Tutunamayanlar
Mayıs 18, 2012, 07:24:03 *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Sayfa: 1 [2]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Çocuk Hikayeleri  (Okunma Sayısı 3332 defa)
Serdar Yıldırım
Newbie

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 22



« Yanıtla #15 : Mayıs 28, 2011, 02:29:10 »


ŞAMPİYON  ÖRDEK


Bir gölün çevresinde binlerce ördek yaşıyordu. Bu ördekler, çeşitli yarışmalar düzenlerler, centilmence mücadele ederler ve birinci gelenleri ödüllendirirlerdi. Son birkaç yıldır yapılan yarışmalarda birinciliği Gadro kazanıyordu. Yüzme yarışı olsun, dalma olsun, güzel yürüme yarışması olsun Gadro hep önde, hep birinciydi. Gadro, arkadaşları oyun oynarken tek başına antrenman yapmış, hırsla kendini büyük bir şampiyon olacağım diyerek yetiştirmişti. Birinci olamamak diye bir şeyi düşünemezdi. Zaten her şeyden emin olmadan yarışmalara katılmamış ve girdiği ilk yarışmadan zaferle çıkmıştı.

Gadro, son günlerde arkadaşlarına yakında buralardan gideceğini söylemeye başladı. Zaten burada sıkışıp kalmıştı. Dünya bu kadar küçük değildi. Çekip gitmeli dünyaya Gadro’yu tanıtmalıydı. Gadro, bir gün ansızın çekip gitti. Hızlı adımlarla yürüyüp giderken, dönüp arkasına bakmadı. Gadro, gölden uzaklaştıkça kalbini kemirmeye başlayan huzursuzluğun gitgide büyümekte olduğunu fark etti. Ne zaman birkaç orman hayvanını bir arada görüp yanlarına gitmeye kalksa huzursuzluğu çoğalıyordu. Çünkü onlar Gadro’ya sıradan biriymiş gibi davranıyorlar, bazı konularda ileri sürdüğü fikirlere gülüp geçiyorlardı.

Gadro, bir süre sonra yürüyüşünün bile gülümsemelere neden olduğunu görünce canı iyiden iyiye sıkılmaya başladı. Bunlar da kimdi böyle? Kim oluyorlardı da onun çapında birine gülüyorlardı? O, koskoca bir şampiyondu. Göl kıyısında yaşayan binlerce ördek arasında adı bir ilah gibi anılıyordu. Ya bunları kim tanıyordu? Daha birbirlerini tanımak değil, kendi kendilerini bile tanımıyordu bunlar. Kendi adını unutmuş biri, Gadro’nun namını işitmiş olsa bile, şimdi hatırlamasına olanak var mıydı? Zavallıydı bunlar, hepsi zavallıydı.

Gadro, pek çok yeri gezip dolaştıktan tam beş yıl sonra göl kıyısına geri döndü. Artık eskisi gibi göl kıyısında dolaşmıyor, geceleri gölde yüzme, dalma antrenmanları yapıyor, gündüzleri ise, gölü rahatça görebileceği bir tepeye çıkarak, gölde yüzen ördekleri seyrediyordu. Gadro, bir gün yine bu tepeye çıkmıştı. Biraz sonra kırk elli ördeğin göl kıyısına gelerek, bunlardan ayrılan beş ördeğin göle girip birbirleriyle yarıştıklarını gördü. Arada bir, tek tük alkış sesleri duyuluyordu. Herhalde antrenman yapıyorlar, diye düşündü, Gadro. Aradan biraz zaman geçtikten sonra yaşlı bir ördeğin gelmekte olduğunu gören Gadro, tanınmaması için giydiği şapkasını gözlerinin üstüne kadar indirdi. Yaşlı ördek, selam verdikten sonra, Gadro’nun yanına oturdu:

“ Yarışmalara bu yıl da ilgi pek az..” dedi. “ Baksana beş ördek yarışıyor, taş çatlasa elli ördek onları alkışlayıp gayrete getirmeye çalışıyor. “

Gadro şaşırmıştı:

“ Ne dediniz?..Bunlar yarışıyorlar mı şimdi?..Hayret, ben antrenman yaptıklarını sanmıştım!.”

Bunun üzerine yaşlı ördek:

“ Yarışıyorlar evlat, yarışıyorlar. “ dedi. “ Hem bu yarışma yılın en büyük yarışması. Büyük ödülü bu yarışı birinci bitirecek uzun mesafe yüzücüsü ördek kazanacak. Eskiden bu gölde ne yarışmalar yapılırdı. Bu tepe, şu yandaki tepeler, şu gerideki tepeler, tıklım tıklım dolardı. Her yarışmaya yüzlerce ördek katılırdı. Yarışmalar, büyük bir çekişme içinde günlerce devam ederdi. Son gün yapılan final yarışmalarıyla birinciler belli olur, alkışlar arasında ödüllerini alırlardı. Ne zaman ki, O, buralardan gitti, yarışmalardaki tüm heyecan bitti. Böyle giderse birkaç yıla kalmaz, yarışacak sporcu bulunmaz. Seyirci olmayınca yarışacak sporcu bulmak zor oluyor, evlat. “

Gadro, tanımasın diye yaşlı ördeğin yüzüne bakmıyordu. Yaşlı ördek sözlerini tamamlayınca, Gadro, tanınma korkusunu unutarak başını çevirirken şöyle konuştu:

“ O gittikten sonra yarışmalardaki tüm heyecan bitti dediniz. O dediğiniz kimdi ki? “

“ Bana bu soruyu sormakta yerden göğe kadar hakkın var, evlat. “ dedi yaşlı ördek. “ Zaten sen sormasan da, ben onun adını söyleyecektim. Senin yabancı olduğun, çok uzaklardan buralara geldiğin belli. Yoksa kimden söz ettiğimi anlardın. O, dediğim Gadro’ydu, evlat. Gadro, büyük bir şampiyondu. İlk girdiği yarışmadan son girdiği yarışa kadar hep birinci oldu. Herkes, Gadro’yu seyretmeye gelirdi. Binlerce seyircinin yaptığı tezahürat korkunç olurdu. O yarışırken dağ-taş ( Gadro…Gadro…) diye inlerdi. Gadro gideli beş yıl oldu ama, onu bir türlü unutamadık. Aradan bunca zaman geçmesine karşın birkaçımız nerede bir araya gelsek hemen Gadro’dan bahsetmeye başlarız. Gadro başkaydı canım, Gadro bambaşkaydı. “

Yaşlı ördek sözlerini tamamlarken Gadro duygulanmış ve göz pınarlarında biriken yaşları silmek için şapkasını biraz yukarıya kaldırmıştı. Kendisini yarışırken ve göl çevresinde gezerken pek çok defa gören yaşlı ördek karşısındakinin kim olduğunu anlamıştı. Bu, büyük şampiyon Gadro’ydu. İnanılır gibi değildi. Demek Gadro yıllar sonra geri dönmüştü. İlk anlarda inkar etmesine, Gadro olmadığını söylemesine karşın, yaşlı ördeğin uzun süren ısrarlarına dayanamayan Gadro, sonunda geri döndüğünün herkes tarafından bilinmesine razı oldu.

Ertesi gün gölde binlerce ördek toplanmıştı. Hepsi, büyük bir sabırsızlıkla Gadro’yu bekliyordu. Gadro, onları fazla bekletmedi, geldi, göle girdi, yanında yaşlı ördek olduğu halde, ördeklerle tanıştı, hal hatır sordu, iltifatlar etti, onlarla kısa süren konuşmalar yaptı, gönüllerini aldı. Daha sonra düzenlenen yarışmaya kadar Gadro, genç ördeklere gölde antrenman yaptırdı. Onların iyi birer yarışmacı olmaları için sonsuz gayret gösterdi. Düzenlenen her yarışmaya Gadro da katılıyordu. Eskiden olduğu gibi, yine her yarışmaya yüzlerce ördek katılıyor, yine yarışmaları binlerce ördek seyrediyor, yine dağ-taş ( Gadro…Gadro...) diye inliyordu. Gadro yarışmalarda birincilikler alıyordu fakat bazı final yarışmalarında Gadro’nun geçildiği görülüyordu ve bunu Gadro’nun yeni şampiyonlar ortaya çıkması için yaptığını herkes biliyordu.

Gadro, yirmi dört yaşına girmiş ve iyice yaşlanmıştı. Birkaç yıldır sadece kısa mesafeli yüzme yarışlarına katılıyordu. Son yarışında ilk metrelerde fenalık geçirmesine karşın, yarışı bırakmadı. En geride kalmıştı. Diğer ördekler yarışı tamamlayıp geriye dönüp baktıklarında Gadro’yu gördüler. Efsanevi şampiyon Gadro, ileri doğru yüzmeye çalıştıkça sırtüstü düşüyor, kendini kaybetmiş bir halde debelenip duruyordu. Yarışmacıların hepsinin üstünde Gadro’nun emeği vardı. O, gece gündüz demeden kendilerini bu yarışa hazırlamıştı. Hoca zor durumdaydı. Yardım etmeliydi. Yarışmacı ördekler, bir çırpıda Gadro’nun yanına gelip, onu kucakladılar. Yarı baygın durumdaki Gadro mırıldanıyordu. “Yarışı bitirmem lazım çocuklar, yarışı bitirmem lazım…” Gadro, binlerce ördeğin derin bir sessizlik içinde ayakta izlediği son yarışını diğer yarışmacıların kolları arasında bitirmeyi başardı.

Normalde bir ördeğin ortalama yaşam süresi yirmi beş yıldı. Fakat Gadro daha uzun yıllar yaşadı. Yarışmalarda yarışamasa bile yarışmalar yapılırken Gadro hep oradaydı.

Yazan: Serdar Yıldırım
Logged
Serdar Yıldırım
Newbie

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 22



« Yanıtla #16 : Nisan 26, 2012, 12:52:29 »


KİRPİ İLE TİLKİ


Güneşli bir günde anne kurbağa ile yavrusu dere kenarında gezintiye çıkmışlardı. Yavru kurbağa yerinde duramıyor, oradan oraya hopluyordu. Bir kayanın yan tarafına dönerken olan oldu. Aniden önüne çıkan kirpi ile çarpıştı. Acı dolu feryatlara anne kurbağa yetiştiğinde yavru kurbağa son nefesini vermişti. Kirpinin arkasına bile bakmadan uzaklaştığını gören anne kurbağa hırsla kirpinin üstüne atıldı. Kirpinin sırtındaki dikenlere çarptı ve boğuk bir ses çıkararak yere yuvarlandı. Yaralanmıştı. Olup bitenler karşısında hala kayıtsızca yürüyüp gitmekte olan kirpinin arkasından, “ Hain kirpi, yavrumdan ne istedin? Onun sana ne zararı vardı? Yaptığın yanına kalmayacak “ diyerek bağırdı.

Üç genç maymun kardeş bir ağacın altına oturmuşlar, öğle yemeği yiyorlardı. Yemeğin sonlarına doğru en küçük maymun arka tarafındaki otların üzerinde bir hışırtı duydu. Süratle başını çevirdiğinde koşar adım üstüne doğru gelmekte olan kirpiyi fark etti. Kaçmak istedi, fakat çok geç kalmıştı. Belinde sözle anlatılamayacak kadar müthiş bir acı duydu. Gözleri karardı ve yüzükoyun yere kapaklandı. Kirpinin vücudundaki her birisi bir bıçak gibi keskin ve sivri dikenler küçük maymunun belini parçalayıp geçmişti. Kardeşlerinin kan revan içinde kaldığını gören diğer iki maymun hemen kirpinin peşine düştüler. Ormanda çok aramalarına karşın kirpiyi bulamadılar.

Karınca yuvasının etrafı bayram yeri gibiydi. Karıncalar yuvalarına yiyecek taşıyorlardı. İşlerin en yoğun olduğu bir sırada karınca beyi arkasından gelen gürültüye doğru döndüğünde neredeyse küçük dilini yutacaktı. Kirpi hızlı adımlarla yürüyor, önüne çıkan karıncaları ezip geçerek yuvaya yaklaşıyordu. Bağırmalar, haykırışlar arasında kirpi yuvanın kenarından geçti. İlerdeki otların arasında kayboldu. Karınca beyi ve diğer karıncalar şaşkın vaziyette kalakaldılar. Ortalık savaş alanına dönmüştü. Elliden fazla karınca telef olmuştu, bir o kadar da yaralı vardı.

Karınca beyi:

“ Kirpiye biz ne yaptık? Neden üstümüze yürüdü? Birçok karıncanın canına kastetti. Demek anlatılanlar doğruymuş. Kirpi son zamanlarda orman sakinlerine büyük acılar yaşatmaya başladı. Ben bu yaptıklarını onun yanına bırakmam. Bütün servetimi kirpiden öç almak için harcarım. Yarın orman fedaisi kurtla görüşüp kirpiyi cezalandırmasını sağlayacağım “ dedi.

Karınca beyi ertesi gün kurtla buluştu. Kurda kirpinin sebep olduğu felaketi anlattı. Kurt karınca yuvasında inceleme yaptı. Yaralıların durumunu yakından gördü. Daha önce de kirpinin sebep olduğu birkaç olay duymuştu. Kirpiyi cezalandırmak için hemen yola koyuldu. Aradı, araştırdı, sordu, soruşturdu, iki gün sonra kirpiyi ilerdeki otlar arasında giderken gördü. Kirpinin önüne çıktı.

” Bana bak kirpi, nedir senden başkalarının çektiği. Kurbağa yavrusu ile küçük maymunu öldürdün. Karıncalara saldırdın, birçok karıncanın canına kıydın. Yaptığın kötülükler cezasız kalmamalı. Kolla kendini “ diye haykırdı. Kirpi kurdun önüne aniden çıkmasından şaşkına dönmüştü. Kendisini çabucak toparladı: “ Ben senin dediğin karıncaları, kurbağaları tanımam bile. Ne demek istediğini anlamadım. “

“ Ne demek istediğimi şimdi anlarsın “ dedi kurt ve kirpinin burnuna kuvvetli bir tekme savurdu. Kirpi birkaç takla attıktan sonra yere kapaklandı. Burnuna yediği tekmeden canı yanmıştı. İçgüdüsel bir hareketle kafasını ön ayakları arasına soktu. Şimdi kirpi dikenli bir top haline gelmişti. Kurt o kızgınlıkla kirpiye ikinci bir tekme daha savurdu. Savurmasıyla uluyarak geriye çekildi. Ayağını kirpinin sırtındaki dikenlere vurmuştu. Yaralanmıştı. Kurdun kızgınlığı son haddine çıktı. Gözleri kan çanağına dönmüştü, ağzından köpükler saçıyordu. Yerde kalın bir sopa buldu. Bunu alıp kirpiye vurmaya başladı.

Kurdun sopa ile indirdiği her darbe, kirpinin sırtındaki dikenlerden birkaç tanesinin kırılmasına ve diplerinin kanamasına yol açıyordu. Kurt belli kirpiyi defterden silmişti. İşin şaka kaldırır tarafı kalmamıştı. Kirpi birden arka ayakları üzerinde doğruldu. Geriye doğru iki perende attı. Hızla koşarak yakınındaki kayanın üstüne çıktı. Peşinden gelen kurdun üstüne uçarcasına atıldı. Kirpinin yan tarafındaki dikenler kurdun göğsüne battı. Kirpi ile baş edemeyeceğini anlayan kurt son bir silkinişle kirpiden kurtuldu. Her tarafı kan içinde kalmıştı. Mücadele gücü kırılan kurt ormana doğru kaçarak uzaklaştı.

Daha sonraki günleri kurt mağarasındaki yatakta yatmakla geçirdi. Yaraları biraz iyileşmişti. Yanında anne kurbağa, karınca beyi ve iki maymun kardeş vardı. Günlerdir düşündükleri halde bir çıkış yolu bulamamışlardı. Kurt kirpiyi perişan etmek için gitmişti, fakat perişan olan kendisiydi. Yani diyorlardı, kirpinin yaptıkları yanına mı kalacaktı?

Kurnaz tilki kurdun yaralandığını duymuş ve geçmiş olsun demek için uğramıştı. Olayları bütün ayrıntılarıyla dinleyince çok şaşırdı:

“ Kirpi çok sakin, kendi halinde biridir. Bu işin içinde mutlaka başka şeyler vardır. Durumu araştırıp en kısa zamanda sonucu sizlere bildiririm “ dedi.

Tilki kirpinin evine gitti. Kapıyı defalarca çalmasına karşın kapı açılmadı. Evde olmadığına kanaat getirdi. Oturup beklemeye başladı. Aradan bir saat geçti. Kirpinin kapısı açıldı. Tilki yerinden kalkıp kirpiye seslendi:

“ Alacağın olsun. Demek evdeydin. Öyleyse kapıyı niye açmadın? “

Tilkinin şaşkınlığı biraz sonra daha da arttı. Kirpi seslenmesine aldırış etmeden yürüyüp gidiyordu. Hemen koşup kirpinin önüne çıktı:

“ Kirpi kardeş, nasılsın? Nereye böyle? “ dedi.

“ Efendim, ne dediniz? Biraz yüksek sesle bağırır mısınız? Anlayamadım “ dedi kirpi.

“ Nereye gidiyorsun dedim? “ diye tilki bağırdı.

“ Yiyecek toplamaya gidiyorum. Oh, sen miydin tilki kardeş! “

Bunun üzerine tilki:
“ Ben de seni arıyordum. O kadar kapını çaldım. Neden açmadın ki? “ diye sordu.

Kirpi:

“ Kapıyı mı çaldın? Sahiden hiç duymadım. Zaten son zamanlarda kulaklarım çok ağrıyor. Ayrıca gözlerim eskisi gibi iyi görmez oldu. Bazen yürürken kulaklarımın ağrısı artıyor, bakışlarım bulanıyor. İnanır mısın bilmem. O zaman önümü bile görmeden yürüyorum “ dedi.

“ Demek önünü görmeden yürüyorsun? Bu çok tehlikeli değil mi, kirpi kardeş? Başkalarına zarar verebileceğini hiç düşünmedin mi? “

“ Elbette düşündüm. Fakat durunca ağrılar o kadar dayanılmaz oluyor ki, hızlı hızlı yürümek zorunda kalıyorum. Kulaklarımın ağrısı hafifliyor. Hem şimdiye kadar kime zarar verdim? “

“ Tabii canım, kimseye zarar vermedin. Sen kötülük nedir bilmezsin. “

Tilkinin eski dostu, kendi halinde, sakin birisi olarak tanıdığı kirpiye başka türlü bir cevap vermesi düşünülemezdi. Zaten üzülenler bu kadar fazla iken. Birlikte doktora gittiler. Doktor, kirpinin kulaklarını temizledi. Ağrılar için hap verdi. Gözlerini muayene etti. İleri derecede bozukluk tespit etti. Kirpiye bir gözlük verdi. Kirpi sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi oldu. Tilki kirpiyi evine götürdü. O gece misafir kaldı. Ertesi gün yine geleceğine söz vererek evden çıktı. Anne kurbağa, karınca beyi ve iki maymun kardeşe haber verdi. Hepsi, kurdun mağarasında toplandılar.

Tilki durumu en ince ayrıntılarına kadar anlattı. Doktor raporunu gösterdi. Kirpinin olmuş olan olaylarda tarafsız düşünülürse pek de fazla bir suçu bulunmayacağını, olayların şanssız birer tesadüf sonucu meydana geldiğini söyledi. Kendisine inanmalarını istedi.

Oradakiler kirpinin durumunu göz önünde bulundurarak meseleyi konuştular. İki maymun kardeşle tilki arasında sert tartışmalar oldu. Tilki maymun kardeşleri ikna edebilmek için çok uğraştı. Sonunda orada bulunanların hepsi kirpiye kızgınlıklarının kalmadığını söyleyerek evlerinin yolunu tuttular.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım


« Son Düzenleme: Nisan 26, 2012, 12:54:09 Gönderen: Serdar Yıldırım » Logged
Serdar Yıldırım
Newbie

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 22



« Yanıtla #17 : Nisan 26, 2012, 12:54:57 »


AHTAPOT


Gizem dolu, sır dolu, pek çok bilinmezliklerle dolu kainatın bilmem nerelerinde sessizce dönüp durmakta olan sevgili dünyamız. Üzerinde yaşamalarına, hayat bulmalarına, barınmalarına olanak tanıdığın on binlerce yıldan beri her şeyi ile belki de sadece sende var olan canlı varlıklar. Özgün düşünme yetenekleriyle, hayal güçleriyle, inatçılıklarıyla her zaman, her yerde ortaya çıkabilen ve bir bilinmezi bilmek için, problemlerin çözümüne yardımcı olmak için şevkle, istekle; kendilerinin yaşamaları lazım gelen hayatın normalitesinden arınarak, normalitenin bir parça üstüne çıkarak ve o geride bıraktıkları normalitecilerin yararına bir takım çabalar, arayışlar içine giren idealistler.

Denizin engin maviliklerinde aylardır pek çok yeri gezip dolaşmasına karşın gördükleri ona hiç de yabancı gelmeyen, o gördüklerine daha önceden biliyormuşçasına ilgisiz ve bu denize sularını akıtan ırmağı ilk fark ettiğinde düşüncesinde oluşan tutkunun harekete geçirdiği, ırmağın çıkışına, kaynağına ulaşmaya karar verdirttiği bir genç ahtapot.

Genç ahtapot ırmakta ağır ağır ilerlemeye başladı. Daima yüzeyde bulunmaya özen gösterdiği için, ırmak kenarında bulunan ağaçları, otları, çiçekleri, kuşları ve küçüklü, büyüklü canlı yaratıkları yakından incelemek olanağını buluyordu. Günler birbiri ardına geçip gittikçe, ırmağın genişliği daralmaya, sular daha bir coşkun akmaya ve meyil artmaya başladı. Genç ahtapot, akıntıya karşı yüzdüğü için, her geçen gün biraz daha fazla zorlanmaya başladığını fark etti. Hani sıkıntıya katlanamayıp kendini bırakıverse hiç yorulmadan denize geri dönebilecekti. Fakat, bu onun yapamayacağı bir işti. Mademki bir idealistti ve bir idea uğruna buralara kadar gelmişti, geriye dönüş söz konusu olamazdı.

Genç ahtapot çok uzaklarda zorlukla fark edilen karlı dağın yamaçlarına ulaştığında önüne oldukça yüksekten suların döküldüğü bir çağlayan çıktı. Bu çağlayanı aşıp yoluna devam etmesi gerekirdi, ama nasıl? Yaptığı bir iki deneme bu işin şimdilik olanaksız olduğunu gösterdi. Zaten yorgundu.
Günlerdir dur durak bilmeden,gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlayarak buralara kadar gelmişti. “ Bir zaman için dinlenmeli, gücümü toplamalı, bu çağlayanı aşmayı başarabileceğime inandığım an gelip çağlayanı geçer yoluma devam ederim, diye düşündü. Dün gelirken gördüğüm kollardan birine sapar, orada günlerimi sakin geçirebileceğim bir yer ararım. Çağlayan şimdilik bekleyedursun. “

Genç ahtapot geriye dönüp, ırmağın kollarından birine girdi.Yok şurası, yok burası derken,sonunda bir göle vardı. Genç ahtapotun göldeki sakin yaşantısı oldukça uzun sürdü. Gerçekte bir idealist için zamanın fazla bir önemi yoktu. Zaman bırak geçsindi. Önemli olan geçen zamanı ustaca değerlendirebilmekti. Devamlı olarak fikir bakımından bir büyüme, bir ilerleme içinde olacaktın. Bu idealistçilik zaten sende doğuştan vardı. Sen istemesen de şartlar seni buna zorlardı. Bir ideanın peşinden gitmeye başladığın yani sen bir idealist olduğun zaman, dikkatli bir şekilde geçmişini düşünürdün ve şimdi anımsamak istemediğin o mutsuz, o karamsar, o kederli günlerinin bile seni nasıl eğitmiş olduğunu, deneyim sahibi yaptığını fark eder de şaşar kalırdın.

Aradan yıllar geçmiş,geçen yıllarla birlikte genç ahtapot büyümüş,olgun bir ahtapot olmuştu.Gölde ve gölün çevresinde yaşayan canlı varlıklarla daima iyi ilişkiler kurmuş, onların anlattıklarına kendi gözlemlediklerini de ekleyerek epey bir bilgi birikimine sahip olmuştu. Her şey çok güzeldi, belki de çok daha güzel olacaktı. Eğer göl kıyısına insanlar kamp kurmasalardı. Ahtapot insanları göl kıyısında görür görmez, içgüdüsünden gelen dikkat et sesine kulak vermiş, gölün dibindeki mağarasına çekilmişti. Günlerini mağarasında geçiriyor, ara sıra da, gölün derinliklerinde dolaşıyordu. Bazı günler göl yüzeyinde bir iki kayık görüyor, fakat kayıklardaki insanların kürek çekişlerini gölün derinliklerinde yüzerek seyretmekten başka hiçbir şey yapmıyordu.

Günlerden bir gün, bir kayık gölün ortalarına yakın bir yerde giderken ortalık kararıverdi. Şiddetli bir yağmur başladı. Gittikçe daha sert esmeye başlayan rüzgar gölde büyük dalgalar oluşturuyordu. Kayıkta bulunan insanların yaklaşan fırtınadan kaçmak için gösterdikleri çabalar boşuna oldu. Kayıklarının alabora olarak batmasını bir türlü engelleyemediler. Ahtapot yaklaşan fırtınayı önceden hissetmiş, kayıkta bulunan insanlar tarafından görülme tehlikesini göze alarak kayığın birkaç metre altına kadar sokulmuştu. Kayık battığında dev dalgalar arasında çırpınıp duran iki insanı güçlü kollarıyla sıkıca kavrayıp, onların boğulmalarına engel olmak için, yüzeye çıktı ve süratle kıyıya doğru yüzmeye başladı. Baygın durumdaki iki insanı kıyıda emin bir yere bırakan ahtapot, gölün derinliklerindeki mağarasına çekildi.

Bu olayı takiben geçen on gün içinde göl yüzeyinde hiç kayık göremeyen ahtapot insanların gitmiş olabileceklerini düşünerek yüzeye çıkıp çok uzaklardan kampın bulunduğu kıyıya doğru baktı. İlk dikkatini çeken şey, kıyıdaki kocaman demir kayıklar oldu. İnsanlar ayrıca kampın bulunduğu çadırların yanına tahtadan barakalar yapmışlardı. Çok insan vardı kıyıda. Gölün fazla sularını ırmağa akıtan kola doğru yüzmeye başladı. Kıyıdaki insanlara fark ettirmeden gölden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Fakat çıkışa vardığında etrafta gitmesini engelleyen dikenli teller olduğunu üzülerek gördü. Bir hata yapmaktan korkuyordu. Bu dikenli telleri parçalayıp atar, yoluna devam edebilirdi. İşin içinde yaralanmak,çaptan düşmek olasılığı da vardı. Irmaktaki çağlayan zaten yolunun üstünde bir büyük engeldi. Çağlayanın karşısına çıktığında güçsüz durumda bulunmak yakışık almazdı.

Sonraki günlerde göl yüzeyi birdenbire hareketlendi. İnsanların göl kıyısına kadar kamyonlarla getirdikleri parçaları birbirine monte ederek yaptıkları gemiler vızır vızır gidip gelmeye başladı. Gemilerden dalgıçlar göle girerek, gölün dibini taramaya başladılar. Dalgıçların ellerindeki zıpkınlar görülür görülmez ahtapota yöneltilecekti. Gölde her kolunun uzunluğu beş metreyi bulan sekiz kollu dev bir ahtapot vardı ve bu ahtapotu öldüren ödüllendirilecekti. İşte burada biraz düşünmek gerekirdi. Katledilmek istenen bu ahtapot fırtınalı bir havada iki insanı mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Onlar bayılmadan önce kendilerini kurtaranı görmüşler, ötekileri ahtapotun varlığından haberdar etmişlerdi. Ötekiler ötekilere, ötekilerde ötekilere durumu bildirmişler ve son ötekiler, ortaya bir ödül bile koymuştu. Bu durumu çıkışı olmayan bir labirent biçiminde algılamak gerekmektedir.

Ahtapot artık gölde barınmasının olanaksızlığını anlamıştı. Tüm iyi niyetine karşın insanlar onun bu gölde biraz daha fazla araştırma yapmasına izin vermeyeceklerdi. Zaten gölde bir süre daha yaşamak gereksizdi. Öğrendikleri yeter de artardı bile. Ahtapot mağarasından hınçla dışarı fırladı. Korkunç bir süratle kampın önünde demirli bulunan gemilerin tam karşısında su yüzeyine çıktı. Günlerdir arıyordunuz işte buradayım ve sizden korkmuyorum der gibi kabardıkça kabarıyor, gölde yapay dalgaların oluşmasını sağlıyordu. Aniden soluna doğru yöneldi. Kıyıdaki insanların hayret dolu bakışları altında göl çıkışındaki dikenli telleri paramparça ederek kola girdi ve bir süre sonra ırmağa ulaştı. Irmağın akıntılarına rahatça karşı koyarak çağlayanın önüne geldi ve iki kolunu uzatarak oradaki kayalara tutunup yukarıya çıktı.

Daha sonraki günlerde ahtapot ırmağın kaynağına ulaşmak için gösterdiği yoğun çabayı devam ettirdi. Kaynağın bulunduğu karlı dağın yamaçlarında daracık boğazlardan zorlukla geçiyor, derinliğin yüzmesine olanak tanımadığı yerlerde de adım adım ilerliyordu. Yamaçlarda yağan yağmur havanın giderek soğumasıyla birlikte kara dönüşüyor, yağan kar altında buz gibi soğuk suda titremek ona dağlarda yaşamın ne derece zorlu olduğunu öğretiyordu. Ahtapot daha ileriye gitmenin mümkün olmadığını düşünmeye başladığı bir sırada ırmağın kaynağını buldu. Kaynak, kayaların arasından, mağara gibi bir yerden, yeryüzüne çıkıp doğuyordu.

Ahtapot konuyu özetle toparladı: “ Demek kaynak burasıymış. Su bu daracık yerden yeryüzüne çıkıyor, yağan kar ve yağmur sularıyla besleniyor, çevreden kimi dereciklerin sularını alarak çağlayana kadar iniyor. Çağlayan geçildikten sonra sağdan soldan pek çok kol alan su gittikçe büyüyerek bir ırmak halinde benim doğduğum denize varıyor ve denizle bütünleşiyor. Uzun bir süre içinde yaşadığım göl de fazla sularını ırmağa bir kol aracılığıyla akıtan büyükçe bir su birikintisinden başka bir şey değilmiş. “

Dönüş yolunda, çağlayana yaklaştıkça, ahtapotu bir düşüncedir aldı. Acaba insanlar onu oralarda bekleyebilirler miydi? Bu yüzde elliye yüzde elliydi.Yani bekleyebilirlerdi de beklemeyebilirlerdi de. Onun orası belli olmazdı.Ahtapot, korkmuyordu. Zaten böyle durumlarda bir idealist için korku en son akla getirilecek bir şeydi. Korkmak için hiçbir neden yoktu. Ahtapot, şöyle bir durum değerlendirmesi yaptıktan, ne olursa ne şekilde hareket edeceğini hesapladıktan sonra, çağlayandan aşağı indi. Suların üstünden, göğsünü gere gere yüzerek, gölün ırmakla bağlantısını sağlayan kolun yanından geçti, gitti.

Ahtapot, birkaç gün sonra denize vardı. Yıllar önce, genç bir ahtapotken, bir idea uğruna yola çıkmış; yıllar sonra, büyük, olgun bir ahtapot olarak işte geriye dönmüştü. Fakat, idea, ideal değildi henüz. Bir idealist, öğrendiklerini başkalarına da öğreterek, onları da bilgilendirmeliydi. Ben, bana yetecek kadar bilgi sahibiyim fazlasını öğrenmesem de olur diyemediğin gibi, ben herkesten çok daha fazla bilgiliyim varsın benim bildiklerimi başkaları bilmeyiversin de diyemezdin. Ahtapot, kısa bir süre dinlendikten sonra girişimlerine başlamak istiyordu. Öğrendiklerini başkalarına da öğreterek onları da bilgilendirecekti. Beyninde kendisinin bilip de başkalarının bilmediği tek bir bilgi kalmayana kadar…


Yazan: Serdar Yıldırım


Logged
Sayfa: 1 [2]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: