KULTUR, SANAT, FİKİR FORUM
Eylül 06, 2010, 11:10:01 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: kara kitap  (Okunma Sayısı 1329 defa)
rüzgarın kızı
Ziyaretçi
« : Aralık 11, 2008, 09:18:24 »

Kara Kitap, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk'un 1990 yılında yayımlanan romanıdır. Pamuk'un bu romanı dünya çapında çokça konuşulmuş, belli başlı dillere çevrilmiş, Pamuk'un daha da ünlenmesine katkıda bulunmuştur. Bu kitaptan birkaç yıl sonra Nüket Esen tarafından "Kara Kitap Üzerine Yazılar" adlı bir eleştirel eser de yayımlanmıştır. Bu eserde de ünlü eleştirmenlerin Kara Kitap hakkındaki görüşlerine yer verilmiştir.

Kitap Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk adlı eserinin günümüze uyarlanmış halidir. Kitaptaki gazeteci Celal Salik karakteri, Mevlana Celaleddin Rumi, avukat Galip, Şeyh Galip ve Rüya karakteri de Hüsn'ü temsil etmektedir.

Üstkurmaca olarak Kara Kitap:

Berna Moran
 
Kitap hakkında çok yazıldı ve her eleştirmen  kendi değişik yorumunu getirdiği için romana çeşitli açılardan bakılmış oldu. Ancak bildiğim kadarıyla Kara Kitap'ın burada sözkonusu etmek istediğim yönü üzerinde durulmadı pek.  O yön de, Kara Kitap'ın konusu ve Kara Kitap ile Doğu anlatı geleneği arasında kurulan bağla ilgili. 

Romanın hemen başlarında Kara Kitap ile Mesnevî, ve özellikle Hüsn ü Aşk arasında birtakım bağlar kurulacağını, okur , Galip ve Celâl adlarıyla karşılaştığında değilse de apartmanın adının "Şehrikalp" olduğunu öğrendiği zaman tahmin edebilir.  Çünkü yazar apartmana verdiği Şehrikalp adıyla, Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk'ındaki Diyar-ı Kalp'e açık gönderme  yapmaktadır. 

Romanın geri kalan kısmı, yazarın, Celâl karakteriyle Mevlâna Celâleddin Rumî arasında ve Galip karakteriyle de Şeyh Galip arasında çağrışımlar uyandırmak istediğine kuşku bırakmaz.  Örneğin, Celâl'in "Mevlâna'dan kendinden söz eder gibi söz (ettiğini) kendini Mevlâna yerine" koyduğunu öğreniriz (s.240) . Galip ile Rüya'nın öyküsü Hüsn ü Aşk'ta anlatılan öyküye koşut  öğeler taşır. Ayrıca Galip, Hüsn ü Aşk'ı Rüya ile birlikte okurken Rüya'ya aşık olur vb.  Kanımca Orhan Pamuk'un yapmak istediği şeylerden biri, Doğu edebiyatı bağlamında ve o gelenekten yararlanarak  çağdaş bir roman yazmak. 

Bu amacın Kara Kitap'ta nasıl gerçekleştiğini incelemeden önce, romanda Doğu edebiyatı bağlamını oluşturan Binbir Gece Masalları, Mantık al-tayr, Mesnevî, Hüsn ü Aşk gibi yapıtların konusunu ve kimi biçimsel  özelliklerini anımsayalım derim.  Binbir Gece Masalları, bilindiği gibi bir çerçeve öykü  içine yerleştirilmiş İran, Bağdat ve Mısır kaynaklı  masallardan oluşur .  Hükümdar Şehriyar'ın, karısının ihanetinden sonra intikam için her gece bir bakire alıp ertesi sabah öldürtmesi, sıra vezirin karısı Şehrazat'a gelince kızın her gece bir masal anlatarak ölümden kurtulması ve sonunda Şehriyar ile evlenmesi çerçeve öyküyü (yani birinci düzey öyküyü) meydana getirir .  Şehrazat'ın anlattığı masallar ise bu öykünün içine yerleştirilmiş ve iç içe geçmiş ikinci düzey öykülerdir. 

12. yüzyılda yaşamış olan Attâr'ın Mantık al-tayr adlı mesnevîsinin konusu şudur:  Binlerce kuş bir gün kendilerine bir padişah seçmeye karar verirler , ama hüthüt kuşu onlara zaten Simurg adlı bir padişahları olduğunu söyler.  Simurg'u bulmak üzere hüthüt kuşunun rehberliğinde yola çıkarlarsa da ancak otuzu bu çetin yolculuğu tamamlayabilir.  Simurg'u gördüklerinde anlarlar ki Simurg (Arapça anlamı  otuz kuş) kendileriymiş.  Mesnevî'nin anlamı açık: tasavvuf diliyle söylersek, arayan sonunda Tanrı'yı kalbinde bulur. 

Yapı bakımından Mantık al-tayr bir çerçeve öyküden (Simurg'u aramak için yapılan yolculuk) ve bu öykünün içine yerleştirilmiş küçük küçük öykülerden oluşur.   Yolda zorluklarla karşılaştıkça  kuşlardan şikâyetler , itirazlar  gelir ve Hüthüt onlara birtakım öyküler anlatır ve öykülerin yorumunu yaparak onlara tasavvuf yolunda mürşitlik görevini yerine getirir. 

13. yüzyılda yazılmış ve yine tasavvuf felsefesini dile getiren ve Tanrı'ya akılla değil aşkla ulaşılabileceğini öğreten Mevlâna Mesnevî'si de bir öyküler toplamıdır .  Mevlâna arada bir öyküleri keserek kendi duygularından , yaşantılarından söz eder.  Ama Mesnevî'de öyküleri kuşatan bir çerçeve hikâye yoktur.

Şeyh Galip'in 18. yuzyılda yazmış olduğu Hüsn ü Aşk da, bilindiği gibi, yine tasavvuf felsefesini anlatan alegorik bir mesnevîdir.  Konusunu şöyle özetleyebiliriz : Beni Muhabbet kabilesinden  iki çocuk, Hüsn ve Aşk aynı `mekteb-i edep'e gitmiş, arkadaş olmuş ve birbirlerini sevmişlerdir.  Aşk'ın kızla evlenebilmesi için kabile bir şart koşar: Aşk, Diyar-ı Kalp'e gidecek ve orda kimyayı bulup getirecektir.  Aşk yolda türlü engellerle , zorluklarla karşılaşır: kuyuya düşer, bir dev tarafından hapsolunur ;  sonra sihirbaz  bir cadının eline düşer, derken Çin padişahının kızı tarafından kandırılır vb.  Bütün bu tuzaklardan , kötü durumlardan Aşk'ı kurtaran Sühan, Aşk'a `Esrâr-ı hafiyye'yi açıklar ve Aşk de anlar ki Hüsn kendi içindedir, ondan ayrı değildir. 

Hüsn ü Aşk da Mantık al-tayr gibi serüvenlerle geçen bir yolculuk üzerine kurulmuştur, ama içinde başka öyküler anlatılmaz.  Bu anlatılarda biçim bakımından iki özellik önemli bizim için.  Birincisi kurgunun yolculuk üzerine oturtulmuş olması;  ikincisi anlatının öykülerden oluşması ya da öykü içinde öykü yöntemiyle  yazılmış olması.  Binbir Gece Masalları'nda birinci özellik yok, yalnızca ikinci özellik var yani çerçeve öykü içinde ikinci düzey öykülerden oluşuyor.  Mantık al-tayr'da ikisi de var;  yolculuk öyküsü ve yolculuk boyunca  anlatılan öyküler.  Mesnevî'de yolculuk yok yalnızca öyküler var.  Hüsn ü Aşk'ta ise öyküler yok yolculuk var yalnızca.  Demek ki andığım yapıtlarda iki özellikten ya birini ya da ikisini buluyoruz. 

Orhan Pamuk geleneğin bu iki ozelliğini de kullanıyor Kara Kitap'ta.  Galip'in Rüya'yı ve Celâl'i aramak için İstanbul sokaklarında günlerce dolaşması birinci düzey çerçeve öyküyü sağlıyor ve bu çerçeve öykü ikinci düzey birtakım anlatıları içeriyor.  Bu anlatılardan büyük bir kısmını kitabın yarısını kaplayan Celâl'in yazıları oluşturur.  İçlerinde deneme türünden olanlar var, otobiyografik serüvenler var. 

Doğu yapıtlarıyla ilgili olarak belirttiğimiz özelliklerin Batı edebiyatında da görüldüğünü, söylemeye gerek yok.  Arama (quest) anlatılarının kaynağının binlerce yıl öncesine giden mitoslar kadar eski olduğunu, sonradan eposlarda, romanslarda karşımıza çıktığını, öykü içinde öykü yönteminin de Doğu'dan Batı'ya geçmiş olduğunu biliyoruz.  Ne ki, Orhan Pamuk bu özelliklerden Doğu yapıtlarıyla ilgili olarak söz etmeyi yeğler .  Şehrazat "pirimiz"dir ;  Binbir Gece Masalları gibi, bir hikâyeden bir hikâyeye geçilerek kurgulanmış olan Mesnevî "tuhaf ve düzensiz bir kompozisyon"dur (s. 241).  Orhan Pamuk yolculuk tema'sı ile ilgili olarak Attâr'a, Mevlâna'ya, Şeyh Galip'e göndermeler yapar ve böylece Kara Kitap'ta izlenen anlatım geleneğinin bir Doğu geleneği olduğunu sezdirir okura. 

Kara Kitap ile adı geçen mesneviler arasında yalnızca anlatım tekniği bakımından değil, içerik bakımından da bağıntılar gözlemleriz .  James Joyce'un Ulysses'de, Stephen'ın Dublin kentinde ordan oraya dolaşmasıyla (bu arada Stephen da gazeteye ve kerhaneye uğrar ) Odysseus'un denizlerde dolaşması arasında kurduğu koşutluk gibi Orhan Pamuk da Galip'in İstanbul sokaklarında dolaşmasıyla Aşk'ın yolculuğu (ve ayrıca Mevlâna'nın Şam sokaklarında Şemsi Tebrizî'yi araması) arasında koşutluk kurar.  Aşk, söylediğimiz gibi, Diyar-ı Kalp'e ulaşana kadar, kuyular, cadılar, güzel kadınlar şeklinde beliren sınavlardan geçmek zorundadır.  Galip de İstanbul sokaklarında Rüya'yı ve Celâl'i ararken benzer serüvenler yaşar.  Yer altında kuyu gibi mahzenlere iner; (56) kerhanede kendisiyle evlenmek isteyen bir fahişeyle yatar;  eskiden beri onu seven Belkıs'ın evinde sabahlar vb.  Ama sonunda o da Şehrikalp'e varır. 

Aşk'ın yollarda çektikleri, bu müridin kemale ermek için katlanması gereken çileyi  simgeler . Galip'in çilesi ise göreceğimiz gibi, yazabilmek, yaratabilmek uğrunadır . Alegorik anlatılar olan bu mesnevîlerde aranan varlığın (Simurg, Hüsn, sevgili ) Tanrı'yı temsil ettiği bilinen bir şey, ama Galip'in Rüya'yı bulmak için aradığı Celâl'in neyi temsil ettiği açık değil. Unutmayalım ki Celâl'in kendi romanda yok, yazıları var yalnızca ve meslektaşı magazin yazarının dediği gibi onu arayanın, yazılarına bakması gerekecektir, çünkü "yazılarının içinde bir yerdedir" (s. 95). Yani anlatı olarak vardır Celâl ve yazıları tükenince  yok olur. Başka bir deyişle Galip'in aradığı Celâl yazarlığı, yazma edinimini , yaratmayı temsil eder gibi görünmektedir ve Galip Şehrikalp apartmanında Celâl'e dönüştüğünde ya da ikinci kişiliğini bulduğunda yazar olur, yazmaya başlar.

Öyleyse birçok postmodernist romanda olduğu gibi Kara Kitap'ın konusu da anlatının kendidir. Kara Kitap'ın konusu hakkında gereken ipucunu okura, "Karlı Gecenin Aşk Hikâyeleri" bölümünde veriyor Orhan Pamuk. Pavyonda öykü anlatanlardan biri bir yazardır ve (kendisi olduğu kuşkusunu uyandıran) güya başka bir yazarın öyküsünü anlatır. Öyküden öğrendiğimize göre bu yazar "birbirlerinin yerine geçen, birbirinin benzeri iki adam üzerine, sonraları okuyucularının `tarihi' dediği bir kitap yazmışmış." Daha sonra yeni bir kitap yazmaya başlayınca "eski benzerler hikâyesini yeniden yazarken buluyormuş kendini" ve bu kez okuyucularının hoşlanacağı  gerçek dışı bir dünyaya girmeye karar vermiş. "Bu amaçla (...) şehrin Bizans'tan kalma yeraltı  dehlizlerinde (...) meyhane ve pavyonlarında geziniyormuş" (s. 152-153).

İçeriği hakkında bilgi verilen birinci kitapla, Orhan Pamuk'un bir önceki romanı Beyaz Kale'ye gönderme yapıldığı açık. İkinci kitap hakkında söylenenlere, okura, Kara Kitap'ı anımsatacaktır kuşkusuz  Yazarın öyküsü bittiği zaman, bunun "hikâyenin kendisinden çok hikâye anlatma üzerinde" duran bir öykü olduğu belirtilir . Aynı şey Kara Kitap için de söylenebilir çünkü o da, yazarın öyküsü gibi "hikâyenin kendisinden çok hikâye anlatma üzerinde" duran bir romandır. Başka bir deyişle üstkurmacadır (metafiction) Kara Kitap. Üstkurmaca deyimini  geniş anlamda kullanıyorum, çünkü aslında Kara Kitap'ta edebiyata ilişkin türlü sorunlar irdelenir : kurmaca ve gerçeklik, kopya ve asıl , taklit ve otantik, metinler arası ilişki, okurun tutumu vb. Onun için Kara Kitap'ın konusu edebiyattır demek de olası .

Sözkonusu sorunların hepsine eğilecek değilim, yalnızca kitapta ne tür bir kurmaca anlayışının sergilendiğine ve Kara Kitap'ın bu anlayış nasıl somutladığına  bakmak istiyorum.  Edebiyatta özgünlük, yüzyıllar boyu ne Doğu'da ne Batı'da önemli bir meziyet sayılmıştır. Ancak Batı'da romanın çıkışıyla birlikte durum değişmiş, bireyin önem kazanması sonucu sıradan  insanların kendilerine özgü yaşamları, yazarları yeni konular, değişik olay örgüleri aramaya itmiştir. Buna ek olarak, romantikler, sanatçının kendi yaşantısını, kişiliğini dile getirmesini sanatın koşulu sayınca özgünlük bir değer ölçütü olarak kabul edildi. Ne ki yapısalcılık sonrasında, yapıtların, daha önce yazılmış
yapıtlardan bağımsız , tek ve özgün olamayacağı, her metnin kendinden önce gelen metinlerle ilişkili olduğu (intertextuality) ortaya konuldu. Bir anlamda, metinleri meydana getiren daha önceki metinlerdir deniyordu. Çünkü yazar yansıtmak istediği gerçeklikle başbaşa  kalamaz, araya girmiş başka metinler vardır ve gerçekçi roman bu olguyu ne kadar gizlemeye, hissettirmemeye çalışırsa çalışsın, yazar başka metinlerin gerçekliği yansıtma yollarını sergilemekten kurtulamaz. Bunu yaparken elbette ki bir yenilik getirebilir, ama yazarın bu katkısı , bu yeniliği bile ancak başka yapıtlarla karşılaştırıldığında meydana çıkar.

Çağımızın postmodernist yazarları ise gerçekçilerin tersine , bu olguyu açığa vurmaya, görünür hale getirmeye çalışıyor ve romancıların kullanagelmekte oldukları taktikleri, kurgu mekanizmalarını, konvansiyonları kendi romanlarının konusu yapıyorlar. Romana, dış gerçekliği yansıtan, sosyoloji, ahlâk ya da felsefe alanlarında doğrudan dile getiren bir metin değil kurmacanın kendi dünyasında oynanan bir oyun olarak bakıyorlar. (88)

Orhan Pamuk romana gerçekçi bir yazar olarak başlamışken yavaş yavaş tutumunu değiştirmiş ve son kitabıyla postmodernist roman anlayışına yaklaşmış ya da katılmıştır. Bundan ötürü Kara Kitap'ı gerçeklikle değil kurmaca metinlerle bağlar kurarak okumamız bekleniyor. Nitekim Orhan Pamuk metinler arası ilişkiye okurun sık sık dikkatini çeker, benzerliklerin altını çizer , yazarların birbirinden yararlandığını örneklerle belirtmeye çalışır. Örneğin Mesnevî'deki öykülerin Mantık al-tayr'dan, Kelile ve Dimne'den, Binbir Gece Masalları'dan alınmış olduğunu anımsatır okura (s. 240). Şeyh Galip de Mesnevî'ye borçludur Hüsn ü Aşk'ı. Esrarını Mesnevî'den aldım Çaldım veli mirî malı çaldım diyerek bu borcunu itiraf eder , ama çaldığı malın ortak mal olduğunu da belirterek. Orhan Pamuk birinci dizeyi "Esrarlı Resimler" bölümünün başına epigraf olarak koymuş ve Mesnevî'deki öyküyü kendi romanına almıştır. Celâl'in de birçok öyküsünü Mesnevî'den alarak çağımız İstanbul'una uyarladığını Galip keşfeder .

Kara Kitap'ta adı verilmeden göndermeler yapılan, hatta bir iç metin olarak kullanılan Batı edebiyatından yapıtlar da var, ama bunlar arasında ilişki kurmayı yazar okura bırakmış. İlginç bir örnek olarak Galip'in "Beni Tanıdınız mı" başlıklı bölümde anlatılan serüveniyle Dante'nin İlahî Komedya'daki serüvenini alalım. Bu bölümde Galip, pavyondan çıkan bir grupla birlikte Bedi Usta'nın, şimdi torunu tarafından işletilen Merih Manken Atölyesi'ne götürülür ve orada, torunun rehberliğinde kat kat yerin altına inen dehlizlerde "yüzlerce umutsuzun mankeni" ile karşılaşır. "Çamurla kaplı odalarda sıralanan mankenlerin sahtekârlar , kendileri olmayanlar, günahkârlar , başkalarının yerine geçenler gibi takımlara " ayrılmış "mutsuz evlileri, huzursuz ölüleri, mezarından çıkan şehitleri görür (s. 175). Grupta bulunanlardan bir mimarın "Mankenler Cehennemi" dediği bu yeraltı dehlizleri, hiç kuşku yok ki, Dante'nin, Vergilius'un rehberliğinde gezdiği ve çeşitli katlara yerleştirilmiş sınıf sınıf günahkârlarla konuştuğu "Inferno" (Cehennem) bölümünden esinlenerek yazılmıştır. Inferno'dan sonra Dante ve Vergilius "Purgatoria"yı (Araf'ı) gezerler, ama sıra göklerin ötesindeki "Paradiso'ya (Cennet'e) geldiğinde Vergilius bu kutsal mekânda rehberlik edemeyeceği için bu görevi Beatrice yüklenir . Mankenler Cehennemi'nden sonra mimar, Galip ile Belkıs adındaki kadına Süleymaniye Camii'ni gezdirir ama sıra minareye geldiğinde, mimar çıkamayacağını soyleyince, Vergilius'un yerini Beatrice'in alması gibi, Kara Kitap'ta da mimarın yerini Belkıs alır 

Başka bir örnek, pavyonda toplananların sırayla birer öykü anlattığı 15. bölümle, bir villaya sığınanların sırayla birer öykü anlattıkları Dekameron kitabı arasında kurulan ilişkidir.  Bunlar bir yana, sevgilinin evi terk etmesi ve aranması gibi olay örüntüleri (patterns) ya da tebdili kıyafet  gezme, başkasının adıyla yazma gibi motifler tarihin başka başka dönemleri arasından yankılanır durur. Roman, birbirini izleyen bir olaylar dizisinden  çok birbirini çağrıştıran benzer öykülerin, kişilerin, olayların, kent haritalarının sergilendiği bir albümü hatırlatır insana.

Kara Kitap dediğim gibi, bir bakıma, kurmaca hakkında bir kitaptır ve ortaya koyduğu roman anlayışına göre, kurmaca metnin gerçeklikle değil, diğer metinlerle olan ilişkisi önemlidir.) Yazar bu roman anlayışını, bir yerde, Celâl'in görüşü ve uygulaması olarak şöyle özetler : Celâl birçok köşe yazısını , belki de hepsini başkalarının yardımıyla yazdığını söyler, önemli olanın yeni bir şey `yaratmak' değil, daha önceden, binlerce zekâ tarafından binlerce yılda yaratılmış yepyeni bir şey söyleyebilmek olduğunu ekler , bütün köşe yazılarını başkalarından aldığını ileri sürerdi.(s.241))

Kara Kitap da bu görüşün somutlandığı bir roman değil mi? Yazar, romanın son sayfasında, "eski, çok eski, çok çok eski hikâyeleri yeniden kaleme almaktan ibaret  yeni işime daha bir şevkle sarılıp kara kitabımın sonuna geliyorum" diyerek bu görüşü uyguladığını belirtmiyor mu? Gerçekten de Orhan Pamuk eski bir gelenekten yola çıkarak ve buna çağdaş romanın anlatım tekniklerini ekleyerek yeni tür bir roman yazmayı başarmıştır

Bir kurmaca metnin geniş metinlerden bağımsız, kendi başına özgün bir yapıt olamayacağı görüşü, günümüzde pek çok romancının paylaştığı bir düşüncedir  Kara Kitap'ta Celâl'in dile getirdiği roman anlayışıyla, örneğin Jorge Luis Borges'inki arasında pek fark olmadığını, Borges'in Susan Sontag ile yaptığı bir söyleşiden aktaracağım şu satırlar  kanıtlar sanırım. Diyor ki Borges, Özgünlük denen şeyin olanak dışı  olduğunu düşünüyorum. Geçmişi belli belirsiz çeşitleyebilirsiniz ancak. Her yazar yeni bir tonlamaya, yeni bir nüansa sahip olabilir, ama hepsi bundan ibarettir. Belki her kuşak aynı şiiri yazıyor, aynı öyküyü yineliyor, ama küçük, benzeri olmayan bir tonlama, bir sez farkı ile yazıyor ve yineliyor. Bu da yeterli.

Kendini Batı kültür dünyasına ait ve Batı edebiyat geleneğinin bir mirasçısı sayan Borges için yeterli olabilir, ama başka bir kültür dünyasından gelen bir Türk yazarı için yeterli mi? Bu sorunun cevabını sanırım Kara Kitap'ın güzel bölümlerinden biri olan "Şehzadenin Hikâyesi"nde aramak gerek  Osman Celâleddin Efendi "hayatın en önemli sorununun insanın kendisi olabilmesi ya da olamaması olduğunu keşfetmiş" bir şehzade imiş. İleride iyi bir padişah olabilmek için kasrının duvarları arkasında altı yıl durmadan okumuş, ama birden  farketmiş ki düşüncelerini, kararlarını , davranış biçimlerini hep okuduğu kitaplar belirlemektedir. Şehzade bu etki altında bir türlü kendi olamamış, başkalarının gölgesi olmuş ancak.  Bunun üzerine bütün o yazarlardan, kitaplardan ve hikâyelerden kurtulması gerektiğine karar vermiş ve hepsini kasrından uzaklaştırmış ya da yaktırmış. Onlardan kurtulmak on yılını almış şehzadenin ve bu arada anlamış ki verdiği bu savaş yalnız kendi savaşı değil, kaderleri , yıkılmakta olan Osmanlı Devletine bağlanmış milyonlarca insanın savaşıdır. Çünkü "Kendileri olamayan bütün kavimler , bir ötekini taklit eden bütün uygarlıklar , başkalarının hikâyeleriyle mutlu olabilen bütün milletler yıkılmaya, yok olmaya, unutulmaya" mahkûmdurlar  diye düşünürmüş şehzade (s. 396). Böylece okuduğu kitaplardan gelen "seslerle boğuştuktan sonra, ancak kendi hikâyelerini, kendi sesini o kitapların sesine karşı yükselterek kendisi olabileceğini anlamış" (s. 394). Oysa insanlarımız geceleri soba başında babadan kalma kendi masallarını anlatacakları yerde, birbirlerine Üç Silâhşörler'den, Monte Kristo'dan apartılmış hikâyeleri okuyorlarmış gazetelerden.

Başka bir uygarlığa öykünme yüzünden yozlaşan ve kimliğini yitiren Türk toplumu sorununa "Bediî Ustanın Mankenleri" bölümünde de eğilir yazar. Türkiye'de mankencilik işini başlatan Bediî Usta'nın mankenlerinde bizleri "bizler" yapan özümüzü bulmak mümkünmüş, ama ilk önce şeyhülislâm tarafından din nedeniyle engellenmiş Usta, sonra Cumhuriyet döneminde de dükkâncılar, Batı'ya öykünen ve artık "Türk" değil başka bir şey olmak isteyen Türklere, bu mankenlerle bir şey satamayacaklarını söyleyerek Bediî Usta'nın mankenlerini geri çevirmiş, Avrupa'dan ithal edilmiş, bizi biz yapan özden yoksun , tuhaf duruşlu mankenleri yeğlemişler.

"Şehzadenin Hikâyesi" olsun "Bediî Usta'nın Mankenleri" olsun Batı taklitçiliğine karşı bir uyarı Öyle anlaşılıyor ki Orhan Pamuk, romanda `kendi olabilmek' için geçmiş kültürümüzün yazınsal bağlamını arkasına almaktan yana . Bu bakımdan Kara Kitap ile Tutunamayanlar'ı karşılaştırmak aydınlatıcı olabilir  Her iki roman da çerçeve öykü içine yerleştirilmiş öykülerle kurgulanmış ; her ikisinde de romanın baş kişisi aldığı küçük bir not sonucu arama serüvenine başlıyor; Turgut da Galip de sonunda aradığı ile özdeşleşiyor ve yine her ikisi de yazmaya başlıyor. Bu ortak noktaları metinler arası bir ilişkiye işaret etmek için belirtmiyorum; belirtmek istediğim, tersine, iki romanı ayıran bir özellik. Tutunamayanlar'ın kültür bağlamı Batı'nın yazınsal bağlamıdır. Metinde anlatılan, gönderme yapılan yapıtlar Batı dünyasının yapıtlarıdır ve karakterleri Batı yazarlarına hayran kişilerdir. Selim de Turgut da biraz İsa, biraz Hamlet, biraz Don Kişot'turlar. Kara Kitap'ta Batılı yazarlara gönderme yapılmaz değil, ama yazınsal bağlamı oluşturan Doğu kültürünün yapıtlarıdır. Celâl ve Galip Batılı kişilerle değil Mevlâna ve Şeyh Galip ile ilintili karakterler olarak çizilmişlerdir.

Tutunamayanlar taklit bir romandır anlamına gelmez bu söylediklerim, çünkü Atay yapıtında kendi romancı kişiliğinin damgasını vurmuştur Aslında iki roman arasında, gerçekçilikten uzaklaşma çabaları bakımından fazla fark yoktur. İkisi de modernist ve postmodernist romanın özelliklerini sergiler, ama Oğuz Atay, Orhan Pamuk gibi, Bizans ve Osmanlı renkleri taşıyan, masallar ve mesnevîlerden sesler duyuran, yerli diyebileceğimiz bir atmosfer yaratmaya çalışmamıştır.

Kısacası, Orhan Pamuk romanda ve özellikle Türk romanında "kendi olmak" sorununa bir çözüm getiren bir roman olarak, geçmiş kültürümüzle bağlar kurulmuş Kara Kitap'ı sunuyor okurlarına. Anlatı geleneğini "bir köşesinden, bir ucundan değiştirerek yepyeni bir şey söylemek amacıyla.

 
Logged
rüzgarın kızı
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : Aralık 11, 2008, 09:36:28 »

 "İbni Arabi'nin gerçek bir vakıa olarak anlattığına göre, abdaldan olup ruhlar tarafından göklere çıkarılan bir arkadaşı, bir defasında dünyayı çevreleyen Kafdağı'na varmış, dağı da bir yılanın çevrelediğini görmüş. Bugün dünyayı çevreleyen böyle bir dağ ve onun da etrafında böyle bir yılan olmadığı malûmdur."
-İslam Ansiklopedisi

Galip Rüya'yı İlk Gördüğünde
"Epigraf kullanmayın, çünkü yazının içindeki esrarı öldürür!"
-Adli
" Böyle ölecekse, öldür o zaman sen de esrarı, esrar satan yalancı peygamberi öldür!"
-Bahti

Boğaz'ın Suları Çekildiği Zaman
"Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı Hariç."
-İbni Zerhani

Rüya'ya Selam Söyle
"Dedem bu topluluğa aile adını veriyordu."
-Rilke

Alâaddin'in Dükkânı
"Bir kusurum varsa, o da konu haricine çıkmaktır."
-Biron Paşa

Çocukluk Bu
"İnsan terk ederken bir sebep gösterir. Bunu söyler. Karşısındakine cevap verme hakkı tanır. Öyle durup dururken gidilmez. Yok çocukluk bu."
-Marcel Proust

Bedii Usta'nın Evlâtları
"... zaman dışı havayı titreten iç çekmeler."
-Dante

Kafdağı'nın Harfleri
"Bir ismin bir anlamı mı olmalı?"
-Lewis Carroll

Üç Silahşörler
"Ona düşmanlarını sordum. Saydı. Saydı. Saydı."
-Yahya Kemal'le Sohbetler

Birisi Beni Takip Ediyor
"Gâh kar yağıyordu, gâh karanlık."
-Şeyh Galip

Göz
"Hayatının o devir faaliyetinde yazdığı yazılarınnı miktarı yevmiye beş sahifeden aşağı düşmemiştir."
-Abdurrahman Şeref

Hafızamızı Sinemada Kaybettik
"Sinema çocuğun yalnız gözünü değil, aklını da bozar."
-Ulunay

Öpüş
"İbni Rüşd'in anti-mnemonicler ya da hafızayı zayıflatan şeyler sınıflandırmasına gazete dergi okumak da uygun bir şekilde eklenebilirse..."
-Coleridge

Bak, Kim Geldi
"Çok eskiden rastlaşacaktık."
Türkân Şoray

Hepimiz O'nu Bekliyoruz
"Esrarlı şeyleri dehşetli severim."
-Dostoyevski

Karlı Gecenin Aşk Hikâyeleri
"İşsiz güçsüz adamlarla masal, hikâye arayanlar"
-Mevlana

Kendim Olmalıyım
"Neşeli ya da hüzünlü ya da dalgın ya da düşünceli ya da kibar olmak istiyorsan, bu durumları tek tek bütün ayrıntılarıyla oynaman gerekiyordu yalnızca."
-Patricia Highsmith

Beni Tanıdınız Mı?
"Yine şimdi o zamanlara doğru irca-i nazar ettikçe karanlıkta yürüyen bir izdiham sezinler gibi oluyorum."
-Ahmet Rasim

Apartman Karanlığı
"... bu eski konağın manzarası, bende, bir insan yüzü etkisi bırakırdı."
-Nathaniel Hawthorne

Şehir İşaretleri
"Bu sabah uyandığımda aynı kişi miydim ben? Aynı kişi değilsem sorayım o zaman: Kimim allahaşkına ben?"
-Lewis Carroll

Hayalet Ev
"Boş bir ev kadar hüzünlü hissetti kendini."
-Flaubert

Uyuyamıyor Musunuz?
"Rüyalarımız bir ikinci hayattır."
-Gerard de Nerval

Şemsi Tebrizi'yi Kim Öldürdü?
"Ne kadar zaman arayacağım seni ev ev, kapı kapı?
Ne kadar zaman köşeden köşeye, sokak sokak?"
-Mevlâna

Hikâye Analatamayanların Hikayesi
"Evet (dedi keyiflenen okuyucu) işte bu zekice, işte bu deha; işte bunu anlıyor ve hayran oluyorum buna. Tam aynı şeyi ben de yüzlerce kere düşünmüştüm! Başka deyişle, bu adam bana kendi zekâmı hatırlattı ve bu yüzden ona hayranlık duyuyorum."
-Coleridge

Yüzlerdeki Bilmeceler
"Genellikle yüzlerdir farketmeden geçtiğimiz."
-Lewis Carroll

Cellat ve Ağlayan Yüz
"Ağlama, ağlama, ah lütfen ağlama."
-Halit Ziya

Harflerin Esrarı ve Esrarın Kaybı
"Binlerce, binlerce sır bilinecek
O gizli yüz gösterince kendini:"
-Attar

Uzun Süren Bir Satranç Oyunu
"Harun Reşit, zaman zaman tebdil ederek Bağdat'ı gezer ve halkının kendisi ve idaresi hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istermiş. İşte bu akşam da yine..."
-Birbir Gece Masalları

Keşf-ül Esrar
"Yüzünün metnini şerhider okunan fasl-u bâb"
-Niyazi-i Mısrı

Kahramanı Benmişim
"Üslûpda şahsiyyet: Yazı yazmak, mutlaka yazılmış yazıları taklîd etmekle başlar. Bu tabii bir haldir. Çocuklar da başkalarını taklîd ile söze başlamazlar mı?"
-Tahir-ül Mevlevi

Kardeşim Benim
"Duyduğum bütün hükümdarlar içinde, bana göre, Tanrı'nın gerçek ruhuna en çok yaklaşabilmiş olanı, -bildiğiniz gibi- tebdil gezme zevki olan Bağdatlı Harun Reşit'tir."
-Isak Dinesen

Aynaya Girdi Hikaye
"Bir yerde olup ikisi câlis
Âyineye girdi aks-ü âkis"
-Şeyh Galip

Bir Akıl Hastası Değil, Yalnızca Sadık Bir Okurunum
"Zatıma mirat edindim zatını"
-Süleyman Çelebi

Esrarlı Resimler
"Esrarını Mesnevi'den aldım"
-Şeyh Galip

Hikâyeci Değil, Hikâye
"Benim yazı yöntemim, beni kim dinliyor diye meraklanmaktan çok, yüksek sesle düşünmeye ve kendi keyiflerimi izlemeye dayanır."
-De Quincey

Şehzade'nin Hikâyesi
Bundan evvelki tramvaylar ne kadar iyiydi!"
-Ahmet Rasim

Ama, Bunları Yazan Ben
"Siz okuyanlar, hâlâ yaşayanlar arasındasınız
Ama bunları yazan ben
Çoktan yolumu almış olacağım
Gölgeler ülkesinin içlerinde."
-E.A. Poe 
Logged
keops
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 27



« Yanıtla #2 : Ekim 17, 2009, 10:08:08 »

ŞEHZADENİN HİKÂYESİ

Bir zamanlar, içinde bulunduğumuz şehirde, hayatın en önemli sorununun insanının kendisi
olabilmesi ya da olamaması olduğunu keşfetmiş bir şehzade yaşamıştı. Kendi keşfi bütün
hayatıydı, bütün hayatı da kendi keşfi. Kısa hayatının bu kısa ifadesini Şehzadenin kendisi
yazdırmıştı; hayatının sonuna doğru, keşfinin hikâyesini kaleme aldırmak için bir kâtip tuttuğu
zaman. Şehzade söylüyor, Kâtip yazıyordu.
O zamanlar, -yüz yıl önce- şehrimiz, sokaklarında milyonlarca işsizin şaşkın tavuklar gibi
gezindiği, yokuşlarından çöplerin, köprü altlarından lâğımların aktığı, bacalarından zift renginde
kara dumanların fışkırdığı ve otobüs duraklarında bekleyenlerin acımasızca dirsekleştiği bir yer
değildi daha. O zamanlar, atlı tramvaylar o kadar yavaş giderdi ki, hareket ederken inip
binebilirdiniz, Boğaz vapurları o kadar ağır yol alırdı ki, bazı yolcular bir iskelede iner, ıhlamur,
kestane ve çınar ağaçlarının altından güle konuşa öteki iskeleye kadar yürür, iskele kahvesinde
bir çay içtikten sonra, ancak yetişen aynı vapura binip yollarına devam ederlerdi. O zamanlar,
ceviz ve kestane ağaçları kesilip üzerlerine sünnetçilerin ve terzilerin el ilanları yapıştıracağı
elektrik direklerine dönüştürülmemişti daha. Şehrin bittiği yerde, çöplükler ve üzerleri elektrik
ve telgraf direkleriyle kaplı kel tepeler değil, kederli ve acımasız padişahların avlandığı
ağaçlıklar, yeşillikler ve korular başlardı. Daha sonra şehri saran lâğım borularının, parke taşlı
yolların ve apartman binalarının yok edeceği bu yeşil tepelerin birindeki av kasrında, Şehzade,
yirmi iki yıl üç ay yaşamıştı.
Yazdırmak, Şehzade için, kendisi olabilmenin bir yoluydu. Maun bir masada oturan Kâtibine
yazdırırken ancak kendisi olabildiğine inanırdı Şehzade. Gün boyunca kulaklarının içinde işittiği
başkalarının seslerinin, kasrının odalarında aşağı yukarı yürürken aklına takılan başkalarının
hikâyelerinin yüksek duvarlarla çevrili bahçesinde gezinirken bir türlü etkisinden kurtulamadığı başkalarının düşüncelerinin
hakkından ancak Kâtibine yazdırırken gelebilirdi. "İnsanın kendisi olabilmesi için, içinde
yalnızca kendi sesini, kendi hikâyelerini, kendi düşüncesini bulabilmesi gerekir!" derdi Şehzade
ve Kâtip yazardı.
Ama, yazdırırken Şehzadenin içinde yalnızca kendi sesini duyduğu anlamına da gelmezdi bu.
Tam tersi, bir hikâye anlatmaya ' başladığı zaman, bir başkasının hikâyesini düşündüğünü;
tam kendi düşüncesini geliştireceği sırada, bir başkasının söylediği başka bir düşünceye
takıldığını; tam kendi öfkesine kapılmışken, bir başkasının öfkesini de içinde duyduğunu bilirdi
Şehzade. Ama insanın, içinde duyduğu bu seslere karşı sesler çıkarak, hikâyelere karşı başka
hikâyeler uydurarak, Şehzadenin deyişiyle, "başkalarının hırıltılanyla boğuşa boğuşa," ancak
kendi sesini yakalayabileceğini de bilirdi. Yazdırmanın, bu kavganın kendi lehine sonuçlanacağı
bir savaş alanı olduğunu düşünürdü.
Şehzade, bu savaş alanında, düşüncelerle, hikâyelerle, kelimelerle boğuşurken, kasrının
odalarında aşağı yukarı dolaşır, bir merdivenden yukarı çıkarken söylediği cümleyi, çıkan
merdivenin başladığı yere inen öteki merdivenden inerken değiştirir, sonra yeniden, ilk
merdivenden yukarı çıkarken ya da Kâtibin masasının tam karşısındaki divanına oturmuşken
ya da uzanmışken yazdırdığı cümleyi Kâtibine tekrarlattırırdı. "Oku bakalım," derdi Şehzade ve
Kâtip, efendisinin yazdırdığı son cümleleri tekdüze bir sesle okurdu:
"Şehzade Osman Celâlettin Efendi, bu topraklarda, bu lanetlenmiş topraklarda, insanın
kendisinin olabilmesinin en önemli sorun olduğunu, bu sorun gereğince çözülmedikçe,
hepimizin yıkıntıya, yenilgiye, köleliğe mahkûm olduğumuzu bilirdi. Kendisi olabilmenin bir
yolunu bulamamış bütün kavimler köleliğe, bütün soylar soysuzluğa, bütün milletler yokluğa,
hiçliğe, hiçliğe mahkûmdur derdi, Osman Celâlettin Efendi."
"Hiçliğe, iki değil üç kere yazılacak!" derdi Şehzade, merdivenlerden aşağı inerken ya da yukarı
çıkarken ya da kâtibin masasının çevresinde dönerken. Bunu öyle bir sesle ve tavırla söylerdi
ki, daha söyler söylemez çocukluğunda, ilk gençliğinde kendisine Fransızca öğreten Fransız
Fransuva Efendinin 'dikte' dersinde takındığı tavırları, attığı öfkeli adımlan, hatta çıkardığı öğretici sesi taklit ettiğine inanır ve bir
anda bütün 'zihinsel faaliyetini durduran', 'hayâl gücünün bütün renklerini solduran' bir
buhrana kapılırdı. Bu buhranlara alışık olan Kâtip, yılların verdiği deneyle kalemini elinden
bırakır, yüzüne bir maske takar gibi geçirdiği donuk, anlamsız ve boş bir ifadeyle 'kendim
olamıyorum' nöbetinin ve öfkesinin bitmesini beklerdi.
Şehzade Osman Celâlettin Efendinin çocukluk ve gençlik yıllarının anıları çelişkiliydi. Kâtip,
Osmanlı Hanedanının İstanbul'daki saraylarında, kasırlarında ve konaklarında geçen eğlenceli,
neşeli ve hareketli bir çocukluğun ve gençliğin mutluluk sahnelerini bir zamanlar çok sık
yazdığını hatırlıyordu, ama onlar eski defterlerde kalmıştı artık. "Annem Nurucihan Kadın
Efendi, en sevdiği karısı ve gözdesi olduğu için, babam Sultan Abdülmecit Han, otuz çocuğu
içinde en çok beni severdi," diye açıklamıştı yıllar önce bir seferinde Şehzade ve: "Otuz çocuğu
içinde babam Sultan Abdülmecit Han en çok beni sevdiği için, ikinci karısı annem Nurucihan
Kadın Efendi, hareminin gözdesiydi," demişti bir başka seferinde gene yıllar önce bu mutluluk
sahnelerini yazdırırken.
Dolmabahçe Sarayının harem dairesinin kapılarını aça kapaya, merdivenlerinden ikişer ikişer
atlaya atlaya kendisini kovalayan ağabeyi Reşat'tan kaçarken küçük Şehzadenin kapıyı
suratına kapadığı zenci harem ağasının bayıldığını yazmıştı Kâtip. On dört yaşındaki ablası
Münire Sultanın, kırk beş yaşındaki dangalak bir paşaya verildiği günün gecesinde, sevimli
küçük kardeşini kucağına alıp ağlayarak, yalnızca ondan, ondan uzak düşeceği için üzüldüğünü
söylediğini ve Şehzadenin beyaz yakasının ablanın gözyaşlarıyla sırılsıklam olduğunu yazmıştı
Kâtip. Kırım Harbi yüzünden İstanbul'a gelen İngiliz ve Fransızlar şerefine verilen bir eğlencede
annesinin izniyle on bir yaşındaki bir İngiliz kızıyla dansetmekten başka içinde şimendiferlerin,
penguenlerin ve korsanların resmedildiği bir kitabın sayfalarına Şehzadenin gene aynı kızla
birlikte uzun uzun baktığını yazmıştı Kâtip. Babaannesi Bezmiâlenı Sultanın adının bir gemiye
verilmesi yüzünden yapılan törende, Şehzadenin tam iki okka güllü ve fıstıklı lokumu yiyerek
kazandığı iddiadan sonra, aptal ağabeyinin ensesine şaplak vurduğunu yazmıştı Kâtip.
Ağabeyleri ve ablalarıyla hep birlikte saray arabasıyla gittikleri bir Beyoğlu mağazasında onca mendil, kolonya şişesi, yelpaze, eldiven, şemsiye ve
şapka dururken, tiyatro oyunlarında kullanırız, diye ala ala, tezgâhtar çocuğun üzerindeki
önlüğü çıkartıp satın aldıkları sarayda işitilince cezalandırıldıklarını yazmıştı Kâtip. Şehzadenin
çocukluk ve ilk gençliğinde, her şeyi, doktorları, İngiliz Sefirini, pencerenin önünden geçen
gemileri, sadrazamları, gıcırdayan kapıların ve harem ağalarının cırlak seslerini, babasını, at
arabalarını, yağmurun pencerelere vuruşunu, kitaplarda okuduklarını, babasının cenazesi
arkasından ağlayanları, dalgaları ve piyano hocası İtalyan Guateli Paşayı taklit ettiğini yazmıştı
Kâtip ve Şehzade daha sonraki yıllarda her anlatışında aynı ayrıntılarla, ama öfke ve nefret
sözleriyle hatırlayacağı bu anıların hep, pastalar, şekerler, aynalar, müzik kutuları ve bol bol
oyuncak ve bol bol kitap ve yediden yetmişe düzinelerle kadın ve kız tarafından kendisine
verilen öpücüklerle, öpücüklerle birlikte düşünülmesi gerektiğini söylemişti.
Daha sonra, bir kâtip tutup kendi geçmişi ve düşüncelerini yazdırdığı zamanlarda, bu mutluluk
yılları için, "Çocukluğumun mutluluk yılları çok uzun sürdü," diyecekti Şehzade.
"Çocukluğumun budala mutluluğu o kadar uzun sürdü ki, tam yirmi dokuz yaşına kadar budala
ve mutlu bir çocuk olarak yaşadım. Tahta oturtacağı bir şehzadeye yirmi dokuz yaşına kadar
budala ve mutlu bir çocuk hayatı sürdürtebilen bir imparatorluk, tabii ki yıkılmaya dağılmaya,
yok olmaya mahkûmdur." Yirmi dokuz yaşına kadar Şehzade taht nöbetinde beşinci olan her
şehzadenin yapacağı kadar eğlenmiş, kadınlarla sevişmiş, kitaplar okumuş, mülk ve eşya
edinmiş, müzik ve resimle yüzeysel olarak ilgilenip daha da yüzeysel olarak askerliğe merak
sarmış, evlenmiş, ikisi erkek üç çocuk sahibi olmuş ve herkes gibi dostlar ve düşmanlar
edinmişti. Daha sonra, "Bütün bu yükten, bu eşyalardan ve kadınlardan, dostlardan ve budala
düşüncelerimden kurtulmak için yirmi dokuz yaşıma gelmem gerekiyormuş demek," diye
yazdıracaktı Şehzade. Yirmi dokuz yaşındayken hiç beklenmedik bazı tarihi gelişmeler sonucu
bir anda taht nöbetinde sırası beşincilikten, üçüncülüğe çıkıvermişti. Ama, Şehzadeye göre,
olayların "hiç beklenmedik," olduğunu budalalar söylerdi hep; çünkü düşünceleri ve iradesi
kadar ruhu da çürümüş olan amcası Sultan Abdülaziz'in hasta olup ölmesinden
ve onun yerine geçen büyük ağabeyinin de kısa bir süre sonra delirmesi üzerine tahttan
indirilmesinden doğal bir gelişme düşünülemezdi. Bunu yazdırdıktan sonra, kasrının
merdivenlerini çıkarken, tahta oturan ağabeyi Abdülhamit'in de, en büyük ağabeyi kadar deli
olduğunu söylerdi Şehzade ve öteki kanattan merdivenleri inerken de taht sırası kendisinden
önce olan ve bir başka konakta kendisi gibi tahta oturmayı bekleyen öteki şehzadenin de, öbür
ağabeylerinden daha da deli olduğunu, belki de bininci kere yazdırır ve Kâtip bu tehlikeli
sözleri, bininci kere yazdıktan sonra, Şehzadenin ağabeylerinin neden delirdiklerine, neden
delirmek zorunda olduklarına, Osmanlı şehzadelerinin neden delirmekten başka bir şey
yapamayacaklarına ilişkin açıklamaları yazardı sabırla.
Çünkü bütün hayatı boyunca bir imparatorluğun tahtına oturmayı bekleyerek yaşayan
herhangi biri delirmeye mahkûmdu zaten; çünkü aynı düşlerle bekleyen ağabeylerinin
delirdiğini gören herhangi biri, zaten delirmek-delirmemek açmazına sıkışacağı için delirmek
zorundaydı ; çünkü insan delirmek istediği için değil, delirmek istemediği ve bunu sorun ettiği
için delirirdi; çünkü atalarının, büyük büyükbabalarının tahta oturur oturmaz öbür kardeşlerini
nasıl boğdurarak öldürdüğünü, bütün o bekleyiş yıllarında bir kerecik olsun düşünen her
şehzade, delirmeden yaşayamazdı artık; çünkü dedelerinden Üçüncü Mehmet'in, Padişah olur
olmaz, aralarında meme çocukları da olan on dokuz kardeşini tek tek nasıl idam ettirdiğini
herhangi bir tarih kitabından okuyan ve tahtına oturacağı devletin tarihini bilmek zorunda
olduğu için, kardeşlerini bir bir öldüren padişahların hikâyelerini okumak zorunda olan her
şehzade delirmeye mahkûmdu; çünkü sonu zehirlenmek, boğulmak, intihar kisvesi verilerek
öldürülmek olan dayanılmaz bekleyişin bir yerinde, delirmek "ben yarıştan çekiliyorum,"
anlamına geleceği için, ölümü bekler gibi tahtı bekleyen bütün şehzadelerin en kolay kaçış yolu
ve en derin ve en gizli istekleriydi de; çünkü kendisini denetleyen Padişahın muhbirlerinden ve
bu muhbir ağını delerek şehzadeye ulaşan aşağılık politikacıların kumpaslarından ve
tuzaklarından ve bütün o dayanılmaz taht hayâllerinden kurtulabilmek için iyi bir fırsattı
delirmek; çünkü tahtına oturmayı düşlediği imparatorluğun haritasına bir göz atan her
şehzade, yakın bir zamanda sorumluluğunu üzerine alacağı ve kendi, evet, yalnızca kendi buyruklarıyla yöneteceği memleketlerin ne kadar geniş, ne kadar
sınırsız, ne kadar uçsuz bucaksız olduğunu her kavrayışında deliliğin eşiğine gelmek
zorundaydı ve bu sınırsızlık duygusunu hissetmeyen her şehzade de bir gün bütün
sorumluluğunu yükleneceği imparatorluğun büyüklüğünü kavrayamadığı için zaten deli
sayılmalıydı. Sayıp döktüğü bu delirme nedenlerinin tam bu noktasında "Ben," derdi Şehzade
Osman Celâlettin Efendi, "Osmanlı İmparatorluğu"nu yöneten bütün o budalalardan,
çılgınlardan, ahmaklardan daha aklı başında biriysem bugün, bunun nedeni de işte bu çılgınca
sınırsızlık duygusudur! Bir gün omuzlarıma alacağım sorumluluğun sınırsızlığını düşünmek,
öteki iradesizler, güçsüzler, zavallılar gibi beni delirtmedi, hayır; tam tersine, bu duyguyu
dikkatle düşünmek beni kendime getirdi; bu duyguyu dikkatle, bütün iradem ve kararlılığımla
denetimim altına aldığım için ben hayatın en önemli sorununun insanın kendisi olabilmesi ya
da olamaması olduğunu keşfettim."
Taht nöbetinde beşincilikten üçüncülüğe çıkar çıkmaz kendini okumaya vermişti. Bir gün tahta
geçmeyi bir mucize olarak görmeyen her şehzadenin kendisini yetiştirmesi gerektiğini
düşünüyor, bunun da okumakla başarılacağına iyimserlikle inanıyordu. Hırsla okuduğu,
sayfalarını yutar gibi çevirdiği her kitaptan ileriye dönük 'yararlı düşünceler' çıkardığı, bu
düşünceleri kısa bir zaman içinde geleceğin mutlu Osmanlı Devletinde gerçekleştirmenin
hayâllerini tutkuyla kurduğu ve delirmemek için sarıldığı bu hayâllere inanabilmek, eski budala
ve çocuksu hayatını hatırlatan her şeyden bir an önce kurtulmak istediği için, karısını,
çocuklarını, eski eşyalarını ve alışkanlıklarım Boğaz kıyısındaki yalısında bırakarak, içinde yirmi
iki yıl üç ay yaşayacağı küçük bir av kasrına taşınmıştı. Yüz yıl sonra, parkeyle kaplı tramvay
yollarıyla, çeşitli Batı üsluplarının taklidiyle yapılmış korkutucu ve karanlık apartmanlarla, kız
ve erkek liseleri, bir karakol ve bir cami ve elbiseci, çiçekçi, halıcı ve kuru temizlemeci
dükkânlarıyla dolacak bir tepedeydi av kasrı. Şehzadenin kendini dışardaki hayatın
budalalıklarından korumak için ve Padişahın da bu tehlikeli kardeşi daha sıkı gözaltında
tutabilmek için ördürdüğü duvarların arkasından bir yüzyıl sonra, dallarına kara telefon
kabloları sarılacak ve gövdesine çıplak kadın resimli dergiler mandallanacak iri kestane ve çınar ağaçlan gözükürdü. Yüzyıl sonra bile, tepeyi terketmeyecek çılgın karga sürülerinin
çığlıklarından başka kasırda duyulan tek ses, rüzgarın denize doğru estiği günlerde, karşı
tepelerdeki kışlalardan gelen talim ve müzik gürültüsüydü. Şehzade, kasırda geçirdiği ilk altı
yılın, hayatının en mutlu dönemi olduğunu defalarca yazdırmıştı.
"Çünkü o dönem yalnızca okumuştum," derdi Şehzade. "Çünkü yalnızca okuduklarımın hayâlini
kurmuştum. Çünkü o altı yılda yalnızca okuduğum yazarların düşünceleri ve sesleriyle
yaşamıştım." Ve eklerdi: "Ama kendim de hiç olamamıştım, o altı yıl boyunca." Şehzade, bu
altı mutlu yılı acı ve özlemle her hatırlayışında, "Ben, ben değildim ve belki bu yüzden de
mutluydum, ama bir Padişahın görevi mutlu olmak değil kendisi olabilmektir!" diye yazdırır,
sonra kâtibinin defterlere belki binlerce kere yazdığı öteki cümleyi de söylerdi. "Yalnızca
Padişahların değil, herkesin görevidir kendisi olmak, herkesin."
"Hayatımın en büyük keşfi ve amacı," dediği bu gerçeği, Şehzade, o altı yılın sonuna doğru bir
gece açık seçik hissettiğini yazdırmıştı: "O mutlu gecelerimde sık sık yaptığım gibi, gene
hayâlimde Osmanlı tahtına oturmuş, bir devlet sorununu çözmek için hayalimdeki bir budalayı
öfkeyle azarlıyordum. Voltaire'in de dediği gibi, diye azarlamışüm ki, hayalimdeki bu budalayı,
birden içine düştüğüm durumu hissederek dondum. Hayâlimde otuz beşinci padişah olarak
Osmanlı tahtına oturur olarak gördüğüm kişi, ben değildim de, sanki Voltaire idi, ben değildim
de, sanki Voltaire'i taklit eden biriydi bu kişi. Milyonlarca ve milyonlarca kulun hayatına
hükmedecek, haritada uçsuz bucaksız ve sınırsız gözüken memleketleri yönetecek padişahın
kendisi değil de bir başkası olmasının dehşetini ilk o anda farkettim."
Daha sonraki öfke buhranlarında, Şehzade, bu gerçeği ilk farkettiği an'a ilişkin başka bazı
hikâyeler de anlatmıştı, ama kâtip, keşif anının hep aynı sezgi çevresinde toplandığını
biliyordu. Milyonlarca kişinin hayatına hükmedecek bir padişahın aklında başkalarının
cümlelerinin gezinmesi doğru muydu? Bir gün dünyanın en büyük imparatorluklarından birini
yönetecek bir şehzadenin yalnızca, yalnızca kendi iradesiyle hareket etmesi gerekmez miydi?
Kafasında başkalarının düşüncelirini hiç bitmeyen karabasanlar gibi gezdiren kişi bir padişah mı sayılmalıydı yoksa bir gölge mi?
"Bir gölge değil, gerçek bir padişah bir başkası değil, kendim olmam gerektiğini anladıktan
sonra; yalnız o altı yıl boyunca değil, bütün hayatım boyunca okuduğum kitaplardan
kurtulmam gerektiğine karar verdim," derdi Şehzade, hayatının bundan sonraki on yılını hikâye
etmeye başladığında. "Bir başkası değil, yalnızca kendim olabilmek için, bütün o kitaplardan,
bütün o yazarlardan, bütün o hikâyelerden, bütün o seslerden kurtulmak zorundaydım. Bu on
yılımı aldı."
Böylece, Şehzade, kâtibine, kendisini etkileyen kitaplardan nasıl kurtulduğunu tek tek
yazdırmaya başlardı. Şehzadenin, kasrındaki bütün Voltaire ciltlerini yaktığını, çünkü bu yazarı
okudukça, bu yazarı hatırladıkça kendisinden daha zeki, hazırcevap, dinsiz ve şakacı bir
Fransız olduğunu, ama kendisi olamadığını yazardı Kâtip. Schopenhauer ciltlerinin kasırdan
uzaklaştırıldıklarını, çünkü bu ciltler yüzünden Şehzadenin kendini iradesi üzerine saatlerce,
günlerce düşünen biriyle özdeşleştirdiğini ve en sonunda özdeşleştiği bu kötümser kişinin bir
gün Osmanlı tahtına oturacak şehzade değil, Alman filozofun ta kendisi olduğunu yazardı
Kâtip. Her biri ne masraflar edilerek getirtilen Rousseau ciltleri de, Şehzadeyi, kendini suçüstü
yakalamaya çalışan bir vahşi kişiye dönüştürdüğü için parçalanarak kasırdan
uzaklaştırılmıştı. "Bütün o Fransız düşünürlerini, Deltour'u, De Passet'yi, dünyanın akılla
anlaşılabilir bir yer olduğunu hikâye eden Morelli'yi ve bunun tam tersini yazan Brichot'yu da
yaktırdım, çünkü onları okudukça kendimi olmam gerektiği gibi, geleceğin bir padişahı olarak
değil, kendinden önceki düşünürlerin saçma gözlemlerini çürütmeye çalışan alaycı, polemikçi
bir profesör olarak görüyordum," derdi Şehzade. Binbir Gece Masallarını yaktırmıştı, çünkü bu
kitap yüzünden kendini özdeşleştirdiği tebdil gezen padişahlar, Şehzadenin olması gereken
padişahlar değildi artık. 'Macbeth'i yaktırmıştı, çünkü onu her okuyuşunda taht için elini kana
bulamaya hazır bir korkak ve iradesiz olarak görüyordu kendini ve daha kötüsü o kişi olmaktan
utanacağına, şiirsel bir gurur da duyuyordu bundan. Mevlâna'nın 'Mesnevi'sini kasırdan
uzaklaştırmıştı, çünkü bu darmadağınık kitabın hikâyeleri arasında her dağılışında, dağınık
hikâyelerin hayatın özü olduğuna iyimserlikle inanan bir abdalla özdeşleştiriyordu kendini. "Şeyh
Galip'i, onu okudukça kendimi hüzünlü bir âşık olarak gördüğüm için yaktım," diye açıklardı
Şehzade. "Bottfolio'yu ise onu okudukça kendimi Doğulu olmak isteyen bir Batılı olarak
gördüğüm için ve İbn Zerhani'yi ise, onu okudukça kendimi Batılı olmak isteyen bir Doğulu
olarak gördüğüm için yaktırdım, çünkü ne Doğulu, ne Batılı, ne tutkulu, ne deli, ne maceracı,
ne de kitaplardan çıkmış herhangi biri olarak görmek istiyordum kendimi." Bu sözlerden sonra,
Kâtibin altı yıl boyunca, nice deftere sayısız kereler tekrarlaya tekrarlaya yazdığı o nakaratı
tutkuyla tekrarlardı Şehzade: "Yalnızca kendim olmak istiyordum, yalnızca kendim olmak
istiyordum, kendim olmak istiyordum yalnızca."
Ama kolay bir iş olmadığını biliyordu bunun. Bir dizi kitaptan kurtulduktan ve bu kitapların
yıllarca anlatmaya devam ettiği hikâyelerin sesini en sonunda işitmez olduktan sonra, aklının
içindeki sessizlik o kadar dayanılmaz gelirdi ki Şehzadeye, istemeye istemeye adamlarından
birini yeni kitaplar almaya şehire yollardı. Paketlerinden çıkarır çıkarmaz yutar gibi okuduğu bu
kitapların yazarlarıyla alay ederdi önce; sonra kitapları öfkeyle ve törenle yakar, ama seslerini
içinde hâlâ duymaya devam ettiği ve yazarlarını ister istemez taklit ettiği için, onlardan ancak
başka kitaplar okursa kurtulacağına karar vererek, çiviyi ancak çivinin sökeceğini acıyla
hissederek, adamını gene onu dört gözle bekleyen Beyoğlu'ndaki yabancı kitapçılara,
Babıâli'ye yollardı. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, kendisi olabilmeye karar verdikten
sonra, kitaplarla tam ön yıl savaşmıştır," diye yazmıştı bir gün Kâtip ve Şehzade, "'savaşmıştır'
değil, 'boğuşmuştur' yaz!" diye düzeltmişti. Şehzade Osman Celâlettin Efendi, on yıl kitaplarla,
kitapların içinde duyurduğu seslerle boğuştuktan sonra, ancak kendi hikâyelerini, kendi sesini
o kitapların sesine karşı yükselterek kendisi olabileceğini anlamış ve kendine bir kâtip
tutmuştu.
"Bu on yıl içinde, yalnız kitaplarla, hikâyelerle değil, kendisini kendisi olmaktan alıkoyduğunu
anladığı her şeyle boğuşmuştur Şehzade Osman Celâlettin Efendi," diye merdivenlerin
tepesinden bağırarak eklerdi Şehzade ve Kâtip binlerce kere tekrarlanmasına rağmen,
binbirinci kere de, tıpkı birinci kere söylendiği inanç ve heyecanla dile getirilen bu cümleyi ve
aynı kararlılıkla onu izleyen öteki cümleleri dikkatle yazardı. Şehzadenin bu on yıl boyunca yalnız kitaplarla değil, kitaplar
kadar kendisini etkileyen çevresindeki eşyalarla da boğuştuğunu yazmıştı Kâtip. Çünkü bütün o
mobilyalar, masalar, koltuklar, sehpalar, insana gerekli gereksiz huzursuzluk ya da huzur
vererek onu konu dışına çıkarıyordu; çünkü bütün o küllükler ve şamdanlara bakışları takıldığı
için kendisini kendisi yapacak düşünceyi yoğunlaştıramıyordu Şehzade; çünkü duvarlardaki
yağlıboyalar, sehpalardaki vazolar ve divanların üzerindeki* pufpuf yastıklar Şehzadeyi hiç
istemediği ruh hallerine çekiyordu; çünkü bütün o saatler, kâseler, kalemler ve eski
sandalyeler Şehzadeyi kendisi olmaktan alıkoyan çağrışımlar ve anılarla yüklüydü.
Kâtip, Şehzadenin kimini kırarak, kimini yakarak, kimini de atarak gözünün önünden
uzaklaştırdığı eşyalardan başka, bu on yıl boyunca, kendisini hep bir başka biri yapan anılarla
da boğuştuğunu yazmıştı. "Geçmişimde kalmış, küçük, önemsiz basit bir ayrıntıyı, yıllar sonra,
beni öldürmek isteyen acımasız bir katil gibi, anlaşılmaz bir intikamı yıllarca kovalamış bir
çılgın gibi, birden düşüncelerimin ve hayâllerimin orta yerinde bulmak aklımı başımdan
alıyor,1.' derdi Şehzade. Çünkü Osmanlı tahtına oturduktan sonra milyonlarca, milyonlarca
zavallının hayatım düşünmesi gereken bir kişinin, düşüncesinin orta yerinde birdenbire
çocukluğunda yediği bir kâse çileği ya da beş para etmez bir harem ağasının saçmasapan bir
sözünü bulması dehşet verici bir şeydi. Kendisi olması, yalnızca kendi düşünceleriyle, kendi
iradesi ve kararlılığının sonuçlarıyla dopdolu olması gereken bir padişah, hayır, yalnızca
padişah değil, herkes, kendisini kendisi olmaktan alıkoyan anıların gelişigüzel ve keyfi
müziğine karşı koymalıydı. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, düşüncelerinin ve kendi
iradesinin saflığını bozan anılarıyla boğuşmak için kasrındaki bütün koku kaynaklarını
kurutmuş, tanıdığı bütün eşyaları ve elbiseleri yok etmiş, müzik denen uyuşturucu sanatla ve
hiç çalmadığı beyaz piyanosuyla ilişkisini kesmiş ve kasrının bütün odalarını beyaza
boyatmıştı," diye yazmıştı bir keresinde Kâtip.
"Ama hepsinden beteri, bütün anılardan, eşyalardan ve kitaplardan daha çekilmez olanı
insanlardır," diye eklerdi Şehzade, hâlâ atmadığı bir divanın üzerine uzanıp Kâtibine
yazdırdıklarını okuttuktan sonra. Çeşit çeşittiler: Olmadık vakitlerde, en istenmedik zamanlarda kapılardan bacalardan girerler, iğrenç dedikodular, beş para etmez söylentiler
taşırlardı. İyilik etmek isterlerken yalnızca insanın huzurunu kaçırırlardı. Sevgileri, rahatlatıcı
olmaktan çok boğucuydu. Bir düşünceleri olduğunu kanıtlamak için konuşurlardı. İlginç bir kişi
olduklarına sizi inandırabilmek için hikâyeler anlatırlardı. Sizi sevdiklerini göstermek için
huzurunuzu kaçırırlardı. Bunlar da önemli değildi belki, ama kendisi olmak için can atan,
yalnızca kendi düşünceleriyle başbaşa kalmak isteyen Şehzade, bu budalaların, bu gereksiz,
tutkusuz, sıradan dedikoducuların her ziyaretinden sonra, uzun bir süre kendisi olamadığını
hissederdi. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, bir insanın kendisi olmasına en büyük engelin
çevresindeki öteki insanlar olduğunu düşünürdü," diye yazmıştı bir seferinde Kâtip. "İnsanların
en büyük zevkinin, öteki insanları kendilerine benzetmek," olduğunu yazmıştı bir başka
seferinde Kâtip. Şehzadenin en büyük korkusunun, ileride, tahta'oturduğu gün, bu insanlarla
ilişki kurma zorunluluğu olduğunu da yazmıştı. "Acıklı ve sefil ve zavallı olanlara acıdığı için
etkilenir insan," derdi Şehzade. "Sıradan ve özelliksiz olanlardan, biz de sonunda onlarla
birlikte sıradan ve özelliksiz olmaya başladığımız için etkileniriz," derdi Şehzade. Bir kişilikleri
olanlardan, saygıyı hak edenlerden de, farkında olmadan onları taklit etmeye başladığımız için
etkileniriz ve en tehlikelileri de aslında bu sonunculardır," derdi Şehzade. "Ama hepsini, hepsini
çevremden uzaklaştırdığımı yaz! Bütün bu mücadeleyi, yalnız kendim için değil, yalnız kendim
olabilmek için değil, milyonlarca insanın kurtuluşu için verdiğimi de yaz!"
Çünkü, hiç kimseden etkilenmemek için verdiği o 'inanılmaz varlık yokluk savaşı'nın on altıncı
yılında, alıştığı eşyalarla, sevdiği kokularla, etkilendiği kitaplarla boğuştuğu gecelerin birinde,
pencerelerinin 'Batılılaşmış' pancurları arasından geniş bahçeyi kaplayan karı ve ayışığını
seyrettiği bir akşam, Şehzade, vermekte olduğu savaşın aslında kendi savaşı değil, yıkılmakta
olan Osmanlı Devletine kaderleri bağlanmış milyonlarca talihsizin savaşı olduğunu anlamıştı.
Kâtibinin, Şehzadenin hayatının son altı yılında, belki de onbinlerce defa defterlere yazdığı gibi,
"kendileri olamayan bütün kavimler, bir ötekini taklit eden bütün uygarlıklar, başkalarının
hikayeleriyle mutlu olabilen bütün milletler" yıkılmaya, yok olmaya, unutulmaya mahkûmdular çünkü. Böylece, kasrına çekilip tahta oturmayı beklediği
yılların on altıncısında, içinde duyduğu hikâyelere karşı ancak ve ancak kendi hikâyelerinin
sesini yükselterek savaşacağını anladığı günlerde, kendine bir kâtip tutmak üzere olduğu
sıralarda Şehzade, on altı yıldır kişisel ve ruhsal bir deney olarak yaşadığı mücadelenin, aslında
"tarihsel bir ölüm kalım mücadelesi", "ancak binlerce yılda bir görülen bir kabuk değiştirme-değiştirmeme
kavgasının son aşaması", "yüzyıllar sonra, tarihçilerin haklı olarak bir dönüm
noktası olarak değerlendirecekleri bir gelişimin en önemli tarihsel durağı" olduğunu anladı.
Karla kaplı bahçenin üzerinde, sonsuzluk zamanının genişliğini ve korkutuculuğunu hatırlatarak
ayın parladığı geceden bir süre sonra, kendine tuttuğu yaşlı, sadık ve sabırlı bir kâtibi her
sabah divanının karşısında maun bir masaya oturtup ona kendi hikâyesini, kendi keşfini
anlatmaya başladığı günlerde Şehzade, hikâyesindeki bu "son derece önemli tarihsel boyutu"
aslında yıllar yıllar önce de keşfetmiş olduğunu da hatırlayacaktı: İstanbul sokaklarının, her
geçen gün, varolmayan bir yabancı ülkenin hayâli şehrini taklit ederek değiştiğini, kasrına
kapanmadan önce kendi gözleriyle görmemiş miydi? Bu sokakları dolduran talihsizlerin ve
mutsuzların kendi kılık ve kıyafetlerini Batılı gezginlerden gördüklerine bakarak, ellerine
geçirdikleri yabancı fotoğrafları inceleyerek değiştirdiklerini bilmiyor muydu? Geceleri, kenar
mahallelerdeki kahvelerinde sobanın çevresinde toplanan hüzünlülerin, birbirlerine babadan
kalma kendi masallarını anlatacaklarına, ikinci sınıf köşe yazarlarının kahramanlarının adlarını
müslümanlaştırarak Üç'Silâhşörler'den ve Monte Kristo'dan apartıp yazdıkları süprüntüleri
gazetelerden birbirlerine okuduklarını kendisi de işitmemiş miydi? Dahası, kendisi de, bir
zamanlar, vakti daha kolay geçiriyor diye, bu rezillikleri kitap halinde yayımlayan Ermeni
kitapçılara ayağını alıştırmamış mıydı? Kasrına kapanacak kararlılık ve iradeyi göstermeden
önce, bütün bu mutsuzlar, acıklılar ve talihsizlerle birlikte sürüklendiği sıradanlığm içinde,
Şehzade de, kendi yüzünün eski esrarlı anlamının, tıpkı bu mutsuzların başına geldiği gibi,
yavaş yavaş kaybolduğunu aynaya her bakışında hissetmez miydi? "Evet, hissederdi," diye
yazardı Kâtip, bu soruların her birinden sonra, Şehzadenin böyle yazılmasını istediğini bildiği
için. "Evet, Şehzade yüzünün de değiştiğini hissederdi."
Kâtiple çalışmaya başladıklarının -yaptıkları işe 'çalışmak'-derdi Şehzade - ikinci yılı dolmadan,
Şehzade, çocukluğunda taklit ettiği cins cins vapurların çıkardığı seslerden, yediği lokumlara,
kırk yedi yıllık hayatında gördüğü bütün kâbuslardan okuduğu bütün kitaplara, en sevdiği
elbiselerinden en sevmediklerine, geçirdiği hastalıklardan bildiği hayvan türlerine ilişkin her
şeyi kâtibine yazdırmış ve sık sık tekrarladığı deyişle: "Her cümlesini, Ker kelimesini keşfettiği
büyük gerçeğin ışığında değerlendirerek," yapmıştı bunu. Her sabah Kâtip maun masasında,
Şehzade de bu masanın karşısındaki divanda ya da çevresindeki yürüyüş alanında ya da bu
yürüyüş alanından yukarı kata yükselen ya da yukarı kattan aşağıya inen merdivenlerde yerini
aldığında, ikisi de Şehzade'nin yazdıracak yeni bir hikâyesi olmadığını bilirlerdi belki. Ama
ikisinin de aradıkları bu sessizlikti. Çünkü, "Ancak, anlatacak hiçbir şeyi kalmadığında insan
kendisi olmaya iyice yaklaşmış demektir," derdi Şehzade. "Ancak, insan anlattığı şeylerin
tükendiğine, bütün hatıraların, kitapların, hikâyelerin ve hafızanın sustuğuna ilişkin o derin
sessizliği içinde duyduktan sonradır ki, kendi ruhunun derinliklerinden, kendi benliğinin sonsuz
ve karanlık lâbirentlerinden kendisini kendisi yapacak kendi gerçek sesinin yükselişine tanık
olabilir."
Dipsiz bir masal kuyusunun içinden, derinden bir yerden bu sesin ağır ağır yükselişini
bekledikleri günlerin birinde, Şehzade o zamana kadar "en tehlikeli konu" diyerek pek az
değindiği kadınlar ve aşk konusuna girdi. Altı aya yakın bir süre eski aşklarını, aşk
sayılamayacak ilişkilerini, bir ikisi hariç hepsini acıyarak ve hüzünle hatırladığı harem
kadınlarıyla olan "yakınlaşmalarını," ve karısını anlattı.
Bu tür yakınlaşmalarda korkunç olan yan, Şehzadeye göre, siz farkına bile varmadan, pek de
fazla özelliği olmayan sıradan bir kadının bile, insanın düşüncelerinin büyük bir kısmını işgal
edebilmesiydi. İlk gençlik yıllarında, evliliği sırasında, karısını ve çocuklarını Boğaz kıyısındaki
yalıda bırakıp kasrına yerleştiği ilk zamanlarda, yani ta otuz beş yaşma kadar, "yalnız kendisi
olmak", "hiçbir şeyden etkilenmemek" gibi bir keşfi ve amacı olmadığı için, Şehzade bu
duruma pek de aldırmazdı. Hatta, "bu taklitçi ve sefil toplum", bir kadının, bir oğlanın ya da bir Tanrının aşkıyla her şeyi unutabilmenin, "aşkın
içinde yok olup gitmenin" övünülecek, gurur duyulacak bir şey olduğunu herkes gibi kendisine
de öğrettiği için, o zamanlar sokaklardaki kalabalıkların yaptığı gibi, "âşık olmak"tan gurur da
duyardı Şehzade.
Kasra kapandıktan ve altı yıl hiç durmadan okuduktan sonra, hayatın en önemli sorununun
insanın kendisi olması ya da olmaması olduğunu keşfedince, Şehzade kadınlar karşısında
ihtiyatlı olması gerektiğine karar vermişti hemen. Kadınlar olmadan kendinde bir eksiklik
duyduğu doğruydu. Ama yaklaşacağı her kadının, düşüncelerinin saflığını bozacağı, kaynağını
yalnızca kendisinden almak istediği hayâllerinin orta yerine ağır ağır yerleşeceği de doğruydu.
Bir ara, mümkün olduğu kadar çok kadınla yakınlaşarak, aşk denen zehirin panzehirini kanına
yerleştirebileceğini düşünmüş, ama sırf aşka alışmak, aşkın sarhoşluğunu kanıksamak gibi
faydacı bir anlayışla yaklaştığı için, bu kadınlara pek ilgi duyamamıştı. Daha sonra, tanıdığı
kadınlar içinde "en özelliksiz, en renksiz, en suçsuz ve en zararsız" olduğunu yazdırdığı Leyla
Hanımı, bu özellikleri yüzünden ona âşık olamayacağına inandığı için, görmeye başlamıştı en
çok. "Şehzade Osman Celâlettin Efendi, ona âşık olamayacağına inandığı için korkusuzca Leyla
Hanıma yüreğini açabilmişti," diye yazmıştı Kâtip bir gece; çünkü geceleri de çalışıyorlardı
artık. "Ama korkusuzca yüreğimi açabildiğim tek kadın olduğu için de hemen ona âşık oldum,"
diye eklemişti Şehzade. "Hayatımın en korkunç dönemlerinden biriydi."
Şehzade ile Leyla Hanımın kasırda buluşup kavga ettikleri günleri yazmıştı Kâtip: Paşa
babasının konağından at arabası ve adamlarıyla, yarım günlük bir yolculuktan sonra Leyla
Hanım kasra gelir, kendileri için kurulmuş ve benzerlerini Fransız romanlarında okudukları bir
sofrada, romanlardaki ince roman kahramanları gibi şiirden ve müzikten sözederek yemek
yerler ve yemekten hemen sonra, dönüş vakti geldiği için, yarı açık kapıların arkasından
kendilerini dinleyen ahçıları, uşakları, arabacıları kaygılandıran bir kavgaya tutuşurlardı.
"Kavgalarımızın belirli bir nedeni yoktu," diye bir keresinde açıklamıştı Şehzade. "Yalnızca,
onun yüzünden kendim olamadığım için, onun yüzünden düşüncelerim saflığını kaybettiği için,
onun yüzünden benliğimin derinliklerinden gelen o sesi artık işitemez olduğum için ona öfke duyuyordum. Benim suçum olup olmadığını
hiçbir zaman anlayamadığım ve anlayamayacağım bir yanlışlık sonucu ölmesine kadar bu
böyle sürüp
gitti."
Leyla Hanımın ölümünden sonra, üzüldüğünü ve özgürleştiğini yazdırmıştı Şehzade. Her
zaman sessiz, her zaman saygılı, her zaman söz dinler Kâtip, altı yıllık yazı hayatı boyunca hiç
yapmadığı bir şeyi yaparak bu ölümü ve aşk konusunu birkaç kere daha açıp kurcalamayı
denemişse de, Şehzade konuya yalnız kendi istediği biçimde, kendi istediği zamanlarda geri
dönmüştü.
Sözgelimi, ölümünden on altı ay önce bir gece, Şehzade eğer kendisi olmayı başaramazsa,
kasırda on beş yıldır verdiği mücadelenin sonunda başarısızlığa uğrarsa eğer, İstanbul'un
sokaklarının da artık "kendisi olamayan" talihsiz bir şehrin sokaklarına dönüşeceğini anlatırken
ve başka şehirlerin alanlarını, parklarını, kaldırımlarını taklit eden bu alanlarda, parklarda,
sokaklarda yürüyen talihsizlerin de, hiçbir zaman kendileri olamayacaklarını anlatırken ve
yıllarca ve yıllarca, kasrının bahçesinden dışarı bir kere olsun adım atmamasına rağmen,
sevgili İstanbul'unun sokaklarını nasıl bir bir tanıdığını, her kaldırımı, her sokak lambasını, her
dükkânı sanki her gün onların önünden geçiyormuş gibi nasıl hayâllerinde capcanlı yaşattığını
anlatırken, bir geceyarısı, her zamanki öfkeli sesini bırakıp kısık ve hüzünlü bir havayla, Leyla
Hanımın her gün arabasıyla kasra geldiği günlerde, vaktinin çoğunu at arabasının şehrin
sokaklarında ilerleyişini hayâl ederek geçirdiğini yazdırmıştı. "Şehzade Osman Celâlettin
Efendi, kendisi olmak için savaştığı bu günlerde günün yarısını biri al, öbürü kara, iki atlı
arabanın Kuruçeşme'den kasrımıza gelirken hangi sokaklardan geçtiğini, hangi yokuşlardan
çıktığını hayâl ederek geçirir, her zamanki yemeklerinden ve kavgalarından sonra da, gözü
yaşlı Leyla Hanımı paşa babasının konağına geri götüren arabanın, çoğu zaman aynı yollardan
ve yokuşlardan geçerek yaptığı dönüş yolculuğunu da günün öbür yarısında hayâl ederdi," diye
yazmıştı Kâtip, her zamanki dikkatli ve titiz elyazısıyla.
Bir başka seferinde, ölümünden yalnızca yüz gün önce, içinde o günlerde yeniden duymaya
başladığı başkalarının seslerini, başkalarının hikâyelerini bastırabilmek için, bütün hayatı
boyunca farkında olarak ya da olmadan içinde ikinci bir ruhu taşır gibi taşıdığı kişilikleri tek tek öfkeyle
sayarken, Şehzade, her akşam başka bir kıyafete bürünmek zorunda kalan mutsuz bir
padişahın, elbise giyer gibi büründüğü bu kişiliklerden en çok, saçları leylak kokan kadına âşık
olan kişiliği sevdiğini yazdırmıştı sessizce. Şehzadenin kendisine yazdırdığı her satırı, her
cümleyi sonradan yeniden ve yeniden titizlikle okuduğu için ve altı yıl boyunca yavaş yavaş
Şehzadenin bütün hafızasını ve bütün geçmişini bütün ayrıntılarıyla bildiği, sahiplendiği ve
edindiği için, Kâtip, başı leylak kokan kadının Leyla Hanım olduğunu, çünkü Şehzadenin bir
başka seferinde, başı leylak kokulu bir kadın yüzünden kendisi olamayan ve hiçbir zaman
kendi suçluluğunu anlayamayacağı bir kazadan ya da yanlışlıktan sonra kadın ölünce de bu
sefer leylak kokusunu hiç unutamadığı için kendisi olamayan bir âşığın hikâyesini yazdırdığını
hatırlamıştı.
Kâtiple Şehzadenin birlikte son ayları, Şehzadenin hastalık öncesi bir coşkuyla dediği gibi,
"yoğun bir çalışma, yoğun bir umut ve yoğun bir inançla" geçmişti. Şehzadenin bütün gün
yazdırdığı, yazdırdıkça ve kendi hikâyelerini anlattıkça kendisini kendisi yapan o sesi içinde
daha da güçle duyduğu günlerdi bunlar. Gece geç saatlere kadar çalışırlar, ne kadar geç olursa
olsun Kâtip bahçede bağlı duran arabasına binerek evine döner, sabah erkenden geri gelip
maun masasında yerini alırdı.
Kendileri olamadıkları için yıkılıp giden krallıkların, başka kavimleri taklit ettikleri için yok olan
kavimlerin, kendi hayatlarını yaşayamadıkları için uzak ve bilinmeyen diyarlarda unutulan
halkların hikâyelerini anlatırdı Şehzade. İlliryalılar, güçlü kişiliğiyle yalnızca kendileri olmayı
kendilerine öğretecek bir kralı iki yüzyıl bulamadıkları için tarih sahnesinden çekilmişlerdi.
Babil'in çöküşü, sanıldığı gibi Kral Nemrut'un Tanrıya meydan okuması yüzünden değil, kule
yaptırmaya bütün gücünü verirken, kendisini kendisi yapacak kaynakları kurutmasmdandı.
Göçebe Lapitya kavmi, yerleşik bir düzene geçip tam bir devlet kurmak üzereyken, ticaret
yaptığı Aytipalilerin büyüsüne kapılarak kendini bütünüyle taklide vermiş ve yok olmuştu.
Sasanilerin yıkılışı Bizanslıların, Arapların ve Yahudilerin büyüsüne kapılan son üç hükümdar
Kavaz, Ardaşir ve Yazdigird'in, Tebari'nin de 'Tarih'inde yazdığı gibi, bütün
ömürleri boyunca tek bir gün kendileri olamamaları yüzündendi. Başkenti Sardes'te, Susa
etkisiyle yapılan ilk tapınaktan yalnızca elli yıl sonra, koca Lidya yıkılmış ve tarihin
tiyatrosundan çekilip gitmişti. Büyük bir Asya İmparatorluğu kurmak üzereyken, bütün halkı
salgın bir hastalığa yakalanmış gibi, Sarmatyalıların kıyafetlerini giymeye, takılarını takmaya,
şiirlerini söylemeye başlayınca, yalnız hatıralarını kaybettikleri için değil, kendilerini kendileri
yapan esrarı da unuttukları için, Seherler bugün tarihçilerin bile hatırlayamadığı bir soydu.
"Medesliler, Pafkiyonyalılar, Keltler," diye yazdırırdı Şehzade, ve Kâtip, "kendileri olamadıkları
için yıkılıp gittiler," diye eklerdi efendisinden önce. "Skintiyalılar, Kalmuklar, Misyahlar," derdi
Şehzade ve, "kendileri olamadıkları için yıkılıp gittiler," diye eklerdi Kâtip. Gece geç vakit, kan
ter içinde, çalışmalarını ve ölüm ve yıkılış hikâyelerini bitirdiklerinde, dışarıda, yaz gecesinin
sessizliği içinde bir cırcırböceğinin kararlı sesini duyarladı.
Şehzade, bahçedeki nilüferli ve kurbağalı havuza kızıl kestane yapraklarının döküldüğü rüzgarlı
bir sonbahar günü üşütüp yatağa düştüğünde, bunu ikisi de fazla önemsememişti. O sıralarda
Şehzade, eğer bir gün kendisi olamazsa, eğer bir gün kendisi olabilmenin gücüyle Osmanlı
tahtına oturamazsa, İstanbul'un soysuzlaşacak sokaklarında yaşayacak şaşkınların başından
geçecekleri hikâye ediyor, "kendi hayatlarına başkalarının gözleriyle bakacaklarını, kendi
hikâyeleri yerine başkalarının masallarını dinleyeceklerini, kendi yüzleri yerine başkalarının
yüzleriyle büyüleneceklerini," anlatıyordu. Bahçedeki ağaçlardan toplanmış ıhlamurları
kaynatarak içtiler ve gece geç saate kadar çalıştılar.
Ertesi gün Kâtip divanda ateşler içinde uzanan efendisinin üzerine örtmek için yukarı kata bir
yorgan daha almaya çıktığında, yıllar boyunca bütün masaları, sandalyeleri parçalanmış, bütün
kapıları sökülmüş, bütün eşyaları yok edilmiş kasrın boş, bomboş olduğunu tuhaf bir
büyülenmeyle farketti. Kasrın boş odalarında, duvarlarında, merdivenlerde rüyalardan çıkma
bir beyazlık vardı. Boş bir odada, Şehzadenin çocukluğundan kalma, yıllardır hiç çalınmamış,
bütünüyle unutulduğu için atılmamış ve İstanbul'da başka bir eşi bulunmayan Steinway beyaz
bir piyano vardı. Bütün anıların solduğunu, belleğin donduğunu ve bütün seslerin, kokuların, eşyalarrn, çekilerek zamanın durduğunu insana hissettiren beyazlığı, kasrın
pencerelerinden içeri, başka bir gezegene dökülür gibi dökülen bembeyaz ışıkta da gördü
Kâtip. Kucağında beyaz ve kokusuz bir yorgan, merdivenlerden inerken Şehzadenin üzerinde
uzandığı divanın, yıllardır üzerinde çalıştığı kendi maun masasının, beyaz kâğıtlarının,
pencerelerin, küçük çocukların oynadığı oyuncak evlerdeki gibi kırılgan, narin ve gerçekdışı
olduğunu hissetti. Yorganı üzerine örterken iki gündür tıraş olmayan efendisinin sakallarının
beyazladığını gördü. Başucunda yarım bardak suyla, beyaz haplar vardı.
"Dün gece rüyamda, uzak bir ülkedeki gür ve karanlık ormanın içinde beni bekleyen annemi
gördüm," diye yazdırdı Şehzade, uzandığı divandan. "İri ve kızıl bir sürahiden su dökülüyordu,
ama boza gibi ağır ağır," diye yazdırdı Şehzade. "O zaman bütün hayatım boyunca kendim
olmakta ısrar ettiğim için, dayandığımı anlıyordum," diye yazdırdı Şehzade. "Şehzade Osman
Celâlettin Efendi bütün hayatını, kendi sesini ve hikâyelerini duyabilmek için içindeki sessizliği
beklemekle geçirmiştir," diye yazdı Kâtip. "Sessizliği beklemek için," diye tekrarladı Şehzade.
"İstanbul'da saatler durmasın," diye yazdırdı Şehzade. "Rüyamda gördüğüm saatlere
baktığımda," dedi Şehzade, "hep başkalarının hikâyelerini anlattığını sanıyordu," diye devam
etti Kâtip. Bir sessizlik oldu. "Yalnızca kendileri olabildikleri için ıssız çöllerdeki taşları, insan
ayağı değmemiş dağların arasındaki kayalıkları, hiç kimsenin görmediği vadilerdeki ağaçlan
kıskanıyorum," diye güç ve istekle yazdırdı Şehzade. "Rüyamda, hatıralarımın bahçesinde
gezinirken," diye başladı bir an. "Hiçbir şey," diye ekledi sonra. "Hiçbir şey," diye dikkatle yazdı
Kâtip. Uzun, çok uzun bir sessizlik oldu. Daha sonra, Kâtip masasından kalktı, Şehzadenin
uzandığı divana yaklaştı, dikkatle efendisine bakıp masasına sessizce geri döndü. "Şehzade
Osman Celâlettin Efendi, bu cümlesini yazdırdıktan sonra 7 Şaban 1321 perşembe günü, saat
sabah üçü çeyrek geçe, Teşvikiye sırtlarındaki av kasrında vefat etmiştir," diye yazdı sonra.
Aynı elyazısıyla Kâtip, yirmi yıl sonra ise şöyle yazdı: "Şehzade Osman Celâlettin Efendinin
ömrünün yetmediği tahta, yedi yıl sonra, küçüklüğünde ensesine şaplak vurduğu ağabeyi
Mehmet Reşat Efendi geçmiş ve onun zamamnda Büyük Harbe giren Osmanlı Devleti yıkılmıştır.
Logged
Mey
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 50



WWW
« Yanıtla #3 : Ocak 15, 2010, 09:50:22 »

Kara Kitap bana göre en başta, üzerine kurulduğu teması ile insanın ruhuna, yaşayışına hitap eden bir eserdir. Hangimiz hayat boyu “arayış” yolculuğumuzun içinde olmadığını söyleyebilir ki?

Doğumumuz hayatımızı arar, bebekliğimiz çocukluğumuzu, çocukluğumuz yetişkinliğimizi, yetişkinliğimiz ise o büyük sonu, ölümü… Tüm bu aşamalarda nefes alıp verdiğimiz sürece biz insanlar, yaşam deneyimimizi hep bir arama ve bulma şeklinde gerçekleştiririz. Bu hem dış dünyamız için hem de içimizde kendi benliğimizi tanımlama, tanıyabilme şeklinde başvurduğumuz yoldur.

Orhan Pamuk sadece Kara Kitap’ta değil diğer eserlerinde de bu gerçeğimizi çok güzel bir biçimde sunmuştur bence. Yeni Hayat, Beyaz Kale vb…  eserlerinde arayan ve sonunda aradığını bulan, aradığı “o” şey olan kahramanlarının öyküsü ve arayışı aslında bizimde aradığımız ve sonunda bulduğumuz şey, yani “kendi ben” imizdir bana göre. Bu nedenle ben Orhan Pamuk kitaplarında kendimden ve hayatımdan çok şey buluyorum.

Kara Kitap romanının kurgusundaki hayal ile gerçekliğin arasındaki o ince çizgiyi algılayamayan bazı kişilerin olumsuz eleştiri oklarını ben kendi adıma katılmıyorum.

Tarihi olayları öğrenmek isteyen bir insan, öyleyse, tarihi kaynakları okumalıdır. Biz roman okurken bize salt gerçekleri vermesini beklemeyiz. Yeni olan, başka olan, bilinmeyeni bekleriz. Bu nedenle Mevlana, Şems, Şeyh Galip ve benzeri kişilikler ve bazı tarihi olaylarla ilgili kitap içinde çarpıtıldığı söylenen öğeler bence kitabı güzelleştirmiş ve farklılaştırmıştır. Eserin özgünlüğünü, çekiciliğini sağlamıştır.

Postmodernist roman özelliklerinin ağırlıklı olarak hissedildiği bu eserde zaman ve mekan da olayın kurgusu ve şahıslar gibi hayal-gerçek arası, dağınık, muğlaktır. Net değildir.Yazılardaki ince ipuçlarından ve kendi algılarımıza dayanarak bizler, olaydaki atmosfer ve arka plandaki dekordan dönemleri, zamanı ve mekanları hissederiz.

Karakterler açısından kitaptaki Galip, Celal ve Rüya bence eserin amacına uygun anlatılmıştır. Karakterlerin çok fazla açıkça tanıtılmaması kitabın genelindeki esrarlı havayla bence örtüşmektedir.

Kitabın içinde yer verilen tarihi hikayeler, tarihi şahsiyetler, tarihi bilgiler; bence kitabı ilgi çekici kılmaktadır ve hayatın her zaman olduğu gibi düz okunmaması gerektiği konusunda da insan bilincini uyarıcı bir işlevi yerine getirmektedir.

Genel anlamda kitabın dili bence ağır değildir; ancak bazı kendi alanına has terimler, daha önce o alana ilgisi ve birikimi olmayan kişilerce anlaşılamayabilmiştir. Hurufilik terimleri, vb.

Son olarak toparlamam gerekirse bence Kara Kitap herkes için diyemem; ama benim için, yola çıktığı yazılış amacına benim beynimde ve yüreğimde ulaşmıştır. Okurken içime dokunabilmiş ender kitaplarından biridir.

Olumsuz olarak kitapta benim okuyucu olarak gördüğüm en belirgin şey cümlelerin kuruşundaki özne yanlışlıklarıydı. Bazı yerlerde bariz anlatım bozuklukları vardı. Bir de bazı bölümlerde bazı nesneler ya da durumlar o kadar fazla örneklendirilmiş ki bir yerden sonra insan “of sonu yok mu?” diyebiliyor ama bu da postmodernizmin kendine has özelliklerinden biri tabi ki.

    Kitabı okurken Orhan Pamuk’un ayrıntılar üzerinde ne kadar emek harcadığını emeğine imrenerek düşündüğümü söylemek isterim. Ayrıca okurken gördüğüm bir güzellikte eserin yazılış öncesinde ve yazılış sırasındaa yapılan araştırmadır. Eserin içindeki tarihi doku derin bir okuma ve araştırma aşamasının olduğunun açık kanıtıdır.

Logged

...Ve şaşkın budala konuşmuş: Bir adam bir şiir etmez.
ezelsarap
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1


« Yanıtla #4 : Ocak 15, 2010, 11:40:36 »

Devletin kaymakamının kitaplarını toplattığında,koro halinde linç girişiminde bulunan makam sahibi olmuş  ama sanatçının özellikle de romancının ne demek olduğunu anlamamış olan makam ve yetki sahiblerine inat,Ülkemizin ve Dünya'nın en önemli romancısı ve yazarı Orhan PAMUK'a sonsoz teşekkürler iyi ki varsın,Orhan PAMUK hakkında düşüncelerini ifade eden ve emek harcayanlara ayrıca teşekkürler.Lütfen yazarlarımıza ve şairlerimize sahib çıkalım,onların ürettiklerini okumanın ayrıcalığını yaşayalım,onlarla aynı zaman diliminde yaşamının haklı gururunu paylaşalım,sizce Nazım Hikmet'i içeriye tıkan hakimin adını hatırlayan var mı? Veya o zaman ki İçişleri Bakanının ya da diğerlerini,ben Orhan Pamuk'un eserlerini yayınlandığı çağda okumanın ayrıcalık olduğunu düşünüyorum.
Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: