KULTUR, SANAT, FİKİR FORUM
Kasım 22, 2008, 12:01:16 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Medya ve oyun  (Okunma Sayısı 305 defa)
yahut
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 287



« : Ağustos 26, 2008, 03:03:44 »

Ben sizi İstanbul’da sokağa çıkamayacak hale getiririm istersem.



Televizyon bültenlerinin ilk haberleri olarak iki cinayeti veririm her gün.



Gazetelerin birinci sayfasına cinayet haberlerinin en kanlı görüntülerini koyarım.



Üç gün sonra bir dehşet şehrinde yaşadığınıza inanır, sıkıyönetim ilan edilmesini bile istersiniz.



Üstelik verdiğim haberler doğrudur da.



Gerçekten öyle cinayetler işlenmiştir.



Ama on beş milyonluk şehirde işlenen iki cinayeti, suç patlaması gibi sunduğunuzda herkesi korkutursunuz.



Bizim medya, bu oyunu askerin siyasete müdahale etmek istediği dönemlerde kullanır.



Bilmiyorum 28 Şubat’ı hatırlıyor musunuz?



Her darbe aşağılıktır ama 28 Şubat, bir de devleti inanılmaz bir arsızlıkla yağmalattığı için biraz daha aşağılıktır.



Hırsızlıklarını ve yağmacılıklarını da “laiklik” maskesi altına gizlemeyi başarmışlardır.



O dönemde herkes ülkede şeriatın patladığına inanmıştı.



Erbakan’ın başbakanlık konutunda verdiği yemeğe katılan sarıklı cüppeli misafirlerin görüntüsü ilk büyük sarsıntıyı sağlamıştı.



Benim için o yemek hâlâ bir muammadır.



Bir darbeye yardım etmek için biri plan yapsa ancak böyle bir iş yapabilirdi.



Gerisini ise üç başrol oyuncusuyla yüz kişilik bir figürasyon ekibi tamamladı.



Siyah külahlı, siyah uzun cübbeli, ellerinde uzun sopalar olan yüz kişi şehir şehir bütün ülkeyi dolaştı.



Her akşam televizyonlarda onlar vardı.



Görüntüleri çok etkileyiciydi.



Arkasından Ali Kalkancı, Fadime Şahin, Müslüm Gündüz üçlüsü çıktı.



Ali Kalkancı bir şeyhti.



Müritlerinden Fadime Şahin ile “ilişkisi” vardı.



Günlerce “şeyhle” sevgilisini izledik.



Dinden ve dindarlardan kuşku duyulmasını sağlayacak sahnelerdi gördüklerimiz.



Sonra Müslüm Gündüz’ün yaşadığı felaket yansıdı ekranlara.



Bu sefer aynı Fadime Şahin, bir başka şeyh olan Gündüz’le basılmıştı.



Üstelik baskın sahnesi bütün detaylarıyla kameralar tarafından çekilmişti.



Yarı çıplak, şaşkın yüzlü bir adam vardı.



Bu iki “skandal” ülkeyi ayağa kaldırdı.



Kimse, iki skandalda da aynı kadının başrolü oynamasındaki tuhaflığa şaşırmadı.



Yetmiş milyon nüfus vardı ama ne tesadüfse iki şeyhin koynuna giren de aynı kadındı.



28 Şubat darbesi bu gösterinin ortasında gerçekleşti.



Medya sayesinde istediğini ele geçirdi.



Ve, medya patronlarını paraya boğdu.



Sonra Fadime Şahin ortadan kayboldu.



İki şeyhle de basılma becerisini gösteren o “sıradan kadın” sırra kadem basmıştı.



Ardından Aczimendiler yok oldu ekranlardan.



Sonra şeyhler de kenara çekildi.



Geldik bugünlere.



Darbecilerin “cici maması” olan “laiklik” gene gündemde.



Ama ortada 28 Şubat’taki kadar “spektaküler” görüntüler yok.



Öyle görüntüler olmayınca, istenen ortam yaratılamıyor.



AKP’li belediyelerin içki yasaklamaları yetmiyor arzulanan “ambiansın” oluşmasına.



Bize “şeyhler” lazım.



Ve, Alev Er geçen gün Ergenekon iddianamelerini okurken bir telefon konuşmasına rastladı.



Ergenekon sanıklarından biri telefonda konuşurken “nerede bu bizim Kalkancı” diyordu.



İşin peşine düştük.



Telefon konuşmasını yapan ikinci kişiye ulaştık.



Anladık ki “bizim Kalkancı”, şu bizim Ali Kalkancı.



28 Şubat’ın ünlü şeyhi.



Ergenekoncular da aynı şeyhi arıyor.



Onunla bir şeyler yapacaklar.



28 Şubat’ın iki skandala ancak tek kadın bulabilmesinin de gösterdiği gibi “darbe göstericilerinin” sayısı pek bol değil bu ülkede.



Kadro dar.



Darbeye her heveslenen aynı kadronun kapısını çalıyor.



“Bizim Kalkancı”yı arıyor.



Zaten, Ergenekon davasının ortaya koyduğu en önemli gerçeklerden biri bu.



Kadronun darlığı.



Ergenekon’u incelerken Susurluk’a rastlıyorsunuz.



Susurluk’un baş aktörleri Ergenekon’da da karşınıza çıkıyor.



Sonra aynı iddianamenin içinde 28 Şubat’ın isimlerine ulaşıyorsunuz.



Ergenekon çözüldüğü zaman, Susurluk’un da, 28 Şubat’ın da sırlarını çözeceğiz.



Ergenekon, yakın tarihin “suç deltası” gibi.



Yıllardır akan suç nehirleri bütün değerli “elemanlarını” Ergenekon’da biriktirmiş.



Ergenekon, Ergenekon’dan daha fazla bir şey.



Yakın tarihin darbecilik külliyatında bulunan neredeyse bütün “derin devlet” unsurları bu çetenin içinde.



Burayı aydınlatınca yakın tarihi de aydınlatacağız.



Eğer, 28 Şubat’ın o “tek sesli, tek çıkarlı” medyası olsaydı, büyük bir ihtimalle Ergenekon da amacına ulaşırdı.



“Bizim Kalkancı”larla istediği havayı yaratırdı.



Ama o günler geçti.



Ergenekoncular ve onların hâlâ varlığını sürdüren medyadaki uzantılarının bir türlü anlayamadığı da bu zaten.



Hayatın ve Türkiye’nin değişmiş olduğu.



“Bizim Kakancılar” yetmiyor artık bu ülkeyi yolundan saptırmaya.

Ahmet Altan
Logged

“Gâh var olup cemâle dururum, gâh yok olup cemâlin olurum”
piraye
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 143


« Yanıtla #1 : Eylül 10, 2008, 11:35:40 »

DENİZ FENERİ İDDİANEMESİ.. http://i.milliyet.com.tr/denizfeneri/DenizFeneri.aspx YOK YOK BUNU DA ERGENEKONCULAR, BİR GRUP EMEKLİ PAŞA VEYA Bİ AVUÇ GARİBAN GAZETECİ YAZMADI..DOĞU PERİNÇEK Mİ ÇAMUR ATMIŞ? YOK OLAMAZ O HAPİSTE..HMM O ZAMAN KESİN ERGUN POYRAZ SALLAMIŞ.. E ONU DA TIKTIK.. SONER YALÇINDIR EN KÖTÜ.. AY YOKSA KADİR İNANIR MI?
O DA DEĞİL..
BUNLAR SICAK SICAK ALMAN SAVCININ İDDİALARI..

zavallı bi başbakan..

kayıp trilyoncu cumhurbaba mı ararsın, avrocu, din bezirganı,pazarlamacı,gemicikli başbakan mı..

ağızlarınız açlık koktukça, sırtınıza semeri çok vuracaklar..ve sizler tutunamayan dostlar, kanal 7de kalp gözünüz ağrımasın yeter..Göz kırpan

çok yazılıp çiziliyor, cumhuriyet gibi çizgisi olanlar yıllardır yazıyor, ha şimdilerde büyük devin de çıkarına ters ya o da yazıyor..kıyamet ondan..ben yine favorilerimden,temelkurandan bir parça ekledim..karanlığınıza fener ışıkları değil ampul sinekleri hakim olsa da..


Daniska makamından bir türkü: Denizfeneri





Şehrin içindeki aynalı, parlak, hijyenik öteki şehre, iş merkezlerinize giderken, her sabah yoldan geçerken gördüğümüz beton renkli evlerde bir hayat yaşanıyor. Televizyonlarda ne izleyeceğimizi de bu ülkeyi kimin yöneteceğine de o insanlar karar veriyor. Siz kendinizi bu ülkenin, paranın, hayatın, dünyanın hâkimi, ayrıcalıklısı, emniyetlisi gibi hissedebilirsiniz. Ama ara sokaklarına hiç girmediğiniz, tozu ve çamuru ayakkabılarınıza hiç değmemiş olan sokaklar sizin geleceğinize karar veriyor.

Nezle gibi bir şey: ölüm
Bu ülkenin nasıl yönetileceğine, onlar, yani yoksullar karar verse bile, yoksulların beğendiği iktidar tepemizde olmasına rağmen, her nasılsa yine tersanelerde işçiler ölüyor. Başımızdakileri güya yoksullar seçmiş olmasına rağmen kot pantolon taşlarken genç insanların ciğerleri parçalanıyor.
Her nasılsa onların seçtiği bu iktidarın adamları, ‘yoksul babaları’ çıkıp işçi ölümlerinden ‘hızlı büyümenin istenmeyen sonuçları’ gibi, bir saman nezlesi türüymüş gibi bahsediyor. Bu hükümet, bölgesel asgari ücret uygulamasıyla Kürt halkını bence- ücretsiz kölelere dönüştürecekken her nasılsa bu durum ‘bölgesel farklılıkların ve hayatın gerçeklerine göre davranmak’ diye adlandırılıyor.
Bu, ‘fakir fukaranın dostu hükümet’ tarafından yapılıyor. Önceki gün Ankara Tabip Odası’nın açıkladığına göre, bu badem bıyıklılar, yetersiz ve beceriksiz amcaoğullarını, hala kızlarını hastanelere yerleştirip durduğu için ölü bebekleri babaları kolilerde alıyor hastaneden. Ah! Bu işlerden kazandıkları paralar hastane paraları olsun da yetemesin!

Deniz, toprak ve yoksullar
Yatılı Bölge İlköğretim İlkokulu binaları yıkılıyor, hızlı trenler raylardan çıkıyor, 1 Mayıs’ta millet zehirleniyor, millet, çoluk çocuk dahil her fırsatta gazlı bombayla muameleden geçiriliyor, ‘en ücra köylerde bilgisayar var’ havası atan hükümet İstanbul’un zengin semtlerinde bile devlet okullarına öğretmen kürsüsü almak için veli yardımı istendiğini bal gibi biliyor. Yoksullar, kurutulan nehirler, balık çiftliğiyle kokuşturulan denizler ve daha çok siyanürlü altın için deşilen toprakla birlikte öldükçe ölüyor.
Ve fakat yoksullar bu hükümetten çok memnun. Bayılıyorlar bu hükümete. Başbakanları ‘daniska makamından’ konuşunca alkış alkış alkış, yerlerinde duramıyorlar. Niye?

Aç! Aç! Aç!
Birçok nedeni var ama İstanbul varoşlarında dolaşırken öğrendiğim bir neden de şu. Yoksulları inandırdılar. Onlara tek ekmek verecek elin kendileri olduğuna Deniz Feneri gibi örgütlerle inandırdılar. AKP’nin sivil toplumdaki örgütleriyle ekmek verip kendi kılıklarına soktular. Ekmeği kendi aralarında, kendilerine benzeyenler, kendileri gibi düşünenler arasında bölüşeceklerinin sesli ve sessiz mesajını verdiler durmadan.
Anladı ki insanlar ya aç kalacaklar ya bu heyecanlı ve mütedeyyin gençlerin huyuna gidecekler. Aç balıklar gibi ağızlarını aça aça beklettiler insanları. Ekmek getirdiler, aç bakalım ağzını.  Bulgur getirdiler, aç aç!
Kömür getirdiler, açtın mı iyice? Meslek öğreteceğiz size, iyice aç iyice! Çocuklarınıza ayakkabı lazım değil mi, aç aç aç! Ve kendini besleyen bu tek ve lütufkâr el her uzandığında açtılar ağızlarını yoksullar. Başka ne yapacaklar?
Şimdi o yüzden Başbakan daniskalardan başlayınca türküye, onlar da açıp ağızlarını alkışlıyorlar. Çünkü artık böyle. Onlar alkışlayıp ağızlarını açacaklar, böylece gelecek ekmek. Çünkü o ekmekleri dağıtanlar, onlara en çok ekmeğin zaten onların hakkı olduğunu unutturdular. Onlara, Başbakan kürsüsünün yoksulların parmak uçlarında durduğunu en çok o ekmekleri dağıtanlar unutturdular...
Deniz Feneri’nin suçu budur işte. Gerisi...


ECE TEMELKURAN
Logged
yahut
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 287



« Yanıtla #2 : Eylül 11, 2008, 02:19:53 »



3 Kasım seçimlerinde AKP iktidara geldiğinde Hürriyet gazetesinin o günkü tavrı, sevinç çığlıkları gazetenin manşetindeydi.
En kritik zamanlarda Ertuğrul Özkök ile Başbakanın otel odalarında yaptıkları uzun görüşmeler önemlidir. Asıl biz bunları bilmek, öğrenmek istiyoruz. Oralarda neler konuşuldu, ne pazarlıklar yapıldı?

AKP iktidarı zamanında Doğan grubu servetine servet kattı. En kritik dönemleri atlattı. Bir çok önemli başarılar elde etti. Uzanların çökertilmesi, Karamehmetlere ait en önemli kurumların ele geçirilmesi, POAŞ, Demirbank’ın satılışı, vergiler, devlete olan borçların azaltılması, silinmesi vs. gibi çok önemli engeller de aşılmış oldu. Aydın Doğan grubu AKP iktidarı zamanında nasıl bir büyüme gerçekleştirdi ve neler oldu? Bunların üzerinde durulmuyor. Aydın Doğan grubu büyük ölçüde düze çıkmıştır. Hiçbir iktidar döneminde bu kadar rahat olmamıştır.


Gelelim Deniz Feneri'ne... Başbakan "Saçı bitmedik yetimlerin hakkını yedirmeyeceğiz" diye bağırıyordu meydanlarda. Sanırız ki Başbakan bu yolsuzlukların üzerine gitmek yerine medya ile polemiğe girerek koruyacak yetim hakkını.
Logged
haydar abi
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 339



« Yanıtla #3 : Eylül 26, 2008, 07:45:37 »

Öyle ya ne güzel de teşhis etmiş problemi: millet aç. Ben kendimi bildim bileli düşünür dururum hep niye? mış yahu, millet !

Evet bence de sorun burda. Bu halkın kemalistler gibi devrim yapacak parası olmadı hiç. Olsa idi bu gün türkiye emin olun bambaşka bir ülke olurdu. Abuk sabuk devrim saçmalıklarını sineye çekmezlerdi mesela. Birkaç işgüzar, aydınlanma teranelerini okudukça köşeye pusup dinlemezlerdi. En azından söyleyecek bir iki kelamları olurdu. "Ağır ol hoca! O kadar uzun boylu değil!" derlerdi bence. Devletlular "devletçe" laflar ettikçe, anlamadıkları şeylere amenna demek zorunda kalmazlardı.

Öyle ya bu millet aç. Bundan bu zamana kadar kim istifade etti acaba?
Hııı?! Duyamadım..

Fekat işler değişmeye başladı. Sermaye yer değiştirdikçe kemalistlerin huysuzlanmaları bundan mı dersiniz. Mesela bir arkadaşımın jeeplere artık türbanlıların bindiği için sinirlendiğinin sebebi de bu olsa gerek. Adamların parası olmaya başladı, ya bi de...

Bence de suçumuz bu: Açlıktan nefesimiz kokuyor. Halbuki öyle olmasa...
« Son Düzenleme: Eylül 29, 2008, 10:48:06 Gönderen: haydar abi » Logged

Soli Deo Gloria!
yahut
Newbie

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 287



« Yanıtla #4 : Eylül 28, 2008, 07:25:26 »

CAMİA FENER’E İLGİSİZ: (“İçinde bulunduğunuz camia Ergenekon’a gösterdiği hassasiyeti Deniz Feneri konusuna gösteriyor mu?” sorusuna) Hayır göstermiyor çok net bir şekilde. Nasıl uzun süre Doğan grubu Ergenekon davasını görmezlikten geldiyse bugün de işte yandaş’ adı verilen medya, bu Deniz Feneri davasını görmemeye çalışıyor. Yeni yeni görmeye başladılar. Alman Mahkemesi’nin kararını görmezlikten gelmek herhalde mümkün olmayacak.

CAMİDE TOPLANAN PARALAR: Bazı insanlar bir anda zengin oluyorlar ve bu yaptıkları işler belli. 60-70 senede bu parayı meydana getirmeleri imkansız. Ve bunların yaşama tarzları, evleri, her şeyleri değişiyor. Bunlara müsaade ediyorlar. Hayırsever insanların kurumlar aracılığıyla yardım yapmaları konusunu düşünmeleri gerekir. AB üyelik sürecinde olan Türkiye’nin dış ülkelerdeki faaliyetlerinde şeffaflaşması gerekir. Türkiye’nin 80 bin camiinde her hafta para toplanıyor. Makbuz yok. Bu paralar nerede, nasıl harcanıyor?

Ali Bulaç
Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: