|
uyku
|
 |
« : Eylül 11, 2008, 10:13:49 » |
|
Eylül / Haydar Ergülen
Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir kadın gider ve bir şair doğar bundan (Ben hangi kadından şair olduğumu bilirim) "Yazın bittiği her yerde söylenir"se * kadının gittiği de her yerde söylenir kadın gittiği her yerde şiir diye söylenir: Kadının gittiği yazın bittiğidir, her yerde yaz biter kadın giderse, bunun sonu şiirdir, yazın sonu şiirdir, şiirdir aşkın sonu... Şehir her semtiyle yazın peşine düşse yaz uzar bundan ve aşklar da nasiplenir, yazın peşinde şehir, kadının peşinde şiir eylülün semtine kadar böyle gidilir bir gecede gittimdi hazirandan eylüle eylül yazdan terkedilmişti, şiirse haziranda kadın tarafından terkedildi o söylenceye: Bütün oğullar anneyi bir şiire terkeder! O kadın beni terkederse şair olurum oğul olduğum kadın sakın beni terketme, şiirdir söylenir, yazdır biter, kadındır gider
Bütün kadınlar şiiri bir kadına terkeder!
* Ülkü Tamer'İn dizelerine gönderme...
|
|
|
|
|
Logged
|
İnsanlar uykudadırlar; öldüklerinde uyanırlar!
|
|
|
|
uyku
|
 |
« Yanıtla #1 : Eylül 11, 2008, 10:14:14 » |
|
Eylül işte;
Eylül... Fersude sonbaharların giriş kapısı... İlk yaz rüzgârından alınmış bir hızla savrulan düşüncelerin, hoyrat hayallerin ve avare zamanların yorgunluğu, kırgınlığı, pejmürdeliği içinde yeniden derlenip toparlanması gereken hayatın rengi... Ve yeniden başlamanın yorgun ritmini hatırlatan yağmurlar... Bölük pörçük hatıralar, kırık dökük sevinçler... Şiir kılığında gelen acı...
Eylül işte; nâm–ı diğer, hüzün...
Eylül... Her şair için ayrı bir Leyla; kurşunî gelinlikler giyinip de gelen... Dilemmaların çıldırtıcı sükunu bir yanda; ve bir yanda sislerin ve buğuların ardından sökün edip yürümüş sancıların ilhamı... Katar katar uzaklaşan kuşların kanatlarına yüklenen son arzular kadar umutsuz ve beklenesi...
Eylül işte; nâm–ı diğer, pişmanlık...
Bilmiyorum, siz bu yazıyı okurken yağmur yağıyor olacak mı?.. Belki yapraklar savruluyordur şimdi bulunduğunuz şehirde; belki sular kararıyordur yavaş yavaş... Altın kızılı bir gurubun soyunmuş dalında çifte kumruları seyrediyorsunuz belki de... Bir sanatoryum bahçesinde gezinen uzun saçlı, zayıf ve genç iki kaderdaştır belki ikindiler ve yağmurlar... Belki sizin kentin huzurludur akşamları, belki de alaca düşmüş gecenin bir yüzünde siyah tırnaklarını ruhunuza geçirmeye çalışan ifritler dolaşır...
Eylül işte; nâm–ı diğer melal...
Tenha yollar, aşınmış günler, hayata dar gelen arzular ve kanadı kırık kuşlar... Tabiatın birden uyanıp gerçeği gören yüzü... Kıymeti bilinmeyen lezzetin çamurlara bulaşmış sarı bir acılık tarafından istilasına karşı şaşkınlık... Acıların beyhude, sevinçlerin zavallı, mutlulukların fanî olduğunu anlamanın dehşeti...
Eylül işte; nâm–ı diğer, ölümün rengi...
Eylül... Yaşanmamış mevsimlerin en gerçeği... Uçuk benizli koşuşturmacalar, yeniden kurulan defter–kitap pazarı... Eski okul çantasına kalem yerine ancak gözyaşını koyarak okula giden minik adımlar... Yoksul mahallelerde gitgide çamurlanacak karanlık sokaklar... Camlara mıhlanıp 70 yıllık muhteşem bir sükût ile yolları seyreden kırçıl hatıralar... Ciğer paresini okula eksik kitapla gönderen annenin yüreğindeki çizik... Para etse canını da verir ama...
Eylül işte; nâm–ı diğer, acının mührü...
İskender PALA
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
duvar
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 26
|
 |
« Yanıtla #2 : Eylül 12, 2008, 03:25:04 » |
|
''Sevgilim, işte eylül Ve işte senin usul usul seğiren yüzün.
Zaman ki sonsuzdur Bitmemiş şiirler gibidir.
Bazı hüzünleri Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir.
Biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık (İsteğin bulanık kıyısında).
Bundan değil midir bizim aşkımızda Sürekli bir akşam hüznü vardır.''
İlhan Berk ( Otağ )
|
|
|
|
|
Logged
|
ağır entellektüel tarifler hepinize dil çıkartıyorum !
|
|
|
|
uyku
|
 |
« Yanıtla #3 : Eylül 27, 2008, 07:29:29 » |
|
Eylül /Mehmet Aycı
sokaklarda bir adam her yanı küle kesmiş bir akşam havasında çıldırıyormuş gibi uzun şiirler okur ölüm nokta aşk virgül
o adam benim desem güler geçersiniz
o adamın kimliği sizi ilgilendirmez oysa birazcık sokulup dinleseniz kalbiniz bir denize akardı bir denize akardı kalbiniz gürül gürül
yazık siz o denizi bilemezsiniz derinizin esmerliği o denizden değildir
bakın dikkatli bakın işte görüyorsunuz karada karayağız bir dilber boğuluyor kakülünde unutulmuş bir gül eylül
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
rüzgarın kızı
Newbie
Offline
Mesaj Sayısı: 51
|
 |
« Yanıtla #4 : Eylül 27, 2008, 08:39:33 » |
|
Göksu'da sonbahar
Bir Eylül yağmuru sırasında Göksu'nun yanından geçip Anadoluhisarı'na çıktınız mı hiç? Çok başkadır. Ne zaman oradan geçsem... Yarı harap eski zaman bahçelerinden birinde yalnızlıktan canı sıkılan bir çocuk gelir gözümün önüne... Çocuğun yağmur yağarken elindeki dal parçasıyla toprağa çizdiği kalınca bir oyuktur sanki Göksu deresi . Çamur yeşili bir su doldurur oyuğu... Çocuk suyun içine balıkçı tekneleri, kayıklar kondurur hayalinde...
Markete gitmiştim. Çokça bir şeyler alacağımdan değil, meyve sebze tezgahının oralarda dolaşmak bile zihnimi dağıtmaya yettiği için süpermarketlerden hoşlanıyorum. Derken... uzunca bir süredir hasretle beklediğimiz yağmur boşaldı. Boğazdan içerlere doğru iyot, eski halat fabrikasının oradan toprak kokusu yayıldı etrafa. Duraksadım. Marketin steril ve mevsimsiz ortamı mı, Göksu kıyısında ıslanmak mı? Hangisi? Çok sürmedi duraksamam. Göksu mezarlığıyla dere arasındaki yolda ıslanarak ve kamu binalarına özgü renksiz, ruhsuz haliyle fena halde göze batan Spor Akademisi'ne bakmamaya çalışarak yürümeye başladım.
Eylül işte şimdi gelmişti! Yağmurun ardından yükselen sarı ışığı ve asla karşı koyamayacağımız incecik kederiyle asıl Eylül buydu işte! Ne güzel yapmıştım ıslanmayı göze alarak yürümekle! Göksu ve civarına gelince... Elbette Osmanlı İstanbulu'nun sakinlerine "cennet hasretini unutturan" Göksu'nun yerinde yeller esiyor. Pek çokları suçu hep yakın zamanların yağmacı iktidarlarına atar. O defterin daha 1930'larda derenin dibinde halat ve tuğla fabrikalarının kurulmasıyla kapandığını bilmez. Yine de Göksu'nun kıyısından Hisar'a doğru yürüyen, sonra " Hüseyin Bey'in Kahvesi "nde soluklanan ve koyu yeşil sulara bakarken kendi içine dalabilen biri için burada Eylül bir başka güzel! Hem de onca hüznüne, kederine rağmen... Bunu bir kez daha anladım.
Ama bir dakika! Hani Mehmet Rauf da " bu öyle bir aydır ki, geçen her güzel günü için ona minnettar kalmak gerekir " der ya Eylül adlı romanında ... Bağışlayın beni, tam da bu nedenle şimdi, yazımı burada kesmeli ve kendimi yine Eylül'ün kollarına bırakmalıyım. Bu kez istikamet Gülhane Ağaçlarla haşır neşir olup Arkeoloji Müzesi'nin bahçesine uğramalı önce. Sonra Darphane'nin yanından nemli duvarlara dokunarak Ayasofya'nın oraya çıkmalı! Anlatırım!
neden hüzünlüdür eylül?
Mutlularla mutsuzlar arasındaki "sınıf farkı"nı ortadan kaldıran o şahane mevsimin; yaz mevsiminin geçip gittiğini bilmenin hüznü müdür bu? Eylül'de modern hayatın rutin koşuşturmacası başlar. Bunu da unutmamalı! İşe gerçek anlamıyla dönülür, okullar açılır, vb. Ama daha derin bir sızı da düşer insanın içine sanki... Nedir o? Epey zaman önceydi; Ömer Çelik henüz milletvekili değildi ve şöyle yazmıştı Eylül üzerine: "Elimizde olduğunu, kendimizde olduğunu sandığımız şeyleri kaybedebileceğimizi derinden hissediyoruz... Elimiz ne kadar kalabalıklaşırsa kalabalıklaşsın, aslında yüreğimizin hep tenha olduğunu acıyla fark ediyoruz."
Haşmet Babaoğlu
|
|
|
|
|
Logged
|
lodosum tuttu poyrazım soğuk
|
|
|
|