keops
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 27
|
 |
« Yanıtla #2 : Ekim 17, 2009, 10:08:08 » |
|
ŞEHZADENİN HİKÂYESİ
Bir zamanlar, içinde bulunduğumuz şehirde, hayatın en önemli sorununun insanının kendisi olabilmesi ya da olamaması olduğunu keşfetmiş bir şehzade yaşamıştı. Kendi keşfi bütün hayatıydı, bütün hayatı da kendi keşfi. Kısa hayatının bu kısa ifadesini Şehzadenin kendisi yazdırmıştı; hayatının sonuna doğru, keşfinin hikâyesini kaleme aldırmak için bir kâtip tuttuğu zaman. Şehzade söylüyor, Kâtip yazıyordu. O zamanlar, -yüz yıl önce- şehrimiz, sokaklarında milyonlarca işsizin şaşkın tavuklar gibi gezindiği, yokuşlarından çöplerin, köprü altlarından lâğımların aktığı, bacalarından zift renginde kara dumanların fışkırdığı ve otobüs duraklarında bekleyenlerin acımasızca dirsekleştiği bir yer değildi daha. O zamanlar, atlı tramvaylar o kadar yavaş giderdi ki, hareket ederken inip binebilirdiniz, Boğaz vapurları o kadar ağır yol alırdı ki, bazı yolcular bir iskelede iner, ıhlamur, kestane ve çınar ağaçlarının altından güle konuşa öteki iskeleye kadar yürür, iskele kahvesinde bir çay içtikten sonra, ancak yetişen aynı vapura binip yollarına devam ederlerdi. O zamanlar, ceviz ve kestane ağaçları kesilip üzerlerine sünnetçilerin ve terzilerin el ilanları yapıştıracağı elektrik direklerine dönüştürülmemişti daha. Şehrin bittiği yerde, çöplükler ve üzerleri elektrik ve telgraf direkleriyle kaplı kel tepeler değil, kederli ve acımasız padişahların avlandığı ağaçlıklar, yeşillikler ve korular başlardı. Daha sonra şehri saran lâğım borularının, parke taşlı yolların ve apartman binalarının yok edeceği bu yeşil tepelerin birindeki av kasrında, Şehzade, yirmi iki yıl üç ay yaşamıştı. Yazdırmak, Şehzade için, kendisi olabilmenin bir yoluydu. Maun bir masada oturan Kâtibine yazdırırken ancak kendisi olabildiğine inanırdı Şehzade. Gün boyunca kulaklarının içinde işittiği başkalarının seslerinin, kasrının odalarında aşağı yukarı yürürken aklına takılan başkalarının hikâyelerinin yüksek duvarlarla çevrili bahçesinde gezinirken bir türlü etkisinden kurtulamadığı başkalarının düşüncelerinin hakkından ancak Kâtibine yazdırırken gelebilirdi. "İnsanın kendisi olabilmesi için, içinde yalnızca kendi sesini, kendi hikâyelerini, kendi düşüncesini bulabilmesi gerekir!" derdi Şehzade ve Kâtip yazardı. Ama, yazdırırken Şehzadenin içinde yalnızca kendi sesini duyduğu anlamına da gelmezdi bu. Tam tersi, bir hikâye anlatmaya ' başladığı zaman, bir başkasının hikâyesini düşündüğünü; tam kendi düşüncesini geliştireceği sırada, bir başkasının söylediği başka bir düşünceye takıldığını; tam kendi öfkesine kapılmışken, bir başkasının öfkesini de içinde duyduğunu bilirdi Şehzade. Ama insanın, içinde duyduğu bu seslere karşı sesler çıkarak, hikâyelere karşı başka hikâyeler uydurarak, Şehzadenin deyişiyle, "başkalarının hırıltılanyla boğuşa boğuşa," ancak kendi sesini yakalayabileceğini de bilirdi. Yazdırmanın, bu kavganın kendi lehine sonuçlanacağı bir savaş alanı olduğunu düşünürdü. Şehzade, bu savaş alanında, düşüncelerle, hikâyelerle, kelimelerle boğuşurken, kasrının odalarında aşağı yukarı dolaşır, bir merdivenden yukarı çıkarken söylediği cümleyi, çıkan merdivenin başladığı yere inen öteki merdivenden inerken değiştirir, sonra yeniden, ilk merdivenden yukarı çıkarken ya da Kâtibin masasının tam karşısındaki divanına oturmuşken ya da uzanmışken yazdırdığı cümleyi Kâtibine tekrarlattırırdı. "Oku bakalım," derdi Şehzade ve Kâtip, efendisinin yazdırdığı son cümleleri tekdüze bir sesle okurdu: "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, bu topraklarda, bu lanetlenmiş topraklarda, insanın kendisinin olabilmesinin en önemli sorun olduğunu, bu sorun gereğince çözülmedikçe, hepimizin yıkıntıya, yenilgiye, köleliğe mahkûm olduğumuzu bilirdi. Kendisi olabilmenin bir yolunu bulamamış bütün kavimler köleliğe, bütün soylar soysuzluğa, bütün milletler yokluğa, hiçliğe, hiçliğe mahkûmdur derdi, Osman Celâlettin Efendi." "Hiçliğe, iki değil üç kere yazılacak!" derdi Şehzade, merdivenlerden aşağı inerken ya da yukarı çıkarken ya da kâtibin masasının çevresinde dönerken. Bunu öyle bir sesle ve tavırla söylerdi ki, daha söyler söylemez çocukluğunda, ilk gençliğinde kendisine Fransızca öğreten Fransız Fransuva Efendinin 'dikte' dersinde takındığı tavırları, attığı öfkeli adımlan, hatta çıkardığı öğretici sesi taklit ettiğine inanır ve bir anda bütün 'zihinsel faaliyetini durduran', 'hayâl gücünün bütün renklerini solduran' bir buhrana kapılırdı. Bu buhranlara alışık olan Kâtip, yılların verdiği deneyle kalemini elinden bırakır, yüzüne bir maske takar gibi geçirdiği donuk, anlamsız ve boş bir ifadeyle 'kendim olamıyorum' nöbetinin ve öfkesinin bitmesini beklerdi. Şehzade Osman Celâlettin Efendinin çocukluk ve gençlik yıllarının anıları çelişkiliydi. Kâtip, Osmanlı Hanedanının İstanbul'daki saraylarında, kasırlarında ve konaklarında geçen eğlenceli, neşeli ve hareketli bir çocukluğun ve gençliğin mutluluk sahnelerini bir zamanlar çok sık yazdığını hatırlıyordu, ama onlar eski defterlerde kalmıştı artık. "Annem Nurucihan Kadın Efendi, en sevdiği karısı ve gözdesi olduğu için, babam Sultan Abdülmecit Han, otuz çocuğu içinde en çok beni severdi," diye açıklamıştı yıllar önce bir seferinde Şehzade ve: "Otuz çocuğu içinde babam Sultan Abdülmecit Han en çok beni sevdiği için, ikinci karısı annem Nurucihan Kadın Efendi, hareminin gözdesiydi," demişti bir başka seferinde gene yıllar önce bu mutluluk sahnelerini yazdırırken. Dolmabahçe Sarayının harem dairesinin kapılarını aça kapaya, merdivenlerinden ikişer ikişer atlaya atlaya kendisini kovalayan ağabeyi Reşat'tan kaçarken küçük Şehzadenin kapıyı suratına kapadığı zenci harem ağasının bayıldığını yazmıştı Kâtip. On dört yaşındaki ablası Münire Sultanın, kırk beş yaşındaki dangalak bir paşaya verildiği günün gecesinde, sevimli küçük kardeşini kucağına alıp ağlayarak, yalnızca ondan, ondan uzak düşeceği için üzüldüğünü söylediğini ve Şehzadenin beyaz yakasının ablanın gözyaşlarıyla sırılsıklam olduğunu yazmıştı Kâtip. Kırım Harbi yüzünden İstanbul'a gelen İngiliz ve Fransızlar şerefine verilen bir eğlencede annesinin izniyle on bir yaşındaki bir İngiliz kızıyla dansetmekten başka içinde şimendiferlerin, penguenlerin ve korsanların resmedildiği bir kitabın sayfalarına Şehzadenin gene aynı kızla birlikte uzun uzun baktığını yazmıştı Kâtip. Babaannesi Bezmiâlenı Sultanın adının bir gemiye verilmesi yüzünden yapılan törende, Şehzadenin tam iki okka güllü ve fıstıklı lokumu yiyerek kazandığı iddiadan sonra, aptal ağabeyinin ensesine şaplak vurduğunu yazmıştı Kâtip. Ağabeyleri ve ablalarıyla hep birlikte saray arabasıyla gittikleri bir Beyoğlu mağazasında onca mendil, kolonya şişesi, yelpaze, eldiven, şemsiye ve şapka dururken, tiyatro oyunlarında kullanırız, diye ala ala, tezgâhtar çocuğun üzerindeki önlüğü çıkartıp satın aldıkları sarayda işitilince cezalandırıldıklarını yazmıştı Kâtip. Şehzadenin çocukluk ve ilk gençliğinde, her şeyi, doktorları, İngiliz Sefirini, pencerenin önünden geçen gemileri, sadrazamları, gıcırdayan kapıların ve harem ağalarının cırlak seslerini, babasını, at arabalarını, yağmurun pencerelere vuruşunu, kitaplarda okuduklarını, babasının cenazesi arkasından ağlayanları, dalgaları ve piyano hocası İtalyan Guateli Paşayı taklit ettiğini yazmıştı Kâtip ve Şehzade daha sonraki yıllarda her anlatışında aynı ayrıntılarla, ama öfke ve nefret sözleriyle hatırlayacağı bu anıların hep, pastalar, şekerler, aynalar, müzik kutuları ve bol bol oyuncak ve bol bol kitap ve yediden yetmişe düzinelerle kadın ve kız tarafından kendisine verilen öpücüklerle, öpücüklerle birlikte düşünülmesi gerektiğini söylemişti. Daha sonra, bir kâtip tutup kendi geçmişi ve düşüncelerini yazdırdığı zamanlarda, bu mutluluk yılları için, "Çocukluğumun mutluluk yılları çok uzun sürdü," diyecekti Şehzade. "Çocukluğumun budala mutluluğu o kadar uzun sürdü ki, tam yirmi dokuz yaşına kadar budala ve mutlu bir çocuk olarak yaşadım. Tahta oturtacağı bir şehzadeye yirmi dokuz yaşına kadar budala ve mutlu bir çocuk hayatı sürdürtebilen bir imparatorluk, tabii ki yıkılmaya dağılmaya, yok olmaya mahkûmdur." Yirmi dokuz yaşına kadar Şehzade taht nöbetinde beşinci olan her şehzadenin yapacağı kadar eğlenmiş, kadınlarla sevişmiş, kitaplar okumuş, mülk ve eşya edinmiş, müzik ve resimle yüzeysel olarak ilgilenip daha da yüzeysel olarak askerliğe merak sarmış, evlenmiş, ikisi erkek üç çocuk sahibi olmuş ve herkes gibi dostlar ve düşmanlar edinmişti. Daha sonra, "Bütün bu yükten, bu eşyalardan ve kadınlardan, dostlardan ve budala düşüncelerimden kurtulmak için yirmi dokuz yaşıma gelmem gerekiyormuş demek," diye yazdıracaktı Şehzade. Yirmi dokuz yaşındayken hiç beklenmedik bazı tarihi gelişmeler sonucu bir anda taht nöbetinde sırası beşincilikten, üçüncülüğe çıkıvermişti. Ama, Şehzadeye göre, olayların "hiç beklenmedik," olduğunu budalalar söylerdi hep; çünkü düşünceleri ve iradesi kadar ruhu da çürümüş olan amcası Sultan Abdülaziz'in hasta olup ölmesinden ve onun yerine geçen büyük ağabeyinin de kısa bir süre sonra delirmesi üzerine tahttan indirilmesinden doğal bir gelişme düşünülemezdi. Bunu yazdırdıktan sonra, kasrının merdivenlerini çıkarken, tahta oturan ağabeyi Abdülhamit'in de, en büyük ağabeyi kadar deli olduğunu söylerdi Şehzade ve öteki kanattan merdivenleri inerken de taht sırası kendisinden önce olan ve bir başka konakta kendisi gibi tahta oturmayı bekleyen öteki şehzadenin de, öbür ağabeylerinden daha da deli olduğunu, belki de bininci kere yazdırır ve Kâtip bu tehlikeli sözleri, bininci kere yazdıktan sonra, Şehzadenin ağabeylerinin neden delirdiklerine, neden delirmek zorunda olduklarına, Osmanlı şehzadelerinin neden delirmekten başka bir şey yapamayacaklarına ilişkin açıklamaları yazardı sabırla. Çünkü bütün hayatı boyunca bir imparatorluğun tahtına oturmayı bekleyerek yaşayan herhangi biri delirmeye mahkûmdu zaten; çünkü aynı düşlerle bekleyen ağabeylerinin delirdiğini gören herhangi biri, zaten delirmek-delirmemek açmazına sıkışacağı için delirmek zorundaydı ; çünkü insan delirmek istediği için değil, delirmek istemediği ve bunu sorun ettiği için delirirdi; çünkü atalarının, büyük büyükbabalarının tahta oturur oturmaz öbür kardeşlerini nasıl boğdurarak öldürdüğünü, bütün o bekleyiş yıllarında bir kerecik olsun düşünen her şehzade, delirmeden yaşayamazdı artık; çünkü dedelerinden Üçüncü Mehmet'in, Padişah olur olmaz, aralarında meme çocukları da olan on dokuz kardeşini tek tek nasıl idam ettirdiğini herhangi bir tarih kitabından okuyan ve tahtına oturacağı devletin tarihini bilmek zorunda olduğu için, kardeşlerini bir bir öldüren padişahların hikâyelerini okumak zorunda olan her şehzade delirmeye mahkûmdu; çünkü sonu zehirlenmek, boğulmak, intihar kisvesi verilerek öldürülmek olan dayanılmaz bekleyişin bir yerinde, delirmek "ben yarıştan çekiliyorum," anlamına geleceği için, ölümü bekler gibi tahtı bekleyen bütün şehzadelerin en kolay kaçış yolu ve en derin ve en gizli istekleriydi de; çünkü kendisini denetleyen Padişahın muhbirlerinden ve bu muhbir ağını delerek şehzadeye ulaşan aşağılık politikacıların kumpaslarından ve tuzaklarından ve bütün o dayanılmaz taht hayâllerinden kurtulabilmek için iyi bir fırsattı delirmek; çünkü tahtına oturmayı düşlediği imparatorluğun haritasına bir göz atan her şehzade, yakın bir zamanda sorumluluğunu üzerine alacağı ve kendi, evet, yalnızca kendi buyruklarıyla yöneteceği memleketlerin ne kadar geniş, ne kadar sınırsız, ne kadar uçsuz bucaksız olduğunu her kavrayışında deliliğin eşiğine gelmek zorundaydı ve bu sınırsızlık duygusunu hissetmeyen her şehzade de bir gün bütün sorumluluğunu yükleneceği imparatorluğun büyüklüğünü kavrayamadığı için zaten deli sayılmalıydı. Sayıp döktüğü bu delirme nedenlerinin tam bu noktasında "Ben," derdi Şehzade Osman Celâlettin Efendi, "Osmanlı İmparatorluğu"nu yöneten bütün o budalalardan, çılgınlardan, ahmaklardan daha aklı başında biriysem bugün, bunun nedeni de işte bu çılgınca sınırsızlık duygusudur! Bir gün omuzlarıma alacağım sorumluluğun sınırsızlığını düşünmek, öteki iradesizler, güçsüzler, zavallılar gibi beni delirtmedi, hayır; tam tersine, bu duyguyu dikkatle düşünmek beni kendime getirdi; bu duyguyu dikkatle, bütün iradem ve kararlılığımla denetimim altına aldığım için ben hayatın en önemli sorununun insanın kendisi olabilmesi ya da olamaması olduğunu keşfettim." Taht nöbetinde beşincilikten üçüncülüğe çıkar çıkmaz kendini okumaya vermişti. Bir gün tahta geçmeyi bir mucize olarak görmeyen her şehzadenin kendisini yetiştirmesi gerektiğini düşünüyor, bunun da okumakla başarılacağına iyimserlikle inanıyordu. Hırsla okuduğu, sayfalarını yutar gibi çevirdiği her kitaptan ileriye dönük 'yararlı düşünceler' çıkardığı, bu düşünceleri kısa bir zaman içinde geleceğin mutlu Osmanlı Devletinde gerçekleştirmenin hayâllerini tutkuyla kurduğu ve delirmemek için sarıldığı bu hayâllere inanabilmek, eski budala ve çocuksu hayatını hatırlatan her şeyden bir an önce kurtulmak istediği için, karısını, çocuklarını, eski eşyalarını ve alışkanlıklarım Boğaz kıyısındaki yalısında bırakarak, içinde yirmi iki yıl üç ay yaşayacağı küçük bir av kasrına taşınmıştı. Yüz yıl sonra, parkeyle kaplı tramvay yollarıyla, çeşitli Batı üsluplarının taklidiyle yapılmış korkutucu ve karanlık apartmanlarla, kız ve erkek liseleri, bir karakol ve bir cami ve elbiseci, çiçekçi, halıcı ve kuru temizlemeci dükkânlarıyla dolacak bir tepedeydi av kasrı. Şehzadenin kendini dışardaki hayatın budalalıklarından korumak için ve Padişahın da bu tehlikeli kardeşi daha sıkı gözaltında tutabilmek için ördürdüğü duvarların arkasından bir yüzyıl sonra, dallarına kara telefon kabloları sarılacak ve gövdesine çıplak kadın resimli dergiler mandallanacak iri kestane ve çınar ağaçlan gözükürdü. Yüzyıl sonra bile, tepeyi terketmeyecek çılgın karga sürülerinin çığlıklarından başka kasırda duyulan tek ses, rüzgarın denize doğru estiği günlerde, karşı tepelerdeki kışlalardan gelen talim ve müzik gürültüsüydü. Şehzade, kasırda geçirdiği ilk altı yılın, hayatının en mutlu dönemi olduğunu defalarca yazdırmıştı. "Çünkü o dönem yalnızca okumuştum," derdi Şehzade. "Çünkü yalnızca okuduklarımın hayâlini kurmuştum. Çünkü o altı yılda yalnızca okuduğum yazarların düşünceleri ve sesleriyle yaşamıştım." Ve eklerdi: "Ama kendim de hiç olamamıştım, o altı yıl boyunca." Şehzade, bu altı mutlu yılı acı ve özlemle her hatırlayışında, "Ben, ben değildim ve belki bu yüzden de mutluydum, ama bir Padişahın görevi mutlu olmak değil kendisi olabilmektir!" diye yazdırır, sonra kâtibinin defterlere belki binlerce kere yazdığı öteki cümleyi de söylerdi. "Yalnızca Padişahların değil, herkesin görevidir kendisi olmak, herkesin." "Hayatımın en büyük keşfi ve amacı," dediği bu gerçeği, Şehzade, o altı yılın sonuna doğru bir gece açık seçik hissettiğini yazdırmıştı: "O mutlu gecelerimde sık sık yaptığım gibi, gene hayâlimde Osmanlı tahtına oturmuş, bir devlet sorununu çözmek için hayalimdeki bir budalayı öfkeyle azarlıyordum. Voltaire'in de dediği gibi, diye azarlamışüm ki, hayalimdeki bu budalayı, birden içine düştüğüm durumu hissederek dondum. Hayâlimde otuz beşinci padişah olarak Osmanlı tahtına oturur olarak gördüğüm kişi, ben değildim de, sanki Voltaire idi, ben değildim de, sanki Voltaire'i taklit eden biriydi bu kişi. Milyonlarca ve milyonlarca kulun hayatına hükmedecek, haritada uçsuz bucaksız ve sınırsız gözüken memleketleri yönetecek padişahın kendisi değil de bir başkası olmasının dehşetini ilk o anda farkettim." Daha sonraki öfke buhranlarında, Şehzade, bu gerçeği ilk farkettiği an'a ilişkin başka bazı hikâyeler de anlatmıştı, ama kâtip, keşif anının hep aynı sezgi çevresinde toplandığını biliyordu. Milyonlarca kişinin hayatına hükmedecek bir padişahın aklında başkalarının cümlelerinin gezinmesi doğru muydu? Bir gün dünyanın en büyük imparatorluklarından birini yönetecek bir şehzadenin yalnızca, yalnızca kendi iradesiyle hareket etmesi gerekmez miydi? Kafasında başkalarının düşüncelirini hiç bitmeyen karabasanlar gibi gezdiren kişi bir padişah mı sayılmalıydı yoksa bir gölge mi? "Bir gölge değil, gerçek bir padişah bir başkası değil, kendim olmam gerektiğini anladıktan sonra; yalnız o altı yıl boyunca değil, bütün hayatım boyunca okuduğum kitaplardan kurtulmam gerektiğine karar verdim," derdi Şehzade, hayatının bundan sonraki on yılını hikâye etmeye başladığında. "Bir başkası değil, yalnızca kendim olabilmek için, bütün o kitaplardan, bütün o yazarlardan, bütün o hikâyelerden, bütün o seslerden kurtulmak zorundaydım. Bu on yılımı aldı." Böylece, Şehzade, kâtibine, kendisini etkileyen kitaplardan nasıl kurtulduğunu tek tek yazdırmaya başlardı. Şehzadenin, kasrındaki bütün Voltaire ciltlerini yaktığını, çünkü bu yazarı okudukça, bu yazarı hatırladıkça kendisinden daha zeki, hazırcevap, dinsiz ve şakacı bir Fransız olduğunu, ama kendisi olamadığını yazardı Kâtip. Schopenhauer ciltlerinin kasırdan uzaklaştırıldıklarını, çünkü bu ciltler yüzünden Şehzadenin kendini iradesi üzerine saatlerce, günlerce düşünen biriyle özdeşleştirdiğini ve en sonunda özdeşleştiği bu kötümser kişinin bir gün Osmanlı tahtına oturacak şehzade değil, Alman filozofun ta kendisi olduğunu yazardı Kâtip. Her biri ne masraflar edilerek getirtilen Rousseau ciltleri de, Şehzadeyi, kendini suçüstü yakalamaya çalışan bir vahşi kişiye dönüştürdüğü için parçalanarak kasırdan uzaklaştırılmıştı. "Bütün o Fransız düşünürlerini, Deltour'u, De Passet'yi, dünyanın akılla anlaşılabilir bir yer olduğunu hikâye eden Morelli'yi ve bunun tam tersini yazan Brichot'yu da yaktırdım, çünkü onları okudukça kendimi olmam gerektiği gibi, geleceğin bir padişahı olarak değil, kendinden önceki düşünürlerin saçma gözlemlerini çürütmeye çalışan alaycı, polemikçi bir profesör olarak görüyordum," derdi Şehzade. Binbir Gece Masallarını yaktırmıştı, çünkü bu kitap yüzünden kendini özdeşleştirdiği tebdil gezen padişahlar, Şehzadenin olması gereken padişahlar değildi artık. 'Macbeth'i yaktırmıştı, çünkü onu her okuyuşunda taht için elini kana bulamaya hazır bir korkak ve iradesiz olarak görüyordu kendini ve daha kötüsü o kişi olmaktan utanacağına, şiirsel bir gurur da duyuyordu bundan. Mevlâna'nın 'Mesnevi'sini kasırdan uzaklaştırmıştı, çünkü bu darmadağınık kitabın hikâyeleri arasında her dağılışında, dağınık hikâyelerin hayatın özü olduğuna iyimserlikle inanan bir abdalla özdeşleştiriyordu kendini. "Şeyh Galip'i, onu okudukça kendimi hüzünlü bir âşık olarak gördüğüm için yaktım," diye açıklardı Şehzade. "Bottfolio'yu ise onu okudukça kendimi Doğulu olmak isteyen bir Batılı olarak gördüğüm için ve İbn Zerhani'yi ise, onu okudukça kendimi Batılı olmak isteyen bir Doğulu olarak gördüğüm için yaktırdım, çünkü ne Doğulu, ne Batılı, ne tutkulu, ne deli, ne maceracı, ne de kitaplardan çıkmış herhangi biri olarak görmek istiyordum kendimi." Bu sözlerden sonra, Kâtibin altı yıl boyunca, nice deftere sayısız kereler tekrarlaya tekrarlaya yazdığı o nakaratı tutkuyla tekrarlardı Şehzade: "Yalnızca kendim olmak istiyordum, yalnızca kendim olmak istiyordum, kendim olmak istiyordum yalnızca." Ama kolay bir iş olmadığını biliyordu bunun. Bir dizi kitaptan kurtulduktan ve bu kitapların yıllarca anlatmaya devam ettiği hikâyelerin sesini en sonunda işitmez olduktan sonra, aklının içindeki sessizlik o kadar dayanılmaz gelirdi ki Şehzadeye, istemeye istemeye adamlarından birini yeni kitaplar almaya şehire yollardı. Paketlerinden çıkarır çıkarmaz yutar gibi okuduğu bu kitapların yazarlarıyla alay ederdi önce; sonra kitapları öfkeyle ve törenle yakar, ama seslerini içinde hâlâ duymaya devam ettiği ve yazarlarını ister istemez taklit ettiği için, onlardan ancak başka kitaplar okursa kurtulacağına karar vererek, çiviyi ancak çivinin sökeceğini acıyla hissederek, adamını gene onu dört gözle bekleyen Beyoğlu'ndaki yabancı kitapçılara, Babıâli'ye yollardı. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, kendisi olabilmeye karar verdikten sonra, kitaplarla tam ön yıl savaşmıştır," diye yazmıştı bir gün Kâtip ve Şehzade, "'savaşmıştır' değil, 'boğuşmuştur' yaz!" diye düzeltmişti. Şehzade Osman Celâlettin Efendi, on yıl kitaplarla, kitapların içinde duyurduğu seslerle boğuştuktan sonra, ancak kendi hikâyelerini, kendi sesini o kitapların sesine karşı yükselterek kendisi olabileceğini anlamış ve kendine bir kâtip tutmuştu. "Bu on yıl içinde, yalnız kitaplarla, hikâyelerle değil, kendisini kendisi olmaktan alıkoyduğunu anladığı her şeyle boğuşmuştur Şehzade Osman Celâlettin Efendi," diye merdivenlerin tepesinden bağırarak eklerdi Şehzade ve Kâtip binlerce kere tekrarlanmasına rağmen, binbirinci kere de, tıpkı birinci kere söylendiği inanç ve heyecanla dile getirilen bu cümleyi ve aynı kararlılıkla onu izleyen öteki cümleleri dikkatle yazardı. Şehzadenin bu on yıl boyunca yalnız kitaplarla değil, kitaplar kadar kendisini etkileyen çevresindeki eşyalarla da boğuştuğunu yazmıştı Kâtip. Çünkü bütün o mobilyalar, masalar, koltuklar, sehpalar, insana gerekli gereksiz huzursuzluk ya da huzur vererek onu konu dışına çıkarıyordu; çünkü bütün o küllükler ve şamdanlara bakışları takıldığı için kendisini kendisi yapacak düşünceyi yoğunlaştıramıyordu Şehzade; çünkü duvarlardaki yağlıboyalar, sehpalardaki vazolar ve divanların üzerindeki* pufpuf yastıklar Şehzadeyi hiç istemediği ruh hallerine çekiyordu; çünkü bütün o saatler, kâseler, kalemler ve eski sandalyeler Şehzadeyi kendisi olmaktan alıkoyan çağrışımlar ve anılarla yüklüydü. Kâtip, Şehzadenin kimini kırarak, kimini yakarak, kimini de atarak gözünün önünden uzaklaştırdığı eşyalardan başka, bu on yıl boyunca, kendisini hep bir başka biri yapan anılarla da boğuştuğunu yazmıştı. "Geçmişimde kalmış, küçük, önemsiz basit bir ayrıntıyı, yıllar sonra, beni öldürmek isteyen acımasız bir katil gibi, anlaşılmaz bir intikamı yıllarca kovalamış bir çılgın gibi, birden düşüncelerimin ve hayâllerimin orta yerinde bulmak aklımı başımdan alıyor,1.' derdi Şehzade. Çünkü Osmanlı tahtına oturduktan sonra milyonlarca, milyonlarca zavallının hayatım düşünmesi gereken bir kişinin, düşüncesinin orta yerinde birdenbire çocukluğunda yediği bir kâse çileği ya da beş para etmez bir harem ağasının saçmasapan bir sözünü bulması dehşet verici bir şeydi. Kendisi olması, yalnızca kendi düşünceleriyle, kendi iradesi ve kararlılığının sonuçlarıyla dopdolu olması gereken bir padişah, hayır, yalnızca padişah değil, herkes, kendisini kendisi olmaktan alıkoyan anıların gelişigüzel ve keyfi müziğine karşı koymalıydı. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, düşüncelerinin ve kendi iradesinin saflığını bozan anılarıyla boğuşmak için kasrındaki bütün koku kaynaklarını kurutmuş, tanıdığı bütün eşyaları ve elbiseleri yok etmiş, müzik denen uyuşturucu sanatla ve hiç çalmadığı beyaz piyanosuyla ilişkisini kesmiş ve kasrının bütün odalarını beyaza boyatmıştı," diye yazmıştı bir keresinde Kâtip. "Ama hepsinden beteri, bütün anılardan, eşyalardan ve kitaplardan daha çekilmez olanı insanlardır," diye eklerdi Şehzade, hâlâ atmadığı bir divanın üzerine uzanıp Kâtibine yazdırdıklarını okuttuktan sonra. Çeşit çeşittiler: Olmadık vakitlerde, en istenmedik zamanlarda kapılardan bacalardan girerler, iğrenç dedikodular, beş para etmez söylentiler taşırlardı. İyilik etmek isterlerken yalnızca insanın huzurunu kaçırırlardı. Sevgileri, rahatlatıcı olmaktan çok boğucuydu. Bir düşünceleri olduğunu kanıtlamak için konuşurlardı. İlginç bir kişi olduklarına sizi inandırabilmek için hikâyeler anlatırlardı. Sizi sevdiklerini göstermek için huzurunuzu kaçırırlardı. Bunlar da önemli değildi belki, ama kendisi olmak için can atan, yalnızca kendi düşünceleriyle başbaşa kalmak isteyen Şehzade, bu budalaların, bu gereksiz, tutkusuz, sıradan dedikoducuların her ziyaretinden sonra, uzun bir süre kendisi olamadığını hissederdi. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, bir insanın kendisi olmasına en büyük engelin çevresindeki öteki insanlar olduğunu düşünürdü," diye yazmıştı bir seferinde Kâtip. "İnsanların en büyük zevkinin, öteki insanları kendilerine benzetmek," olduğunu yazmıştı bir başka seferinde Kâtip. Şehzadenin en büyük korkusunun, ileride, tahta'oturduğu gün, bu insanlarla ilişki kurma zorunluluğu olduğunu da yazmıştı. "Acıklı ve sefil ve zavallı olanlara acıdığı için etkilenir insan," derdi Şehzade. "Sıradan ve özelliksiz olanlardan, biz de sonunda onlarla birlikte sıradan ve özelliksiz olmaya başladığımız için etkileniriz," derdi Şehzade. Bir kişilikleri olanlardan, saygıyı hak edenlerden de, farkında olmadan onları taklit etmeye başladığımız için etkileniriz ve en tehlikelileri de aslında bu sonunculardır," derdi Şehzade. "Ama hepsini, hepsini çevremden uzaklaştırdığımı yaz! Bütün bu mücadeleyi, yalnız kendim için değil, yalnız kendim olabilmek için değil, milyonlarca insanın kurtuluşu için verdiğimi de yaz!" Çünkü, hiç kimseden etkilenmemek için verdiği o 'inanılmaz varlık yokluk savaşı'nın on altıncı yılında, alıştığı eşyalarla, sevdiği kokularla, etkilendiği kitaplarla boğuştuğu gecelerin birinde, pencerelerinin 'Batılılaşmış' pancurları arasından geniş bahçeyi kaplayan karı ve ayışığını seyrettiği bir akşam, Şehzade, vermekte olduğu savaşın aslında kendi savaşı değil, yıkılmakta olan Osmanlı Devletine kaderleri bağlanmış milyonlarca talihsizin savaşı olduğunu anlamıştı. Kâtibinin, Şehzadenin hayatının son altı yılında, belki de onbinlerce defa defterlere yazdığı gibi, "kendileri olamayan bütün kavimler, bir ötekini taklit eden bütün uygarlıklar, başkalarının hikayeleriyle mutlu olabilen bütün milletler" yıkılmaya, yok olmaya, unutulmaya mahkûmdular çünkü. Böylece, kasrına çekilip tahta oturmayı beklediği yılların on altıncısında, içinde duyduğu hikâyelere karşı ancak ve ancak kendi hikâyelerinin sesini yükselterek savaşacağını anladığı günlerde, kendine bir kâtip tutmak üzere olduğu sıralarda Şehzade, on altı yıldır kişisel ve ruhsal bir deney olarak yaşadığı mücadelenin, aslında "tarihsel bir ölüm kalım mücadelesi", "ancak binlerce yılda bir görülen bir kabuk değiştirme-değiştirmeme kavgasının son aşaması", "yüzyıllar sonra, tarihçilerin haklı olarak bir dönüm noktası olarak değerlendirecekleri bir gelişimin en önemli tarihsel durağı" olduğunu anladı. Karla kaplı bahçenin üzerinde, sonsuzluk zamanının genişliğini ve korkutuculuğunu hatırlatarak ayın parladığı geceden bir süre sonra, kendine tuttuğu yaşlı, sadık ve sabırlı bir kâtibi her sabah divanının karşısında maun bir masaya oturtup ona kendi hikâyesini, kendi keşfini anlatmaya başladığı günlerde Şehzade, hikâyesindeki bu "son derece önemli tarihsel boyutu" aslında yıllar yıllar önce de keşfetmiş olduğunu da hatırlayacaktı: İstanbul sokaklarının, her geçen gün, varolmayan bir yabancı ülkenin hayâli şehrini taklit ederek değiştiğini, kasrına kapanmadan önce kendi gözleriyle görmemiş miydi? Bu sokakları dolduran talihsizlerin ve mutsuzların kendi kılık ve kıyafetlerini Batılı gezginlerden gördüklerine bakarak, ellerine geçirdikleri yabancı fotoğrafları inceleyerek değiştirdiklerini bilmiyor muydu? Geceleri, kenar mahallelerdeki kahvelerinde sobanın çevresinde toplanan hüzünlülerin, birbirlerine babadan kalma kendi masallarını anlatacaklarına, ikinci sınıf köşe yazarlarının kahramanlarının adlarını müslümanlaştırarak Üç'Silâhşörler'den ve Monte Kristo'dan apartıp yazdıkları süprüntüleri gazetelerden birbirlerine okuduklarını kendisi de işitmemiş miydi? Dahası, kendisi de, bir zamanlar, vakti daha kolay geçiriyor diye, bu rezillikleri kitap halinde yayımlayan Ermeni kitapçılara ayağını alıştırmamış mıydı? Kasrına kapanacak kararlılık ve iradeyi göstermeden önce, bütün bu mutsuzlar, acıklılar ve talihsizlerle birlikte sürüklendiği sıradanlığm içinde, Şehzade de, kendi yüzünün eski esrarlı anlamının, tıpkı bu mutsuzların başına geldiği gibi, yavaş yavaş kaybolduğunu aynaya her bakışında hissetmez miydi? "Evet, hissederdi," diye yazardı Kâtip, bu soruların her birinden sonra, Şehzadenin böyle yazılmasını istediğini bildiği için. "Evet, Şehzade yüzünün de değiştiğini hissederdi." Kâtiple çalışmaya başladıklarının -yaptıkları işe 'çalışmak'-derdi Şehzade - ikinci yılı dolmadan, Şehzade, çocukluğunda taklit ettiği cins cins vapurların çıkardığı seslerden, yediği lokumlara, kırk yedi yıllık hayatında gördüğü bütün kâbuslardan okuduğu bütün kitaplara, en sevdiği elbiselerinden en sevmediklerine, geçirdiği hastalıklardan bildiği hayvan türlerine ilişkin her şeyi kâtibine yazdırmış ve sık sık tekrarladığı deyişle: "Her cümlesini, Ker kelimesini keşfettiği büyük gerçeğin ışığında değerlendirerek," yapmıştı bunu. Her sabah Kâtip maun masasında, Şehzade de bu masanın karşısındaki divanda ya da çevresindeki yürüyüş alanında ya da bu yürüyüş alanından yukarı kata yükselen ya da yukarı kattan aşağıya inen merdivenlerde yerini aldığında, ikisi de Şehzade'nin yazdıracak yeni bir hikâyesi olmadığını bilirlerdi belki. Ama ikisinin de aradıkları bu sessizlikti. Çünkü, "Ancak, anlatacak hiçbir şeyi kalmadığında insan kendisi olmaya iyice yaklaşmış demektir," derdi Şehzade. "Ancak, insan anlattığı şeylerin tükendiğine, bütün hatıraların, kitapların, hikâyelerin ve hafızanın sustuğuna ilişkin o derin sessizliği içinde duyduktan sonradır ki, kendi ruhunun derinliklerinden, kendi benliğinin sonsuz ve karanlık lâbirentlerinden kendisini kendisi yapacak kendi gerçek sesinin yükselişine tanık olabilir." Dipsiz bir masal kuyusunun içinden, derinden bir yerden bu sesin ağır ağır yükselişini bekledikleri günlerin birinde, Şehzade o zamana kadar "en tehlikeli konu" diyerek pek az değindiği kadınlar ve aşk konusuna girdi. Altı aya yakın bir süre eski aşklarını, aşk sayılamayacak ilişkilerini, bir ikisi hariç hepsini acıyarak ve hüzünle hatırladığı harem kadınlarıyla olan "yakınlaşmalarını," ve karısını anlattı. Bu tür yakınlaşmalarda korkunç olan yan, Şehzadeye göre, siz farkına bile varmadan, pek de fazla özelliği olmayan sıradan bir kadının bile, insanın düşüncelerinin büyük bir kısmını işgal edebilmesiydi. İlk gençlik yıllarında, evliliği sırasında, karısını ve çocuklarını Boğaz kıyısındaki yalıda bırakıp kasrına yerleştiği ilk zamanlarda, yani ta otuz beş yaşma kadar, "yalnız kendisi olmak", "hiçbir şeyden etkilenmemek" gibi bir keşfi ve amacı olmadığı için, Şehzade bu duruma pek de aldırmazdı. Hatta, "bu taklitçi ve sefil toplum", bir kadının, bir oğlanın ya da bir Tanrının aşkıyla her şeyi unutabilmenin, "aşkın içinde yok olup gitmenin" övünülecek, gurur duyulacak bir şey olduğunu herkes gibi kendisine de öğrettiği için, o zamanlar sokaklardaki kalabalıkların yaptığı gibi, "âşık olmak"tan gurur da duyardı Şehzade. Kasra kapandıktan ve altı yıl hiç durmadan okuduktan sonra, hayatın en önemli sorununun insanın kendisi olması ya da olmaması olduğunu keşfedince, Şehzade kadınlar karşısında ihtiyatlı olması gerektiğine karar vermişti hemen. Kadınlar olmadan kendinde bir eksiklik duyduğu doğruydu. Ama yaklaşacağı her kadının, düşüncelerinin saflığını bozacağı, kaynağını yalnızca kendisinden almak istediği hayâllerinin orta yerine ağır ağır yerleşeceği de doğruydu. Bir ara, mümkün olduğu kadar çok kadınla yakınlaşarak, aşk denen zehirin panzehirini kanına yerleştirebileceğini düşünmüş, ama sırf aşka alışmak, aşkın sarhoşluğunu kanıksamak gibi faydacı bir anlayışla yaklaştığı için, bu kadınlara pek ilgi duyamamıştı. Daha sonra, tanıdığı kadınlar içinde "en özelliksiz, en renksiz, en suçsuz ve en zararsız" olduğunu yazdırdığı Leyla Hanımı, bu özellikleri yüzünden ona âşık olamayacağına inandığı için, görmeye başlamıştı en çok. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, ona âşık olamayacağına inandığı için korkusuzca Leyla Hanıma yüreğini açabilmişti," diye yazmıştı Kâtip bir gece; çünkü geceleri de çalışıyorlardı artık. "Ama korkusuzca yüreğimi açabildiğim tek kadın olduğu için de hemen ona âşık oldum," diye eklemişti Şehzade. "Hayatımın en korkunç dönemlerinden biriydi." Şehzade ile Leyla Hanımın kasırda buluşup kavga ettikleri günleri yazmıştı Kâtip: Paşa babasının konağından at arabası ve adamlarıyla, yarım günlük bir yolculuktan sonra Leyla Hanım kasra gelir, kendileri için kurulmuş ve benzerlerini Fransız romanlarında okudukları bir sofrada, romanlardaki ince roman kahramanları gibi şiirden ve müzikten sözederek yemek yerler ve yemekten hemen sonra, dönüş vakti geldiği için, yarı açık kapıların arkasından kendilerini dinleyen ahçıları, uşakları, arabacıları kaygılandıran bir kavgaya tutuşurlardı. "Kavgalarımızın belirli bir nedeni yoktu," diye bir keresinde açıklamıştı Şehzade. "Yalnızca, onun yüzünden kendim olamadığım için, onun yüzünden düşüncelerim saflığını kaybettiği için, onun yüzünden benliğimin derinliklerinden gelen o sesi artık işitemez olduğum için ona öfke duyuyordum. Benim suçum olup olmadığını hiçbir zaman anlayamadığım ve anlayamayacağım bir yanlışlık sonucu ölmesine kadar bu böyle sürüp gitti." Leyla Hanımın ölümünden sonra, üzüldüğünü ve özgürleştiğini yazdırmıştı Şehzade. Her zaman sessiz, her zaman saygılı, her zaman söz dinler Kâtip, altı yıllık yazı hayatı boyunca hiç yapmadığı bir şeyi yaparak bu ölümü ve aşk konusunu birkaç kere daha açıp kurcalamayı denemişse de, Şehzade konuya yalnız kendi istediği biçimde, kendi istediği zamanlarda geri dönmüştü. Sözgelimi, ölümünden on altı ay önce bir gece, Şehzade eğer kendisi olmayı başaramazsa, kasırda on beş yıldır verdiği mücadelenin sonunda başarısızlığa uğrarsa eğer, İstanbul'un sokaklarının da artık "kendisi olamayan" talihsiz bir şehrin sokaklarına dönüşeceğini anlatırken ve başka şehirlerin alanlarını, parklarını, kaldırımlarını taklit eden bu alanlarda, parklarda, sokaklarda yürüyen talihsizlerin de, hiçbir zaman kendileri olamayacaklarını anlatırken ve yıllarca ve yıllarca, kasrının bahçesinden dışarı bir kere olsun adım atmamasına rağmen, sevgili İstanbul'unun sokaklarını nasıl bir bir tanıdığını, her kaldırımı, her sokak lambasını, her dükkânı sanki her gün onların önünden geçiyormuş gibi nasıl hayâllerinde capcanlı yaşattığını anlatırken, bir geceyarısı, her zamanki öfkeli sesini bırakıp kısık ve hüzünlü bir havayla, Leyla Hanımın her gün arabasıyla kasra geldiği günlerde, vaktinin çoğunu at arabasının şehrin sokaklarında ilerleyişini hayâl ederek geçirdiğini yazdırmıştı. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, kendisi olmak için savaştığı bu günlerde günün yarısını biri al, öbürü kara, iki atlı arabanın Kuruçeşme'den kasrımıza gelirken hangi sokaklardan geçtiğini, hangi yokuşlardan çıktığını hayâl ederek geçirir, her zamanki yemeklerinden ve kavgalarından sonra da, gözü yaşlı Leyla Hanımı paşa babasının konağına geri götüren arabanın, çoğu zaman aynı yollardan ve yokuşlardan geçerek yaptığı dönüş yolculuğunu da günün öbür yarısında hayâl ederdi," diye yazmıştı Kâtip, her zamanki dikkatli ve titiz elyazısıyla. Bir başka seferinde, ölümünden yalnızca yüz gün önce, içinde o günlerde yeniden duymaya başladığı başkalarının seslerini, başkalarının hikâyelerini bastırabilmek için, bütün hayatı boyunca farkında olarak ya da olmadan içinde ikinci bir ruhu taşır gibi taşıdığı kişilikleri tek tek öfkeyle sayarken, Şehzade, her akşam başka bir kıyafete bürünmek zorunda kalan mutsuz bir padişahın, elbise giyer gibi büründüğü bu kişiliklerden en çok, saçları leylak kokan kadına âşık olan kişiliği sevdiğini yazdırmıştı sessizce. Şehzadenin kendisine yazdırdığı her satırı, her cümleyi sonradan yeniden ve yeniden titizlikle okuduğu için ve altı yıl boyunca yavaş yavaş Şehzadenin bütün hafızasını ve bütün geçmişini bütün ayrıntılarıyla bildiği, sahiplendiği ve edindiği için, Kâtip, başı leylak kokan kadının Leyla Hanım olduğunu, çünkü Şehzadenin bir başka seferinde, başı leylak kokulu bir kadın yüzünden kendisi olamayan ve hiçbir zaman kendi suçluluğunu anlayamayacağı bir kazadan ya da yanlışlıktan sonra kadın ölünce de bu sefer leylak kokusunu hiç unutamadığı için kendisi olamayan bir âşığın hikâyesini yazdırdığını hatırlamıştı. Kâtiple Şehzadenin birlikte son ayları, Şehzadenin hastalık öncesi bir coşkuyla dediği gibi, "yoğun bir çalışma, yoğun bir umut ve yoğun bir inançla" geçmişti. Şehzadenin bütün gün yazdırdığı, yazdırdıkça ve kendi hikâyelerini anlattıkça kendisini kendisi yapan o sesi içinde daha da güçle duyduğu günlerdi bunlar. Gece geç saatlere kadar çalışırlar, ne kadar geç olursa olsun Kâtip bahçede bağlı duran arabasına binerek evine döner, sabah erkenden geri gelip maun masasında yerini alırdı. Kendileri olamadıkları için yıkılıp giden krallıkların, başka kavimleri taklit ettikleri için yok olan kavimlerin, kendi hayatlarını yaşayamadıkları için uzak ve bilinmeyen diyarlarda unutulan halkların hikâyelerini anlatırdı Şehzade. İlliryalılar, güçlü kişiliğiyle yalnızca kendileri olmayı kendilerine öğretecek bir kralı iki yüzyıl bulamadıkları için tarih sahnesinden çekilmişlerdi. Babil'in çöküşü, sanıldığı gibi Kral Nemrut'un Tanrıya meydan okuması yüzünden değil, kule yaptırmaya bütün gücünü verirken, kendisini kendisi yapacak kaynakları kurutmasmdandı. Göçebe Lapitya kavmi, yerleşik bir düzene geçip tam bir devlet kurmak üzereyken, ticaret yaptığı Aytipalilerin büyüsüne kapılarak kendini bütünüyle taklide vermiş ve yok olmuştu. Sasanilerin yıkılışı Bizanslıların, Arapların ve Yahudilerin büyüsüne kapılan son üç hükümdar Kavaz, Ardaşir ve Yazdigird'in, Tebari'nin de 'Tarih'inde yazdığı gibi, bütün ömürleri boyunca tek bir gün kendileri olamamaları yüzündendi. Başkenti Sardes'te, Susa etkisiyle yapılan ilk tapınaktan yalnızca elli yıl sonra, koca Lidya yıkılmış ve tarihin tiyatrosundan çekilip gitmişti. Büyük bir Asya İmparatorluğu kurmak üzereyken, bütün halkı salgın bir hastalığa yakalanmış gibi, Sarmatyalıların kıyafetlerini giymeye, takılarını takmaya, şiirlerini söylemeye başlayınca, yalnız hatıralarını kaybettikleri için değil, kendilerini kendileri yapan esrarı da unuttukları için, Seherler bugün tarihçilerin bile hatırlayamadığı bir soydu. "Medesliler, Pafkiyonyalılar, Keltler," diye yazdırırdı Şehzade, ve Kâtip, "kendileri olamadıkları için yıkılıp gittiler," diye eklerdi efendisinden önce. "Skintiyalılar, Kalmuklar, Misyahlar," derdi Şehzade ve, "kendileri olamadıkları için yıkılıp gittiler," diye eklerdi Kâtip. Gece geç vakit, kan ter içinde, çalışmalarını ve ölüm ve yıkılış hikâyelerini bitirdiklerinde, dışarıda, yaz gecesinin sessizliği içinde bir cırcırböceğinin kararlı sesini duyarladı. Şehzade, bahçedeki nilüferli ve kurbağalı havuza kızıl kestane yapraklarının döküldüğü rüzgarlı bir sonbahar günü üşütüp yatağa düştüğünde, bunu ikisi de fazla önemsememişti. O sıralarda Şehzade, eğer bir gün kendisi olamazsa, eğer bir gün kendisi olabilmenin gücüyle Osmanlı tahtına oturamazsa, İstanbul'un soysuzlaşacak sokaklarında yaşayacak şaşkınların başından geçecekleri hikâye ediyor, "kendi hayatlarına başkalarının gözleriyle bakacaklarını, kendi hikâyeleri yerine başkalarının masallarını dinleyeceklerini, kendi yüzleri yerine başkalarının yüzleriyle büyüleneceklerini," anlatıyordu. Bahçedeki ağaçlardan toplanmış ıhlamurları kaynatarak içtiler ve gece geç saate kadar çalıştılar. Ertesi gün Kâtip divanda ateşler içinde uzanan efendisinin üzerine örtmek için yukarı kata bir yorgan daha almaya çıktığında, yıllar boyunca bütün masaları, sandalyeleri parçalanmış, bütün kapıları sökülmüş, bütün eşyaları yok edilmiş kasrın boş, bomboş olduğunu tuhaf bir büyülenmeyle farketti. Kasrın boş odalarında, duvarlarında, merdivenlerde rüyalardan çıkma bir beyazlık vardı. Boş bir odada, Şehzadenin çocukluğundan kalma, yıllardır hiç çalınmamış, bütünüyle unutulduğu için atılmamış ve İstanbul'da başka bir eşi bulunmayan Steinway beyaz bir piyano vardı. Bütün anıların solduğunu, belleğin donduğunu ve bütün seslerin, kokuların, eşyalarrn, çekilerek zamanın durduğunu insana hissettiren beyazlığı, kasrın pencerelerinden içeri, başka bir gezegene dökülür gibi dökülen bembeyaz ışıkta da gördü Kâtip. Kucağında beyaz ve kokusuz bir yorgan, merdivenlerden inerken Şehzadenin üzerinde uzandığı divanın, yıllardır üzerinde çalıştığı kendi maun masasının, beyaz kâğıtlarının, pencerelerin, küçük çocukların oynadığı oyuncak evlerdeki gibi kırılgan, narin ve gerçekdışı olduğunu hissetti. Yorganı üzerine örterken iki gündür tıraş olmayan efendisinin sakallarının beyazladığını gördü. Başucunda yarım bardak suyla, beyaz haplar vardı. "Dün gece rüyamda, uzak bir ülkedeki gür ve karanlık ormanın içinde beni bekleyen annemi gördüm," diye yazdırdı Şehzade, uzandığı divandan. "İri ve kızıl bir sürahiden su dökülüyordu, ama boza gibi ağır ağır," diye yazdırdı Şehzade. "O zaman bütün hayatım boyunca kendim olmakta ısrar ettiğim için, dayandığımı anlıyordum," diye yazdırdı Şehzade. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi bütün hayatını, kendi sesini ve hikâyelerini duyabilmek için içindeki sessizliği beklemekle geçirmiştir," diye yazdı Kâtip. "Sessizliği beklemek için," diye tekrarladı Şehzade. "İstanbul'da saatler durmasın," diye yazdırdı Şehzade. "Rüyamda gördüğüm saatlere baktığımda," dedi Şehzade, "hep başkalarının hikâyelerini anlattığını sanıyordu," diye devam etti Kâtip. Bir sessizlik oldu. "Yalnızca kendileri olabildikleri için ıssız çöllerdeki taşları, insan ayağı değmemiş dağların arasındaki kayalıkları, hiç kimsenin görmediği vadilerdeki ağaçlan kıskanıyorum," diye güç ve istekle yazdırdı Şehzade. "Rüyamda, hatıralarımın bahçesinde gezinirken," diye başladı bir an. "Hiçbir şey," diye ekledi sonra. "Hiçbir şey," diye dikkatle yazdı Kâtip. Uzun, çok uzun bir sessizlik oldu. Daha sonra, Kâtip masasından kalktı, Şehzadenin uzandığı divana yaklaştı, dikkatle efendisine bakıp masasına sessizce geri döndü. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, bu cümlesini yazdırdıktan sonra 7 Şaban 1321 perşembe günü, saat sabah üçü çeyrek geçe, Teşvikiye sırtlarındaki av kasrında vefat etmiştir," diye yazdı sonra. Aynı elyazısıyla Kâtip, yirmi yıl sonra ise şöyle yazdı: "Şehzade Osman Celâlettin Efendinin ömrünün yetmediği tahta, yedi yıl sonra, küçüklüğünde ensesine şaplak vurduğu ağabeyi Mehmet Reşat Efendi geçmiş ve onun zamamnda Büyük Harbe giren Osmanlı Devleti yıkılmıştır.
|