***
kalk gel!
hatırımız için gel.
dileğimizce bir zorumuzu hallet.
bir testi şarap getir.
ki, vücudumuzun toprağından
testi yapılmadan öncekana kana testiden içelim.

***
ben öldüğümde;
beni şarap ile yıkayınız.
telkin yerine;
şarap dökünüz mezarıma.
kadehleri ve şarabı öven
şiirler okuyunuz baş ucumda.
eğer, kıyametde
beni bulmak isterseniz;
meyhane kapısının
toprağından koklayınız beni.

***
şarap içmediğin için,
sarhoşlara sövme.
eğer allah tövbe verirse,
ben sadece
şarap içmemek için tövbe ederim.
sen;
şarap içmemekle övünüyorsun.
ancak;
öyle ayıp işler ediyorsun ki,
şarap onların yanında
yüz kere zemzemle yıkanmıştır.

***
o kadar çok,
o kadar çok şarap içeyim ki;
beni gömdüklerinde
şarap kokusu gelsin mezarımdan
ziyaretime gelen çakırkeyf dostlar,
yıkılasıya içmiş gibi olsunlar.

***
şarap, şarkılar, çalgıcılar ve ben
bu harap köşede beraberiz
rehin etmişiz canımızı şarap için.
rehin etmişiz gönlümüzü, elbisemizi.
vazgeçmişiz rahmet umudundan,
azap korkusundan...
ve kkurtulmuşuz
yel, toprak, ateş, su korkusundan.

***
bu gün,
benim gençlik nöbetimdir,
aşk şarabı içerim.
zira benim mutluluğum bundandır.
acıdır diye kötülemeyiniz,
o, hoştur.
onun acılığı,
benim saflığımdandır.

***
ey gönül!
madem ki, senin nasibin
dalma kanamak ve
her gün başka durumda olmaktır,
ve ey can!
sonuçta birgün çıkıp gideceksen,
bu bedende
ne diye geldin?

***
bizim dergahımızda
sahte para geçmez.
süpürge bizim darphanemizi
temiz süpürmüştür.
meyhaneden bir efendi dedi ki;
"şarap içmeye bak.
zira senin dalacağın
sonsuz uyku anında
nice asırlar gelip geçecek."

***
sen lalenin nevruz'da yaptığı gibi
fırsatın olursa eğer
lale yanaklı bir dilberle
beraber ol.
kadehi eline al,
sevinç ile şarap iç.
zira hayat;
bir rüzgar darbesi gibi
mavi göğün altında
seni altına alıp
eziverir ansızın.

***
ey hayyam!
işlediğin günaha
bu kadar hüzne gerek var mı?
gam çekmekten ne umarsın?
günah işlemeyene
tanrı bağışlaması olmaz.
tanrı bağışlaması
günah için gelmiştir.
bir şey yok
üzülecek, korkacak.


***
uyuyordum.
rüyamda bir bilgin dedi ki:
"uyku kime ışık saçtı?
kimin sevinç gönlünü açtı?
ölüme benzeyen bir işi yapma.
şarap iç.
zira toprağın altında
uyumaya çok vaktin olacak."

***
şarap kasesini benim elime koy.
zira;
gönlümde hararet var.
ve bu ömür akıp kaçıp gidiyor.
kalk!
talih ve mutluluk
rüya gbi bir sırdır.
kalk!
gençlik ateşi
su gibi akıp gidiyor.

***
ne cehennemi hak ettim,
ne cennete layığım.
benim toprağımı ne ile yoğurduğunu
allah bilir.
fakir, kafir, çirkin, fahişe gbiyim.
ne dinim var ne dünyüm.
ne de;
cennet umudum var.

***
benim şarap içmem
keyiften değildir.
ara bozmak,
din ve terbiyeyi
terk etmek için de değildir.
isterim ki,
arada bir nefes alayım.
şarap içmem;
işte bu sebepledir.

***
ey candan azizim!
madem ki;
bu cihan seni kederlendiriyor.
madem ki; temiz ruhun
birgün ansızın teninden ayrılacak,
senin toprağında
çimenler yükselmeden evvel,
gönlünün arzusunca eğlen.
bir çemenzarda otur.


***
gözünü aç!
birgüün canından ayrılacaksın.
hüdanın,
esrar perdesinin arkasına gideceksin.
aşk şarabı iç ki;
nereden geldiğini bilmeyesin.
sarhoş ve neş'eli ol ki,
nereye gideceğini bilmeyesin.

***
ben şarap içerim
muhalifler soldan sağdan;
"içme!
şarap dinin düşmanıdır" derler.
madem ki;
şarabın din düşmanı olduğunu öğrendim,
vallahi içerim, billahi içerim
helaldir düşmanın kanını içmek.


***
ömür geçtikten sonra
acı olmuş, tatlı olmuş
ne önemi var.
can, dudağa geldiğinde
nişapur'da olmuşsun, belh'te olmuşsun
ne farkı var.
muhabbet şarabı iç.
çünkü;
benden ve senden sonra ay,
hilalden dolunaya,
dolunaydan hilale
inip çıkıp duracak.

***
madem ki;
cihanın bütün hallerinden haberdarsınız.
ey gafiller!
dünyanın işvesine aldanmayınız.
ve aziz ömrünüzü
heder etmeyiniz.
haydi! vakit kaybetmeksizin
muhabbet şarabı içiniz.

***
muazzez arkadaşlarım.
bana gıdaı şaraptan yapınız.
bu kehribar gibi olan yüzümü,
yakut gibi yapınız.
öldüğüm zaman beni
şarap ile yıkayınız.
mümkünse tabutumun tahtasını
asma ağacından yapınız.

***
allah bize
cennetinde şarap vaat etti.
iş bu merkezde iken
bu dünyada şarabı
nasıl yasak eder, haram eder?
birgün, sinir halinde bir arap,
hamza'nın dişi devesine
nişan almış ve vurmuş.
bzim peygamberimiz şarabı
o araba yasak etmiş.

adam olduysan hesap ver kendine:
getirdiğin ne? götüreceğin ne?
şarap içersem ölürüm diyorsun:
içsen de öleceksin, içmesen de!


sen içmiyorsan, içenleri kınama bari;
bırak aldatmacayı, iki yüzlülükleri;
şarap içmem diye övünüyorsun, ama,
yediğin haltlar yanında şarap nedir ki?

dunyada akla deger veren yok madem,
akli az olanin parasi cok madem,
getir su sarabi, alsin aklimizi:
belki boyle begenir bizi el alem!

tanrı bizi çamurdan yarattığında,
biliyordu bu dünyada işimiz ne olacak.
işlediğim günahlar hep onun emriyledir,
o halde cehennemde beni niçin yakacak?

der ki onlar hurili cennet hoştur sana
yok derim, üzüm suyu içmek hoştur bana
sen bak peşin gelene o hayale boş ver
çünkü davul çalarken uzakta hoştur daha.

yine tam diktim testiyi dün dolusunca
biz deştik yaşamın umarını ağız ağıza
dudağından şunu duydum: dönüş yok, öyleyse iç
geçmişte ben de insandım oğul, beni anlasana.

VE BU DA FAVORİM:


cennette huriler varmıs kara gözlü,
içkinin de oradaymış en güzel
desene biz tam cennetlik olmusuz,
bak bir yanda şarap diğer yanda sevgili.


daha yüzlerce rubai var tabi..bırkaın hayyam rahat rahat içsin şarabını.. bugünlerde milletin içkisine karışmaya çok meraklı herkes, yasakçılar almış başını gitmiş, bırakın da hayyam rahat etsin..en güzel cevabı kendisi veriyor..
Logged
leylirumi
Ziyaretçi
« Yanıtla #13 : Nisan 02, 2008, 10:41:47 »

Hayyam ve Rubaileri

Geçmiş yüzyılların karanlıkları içinde, olumlu bilimlere bu kadar eğilmiş ve tanınmış olan Hayyam'ın, önce Batı'da ve Amerika'da, sonra da kendi ülkesiyle birlikte bütün dünyada bu kadar çok ün yapmasının nedeni, zaman zaman bilimsel çalısmalarının yanı sıra, ortaya attığı rubaîleridir. (Tam îran söylenişine gore "robaî"dir. Aslı Arapça olan bu sözcüğü Araplar (o-u) arası bir sesle söylerler.)

Vahid Tabrîzî'nin, Moskova baskısı olup Farsça kaleme alınan, Elmoaccem adlı kitabının 98-104. yaprakları arasında da belirtildiği üzere, rubaî iki beyitten ortaya çıkmış bir nazım biçimidir. Zaten anlamı da, Arapça "robu" (dörtlü) sözcüğünden üretilmiştir. Ancak, bu çift beytin rubaî olabilmesi için tek ve bağımsız bir dörtlük halinde bulunması ve kendine özgü aruz kalıplarıyla yazılması gerekir. Aruzcular "rubaî" biçimi için, özdeyiş halinde, yoğun bir düşünce ve duygu kompozisyonu istedikleri gibi, belirli yirmi dört aruz kalıbını benimsemişlerdir. Bütün bu kalıplar, ya "mef'ulü", ya da "mef'ulün" diye başlamak zorundadır. "Mef'ulü" diye başlayanlar "ahreb", "mef'ulün"le başlayanlar da "ahrem" adım alırlar. On ikisi "mef'ulü", on ikisi de "mef'ulün" diye başlayan bu belli kalıplar, rubaîyi, divan edebiyatı nazım biçimleri arasında bulunan "kıt'a" ve "tuyuğ"dan ayırıyor. Bu ayrılıkta, rubaî'nin, olaylan felsefi bir süzgeçten geçirmesi, düşünsel havasından duygusallığın kaybolmaması şartı da bulunduğu unutulmamalıdır. Rubaîlerin 1, 2 ve 4. dizeleri kesin olarak birbirleriyle ayakdaş (kafiyeli) olmak zorunda olup 3. dizeler genellikle serbesttir ya da öteki üç dizeye ayak bakımından uyabilir.

Dünya edebiyatına göz gezdirdiğinizde, dörtlük halinde şiir yazmanın Doğu uluslarına özgü olduğu görülüyor. Türklerin Orta Asya'da, İslamlığın kabulünden önceki şiirlerinde, en küçük nazım birimlerinin dörtlük olduğu bir gerçektir. Öyleyse bu biçimde şiir yazmayı, Ömer Hayyam'dan çok daha öncelere götürmek gerekiyor. Bugün divan, dolayısıyla İran edebiyatının hiç etkisi altında kalmadan gelişmiş ve günümüze kadar uğraşısını sürdürmüş olan Anadolu aşık edebiyatının en güzel verileri de hala manilerdir. Onlar da güzel duyguları özdeyişi halinde sıralanan unutulmaz şiirlerdir:

"Vay bana, vaylar bana,
Yıl oldu aylar bana.
Egildim, su içmeye,
Su vermez çaylar bana."

Dîvan-ı lügat it Türk'te rastladığımız bazı örnekler. Dede Korkut Hikayeleri'nde geçen pek çok bağımsız dörtlükler de bunu kanıtlar. Bunun gibi, İran edebiyatı, hatta Arap edebiyatında Hayyam'dan önce ve sonra bağımsız dörtlüklere rastlanır. Ne var ki hepsinin karakteri, bugün anladığımız anlamda rubaî değildir ve bugünkü rubaî kavramı, dünyaya ilk defa Hayyam eliyle, onun örnekleri olarak kazandırılmıştır.

Ömer Hayyam'ın ozanlığından ve rubaîlerinden ilk defa söz eden, sağlığındayken onu tanımış olan Samargand'li Nezamî-ye Aruzi'dir. Onu izleyerek Abu Bekr Razi, "Mersad ol ebad"ında Hayyam'ın bilimciliği yanında ozanlığına da işaret eder. Ama bütün bu bilgiler, onun ününü, şiir alanına bugünkü gibi duyurmaya yetmezdi.

19. yüzyılda İngiltere'nin Oxford kentinde, Bodlein kitaplığında "Robaiyyat-e Omar" adlı bir yazma bulundu. 525 sayı ile deftere işlenmiş olan bu kitabın, Medine'ye göçün 865. yılında (15. yüzyılın ilk yarısı) yazılmış olduğu görüldü.

Shakespeare'den sonra en güçlü İngilız ozanlarından biri olan Edward Fitzgerald, rubaîleri ilk defa İngilizceye, dolayısıyla bir batı diline çeviren ozandır. Sözünü ettiğimiz nüshanın bir tıpkı basımını göremediğimiz için gerçeklik ve etkenlik yanı üzerinde duramıyoruz. Birkaç kaynakta gözümüze çarpan bu bilgiye, başta Mohammad Ali Forugî olmak üzere pek çok İranlı ve Batılı araştırıcıda rastlayamadık. İran'ın içinde ve dışında bulunan yazma Hayyam rubaîlerinin 9. Hicret yılında yazılmış şeyler olduğu, bundan daha eski tarihlerde yazılmış olanlarına rastlanılamadığı söylenilmektedir.

Ömer Hayyam'ın bütün Avrupa'ya, oradan Amerika'ya ve yeniden kendi vatanına ve bütün dünyaya yayılması, Fitzgerald'ın yeniden yaratıyormuşcasına yaptığı bu çeviriler yüzündendir.

Ömer Hayyam'ın İran'da tutunmamış, uzun yıllar ya dostları ya da düşmanları eliyle ters yorumlanmış, Hafez ve Sadi'ye verilen önemin benzerinden pay alamamış olduğu doğrudur. Ancak bunun nedenini; Avrupalılar ve buna bakarak bazı memleketimiz yazarları, ozanın asıl adının "Ömer" olmasına ve kendisinin Şiî değil, Sünnî oluşuna bağlarlar. Hatta Hayyam'ı gerçekten bütün dünyaya tanıtmada öncülük hakkı bulunan İngiliz ozanı Fitzgerald bile yanılgıya düşerek şöyle demiştir:

Hayyam gibi kimselerin Doğuda, böyle bir ayrıcalık taşırcasına görülmeleri, kırlarda, çalıların beklenmedik bir köşesinde rastlanan ve ayağımıza takılan yabanî çiçekleri andırır." Oysa İran edebiyatı Hayyam'dan önce Fardovsî'leri, Hayyam'dan sonra İran kültürüyle gelişen Mevlana ve Hafez'leri yetiştirmiştir. Bunlarda, Hayyam'dan yer yer izler buluyoruz.

Rubaîleri, evrene ışıklarını saçıp duran Hayyam'ın ve gerçek İslamlığın bütün dinlere gönül kapısını açtığı unutularak ve görülmek istenmeyerek O'nu taassupçu bir ortam içinde incelemeye kalkmak, yanlış ve kişisel bir görüşten ileri gidemez. Hayyam rubaîlerinden, Avrupalılar, 19. yüzyılda değil de Hıristiyan fanatizminin en koyu çağlarında haberli olsalardı, acaba bu rubaîleri böylesine rahat çevirip benimseyebilirler miydi? İnsanların dünyaya gelip gidişleri ve bir daha dönmeyişleriyle ilgili olarak, kuşkucu bir dille Tanrıya sitemli rubaîler yazan Ömer Hayyam'a ancak 19. yüzyılın Avrupası hoşgörüyle bakabilirdi. Oysa bu şiirlerin dokunaklı, iğneli havasından yumuşak da olsa şeriatçılara oklar savuran tutumundan haberli olmalarına rağmen Hayyam, çağının büyük devlet adamları, vezirleri ve yöneticilerince tutulmuş, kendisine engin bir hoşgörü ve saygı gösterilmiştir.

Ozanlığının geçmiş yüzyıllarda, bilimci yanına göre geri planda sayılmasının gerçek nedenleri araştırılırken en başta, İran edebiyatına Araplardan geçtikten sonra birçok değişikliğe uğrayan ve Fars malı haline getirilen divan yazma geleneğini düşünmeliyiz. Rubaî ya da dış görünüşçe ona benzeyen kıta yazmanın, bu edebiyat anlayışında ve zevkinde, öteki nazım türleri yanında o kadar benimsenmemiş olduğunu biliyoruz. Tanrıya yakarış (münacat) Peygamberden yardım ve aracılık umma (na't) amacıyla kaleme alınan şiirlerle, büyükleri övmek içın düzülen kaside; aşk, tasavvuf, rintlik ve şarabı işleyen gazel biçimini, Doğu edebiyatı geleneği her zaman ön planda tutmuş; onu öteki biçimlere, dörtlüklere üstün görmüştür.

Ne açık öğücülük, ne de hoyrat bir yericilik havası taşıyan, hele nitelikçe hiç alışılmamış bir nazım türünü dile getiren Hayyam rubaîlerinin, geçmiş yüzyıllar içinde gerekli ilgiyi görmemesinin nedenini, yalnız İran' daki hoşgörüsüzlüğe bağlamak, hele İran'da İslamlığın öteki Müslüman ülkelerdekinden ayrı bir özgürlük sistemi içinde geliştiği bilindiği halde, tersine görüşleri sakız gibi çiğnemek, haksızlıktır.

Ömer Hayyam rubaîlerinin, zamanında tutunmayış nedenini, O'nun, bu işin üstüne pek düşmemiş olmasına, bilime daha çok ağırlık verişine bağlamada, bir ölçüye kadar haklılık payı vardır. Bilimsel çalışmaları sırasında, rubaîlerine zaman zaman ruh dinlendirici bir araç ve ortam olarak bakan Hayyam'ın, bu minik dörtlüklerinin, bir gün dünyayı tutuşturacağını sezebildiği düşünülemez.

Kabuğuna alışılabilen, ama özünden, ruhundan gelme ilk yabancılığı kolay kolay kavranılamayan rubaîlerin geleceğinden, ozanın bile kesin bir umudu olacağı ileri sürülemez. Bu arada Hayyam'ın, rubaîlerini, hiç sanat yapmadan, süs çabasına düşmeden çiziktirivermiş olduğu sanısını da akıldan silmek gerekiyor. Bazı Batı kaynaklarına dayanarak İran'da ve bizde Hayyam'la ilgili olarak yayınlanmış kitapların pek çoğunda, ne yazık ki böyle bir görüşe saplanılmıştır. En güzel sanat eserlerinin, özellikle şiirde; en yalın, en az süslü ve hiç bir çabayı gerektirmeden söylenivermiş eserler olduğu sanısını verdiği doğrudur. Ancak bu sonuca gelebilmek için ozanın bilgi, duygu ve seziş yollarında harcadığı çabayı nasıl görmeyiz? Yalın ve süssüz sandığımız eserler, işe en büyük önemle sarılan ozanlara ilişkin olanlardır. En içtenlikli şiirler, çokluk sanat yalanları ve kutsal uğraşıların sonunda ortaya çıkmış ve hiç uğraşılmamış sanısını uyandıran örneklerdir.

Hayyam, rubaîlerinin bugünkü değerde bir gelecek sağlayacağından elbette umutlu olamazdı. Ama onu, bu zevk alma, dinlenme anlarında yazıldığı söylenen rubaîlerinde, bütün insanoğluna, onun mayasına, toplumların değişmeyen gidişlerine, evrenin temelindeki kuruluşun verdiği sonsuz saşkınlıklara eğilirken, hiç çaba harcamamış, aklına gelenleri söyleyivermiş bir bulvar şairi gibi göstermek, bilimsel bir araştırıcı ve inceleyicinin tutumu değildir...

Kaynak: Rüştü Şardağ, Bütün Yönleriyle Hayyam Rubaileri, Özgür Yayınları, S.21-26.
« Son Düzenleme: Nisan 02, 2008, 10:43:49 Gönderen: leylirumi » Logged
leylirumi
Ziyaretçi
« Yanıtla #14 : Nisan 02, 2008, 10:53:01 »

HAYYAM VE RUBÂÎLERİNİN TÜRK EDEBİYATINA YANSIMALARI*
Prof. Dr. Ahmet MERMER
Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
ÖZET
Bu makalede kendi ve rubâileri değerlendirilmiş olan Ömer Hayyâm, gerek İran, gerekse Dünya edebiyatlarında önemli bir şahsiyettir. Bilim adamlığının yanı sıra şâirliğiyle de enteresan bir kişidir.Rubâî nazım şekli onun adıyla özdeşleşmiştir.
Ömer Hayyâm’ın rubâîleri, hayatın gerçeklerini yansıtan ruh ürperişleridir. Ömer Hayyâm’a isnat ettirilen rubâîlerden dolayı da şiirleri yanlış anlaşılan, yanlış yorumlanan bir şâirdir. Türk Edebiyatında önemli bir yeri olan bu şiir tarzının gelişim çizgisi incelendiğinde tasavvufî konulardaki rubâîlerde Mevlânâ, diğer serbest konularda yazılmış rubâîlerde Hayyâm etkisi görülür. Hayyâm’ın rubâîlerini devam ettiren en önemli Türk şâiri Yahya Kemâl’dir.
ABSTRACT
Ömer Hayyâm who was evaleted himself and his rubâies in this essay, is a precious poet in the worldwide as well as İran’s Literature.As well as his scientific profiency, he is interesting person. Rubâi poem formact identified to with its name.
His rubâies which shows life’s realities are spirit’s shiveries. He was a poet whose poets and himself were misunderstood because of the rubâies which were dedicated to himself. When this kind of poets which is an imp place in Turkish Literature., was alsessed its developmental lane , Mevlânâ’s impact it seen in mystic subjects and Hayyâm’s impact in other rubâies which were written in freestyl is seen. Yayâ Kemâl is the most important Turkish poet makes Ömer Hayyâm’s rubâies goes on.
Anahtar Kelimeler: Ömer Hayyam, Rubâî, Türk Edebiyatı
Key Words: Omer Hayyam, Quatrin, Turkish Literature
Giriş
Büyük milletlerin büyük kültür ve medeniyetlerini doğuran, geliştiren önemli şahsiyetler vardır. Bu büyük şahsiyetlerden biri de Ömer Hayyam’dır. Hayyam, İran’ın kültür, medeniyet ve ilmine hizmet eden, onları Doğu ve Batı’ya tanıtan bir büyük şahsiyettir.
XI. asrın sonu ile XII. asrın başlarında, Selçuklular döneminde yaşamış olan Hayyam; Hey’et, Riyâziye, Tıp, Fıkıh, Lisan ve Tarih sahalarında ilim tahsil etmiştir. Hayyam, tabiat bilgileri de dahil birçok ilim dalında eserler vücuda getirdi. Böylece o, âlimliğiyle tanınır oldu. Hayyam, bu başarılarıyla devrin Selçuk Sultanı Melikşah ve veziri Nizamülmülk’ün sevgisini kazanmış, onların sağladığı imkânlarla çeşitli ilim sahalarında hizmetlerde bulunmuştur. Hayyam, o kadar parlak bir devirde zamanının adı geçen hükümdar ve vezirleriyle ülfet etmiş ve onları methettiği için değil, belki ilmî kudretine, seciyesindeki metanete kendilerini hayran bırakmış olduğu için, itibar sahibi olmuştur.
Biz bu yazımızda Hayyam’ın âlimliği, filozofluğundan ziyâde, şairlik yönü ve bu yönünün Türk edebiyatına akisleri üzerinde durmaya çalışacağız.
Hayam ve Rubâî
Hayyam âlimliği, filozofluğu ve şairliğiyle çok enteresan bir kişidir. Bu enteresanlıklarından biri de şairlik yönüdür. Ömer Hayyam, şairliğini sadece Doğu edebiyatında küçük bir şiir olan rubâîde göstermiştir. Bu bakımdan Hayyam, şairliği hiçbir zaman bir meslek olarak kabul etmiş değildir. Bu şiir şekli, Ömer Hayyam’ın adıyla özdeşleşmiştir. Rubâî ile, hele yalnız onunla şair olmak, şöhret kazanmak pek güçtür. İran edebiyatında rubâîleriyle tanınan ve şöhretini İran’dan bütün dünyaya yayan tek şair Hayyam’dır. Şiir sanatının tek bir nazım şekliyle şair olan Hayyam’ın rubâîlerini değerlendirmeden önce rubâî nedir, nasıl bir tarzdır? Bunlar üzerinde kısaca durmakta fayda vardır.
Gerçekten gerek dış yapısı, gerekse iç örgüsü bakımından rubâînin kendine mahsus bir şekli vardır. Bu, dört satırdan oluşan ve kendine has aruz kalıpları bulunan bir şiirdir. Ahreb ve ahrem adı verilen on ikişerden toplam yirmi dört kalıptan bir veya bir kaçıyla yazılan rubâînin birinci, ikinci ve dördüncü satırları birbiriyle kafiyeli, dördüncü mısraı serbesttir. Ayrıca dört mısraı birbiriyle kafiyeli olanlar da vardır. Bu tip rubâîlere İranlılar terâne adını vermişlerdir.
Rubâînin bir de iç yapısı vardır. O da, başlı başına bir bütün ifâde eden, tek bir düşünce etrafında birleşmiş bir şekildir. Çok defa ince bir düşünce, felsefe ve tasavvufa ait konular, bedbinliğin acılığını hissettirişi rubâîye konu olur. Rubâî, kesin bir fikir bildirir, ama bu daha ziyade hisle ilgili bir kesinliktir. Kısalığı nispetinde derin, derinliği nispetinde benliğimizde kökleşecek kadar yoğun bir şiirdir. Rubâî, klasik şark edebiyatında dikkate değer bir tefekkür manzumesidir. Büyük bir tefekkür konusunu böyle bir söz kalıbı içinde ustalıkla terennüm edebilmek de, rubâîde başarılı olmaktır. Hayli geniş bir tefekkürü, etraflı bir felsefeyi, zengin bir düşünüş heyecanını, çok kere duygunun da, coşkunluklarıyla birleştirerek, yalnız dört mısra içine sığdırıp söylemektir rubâî. Bu şiirlerde âdeta şuuraltımızdaki birikintilerin, elle tutulur şekilde şuura geçtiğini görürüz. Belki bize heyecan verişi de bundandır.
Gerek İran edebiyatında, gerekse Türk edebiyatındaki rubâîlerde başlıca iki büyük tarz dikkati çekiyor: Birincisi, burada isimleri sayılamayacak kadar çok şairin yazdığı tasavvufî rubâiler, ikincisi ise Hayyam’ınkiler ve ona benzeyenlerdir.
Hayyam’ın yaşadığı devir, dinin, tasavvufun ve müspet ilimlerin birbiriyle çarpıştığı bir zamandı. Hayyam, bu hayatın hazzını tam manasıyla duyarak onu şuurlu bir şekilde seviyor, manasız dertler ve mahrumiyetler içinde geçirmeğe gönlü razı olmuyordu.
Devrinin büyük bir filozofu, bir matematik ve bir astronomi âlimi olması, Hayyam’ın rubâîye bir ölçü fikriyle girmesini sağlamıştır. Ölçülü söz söyleme sanatı demek olan edebiyatta, hele şiirde tefekkür, buhran ve heyecanlarını dört mısra içinde, o kadar ustalıkla söyleyebilmesi bu büyük rubâî şairinin edebiyata matematik düşüncesiyle girmesinin neticesidir.
Hayyam’ın rubâîleri gündelik hayatının tam bir ifâdesi değil, ruhundaki ürperişlerin yankılarıdır. O, yaşamanın hazzını kuvvetle duyan bir hakikat arayıcısı, olgun bir filozof, aynı zamanda zarif ve hassas bir insandır. O, serbest fikirli olduğu kadar da, felsefesinde şüpheci sayılmaktan ziyâde latîfe ve nükte yoluyla şikayetçi sayılması doğrudur. İnsana, akla ve irfâna büyük önem verir, düşüncelerini saklamaz.
Hayyam’ın asıl değeri, bu sahada orijinal fikirlere sahip olmaktan ziyâde, bu fikirleri kendine mahsus, derin, zarif ve lirik bir şair duygusu hâline getirmiş bulunmasındandır. O, hayatı sever; tabiatı bütün renkleri ve hazlarıyla görür ve duyar. Dünya tarihinde pek çok büyük sanatkarı harekete getiren “Hayat sevgisi ve ölüm kaygısı” Ömer Hayyam’ın da en esaslı ilham kaynağıdır. Bu bakımdan Hayyâm’ın fikirleri, devrin skolastik ve mistik düşünüşünden ayrılarak dünyanın realist anlayışıyla birleşmektedir.
O, kâinâtın yaratıcısına naz ve sitem eden bir şairdir. Onun nazarında dünya, hayat hep geçici şeylerdir. Fakat hepsi de hoştur. Eğer dünyada insan bütün güzelliklerden zevk alıyorsa bu kendi suçudur. Değerli filozof Ömer Hayyam, Metafiziğe dair yazdığı “El-vücûd, El-Kevn ve’t-teklîf” adlı eserlerinde genellikle şu fikri ileri sürer: “Bir insan için, kendine en yakın ve en mühim incelenecek varlık insandır. Yani kendisidir” der. Bu görüş ve bunun etrafındaki düşünceler, Hayyam’ın rubâîlerinde en çok sözü edilenlerdir.
Derler ki gider cahîme âşık,sarhoş;
Bir söz ki bu, gönlüme gelir pek nâ hoş.
Sarhoş ile âşıksa cehennemlik eğer,
Cennet avucumdur, içi ammâ bomboş.
Ey hilkat u halkın evvel ü âhırı yâr,
İster beni afvet, ister eyle âzâr;
Mihrâbda sensiz arzı tâatdansa
Meyhânede yeğ seninle olmak ber kâr
“O kadar şarap içeyim ki bu şarap kokusu toprak altına girdiğim zaman topraktan intişar etsin. O kadar ki mahmur mezarımın başına gelince benden intişar eden şarap kokusundan harap olacak kadar sarhoş ve berbat olsun.”
“Eğer ben ölürsem beni şarap ile yıkayınız. Telkin verdiğimiz vakitte şaraptan, kadehten bahsediniz. Eğer mahşer günü arkamdan koşacak olursanız, meyhanenin toprağından beni arayıp sorunuz.”


Bunlar ve bunlara benzer rubâîlere bakarak kimi Hayyam’ı zevk-perest ve ayyaş bir şair zannetmiş, kimi hiçbir şeyi itikat etmez bir nihilist olarak tanımış; kimi mülhid ve münkir, kimi de küstah rezil bir kalenderi olarak hükmetmiş; kimi de Avrupa filozoflarından bazılarına benzetmiş, kimi de mükemmel bir sofi olarak telakki etmiştir. Hayyam, şöhretini rubailerine borçlu olsa da, ne yazık ki İranlılar ve batılı araştırmacılar onun değerini anlayamamış, ona isnat ettirilen rubailerle haksız imaj yaratılmıştır. Bu konuda uzun uzadıya münakaşa kapısı açmak, bana göre gereksizdir. Zahmete değecek bir konu değildir. Çünkü bu hükümler Hayyam’ın adına tetkik olunan bir çok rubâîler hakkında doğrudur, lakin Hayyam’ın şahsı ve düşünceleri hakkında hiçbiri doğru kabul edilmemelidir. Çünkü böyle birbirine benzemez, acayip ve bazen de fena halde birbiriyle zıt ve mütenâkız hükümler ilham eden o rubâîlerin, Hayyam tarafından söylenmiş olduğu kabul ve teslim olunmuş bir hakikat değildir. Hayyam’ın hayatı, gayet derli toplu, ilim sahasında otorite sahibi, hatta büyük bir ilim kuruluşunun başında, matematik ve astronomi alanında zamanımıza kadar önemini korumuş eser sahibi, ağır başlı, değerli bir insan olduğunu gösteriyor. Şu hâlde, şiirlerinde geçen şarap bir sembol, kötümserliğe karşı mutluluk, hür insanların düşüncelerini saran bir huzur hissinin timsali sayılmalıdır. O şarap ekseriya-hatta tasavvuftaki mânâsında olmasa dahi- yine ruhu sarhoş eden, hayâlî bir şaraptır. “Bizim bu sarhoşluğumuz kızıl şaraptan değildir; bu şarap bizim sevdamızın kadehinden başka yerde bulunmaz, sen şarabı dökmek için geldin ama, ben ortada şarabı olmayan bir sarhoşum” diyen Mevlânâ bu noktayı çok iyi anlatmıştır. Hayyam’ın rubâîlerinin bir kısmında da rindçe söyleyişler az değildir. Bütün bu görüşlerimiz hayatı, ilmî çalışmaları ve kendisinin kaleminden çıktığını tahmin ettiğimiz bazı rubâîlerine dayanmaktadır. Şair ve yazarların eserlerine ait elde sağlam bir metin olmadığında, onları değerlendirmede birbirine zıt hükümler ve yargıların ortaya çıktığı görülür. Bunun en tipik örneklerinden biri de, Hayyam’dır.
Hayyam’ın yaşadığı dönem ve ondan sonraki zaman diliminde Tasavvufîhayat ve görüşler ağırlıkta olduğu için, Hayyam’ın rubâîleri uzun süre gölgede kalmıştır. Yine aynı taassup ile Hayyam’ı farklı anlama daha XIII. asırda başlamış, Necmüddin Râzî’nin yazdığı Mirsâdü’l-İbâd adlı eserde Hayyam’ı fazla hırpaladığı görülmüştür. Hayyam’ın ölümünden yedi yüz yıldan fazla bir zamandan sonra İngiliz Edward Fitzgerald, Hayyam’ın ruâîlerini toplamıştır. Adı geçen araştırmacı Hayyam’ın rubâîlerini tercüme etmekten ziyade, adeta onları yeniden ibdâ etmiştir. Yakın zamanlardaki araştırmacılar bu araştırmacının eserini esas aldıkları için, anlama/yorumlamada zaman zaman büyük hatalara düşmüşlerdir. Hayyam’ın kendi kaleminden çıkan rubâîler, yaklaşık 120-130 civarında iken kendinden sonra şairin adına isnat edilen pek çok rubâî ile sayıları bine yaklaşmıştır. Bu konuda Tahranlı Profesör Ali Mazaherî de Ömer Hayyam’ın orijinal şaheserinin yanında başka şairler tarafından yazıldığını bir eserinde dile getirmiştir.
Türk Edebiyatına Yansımalar
Türk edebiyatında en eski Türk şiirinin dörtlüklerden meydana gelmesi rubâînin Türk şairleri tarafından kolaylıkla benimsemesine yol açmıştır. Bir araştırmacımızın görüşüne göre Türkçe rubâînin başlangıcı XII. yüzyıla kadar iner. Yüzyıllar boyunca az veya çok bütün şairlerce kullanılmıştır. Rubâî’nin de Anadolu’da öncüsü Mevlânâ’dır. Özellikle rubâîye önem veren şairler Lâmîi, Fuzûlî, Kara Fazlı, Bağdatlı Ruhî ve Azmizâde Haletî, Cevrî, Nâbî, Sâbit, İbrahim Hakkı, Şeyh Gâlib. Osmanlı dönemindeki bu şairler içinde Azmîzâde Hâletî rubâî alanında en büyük ustadır. Cumhuriyet döneminde ise, Yahya Kemal ve Arif Nihat Asya gibi şairler rubâîyi devam ettirenlerdir. Bunlardan tasavvufî ağırlıklı rubâîlerde Mevlânâ, diğer serbest konularda yazılmış rubâîlerde de Hayyam etkisi görülür. Bu şairler içerisinde Hayyam hayranı, onu iyi anlayan ve onun gibi söyleyişlerle rubâî yazan şairimiz Yahya Kemal’dir. Yahya Kemal, bir şiirinde,
“Hayyam imiş hakîkati az çok fısıldayan”
demiştir. Hayyam rubâîlerinin Yahya Kemal çevirisine ait şu üç örneği sunmak istiyoruz:
Esrâr-ı ezel ki saklı senden benden
Bir bilmecedir ne ben habîrim ne de sen
Biz perdenin arkasında söylenmedeyiz
Vaktâki iner ne sen kalırsın ne de ben
Yezdan bizi balçıktan ederken tahmîr
Bizden çıkacak fi’li de etmiş takdîr
Ben hükmüne ma’kûs günâh işlemedim
Dûzahde niçün yakmağı kılsun tedbîr
Rûh anlasa hakkıyle nedir sırr-ı hayât
Anlardı eğer varsa hafâyâ-yı memât
Aklınla bu gün bilmediğin mânâyı
Kabrinde mi idrâk edeceksin heyhât
Hayyam rubâîlerinin Türkçe çevirilerinde Batılı çevirmenlerin yaptığı tutarsızlıklar görülmez. Fakat aynı rubâînin değişik çevirmenler tarafından yapılan çevirilerinde az da olsa farklılıklar göze çarpar. Buna örnek olarak Hayyam’ın bir rubâîsine Feyzullah Sâcid, Hüseyin Dâniş, Rızâ Tevfik ve Âsâf Hâlet Çelebi’nin çevirilerini ayrı ayrı gösterelim:
Dostlar hep birer birer aramızdan gittiler!
Ecelin tekmesiyle çiğnendiler, bittiler!
Hayat sofrasında hep aynı şaraptan içtik;
Lâkin onlar önceden serhoş (olu) gittiler!

“Uygun ve vefâkâr dostlar birer birer elden geçtiler ve ecelin ayağı altında birer birer çiğnenip gittiler. Hayat meclisinde hepimiz aynı şaraptan içtik; lakin, onlar bizden iki üç devre daha evvel kendilerinden geçtiler.”
“Uygun dostlar birer birer elden çıktılar ve ecelin ayağı altında birer birer çğnenip gittiler. Hayat meclisinde hepimiz aynı şaraptan içtik; lakin, onlar bizden iki üç devre (yani kadeh dönümü) evvel kendilerinden geçip sarhoş oldular (yani göçtüler).”
“Uygun ve vefalı dostlar birer birer elden gitti. Ölümün ayakları altında birer birer çiğnenip bu dünyadan göçtüler.Hayat meclisinde hepimiz de aynı şaraptan içmiştik. Onlar bizden bir iki kadeh daha fazla içerek mest oldular.”
Bu örneklerden sonra Hayyam’ın hayatını yazan ve rubâîlerini Türkçeye çeviren edebiyatçılarımızın öncülüğünü yapan başta Muallim Feyzî Efendi olmak üzere onu takip eden yıllarda yayımlanan kitapların yayın yılı sırasına göre yazar adları şöyledir:

Yazarların Adları Rubâî Adedi Baskı Yılı
1.Muallim Feyzî Efendi 100 1910
2.Dr. Abdullah Cevdet Bey 575 1916
3. Köprülü Zâde Fuat Bey …. İkdam Gz.
4. Muhammed Bin Ahmed ... 1925
5. Hüseyin Rıfat Bey 129 1926
6. Hüseyin Dâniş Bey 396 1927
7. Hammâmî Zâde İhsan 130 1928
8. Feyzullah Sâcit Bey 591 1929
9. Rıfat Moralı ... 1931
10. Ahmet Hayat ... 1931
11. İbrahim Alâeddin Gövsa 100 1932
12. Nemci Tarkan …. 1932
13. Rıza Tevfik- Hüseyin Dâniş 397 1933
14. Abdürrahim Zapsu …. 1942
15. Ziya Şâkir …. 1943
16. Rıza Tevfik Bölükbaşı ... 1945
17. Muhyiddin Raif Bey . 1945
18. Orhan Veli Kanık 4 1949
19. Cemil Miroğlu 150 1950
20. Cemal Yeşil 34 1950
21. Asaf Halet Çelebi 400 1954
22. Abdulbâki Gölpınarlı 476 1954
23. Vasfi Mahir Kocatürk 138 1954
24. Ahmet Aymutlu 50 1962
25. A. Kadir 100 1960
26. Rüştü Şardağ 252 1960
27. Hilmi Yücebaş 355 1960
28. Sabahaddin Eyüboğlu 388 1961
29. Yahya Kemal Beyatlı 52 1962
30. Yakup Kenan Necetzade 397 1967
31. H. Necdet Tandoğan … 1986
32. M. Sadık Cennetoğlu 576 1989
Ömer Rıza Doğrul’un Hayyam hakkında yazdığı kitabın baskı tarihi bulunmadığı için sona eklenmiştir.
Hayyam üzerine yapılan yayınların istatistikî bilgilerini göz önüne alırsak, yapılan çalışmaların azımsanmayacak seviyede olduğu dikkati çeker. Onu materyalist anlayışla yorumlayan birkaç eserin dışındaki yaklaşımlar ise, bizim yukarıdaki arz ettiğimiz düşüncelerle örtüşmektedir.
Bu makalemizi rubâî ustası, insanı yargılayan feylozof Hayyam’ın bir rubâîsiyle bitirmek istiyoruz:
“Onlar ki fazl u âdâbın denizleri gibi engindiler; marifet ve irfan yolunda herkesin ışığı gibi idiler. Böyle olduğu halde yine de bu karanlık gecenin dışarısına çıkamadılar; birkaç efsane mırıldanıp tekrar uykuya daldılar…”

KAYNAKLAR
ABDULLAH CEVDET, Rubâiyyât-ı Hayyâm Türkçe Tercümleleri, İstanbul 1926.
AHMET HAYYAT, Rubâiyyat-ı Ömer Hayyâm, İstanbul 1931.
CENNETOĞLU, M.Sâdık, Ömer Hayyâm Büyük Türk Şâiri ve Filozofu, İstanbul 1992.
ÇELEBİ, Asâf Halet, Ömer Hayyâm, Hayatı, Sanatı, Eserleri, İstanbul 1954.
FEYZULLAH SACİT, Hayyâm’ın Rubâîleri ve Manzum Tercümeleri, İstanbul 1929.
FİRÛGÎ, Muhammed Ali, Rubâiyyât-ı Ömer Hayyâm, Tahran 1333.
GÖLPINARLI, Abdülbaki, Rubâiyyât-ı Hakîm Hayyâm, İstanbul 1953.
----------------------, Hayyâm ve Rubâîleri, İstanbul.
GÖVSA, İbrahim Alaattin, Ömer Hayyâm, İstanbul 1932.
HİDÂYET, Sâdık, Hayyâm’ın Terâneleri, trc.Mehmet Kanar, İstanbul 1999.
HÜSEYİN DANİŞ-RIZA TEVFİK, Rubâiyyât-ı Ömer Hayyâm, İstanbul 1340.
KÂDİR A., Bugünün Diliyle Hayyâm, İstanbul 1964.
KOCATÜRK, Vasfi Mahir, Ömer Hayyâm’ın Rubâîleri-Hayat, Ölüm, Aşk ve Şarap Şiirleri, Ankara 1954.
MİNORESKY, V. ‘Ömer Hayyâm’, İslam Ansiklopedisi (MEB), C.IX, İstanbul 1964.
ŞAKİR, Ziya, Selçuklu Saraylarında Ömer Hayyâm’ın Hayat ve Maceraları, İstanbul 1943.
YAHYA KEMAL, Rubâîler, İstanbul 1963.
YÜCEBAŞ, Hilmi, Ömer Hayyâm ve Rubâîleri, İstanbul 1960.
ZAPSU, Abdurrahim, Ömer Hayyâm’a Hücum, İstanbul 1942.

* Bu Metin 14-24 Mayıs tarihleri arasında İran’a yapılan ziyaret esnasında Nişâbur’da Ömer Hayyâm toplantısında sunulmuştur.

Logged
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: