ULUSAL KİMLİĞİN İNŞASINA MADDİ KÜLTÜR (Damla Yazar)
21/07/13 | YORUM SAYISI 0 | GÖRÜNTÜLENME 3183 |    Ters Dizgi
ULUSAL KİMLİĞİN İNŞASINA MADDİ KÜLTÜR
Damla Yazar

ERKEN DÖNEM CUMHURİYETİNDE, ULUSAL KİMLİĞİN İNŞASINA MADDİ KÜLTÜR ÖZELİNDE BİR BAKIŞ

Bu konu çok çetrefilli geniş bir konu. Sınırlandırmakda zor oldu. Sonunda bu ulus kimliğin inşa sürecinin içinde maddi kültür boyutunu bir parça olarak ele almaya karar verdim.

Bunu yaparken önce biraz ulusal kimliğe ve ulusal kimliğin inşasının literatür boyutuna değineceğim. Daha sonra üç boyutlu bir sosyal yapı analiz modelini, ve Althusser’in devletin ideolojik aygıtları kavramını araç edinerek fotoğraflarında yardımıyla ulusal kimliğin inşasına maddi kültür özelinde bakmaya çalışacağım.

Ulusal Kimlik ve Ulusal Kimliğin İnşası

Öncelikle Anthony Smith’in belirlediği ulusal kimliğin temel özelliklerinden bahsetmek istiyorum Smith Ortak bir tarihsel toprak yahut yurt anlayışı, Ortak mitler ve tarihsel bellek, Ortak bir kitlesel kamu kültürü, Bütün fertler için bağlayıcı bir hak ve ödevler sistemi, Ortak bir ekonomi gibi öğeleri ulusal kimliğin temel unsurları olarak görmüştür. Bunların bazıları temel kimliklerin çerçevesini oluşturur. Bu temel kimlikler köken temelli politikalarla devamlı canlı tutulmaya çalışılmış, soy ve kahramanlık mitleri, çekirdek kültüre ait dil, din, gelenek ve kurumlar yüceltilmiş ve eşsiz kolektif geçmişe yapılan büyük bir vurgu ön plana çıkmaktadır. Birde sonradan yaratılmış kimlikler vardır. Bu kimliklerin oluşumunda da hedef temelli politikalar kullanılır. Bu çerçevede, ülke topraklarını ortak hatıra ve kaderin kaynağı olarak kutsal bir obje haline getirmek temel hedeftir. Buna ilaveten yasaların ve vatandaşlığın sağladığı eşitliğe ve haklara vurgu yapılmakta, siyasal hak ve ödevlere önem atfedilmektedir.

Millî sembol ve değerlerin toplumca içselleştirilmesi amacıyla eskiden beri var olan kolektif bellekte yer alan olaylar, sembol ve tarihî şahsiyetler daha derin bir şekilde kitlelere mal edilmek istenir; özellikle millî eğitim ve kültür politikalarına, askerlik gibi araçlarla yansıtılarak ve aydınlar seferber edilerek ve desteklenerek vatandaşların bir üst kimlik ile biçimlendirilmesine çalışılır. Toplumu, tespit edilen kültürel değerlerle erime potasına alabilmek için devletin eğitim ve kültür kurumları ve politikaları bu amaç doğrultusunda harekete geçer. Özellikle kamusal ve kitlesel bir eğitim sisteminin varlığı millî kimliklerin sağlanmasında oldukça etkili olmuştur. Aslında bütün bu inşa bir terbiye etme çabasının üzerine kurulmuştur. Ve anlatacağım her şey eğitimin alanında ele alınabilir. Bu eğitim ve terbiye çalışmaları başta din olmak üzere ötekileştirme temeline oturtularak yaratılacak olan homojen kimlik sağlamlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu kimlik yaratılırken yapılan diğer önemli bir nokta ise sürekli bütünlüğe ve ilelebetliğe yapılan güçlü vurgudur.

Ulusal kimliğin yaratılması kabataslak haliyle bir ötekinin, ulusal bir dilin, kitlesel bir eğitim sisteminin, ortak bir tarihin yaratılmasıyla, sanayinin millileştirilmesiyle gerçekleşebilecek bir olgu olarak görülmektedir.

Genelde “ulus inşası” kavramı uluslaşma süreçlerinin tamamıyla siyasi iradenin elinde olduğu ve ulusların yoktan var edilen inşalar olarak algılanmasına neden olmuştur. Oysaki ulus inşası, fertlerin bağlılığının yerel veya bölgesellikten giderek milli kimliğe dayandırılması, alt kimliklerin ulusal kimlikle bütünleştirilmesi amacıyla devletin milliyetçi ideoloji doğrultusunda izlediği politikaları ifade etmektedir. Bu inşa sürecinde katkıda bulunan savaşlar felaketler zaferler gibi doğal faktörlerin yanı sıra, devlet politikalarına dayalı sosyal ve kültürel faaliyetlerin de çok büyük etkisi olmuştur

Kültürün üç bileşenini bize veren bu analizde inançlar, fikirler, değerler bilişsel boyutu oluşturur. Bilişsel boyut, bireyin kendisi, başkaları ve çevresi hakkında sahip olduğu her türlü anlam, inanç yorumlama, değerlendirme ve düşünme kapılarıdır. Bir başka ifade ile zihniyet dünyasıdır.
Normatif boyutta ise yazılı ve yazısız her türlü kural yer alır ve işin davranış boyutunu kapsar. Kurallar bir davranışın nasıl yapılacağını gösterir ve düzenlerken; zihinsel dünyadaki anlam kodları bir işin ne için yapılacağını, yani işin amacını tayin eder.

Maddi kültür ise insan elinin değdiği somut her şeydir. İnsan hayatının barınma, beslenme, ulaşım, eğitim, sağlık, savaş, spor, eğlence gibi bütün alanlarında kullanılan her türlü araç ve gereçlerdir. Kısacası insan elinin değdiği insanın şekil verdiği gözle görülür bütün her şey maddi kültür kapsamına girer. Bu üç boyut arasındaki etkileşim ise sosyal gerçekliğin kendisini oluşturur.

Şapka inkılâbını örnek alalım. Önce yeni kurulmak istenen devletin zihniyet dünyasına göz atacak olursak kaba hatlarıyla batılılaşma, modernleşme, dinin ötekileştirilmesi gibi öğeler ön plana çıkar. Niyet kısmı da burada ortaya çıkar şapka giyilmelidir, çünkü batılı olmanın bir gereğidir, şapka batılı olmak için giyilir ve biz batılı modern olunca daha insani yaşarız. Burası zihniyet kısmı. Davranışsal kısmında ise insanların şapkayı giyip giymemesi, bu yönde yapılan uygulamalar, insanların ceza alması, giyen insanların ödüllendirilmesi gibi öğeler vardır. Bütün bunlar ise maddi bir araç, bez dokunabilir şapka aracılığıyla gerçekleşmiştir. .Şapka Kemalist ruhun eriyip kalıba büründüğü bir madde haline gelmiş ve davranışların etrafında şekillendiği önemli bir boyut olmuştur.

Burada başka bir zihniyet dünyasına, değerler toplamına sahip olan insanlar Kemalist şapkayı giyerken direnmiştir bu nokta da bu direnmeyi kırmak için belirli araçlar kullanılmıştır. Buradan da Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” kavramına geçebiliriz.

ALTHUSSER – DEVLET-DEVLETİN İDEOLOJİK AYGITLARI

Geleneksel Marksist kapitalist devlet anlayışına göre, devlet sadece kapitalizmin çıkarlarına hizmet eder, yönetici sınıfın emirlerine göre davranır, mülkiyet ve kazancı güvence altına almak için hukuğu kitleleri bastırmak için polis ve orduyu kullanır. Althusser, devletin kapitalist sınıftan bir ölçüde bağımsız ve göreli özerk bir biçim aldığını düşünmüştür. Modern kapitalist devlet daha etkin biçimde yönetebilmek, gücünü sürdürmek, kitleler tarafından yeniden seçilmek ve güce başvurmak zorunda kalmamak istiyorsa, araya ideolojik mesafe koymak zorundadır. Böylece kapitalizmin sözcüsü olarak anlaşılmaz. Aksi takdirde otoritesi ve güvenirliliğini yitirecek ve bizzat devrimin odağı haline gelecek ve yıkılacaktır. Bu yüzden ALthusser’e göre modern devlet güç kullanarak yönetmez, ancak son analizde güce başvurmak zorundadır. Devlet ideolojik olarak yönetir. Yani kapitalizm, kapitalist değerleri ve tüketimci hayat tarzının normal doğal ve nihayetinde ahlaken kabul edilebilir olarak görüldüğü ideolojik ve kültürel bir iklim yaratarak yönetir. Bu anlamda da öteki olarak konumlanan komünist alternatiflere karşı mücadele kutsaldır. Althusser’in devlet anlayışı bu nedenle kamu hizmetleri, mahkemeler, polis ve ordu yönetimi olarak geleneksel devlet anlayışından daha geniştir. Onun devlet anlayışı ideolojik ve kültürel aygıtları, kilise, medya, eğitim sistemi, hukuk ve hatta aileyi, kapitalist düşünceler ve değerleri iletmeye ve yaymaya yardımcı olan bütün kurumları kapsar. Bu kurumlar polis, mahkemeler gibi kamusal alanda da etkili olmuşlardır. Ama bu kadar etkili olmalarının sebeplerinden birisi de özel alanlara da temas edebilme kapasiteleridir.

Bu anlamda ilk olarak cumhuriyet döneminde yapılan kılık kıyafet inkılâpları, spor gibi konulara değinerek o dönemde bedenin, nasıl ideolojik bir aygıt olarak kullanıldığının üzerinde duracağım. İdeolojik aygıtların özel alana etki edebilme kapasiteleri hesaba katıldığında bedenin insanın en özel çevresini yaratan ana unsuru oluşturduğunu da unutmamak gerek.

Bu süreçte beden önemli bir araç olarak kullanılmıştır. Bir iletişim dili ve aracı olan ve maddi kültürün en önemli büstü olan bedene, bu inşa sürecinde müdahale edilmemesi olanaksız gibi görünüyor. Cumhuriyet dönemindeki Kılık Kıyafet inkılâpları yeni batılı ideolojinin maddi kültürün birer parçası olan kıyafetlere bir yansıması olarak bakılabilir.

Ayrıca kılık kıyafet insanların en önemli mesaj iletme araçlarındandır. Ve gündelik toplumsal hayatın tam merkezinde durmaktadır. Bu yüzden Gündelik hayatın ve bu hayat içindeki ilişkilerin modern ve batılı temellerde yeniden üretilmesinin, kılık kıyafet alanında yapılan inkılâplarla gerçekleştirilmesi çok yerinde olacaktır. Bu alanda yapılan yenilikler, standartlaştırılmış batılı kıyafetler, dini öğeleri dışlayacak; yine alt kültürlerin ulusal üst kimliğe bağlanmasını kolaylaştıracak, insanların kılık kıyafet anlamında homojenleştirilmesi de sağlanmış olacaktır.

Bedenin bu önemli konumu onu bir iktidar alanı haline dönüştürmüştür. Dinin ve yeni laik sistemin bu iktidar alanındaki talepleri de, bu ikisi arasındaki çatışmayı besleyen ana unsuru oluşturmuştur.
Bedene ve kıyafete dair homojenleştirmenin görüldüğü en önemli alanlardan biri de okullardaki önlük uygulamasıdır. Bu uygulamanın temelini ise batılı düşünce sisteminin bir parçası olan eşitlikçi anlayış oluşturmaktadır çünkü gerekçe olarak herkesin aynı imkânlara sahip olmaması ve eşit olması gerektiği gösterilmiştir. Bu eşitlik sadece okul içinde kıyafetlerin sınırları içinde kalmış, halkın iyiliği düşünülmüş gibi görünmektedir. Hâlbuki bu uygulama çocuklara kendi kimliklerini saklamayı öğretmiş, herkesin aynı üst kimliğe ait olma durumu bu önlüklerle pekiştirilmiştir.
Batılı zihin dünyasında, disiplinli çalışkan sıhhatli insan profili önemlidir. Temizlik de bu disiplinli batılı insan modelinde önemli bir yer tutar. Ayrıca temizlik çoğu zaman ötekileştirmenin başladığı bir nokta olmuştur. O dönemdeki okul ve çocuklarla ilgili oluşturulan söylemlere baktığımızda Türk çocuğunun temiz olması gerektiği önemle vurgulanmıştır. Okullarda yapılan tırnak ve bit ve temiz mendil kontrolleri, elimizde somut veri olmamakla birlikte muhtemelen o dönemlerden devretmiştir?

Halkevleri köy enstitüleri

Bu yeni kıyafetlerin içselleştirilerek kullanılmasında, okul, halk evleri, köy enstitüleri, kamusal alanlar, ve düzenlenen balolar ve bilhassa bedenin kendisi önemli araçlar olacaktır.

Bedenin diğer bir yandan kurgulanışı ise spora ve gençliğe atfedilen büyük önemle gerçekleşmiştir. Spor bedeni terbiye etme aracı olarak önem arz etmiştir ve devlet tarafından teşvik edilmiştir. Sporcuların kolektif kimlik duygusunu yüceltmesi, “ötekilere” karşı kimliği/aidiyetin gerçekleştirmesi, sporu ulusal kimliğin inşasında önemli bir konuma yükseltmiştir. Spor kurumunun günümüzde; eğitim kurumunun bir parçası olarak toplumsal değerleri iletmesi yanında, ayrıca, bireyin kendi bedenini kontrol ve disipline edebilmesi, takım (birlik) ruhu kazandırması, başarıya yönlendirmesi gibi toplumsal yaşam düzenini öğretecek biçimde bireyi donanımlı hale getirmeyi üstlendiği de görülmektedir. Foucault Bedensel etkinliklerle iktidarın, aslında beden üzerindeki egemenliğini sürdürerek sisteme uygun bireyleri yetiştirmeyi hedeflediğini ve toplumsa ideolojiyi yaymada sporu kullandığını belirtmektedir.

Yine Milli bayramlarda beden önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Milli bayramlar sivil ve askeri kesimin bir arada olduğu Cumhuriyet’i temsil eden seremonilerdir. Milli bayramlarda törenlerde gençlerin çocukların modern kıyafetler içinde toplu halde eşzamanlı olarak gerçekleştirdikleri ritmik jimnastik hareketleri bir tür sivil askerlik provasıdır. Bu jimnastik hareketleri askerlikteki gibi kolektif eylemi temsil etmektedir.

Bu kitlesel gösteriler kişiyi birey olmaktan çıkarıp bir bütünün parçası haline getirmektedir.
Ritmik ve eşzamanlı yapılan jimnastik hareketleri mekanik bir uyum çerçevesi içerisinde bütün olmayı simgelemektedir. Bu da yeni Türkiye’nin gençlerin sağlıklı vücutları üzerinden yeni fit enerjik bir imajı çizilmiştir. Bir bakıma yaratılmaya çalışılan yeni ritüeller bedensel hareket ve tavırların yönlendirilmesiyle oturtulmaya çalışılmıştır.

BU anlamda Dönemin birçok yayınında, radyo konuşmalarında ve halkevleri gibi kurumlarda gerçekleşen konferanslarda aksiyoner, harekete geçirmeye yönelik bir dil çok öne çıkmıştır.

Kadın seçmen- tür kadını yarın mitinge sen de gel

Bu nokta da ABélés Hareketlere ve tavırlara ne denli değer verilirse, ritüelin o denli yaşayan kültürün bir parçası olacağının altını çizmiştir. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz hazır olda durma, rahat sağa dön sola dön, saygı duruşları, bayrak asma, bayrak asmama gibi birçok hareketleri ve tavırlara atfedilen anlam, bu ritüellerin yaşayan kültüre entegre edilmesi kolaylaşmıştır.

Diğer taraftan Connerton göre de ritüelleştirilmiş bedensel pratikler geçmiş belleğin sürdürülmesinde ve geleceğe iletilimle sinde kilit rol oynarlar bu anlamda da bedenler her türlü kimliği oluşturan bilginin depolandığı kültürel birer araçtırlar.

Durkheim’in toplumsal yenilenmeyi sağladığı için yaratıcı coşkunluk olarak tanımladığı törenler de benzer bir yineleme işlevi taşımaktadır. Olağandışı kıyafetler, topluca söylenen şiir ya da şarkılar, flamalar, bayraklar, bildik yeminler, lanetler içermektedir. Özdeş simgelerin bir ritüelden ötekine dolaşması, işaretlerin geri dönüşü, verili bir kültürün öğrenilmesi ve iletimi düzeyinde temel bir rol oynar. Özdeş olanı yineleyen ritüel, kâh düzenli aralıklarla kâh kaçınılmaz olarak gördüğü özel durumlar göz önünde tutularak devreye girer. Bu özel durumlara örnek olarak aniden kazanılan bir futbol zaferi, yada bir şehit cenazesi olabilir. Her iki durumda da ritüelin gerçekleştirilmesi geçmişi bugünü ve geleceği birbirine eklemleme olanağı sunar.

Milli bayramların o dönemde çekilen fotoğraflarına dair bir analiz yapacak olursak, şunu ayırt etmemizde yarar var. 23 Nisan ve 19 Mayıs’ın 30 Ağustos’un sivil bir Formatını oluşturuyor. 30 ağustos kutlamalarına baktığımızda tören fotoğraflarındaki askeri birliklerin hep göz hizasının altından çekildiğini görürüz ki bu bizde derinlik, uzunluk ve büyüklük algısı yaratan bir tekniktir. Bu teknikle askerler daha büyük daha fazla ve uzun sıralar halinde görünmüş, böylece halk ve devlet arasındaki güven ilişkisi pekiştirilmiş ve bireyin ulusal kimliğe entegre edilmesi kolaylaşmıştır. 19 Mayıs törenlerinin fotoğraflarına baktığımızda ise bu çekimlerin tamamen üst çekimler olduğunu, bu tekniğin de bütünlüğe vurgu yapmak için iyi bir araç oluşturduğunu söyleyebiliriz.

ULUS İNŞASININ MEKANSAL YANSIMALARI, VE ŞEHİRLER

Assmann, “Kültürel Bellek” isimli çalışmasında, mekânları belleğin saklama kapları olarak görür.” Ona göre mekânlar, toplumun sosyal belleğinin üzerlerine kodlandığı elemanlardır.” Bu açıdan baktığımızda şehirlerin ve mekânların ulus inşa sürecinde yeni ulusal kimliğin izahı, öğretilmesi ve içselleştirilmesi için önemli araçlar olduğunu görmekteyiz. Kamu yapıları, mimari öğeler, toplumu oluşturan bireylerin birlikteliklerinin köklerinin sürekli hatırlatıldığı araçlardır. Bu araçlar bireye sürekli devletin denetimi ve yönetimi altında olduğunu hatırlatmıştır.

Ulusal kimliğin inşasında temel unsur olan ötekileştirmenin, cumhuriyet döneminin modern kentlerinin inşası sırasında da öne çıktığını görmekteyiz. Bu şehirlerde, genelde kentin eski merkezi yeni merkezin tam karşısına konumlandırılarak, geleneksel ve eski olan ötekileştirilmiştir. Kentin eski merkezlerinde azınlıkların yaşadığı çok kimlikli bir yaşam sürdürüldüğü de düşünüldüğünde, çok kültürlülüğün ve heterojen bir kültür yapılanmasının da bu kentselleşme sürecinde geleneksellikle beraber ötekileştirilen başka bir öğe olduğu söylenebilir.

Türk modernleşmesi, Batı’da olduğu gibi burjuvazinin güçlenmesinden sonra, onun itkisiyle” oluşmamış, aksine “bürokratik bir süreç” olarak başlamıştır. “Daha sonra kendisini taşıyacak” burjuvazi sınıfını “oluşturup güçlendirmeye” çalışmıştır. Bu kapsamda “modern Türkiye’nin en önemli kurucu öğelerinden” biri olan sanayileşme, bir yandan toplumu dönüştürüp farklılaştırırken, diğer yandan “toplumu örgütlemenin ve onun iç dinamiklerine müdahale etmenin” bir aracı olarak kullanılmıştır. Bu anlamda Cumhuriyet döneminde ulusal kimliğin inşasında en etkin rollerden birini Sümerbank fabrikaları ve onun bu fabrikalar çerçevesinde kurulan sosyal yaşam tesisleri oluşturmuştur. Kurulan her fabrika, sadece içinde birer sanayi tesisi değil, aynı zamanda çalışanları için lojmanların, marketlerin ve sinemaların tiyatroların olduğu, yüzme şampiyonalarına kadar, birçok kültürel etkinliğin gerçekleştirildiği çeşitli mekânları da içeren kentsel ölçekte bir organizasyondur. Böylece çalışanların sadece iş yaşamı değil günlük hayatı ve boş zamanları da kontrol altına alınmış, gündelik hayat ve boş zamanlar bu mekânlar çerçevesinde yeniden kurgulanmıştır.

MEYDANLAR ve HEYKELLER

Kentlerin bu inşa sürecinde anlatılması gereken bir başka unsur da heykeller ve meydanlardır..
Cumhuriyetle birlikte özellikle idari yapıların önünde, kamusal alanın önemli bir parçası olan önemli iletişim araçlarından biri meydanlar oluşturulmuştur. Ve bu meydanlar genelde törenlerin yapıldığı yerler olarak ulusal kimliğin hem ideoloji ve halk arasındaki dikey hiyerarşik iletimde, hem de halkın kendi arasındaki yatay iletişimde önemli roller oynamışlardır. Bilhassa Okulların bahçeleri de meydanvari şekilde inşa edilmiştir.

Meydanlarla beraber anılması gereken diğer bir önemli konu da heykeltıraşlıktır. Cumhuriyet döneminde heykeltıraşlığa büyük bir önem verilmiştir Çünkü heykel bireylerle sergi salonları dışında da iletişim kurabilen bir sanat dalı olmuştur. Cumhuriyet döneminde heykel sanatı da yine diğer sanat dallarında da olduğu gibi devlet eliyle gerçekleştirilen atılımlarla yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Cumhuriyet ile birlikte toplum hayatına giren heykel sanatı özelliklede anıt heykeller kamusal alanın dönüştüren ve yepyeni bir şekil veren etkenler olmuşlardır. Heykel sanatına da devlet ve rejimi temsil etme görevi yüklenmiştir ve mimarlığında gücüne eklenen heykel Osmanlı İmparatorluğunkinden farklı yeni bir kamusal alan yaratmayı tasarlamış ve bunu gerçekleşmiştir. Cumhuriyet döneminde heykel yeni tanınan bir alan olmasından dolayı yurt dışına birçok heykel tıraş gönderildiği gibi yurt dışından birçok heykeltıraş da Türkiye’ye getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinde ilk anıt heykel, başka bir deyişle ilk Atatürk heykeli 1926’da İstanbul da inşa edilmiş, sonrasında da taksimdeki Atatürk heykeli sipariş verilmiştir. 1935 yılında ise Nazi heykel tıraşları olan antok hanak ve jösev tonak tarafından Ankara güven parktaki güven anıtı yapıtı yapılır. Türk iyede anıt heykel geleneğini yaratan bu eserlerin hemen artından Anadolunun birçok şehrinde heykel siparişleri verilmiştir. Anadolu şehirlerinin yeni ve modern meydanlarını işaretleyen bu anıt heykeller genellikle cumhuriyet meydanları ve halk evleriyle kimliğin inşa edilmesinde önemli bir üçgen yaratmaktadır. Heykelin Türkçede tanınmasını sağlayan bu anıt heykeller devletin önemli ideolojik söylemleridir ve kamusal alanı dönüştürmeye yönelik girişimler olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak modern şehirler ve modern mimari, ülkenin kendi Osmanlı ve İslam geçmişinden kopmuş, tam anlamıyla Batılılaşmış, modern ve laik yeni bir ulus yaratmaya yönelik radikal programın hem gözle görülür bir simgesi, hem de etkili bir aracı olmuşlardır. Kamu yapıları, tarih canlandırmacı heykeller ve büstler gibi mimari öğeler, toplumu oluşturan bireylerin birlikteliklerinin köklerinin sürekli hatırlatıldığı birer öğe olarak karşımıza çıkmıştır.

O dönemde çekilen bu gösterdiğim şehir fotoğraflarına dair bir analiz yapmak istiyorum. Bu fotoğraflarda ağırlıklı olarak şehirlere ve kasabalara inşa edilen Cumhuriyet Meydanları, Atatürk heykelleri resmi binalar ve parklar gibi yapıları konu edinmektedir. Cumhuriyet ile beraber inşa edilen bu tür yapılar bir bakıma ulus devletin sembollerinin oluşturulma çabasıdır. Başka bir anlatımla cumhuriyetin ve onun getirdiği modernlik anlayışının Anadolu’daki şehirlere ve kasabalara ulaşmasının görselleştirilmesidir. Şehri simgeleyen bir cami yerini inşa edilmiş bir meydana, bir Atatürk heykeline ya da bütün bunların kesişimi olan bir yapı kurgusuna bırakmıştır. Fotoğraflarda da yer aldığı üzere Cumhuriyet ile beraber inşa edilen bu yapıların birçok ortak noktası mevcuttur. Ortak noktalar bireyi küçülten ve onu boyunduruğu altına alan geniş meydanlar, yüksek kaideler üzerine dikilen heykeller ve modern binalardır. Bu fotoğrafların şehir tanıtımlarını klasikleştirilmeye çalışılan öğeler olması yine görsel kültüre yönelik bir harekettir. Daha önce görülmemiş olan bir şehir artık bu yapılarla bireylerin belleklerinde yerlerini alır.

Bu fotoğrafların şehir tanıtımlarını klasikleştirilmeye çalışılan öğeler olması yine görsel kültüre yönelik bir harekettir. Daha önce görülmemiş olan bir şehir artık bu yapılarla bireylerin belleklerinde yerlerini alır.

Bahsedilen fotoğrafların diğer bir özelliği de çerçevelerin neredeyse insanlardan arındırılmış olmasıdır. Bu yapılar ile bireyler arasındaki iletişimin fotoğraflara yansımamasına yol açmaktadır. Sadece bazı makro çekimlerde insanlar çerçevenin içersinde yer alsa da bu fotoğraflarda bireyler ve yapılar arasında kaybolmaktadır. Başka bir deyişle bu fotoğraflarda yer alan insanlar mekânın bir öğesi olarak birey değil, salt insan figürü tasvir edilmeye çalışılmaktadır. Fotoğrafların hepsinde de bir ıssızlık sezilmektedir. Çünkü Fotoğrafların hiçbirinde şehrin yaşayan kısımları gösterilmemektedir. İnsanların o şehirlerdeki yaşamları göz ardı edilerek yapılar üzerinden bir vurgu sağlanmıştır. BU durumu şehirlerdeki bireylerin gündelik yaşamlarının henüz resmi ideolojinin aşılamaya çalıştığı biçimde modern sayılmadığından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Modern bir çehre içerisinde kadraja girecek bir eski yaşam kalıntısı fotoğrafın ideolojik büyüsünün bozulmasına sebep olacaktır. Bu fotoğraflar çerçevesinde denilebilir ki cumhuriyetin bireylerin hayatına sokmaya çalıştığı modernlik sadece yapılar nezdinde gerçekleşmiştir ve bireylerin gündelik hayatlarında gözle görülür bir değişme gerçekleşmemiştir.

Değinilmesi gereken bir başka nokta ise bu fotoğraflarda binalar ve fotoğrafa bakan arasında bir sınır olmasıdır. Devlet ve özneleri arasındaki bu sınır derin mekânsal boşluklarla yaratılmıştır.
Yine yeni binaların geniş boşluklardaki müstakil desteksiz fotoğrafları devletin sabitliğine ve sağlamlığına yapılan bir vurgu olarak düşünülebilir. Bu anlamı binaların tam karşı cepheden değil de, binanın birçok boyutunu görebileceğimiz şekilde çekilmesinden de çıkarmak mümkündür.

Değinilmesi gereken bir başka konu da Müzeler olabilir. Cumhuriyet döneminde göze çarpan önemli gelişmelerden biri de müzelere verilen önemdir. Etnografya müzesi gibi birçok müze bu dönemde kurulmuştur.

Müzeler, içerikleri, birikimleri, mekansal konumlarıyla toplumsal bellegin bir gösterim alanıdır. Tarihsel veriler doğrultusunda ortaya konan görsel öğeler, dolaylı olarak-bazen de doğrudan- tarih bilincini kavramaya katkıda bulunmakta, ona yeni anlamlar yüklemeye yardımcı olmakta ve toplumsal belleği oluşturmada karşılıklı bir değişim sağlamaktadır. Bu anlamda müzelerin, geçmişin maddi kanıtlarının geleceğe aktarılması için, yeni kurulmuş uluslar açısından vazgeçilmez kurumlar olduğu söylenebilir.

Yine cumhuriyet döneminde halk tarafından fazlaca bilinen ve tüketilen Köroğlu, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Köroğlu, Kamber ile Züleyha, Battal Gazi gibi halk hikâyelerinin modern kimlikler içinde yeniden yazılması gündeme gelmiş bu konuda birçok tartışmalar yaşanmıştır. Ve bu konu kapsamında geliştirilen projede şöyle denmiştir:

“Halk kitaplarının kahramanlıklarını halk seviyor. Bu kahramanlar aynen bırakılsın; yalnız bunlar, rejimin ruhuna uygun, yüksek manalı, yeni vakalar içinde gösterilsin. Böylece halka, sevdiği kitaplar vasıtasıyla telkin etme imkanı hazırlansın. Nasıl ki Miki-Maus tipi daima aynı kalmakla beraber, her filmde ayrı bir mevzuun, ayrı bir muhitin kahramanı oluyorsa yukarıda, adları geçen ve halkın gayet iyi tanıdığı tipleri yen yepyeni mevzular içinde kullanmak ve böylelikle halkın alışık olduğu kahramanları yeni Türk inkılap ve medeniyet gayelerine uygun telkinler yapan maceralar içinde yaşatmak istiyoruz.”

Bu projenin temelini geçmişte; içerisinde büyünün, tılsımın, sihrin, mucizenin bulunduğu ve modern, pozitif bir anlayışla çatışan dünyayı temizleyerek , “mucize” dünyasının yerine teknik ve rasyonel olan dünyayı işlemekti. Böylece yönetim halk kültüründen yararlanarak iletilerini geniş kitlelere yayma girişimini kolaylaştırabilecekti.
Bu formatta yazılan Arzu ile Kanber örneği, o dönemin maddi kültürüne dair de önemli unsurlar içeriyor:

“Köyün mektebi yeni bir yapı idi. Sınıflarında sıralar vardı. Duvarlara haritalar asılmıştı. Sıraların karşısında kara tahta, onun yanında muallimin masası vardı. Mektebin muallimi Ankara’daki muallim mektebinden yeni çıkmış genç; bilgili bir adamdı. Mektep çocuklarına çok iyi bakıyordu. Onlara çok şeyler öğretiyordu. Cumhuriyet bayramında mektebi bayraklarla süslüyorlardı. Genç muallim bütün köylüleri oraya toplayıp onlara eski padişah idaresinin zulmünden, Cumhuriyetin iyiliklerinden bahsediyor, Atatürk’ün bütün dünyaya ün salmış büyüklüğünü, Türk olarak dünyaya gelmenin nimetlerini anlatıyordu. Kanber de Arzu ile beraber bu memlekette Cumhuriyet devrinde kardeş olarak doğdukları, başlarında Atatürk gibi büyük bir adam olduğu için, çok mesut olduklarını anlıyorlardı “

Hikaye’nin sonunda ise Halkevi köycülük şubesine Arzu ile Kanber’in düğününü köyde balo yaparak düzenleme görevi verilmiştir. Arzu, baloda beyaz gelinlik, Kanber ise siyah kumaşla güvey elbiseleri giymiştir. Baloya şehrin valisi de katılmıştır.
Ama bu proje başarılı olamamıştır. Bu konuda Reşat Nuri Güntekin halk propagandadan şüphe ederse yengeç kokusu almış midye gibi sımsıkı kapanır, der ve halk üzerinde asıl etkili eserlerin “ders ve propaganda sezilmeyen” eserler olduğunu söyler.

Sonuç:

Sonuç olarak ulusal kimliğin inşasına maddi kültür özelinde bakmaya çalıştım. Batılılaşma eski zihin dünyasına zıt yeni bir zihin dünyası getirmiş, bu anlamda birden çok tarih, değerler, normlar meydana gelmiş bu durum insanları bir aidiyet seçimine itmiştir. Bu seçim süreci devletin kendini fark ettirmeyen politikalarıyla yönlendirilmeye çalışılmıştır. Fotoğraf ve şehir örneğinde de söylediğimiz gibi, bu uygulamalar kimi zaman başarılı olmuş kimi zaman istenilen ideal sonucu elde etmede başarısız olmuşlardır.
Bu anlamda sunumumu Charteir’in bir sözüyle bitirmek istiyorum:

“Her zaman kural ile yaşanan, emir ile uygulanan, hedeflenen anlam ile oluşan anlam arasında ayrım vardır ve bu ayrım, içten içe, yeni oluşumlara ve sapmalara neden olur.”
tutunamayanlarJuly 21, 2013, 1:52
[1]
Çevrimiçi Üyeler
0 Üye 2 Ziyaretçi