BİLGİ, BİLİM, TEKNOLOJİ PERSPEKTİFİNDE İKTİDAR (Doğa Başer)
21/07/13 | YORUM SAYISI 0 | GÖRÜNTÜLENME 2558 |    Ters Dizgi
BİLGİ, BİLİM, TEKNOLOJİ PERSPEKTİFİNDE İKTİDAR
Doğa Başer

Özet

Günlük hayatımızda kullandığımız pek çok teknolojik aletin işlevini her zaman kendimizin belirlediğini düşünüyoruz. Açma-kapama düğmelerine her zaman biz basıyoruz.Gördüğümüz beyaz önlüklü insanları her zaman beyazın barışı ile özdeşleştirerek barış yanlısı düşünüyoruz.Fakat bilgi,bilim,teknoloji gibi unsurlar ve bunların toplumsal pratikteki göstergeleri her zaman göründüğü kadar saf ve temiz midir ? Bu pratiklere bir de Francis Bacon’un “Bilgi güçtür” sözü perspektifinde baktığımız zaman görünmektedir ki tablo aslında göründüğü kadar renkli değil,siyah beyaz da değil tamamen karanlıktır.

Giriş

Bir kavram olarak modernlik, modernite ve modernleşme günümüzde pek çok eleştiriye maruz kalmakta ve bireylerin hayatlarını etkileme açısından geçmişten gelen pek çok birikimi de açığa vurmakta, ayrıca eylemlerini de şekillendirmektedir. Fakat eleştirilere rağmen günümüz insanının hala modern paradigmadan uzaklaşamadığını da görmekteyiz.Söz konusu paradigma günlük hayatımızda ne kadar gözümüze çarpsa da aslında bir çok kurguyu da içinde barındırır.Bu kurgularda günümüzün anlam dünyasının önemli bir kısmını oluşturmaktadır.

Her ne kadar post modernist kesim bu kurguların oluşturduğu büyük anlatıların artık geçersiz olduğunu belirtse de aydınlanma hareketi ile başlayan bu dönüşümün insan yaşamına getirdiği anlamlar hala geçerli durumdadır.Fakat bir yandan da özgürlük,insan hakları,eşitlik,kardeşlik,bilime duyulan güven günümüzde hala tartışmaları devam eden unsurlardır.

Bunların toplumsal yaşamdaki izdüşümünü bulabilmek içinse özellikle insanların hayatlarını oluşturan bilgi,bilim ve teknoloji eksenini değerlendirmek gerekmektedir.Fakat bunları yaparken bu öğelerin bağımlı olduğu paradigmayı da gözden kaçırmamak gerekir.Örneğin özgürlük ele alınırken bunun toplumsal yaşamda zaman içinde bir artış mı gösterdiği yoksa bilgi,bilim ve teknolojinin sayesinde daha azalma mı gösterdiğini sorgulamak gerekmektedir.

Bunun içinde modernliğe damgasını vuran ve dönüşüme uğrayan devlet,toplum,birey kavramlarından yola çıkılmalıdır.Bu da açıkça bize bir kollektivite analizi ve iktidar araştırması olarak gözükmektedir.Günümüz insanının geniş imkanlara rağmen hala devam eden ve artan tedirginliği ancak böyle anlaşılabilir.

Toplumsal Yaşamda Bilginin Dönüşümü

Toplumsal yaşamdaki eylemlerimizde kavramlar önemli yer tutar.Bir kavramın tanımı ve açıklaması buna paralel olarak bir eylem biçimi ortaya çıkarır.Bunun en büyük örneğini bir çok yerde rastladığımız modern bilgi tanımında görebiliriz.Bu tanıma göre bilgi suje ve obje arasındaki ilişkinin ürünü olarak görülmektedir. Burada da açıkça aydınlanmacı özne nesne ikiliğini görmekteyiz.Oysa bilgi tarih boyunca bu anlamda kullanılmamaktaydı.

“Antik yunanda Platon toplum ile bilgi arasında güçlü bir ilişki kurmuştur.Bu anlamda Logos’un genel olarak bilgiyi ,düşünceyi ve anlamı temsil ettiğini kabul edersek toplum da düzenin varlık nedeni olan düşünceye dayanmaktadır.”(Sunar,1999:63)

Yani toplumsal yaşam doğal sürecin zorunlu bir sonucudur ve bunun yanında bilgi de erdeme ulaşmak için bir araç olarak görünmektedir. Weber’e göre Antik Yunanda insan bir kez güzelin iyinin ya da örneğin cesaretin,ruhun doğru kavramını buldu mu artık bunların gerçek varlığını kavrayabilirdi.Bu da hayatta doğru hareket etmeyi ve her şeyden önce devletin bir yurttaşı gibi davranmayı bilmenin ve öğretebilmenin yolunu açıyordu.

Bu konu hellenistik dönemin insanı içinde her şeydi çünkü düşüncesi hep siyasal ağırlıklı düşünce olmuştu.Bilimde bu yüzden uğraşıyordu.(Weber, 1998:216).

Görüldüğü gibi antik yunanda bilgi bir toplumsal bütünleşme aracı ve her açıdan iyinin önkoşulu olarak görülmektedir.Özellikle politik eylemde bilgi eylemi belirleyen bir etken ve bir siyasi katılım aracı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ortaçağda ise bilginin özellikle bu döneme damgasını vuran dinsel bilginin Avrupa’da yoğun bir iktidar aracı olarak kilise tarafından kullanıldığını görüyoruz. Kilise her daim dinsel bilgiyi kendi tekelinde tutarak krallar ve aristokrasi üzerinde büyük bir güç sağlamaya çalışmıştır.Oysa aydınlanma ile birlikte gerek topluma gerekse bilgiye bakış açısının değiştiğini görüyoruz.

Sunar’a göre aydınlanma yüzyılında “bilim her şeyden önce önyargıları yıkmıştı ve gerçekliği belirleyen eski algılama kalıplarını da aşmıştı”(Sunar,1999:71).

Doğa bilimlerindeki ilerlemeler artık bilginin bir erdemden çok doğayı kontrol etme açısından bir güç yani insanın bir irade göstermesinin başlangıcını ortaya koymaktadır.Bir çok düşünürde bu gelişmelerden etkilenerek doğa üzerindeki iktidarı ve düzenlemeyi topluma da uygulamak istemektedir.Özellikle Sunar’a göre Hobbes “fizikçinin karşılaştığı dünya ile siyasal düşünürün karşılaştığı dünya olan toplum arasındaki temel farkı açık bir şekilde dile getirmektedir.

Fizikçi incelediği dünyayı kendi yaratmamıştır.O dünya hakkında sadece bir dil,kavramsal bir sistem yaratmıştır.Doğa bilimcisinin kullandığı dil ve teori,doğal gerçeği dışsal bir biçimde betimlemeye yöneliktir,çünkü düzenini kuramadığımız doğal dünyayı içeriden anlamak ve değiştirmek olanağımız yoktur.Toplum doğadan farklı bir nitelik taşır,Düzenini insan kurmuştur insanın yarattığı yapay gerçek yine insan tarafından değiştirilebilir. Bu anlamda özellikle günümüz toplum anlayışında da etkisi sürdüren sözleşmeci teorilerin toplumu bir kurgu olarak görme anlayışının bilginin dönüşümü ile birlikte ortaya çıktığını söyleyebiliriz..

Weber’e göre ise bugün “bilim açıklık kazanmanın ve birbiriyle bağıntılı gerçekleri bilmenin hizmetinde özel disiplinler olarak düzenlenmiş bir meslektir.”( Weber, 1998:231)

Bilimsel disiplinlerdeki aşırı uzmanlaşma doğa ve toplum ayrımını da bu disiplinler içinde yaparak, doğa bilimleri tarafında kontrol eden özne olarak insanı yaratmış sosyal bilimler alanında ise insan,toplum,birey,davranış gibi kavramlarla bu kontrol eden özneyi bir araştırma nesnesi haline getirmiştir.Bu anlamda bilgiye kötümser bakış açılarıyla baktığımızda Toffler’a göre bilgi, şiddet ve servet, aralarındaki ilişkilerle birlikte, toplumda gücü tanımlayan etkenlerdir.

Aydınlanma filozofu olan Francis Bacon bilgiyi güçle eşit görmüş, öyle tanımlamıştı. Ama bunu yaparken kalitesine de, sosyal gücün diğer kaynaklarıyla olan önemli bağlantılarına da hiç bakmamıştı.

Bu üçlünün arasındaki ilişkilerde günümüzde yaşanan devrimsel değişiklikleri ise, hiç kimse şu ana kadar öngöremedi.(Toffler,1992:32).

Bilginin ve bilgiye yönelik paradigmanın dönüşümünü incelediğimize bilginin iktidar alanında önemli bir değişimini araç-amaç ilişkisinde görmekteyiz Machiavelli’nin ünlü eseri Prenste “Prens’in tek düşüncesi kendini ve devletini korumaktır ve bunda başarılı olursa kullandığı tüm araçlar geçerli sayılacaktır ve takdir edilecektir. Amaç,araçları meşru kılacaktır.”(Göze,1998:114)..

Oysa günümüz iktidarında kullanılan teknik ve pratikler o denli karmaşık ve tersyüz haldedir ki insanların bilime ve teknolojiye duydukları güven yüzünden iktidarın neredeyse her eylemi meşru olmaktadır.Bir anlamda artık araçlar amaçları meşrulaştırmaktadır.Yine Toffler’a göre “bugünün Bacon sonrası dünyasında bir devrim hüküm sürmektedir. Gelmiş geçmiş dâhilerin hiçbiri, bugün gücün yapısının nasıl kökten değişeceğini bilemezdi..., ne Machiavelli, ne de Bacon'in kendisi. Günün birinde kaba kuvvetin ve servetin bu değişiklik sonucu bilgiye bağımlı duruma düşeceğini nasıl bilebilirlerdi? (Toffler,1992:32).

Bu değişimi toplumsal pratiklere indirgeyip bilginin bir iktidar aracı olarak kullanışına yönelik düşünceye baktığımızda Burke’a göre Hükümetler,yönetimleri altında tuttukları halk hakkında eğer daha önce değilse en azından eski Asurlulardan beri enformasyon toplamak ve depolamakla ilgilenmişlerdir. Bu anlamda gelmiş geçmiş bütün devletler enformasyon devleti olmuşlardır.Çünkü devlet iktidarının türemesi,yönetim araçları için kullanılacak düzenli enformasyonun depolanmasını ve denetimini de içeren,sistemin dönüşlü olarak kurulmuş bir yeniden üretim sistemi olduğunu varsayar(Burke,2001:118)

Bir Bilgi Türü Olarak Gelenek ve İdeoloji

Bilgiyi toplumsal alanda var olan bir unsur olarak gördüğümüzde hayatımızın pek çok yönünü etkisi altına alan bir bilgi türü olarak önce karşımıza gelenek çıkmaktadır. Gelenek toplumsal ihtiyaçlardan doğar fakat bir toplumun ihtiyaçlarını da kimin belirlediği bir tartışma konusudur.Çünkü günümüzde moda ve benzeri akımlar insanların yaşam tarzını dıştan dayatmacı bir şekilde belirleyebiliyorsa aynı şey gelenek içinde geçerlidir.

Giddens’a göre “Geleneğin bilinçli biçimde kurulmasına sadece modern toplumlarda rastlandığını zannetmemeliyiz. Dahası, gelenekler, ister bilinçli isterse bilinçsiz biçimde kurgulansın, her zaman iktidarla iç içe geçmiştir. Krallar, imparatorlar, rahipler ve başkalarının, konumlarını sürdürmek ve egemenliklerini meşrulaştırmak için uzun süre önce icat edilmiş gelenekleri vardır.”(Giddens,2000:54).

Örneğin Osmanlı imparatorluğunda kardeş katlinin meşru görülmesi tamamen iktidarı sağlamlaştırmak için alınmış bir önlem olarak siyasi gelenek haline gelmiştir.Toplumsal hayatta da insanların doğumdan,ölüme bir iktidar olarak geleneğin baskısı altında kaldığını görmekteyiz.Modernlik her ne kadar cemaat yapısını cemiyete dönüştürüp çözülmeye uğratarak geleneğin toplumsal yaşamdaki alanını daraltsa da gelenekler halen etkilidir.

Modernlikle birlikte geleneğin dolduramadığı anlam dünyalarını ideolojilerin doldurmaya çalıştığını görmekteyiz.Bu anlamda ideolojiler insana bir anlam dünyası sunmaktadır.

“İdeoloji kavramı ilk defa, Fransız ihtilalinin son aşamasında, "ideologlar" olarak anılan aydınlardan biri olan Destut de Tracy tarafından kullanılmıştır. 1797 tarihli bu ilk kullanımda, kavrama verilen anlam; "herkese doğru düşünme imkânı sağlamak için kullanılacak fikir bilimi" (study of ideas) idi.

Kavrama olumsuz anlamını ilk veren Napolyon olmuştur. Napolyon, başlangıçta ideologlara fikirlerini yaymaları için imkânlar vererek destek olmuştur. Ancak, dini kurumların eğitim yasağını kaldırması yüzünden eleştirilerine muhatap olunca, onları "metafizik" yapmakla suçlamıştır”(Mardin,1976:10).

Çağan’a göre ise “Bir anlamda ideoloji, modern öncesi toplumlarda geleneğin yüklendiği işlevi sırtlanmıştır, yani ideoloji modern toplumların mitosudur. Geleceğin şekillendirilmesi, değişimin doğası, bu değişimler üzerindeki denetim imkânları ideolojinin cevaplaması gereken temel sorulardır. Bu sorulara verilecek cevaplar çerçevesinde nitelik açısından bir değişimi ifade eden daha iyi bir gelecek adına yeni sosyal düzenlemelerin tahayyül edilebileceği bir imkân olarak barizleşir.

İdeoloji, bir inanç sisteminin siyasal kısmını oluşturur. Siyasal bir inanç sistemi olarak ideoloji, bireylerin siyasal tutumlarını belirleyen inançlar kümesidir ve ideolojik yaklaşım çerçevesinde inanç kümeleri, bu inancı taşıyan grubun çıkarlarını en iyi şekilde haklılaştırabilecek şekilde düzenlenir. Bu anlamda ideoloji bir grubun başka bir grup tarafından tahakküm altına alınmasını meşrulaştıran, tüm iktidar ilişkilerinde yer alan fikir sistemidir”(Çağan,2008:182).

İdeolojiler bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasının tarihte uç seviyelere ulaştığını görmekteyiz örneğin Foucault’a göre “, Nazi rejiminin hedefi basitçe öteki ırkların imhası değildir. Öteki ırkların imhası tasarının bir yüzüdür, öteki yüzü de kendi ırkını ölümün mutlak ve evrensel olan tehlikesine açık bırakmaktır. Ölme riski, tam bir yok olmayla karşı karşıya kalma, Nazi itaatinin temel ödevleri arasına ve siyasetin asal hedefleri arasına kaydedilen ilkelerden bir tanesidir. Öyle bir noktaya gelinmelidir ki nüfusun tamamı ölümle karşı karşıya kalmalıdır. Yalnızca bütün nüfusun ölümle tümel olarak bu karşı karşıya kalışı, gerçekten de onu üstün bir ırk kılabilecektir” (Foucault,2002:265).

Bu uç seviye de kullanım felaketlerle sonuçlansa da söz konusu ideoloji onu her zaman meşrulaştırmayı bilmektedir.

Teknolojik İlerlemelerin İktidar Perspektifi:Özgürlük ve Rahatlıkla Gelen Tahakküm

Yaşantımızın zaman ve mekanına gömülen teknolojik aletler,bizi işe götüren araba ve mekansal uyumu sağlayan teknolojiler (ısıtma ve soğutma teknolojileri vb..) insana yaşamda bir özgürlük sunar gözükmektedir.Fakat teknolojinin toplumsala olan etkisi perspektife bağlı olarak biçim almaktadır.Özgürlüğe ve eşitliğe dair pek çok örnek verilebileceği gibi bunun tersi de söz konusudur.

İşte bir örnek “Arabasını park yasağının olduğu bir yere kısa bir süre için bırakıp giden öğrenci, dönüşünde ön camına iliştirilmiş bir "ceza makbuzu" buluyor. Araba sadece kısa süreli olarak ve de yolu kapatmayacak şekilde park edildiği için öğrenci cezayı rezalet olarak değerlendiriyor, ancak işi uzatıp daha fazla sinirlerini bozmamak için de cezayı ödüyor”(Kaufmann,2003:40)

Bunun nedeni sosyal düzene uymaması.Bu anlamda kuralları kaldırırsak sosyal düzen nasıl sağlanabilir? Sosyal düzen uğruna bireysel özgürlükler ne kadar kısıtlanabilir? Fakat burada sorulması gereken asıl soru teknolojinin kimin tarafında olduğudur? Kuralların tarafında mı yoksa bireyin tarafında mı?

Görüldüğü gibi toplumsal yaşamda teknolojinin görüntüsü bir çok örnek için geçerli olduğu gibi araya özgürlük problemi girdiğinde de bir baskı unsuru olarak görülebilmektedir.

Diğer bir örnekte “bir mimar kadın yeni ve gösterişli arabası ile hız sınırını aşıp radara yakalanıyor ve ehliyeti bir ay süreyle elinden alınıyor. Bu durumu dar kafalılık ve can sıkıcı bulmasına rağmen kadın ehliyetsiz dönemi bisiklet ya da toplu taşıma araçlarını kullanarak veya arabasını arkadaşlarından birine kullandırarak geçiriyor.” (Kaufmann,2003:41)

Bu örnekte de görüyoruz ki hayatı kolaylaştıran ve mekansal rahatlık sağlayan teknoloji unsurları kuralların denetiminde varlığını sürdürmektedir. Bu anlamda özgürlüğü ve rahatlığı sağlayan teknoloji aynı şekilde kuralları ve düzeni sağlayan teknoloji tarafından kısıtlanmaktadır.

Teknolojinin özellikle bilgisayar teknolojisini ki belirleyen teknolojik alt yapı mikroçip tabanlıdır.Bunun sonucunda mikroçiplerin gelişiminde istenen en büyük özellik birim zamanda daha çok işlem yaparak doğru hesapları daha kısa sürede vermesi bu sayede sonuçlara daha kolay ulaşabilmesidir.Bu açıdan zaman iktidar için oldukça önemlidir.Bir suçlunun, bir eylemcinin, aranılan kişinin yerinin zamanın tespit edilmesi, vergi borçlularının zamanında tespiti, bunların örnekleridir.

Baudrillard’a göre “Bu sanal evren "binâire" sistem adlı/ her şeyi müthiş bir şekilde 0/1 ikilisine indirgeyen tek bir ölçme sistemine sahiptir ve bu evrende her şey şifrelenip kodlanmaktadır. Hiç bir şey bu basitleştirici denklemin elinden kurtulamamaktadır.Bütün bunlara fizikteki belirsizlik(kesinsizlik) ilkesine özgü anlama yakın bir belirsizliği de ekleyebiliriz. Her şey bizi kesin bir belirsizlik(kesinsizlik) içinde yüzen bir dünyada yaşamaya zorlamaktadır.”(Baudrillard,2005:91)

Görüldüğü gibi mikroçip teknolojisinin sınırları belirlenememektedir. Bu açıdan Reinecke’ye göre “bir tekerleğin neler yapabileceği belliydi; her şey gözlerinizin önünde oluyordu. Bu mikroçip işlerken gözlenemeyeceği anlamına gelmez; sadece çok az insan onun neler yaptığını anlayabilir.”(Reinecke,1992:21).

Mikroçipin insan hayatına yoğun şekilde girmesiyle oluşan entegre iktidar bu anlamda insanı yabancılaştırmakta ve hayatını kolaylaştırma görüntüsü altında insanın hayatının kontrolünü de ele almaya çalışmaktadır.Bu anlamda Reniecke’ye göre “Mikroçipin makineyi idare eden bir cihaz görevini görmesi başka bir şeydir, insan davranışlarını denetlemenin bir aracı haline gelmesi ise çok daha başka.Teknolojik sistemlerin (cep telefonu bilgisayar vb..) kölelikten kurtulup sahibinin davranışlarının efendisi gibi işlemeye başladığı nokta belirsizdir.

Mesleki niteliklerin makinelere aktarılmasının yanında görüldüğü gibi yataktan kalkma, saate bakma, hava hakkında tahmin yürütme ve bugün kimin doğum günü olduğunu hatırlama gibi insan etkinliklerinin yok edilmesi, büyük tehlikeler içermektedir.”(Reinecke,1992:200).

Teknolojinin yarattığı rahatlık karşısında ise bu tehlikeler çok dikkat çekici görünmemektedir.

İktidar günümüzde insanların mekansal yer değiştirmelerinide gözetim ve denetim altına almıştır bu “ulaşım sistemlerinde özellikle tren ve metrolarda görünür.

Görüntü veren ekranlar, renkli çizgilerle trenlerin hatlardaki yerini gösterir. Hat boyunca yerleştirilmiş alıcılar, merkezi bilgisayar sistemine veri gönderir ve operatörler trenlerin yerlerini tam olarak tespit eder. Yük ve yolcu trenleri, kodlarla ayırt edilir ve makaslar denetim odasından otomatikman ayarlanır. İstenen herhangi bir anda, ray şebekesindeki tüm trenlerin, ister ana hatta ister yan hatta olsunlar, konumları öğrenilebilir.Tüm denetim sistemleri gibi, bu da şebekeyi idare etmek için bir araçtır. Yolcuların inip binmelerine ya da daha rahat oturmalarına yardımcı olmaz; ama, enerji, maaş ve madde tasarrufu sağlar. Demir yollarındaki kullanımının üretimindekinden tek farkı, daha fazla iş kaybına neden olmasıdır.

Çağdaş endüstri işlemlerindeki emek bedelleri, tüm üretim faturasının neredeyse yüzde 5 ya da 10'una indirilmiştir. Ama bu rakamların aşağıya çekilmesi için baskı uygulanmaktadır. “(Reinecke,1992:231).

İnsanlar bir yerden bir yere gidebilmek ile özgür olduklarını ve teknolojinin de bu imkanı arttırdığını düşünebilirler ama bu bir bakıma yanılgıdır. Çünkü Lyon’a göre “elektronik teknolojilerinin kolaylaştırdığı şey, gözetimin daha da derine sızmasıdır. Bu teknolojilerin gerçekte kullanılma yollarını, bunların zaten var olan kullanımların öneminin artmasına, yerine başkasını geçirmesine veya azalmasına nasıl yardım ettiklerini artık araştırmak zorundayız.

Büyük sosyolojik sorunlar duruyor hak: söz-konusu olan ne tür bir iktidardır? Gözetim nasıl yaşanır? Siyasi farkı oluşturan nedir? Fakat bağlam can alıcı önem taşımaktadır. Günümüzün gözetimi tarihsel olarak oluşturulmuştur ve bu nedenle geçmişin seçimlerinin, mücadelelerinin, inançlarının ve özlemlerinin sonucudur. Bilgisayar teknolojilerinin kullanılmaya başlanmasının, "yeni" bir gözetim durumunun belirtisi olup olmadığı sonra görülecektir(Lyon,1997:61).

Yani teknolojinin marjinal faydası her zaman sorunludur ve tartışmaya açıktır bunda da önemli olan teknolojinin hangi alanda kullanıldığı ve buna bağlı olarak gelişen perspektiftir.

Modern toplumların en sık kullanılan ve savunulan ve savunulması istenen kavramlarından özgürlük bir anlamda günümüzde gözetim ve denetimin aracı olmuştur.Gözetim özellikle iktidarın aslında özgürleştirici gözükmesinin yanında tam da totaliterleşerek bireyin hayatının her anına müdahale edebildiği durumu resmeder.

Habermas’a göre totalitarizm toplumun ideolojik kontrolünü teknik akıl yardımıyla sağlar. Teknik, insan üzerindeki yöntemli, bilimsel, hesaplanmış ve hesaplayan bir iktidardır. Total iktidar, teknoloji aracılığıyla siyasal ve toplumsal sistemi bir bütün olarak koruma ve genişletme yeteneği ve istekliliği ile toplumu programlama ve bu programa etkin bir uyumluluk sağlama işlevine dönüşür. Teknoloji total evrende bireyin özgürsüzlüğünün rasyonelleştirmesini de sağlamakta ve özerk olmanın, yaşamını kendi kendine belirlemenin ‘teknik’ olanaksızlığını da kanıtlamaktadır.

Rasyonellik ile beraber kurulan rasyonel hiyerarşi de toplumsal hiyerarşiye dönüştürülmektedir. Tüm bunlar ile teknolojik rasyonellik, siyasal iktidarı korumakta, genişletmekte ve toplumu totaliter bir şekilde düzenlemeye yol açmaktadır (Habermas, 1993:36-37).

Teknoloji bir totaliterlik unsuru olarak insanların iş hayatlarında da belirgin iktidar aracı olarak görülmektedir.Teknolojinin ürünü olan bilgisayarların formel çalışma prensipleri çalışma saatleri bunlara bağlı olan insanları da bu cihazlar gibi entegreleştirmektedir. Seri üretim bandın da çalışan bir işçi durumunu şöyle anlatmaktadır

“Benim çalıştığım hat çok hızlı ilerliyordu ve her ilerlemede bir elektrik zili duyuluyordu. Zil çaldığında çok çabuk hareket etmen gerekir, yoksa kendini yaralayabilirsin. Birkaç feet arkamda bir musluk vardı. Çok susamıştım ve zil sesleri arasında çok hızlı çalışabilirsem belki su içebileceğimi düşündüm. Ne kadar denersem deneyeyim hiçbir zaman ulaşamadım. Su çok yakındaydı, ama kendimi çölde gibi hissediyordum.” (Reinecke,1992:28)

Görüldüğü gibi teknoloji imkansızı imkanlı kılabilmenin yanında kullanım alanına göre imkanlı olanı da imkansızlaştırabilmektedir. Bu anlamda Reinecke’ye göre “telefon santralinde, eşya ve otomobil fabrikalarındaki ortak tema kontroldür işin ve çalışan insanların kontrolü. Bu üretim sistemlerinde çalışanlar makineleri kontrol etmezler.

United Technologies'in reklamında anlatıldığı gibi bunlar "sadece insanlar tarafından yönlendirilen bir araç, bir uşaktır." Tarif edilen insanlar kesinlikle sistemin tutsağı olarak sıkıcı roller üstlenen kesim değildir. Ayrıca nüfusun çoğunluğu da olamaz, çünkü onlara fikirleri, seçim ya da herhangi bir yolla sorulmaz. Çalışanları kontrol eden, yönlendiren "insanlar", bu teknolojiyi geliştiren, toplumun güçlü üyeleridir, yani fabrika ve büroların sahipleri ve yöneticileri.” (Reinecke,1992:28)

Bu anlamda teknoloji aslında toplumun çok az bir kısmına mı hizmet etmektedir?sorusu da aklımıza takılmaktadır.

Bilim ve İktidar:Görünmeyenin Arkasına Saklanan Büyük Anlatılar

Günümüzde teknoloji ve bilimin paralel giden uğraşlar olarak insan hayatı içerisinde olumlu etkiler yarattığı söylenebilir.

Yeni doğan ölümlerinin azaldığını ve insan ömrünün uzadığını görmekteyiz.Fakat bilim ve teknoloji insana tamamen bir huzur ve refah sağlayabilmiş midir?Bilim, aydınlanma ile birlikte aldığı hakikati ve doğruyu bulma ödevini yerine getirebilmiş midir ?

Postmodern düşünce bu sorulara olumsuz bakış açısıyla yaklaşmaktadır.Özellikle Lyotard postmodern durumu "meta-anlatıların çöküşüyle karakterize eder. Bu, şu demektir: bilimin, teknolojinin ve demokrasisinin kurtarıcılığına inanç gibi modern gerçekler yirminci yüzyıl boyunca itibarı azalmış ve günümüzde de bir zamanlar sahip olduğu düşünülen evrensel gücü kaybetmiştir.

Lyotard bunların sadece çöktüğünü değil aynı zamanda bir tür kesinlik arayışında olan insanların bir ikame olarak bilgisayar biliminin görünürdeki kesin yöntemlerine tutunduklarını öne sürer. (Lyon,1997:34).

Bu açıdan denilebilir ki geliştirilen her teknolojinin ve bilimsel ilerlemenin bir görünen yüzü birde göremediğimiz diğer yüzü vardır. Görünmeyen yüz aslında modern olan ile birlikte hukukta,söylemde ve uygulamada da mevcuttur hatta Duverger’e göre Modern sanayi toplumlarının özel hukukları biçimsel olarak eşitlikçi ilişki modelleri sunmak açısından olağanüstü zenginlik gösteren bir bütün oluştururlar fakat buna dayanarak kurulan somut ilişkilerin ne oranda gerçek eşitliğe yol açtıkları konusunda anlaşmamız gerekir. Sözleşmeye taraf olanlardan hiçbirisi diğerleri üzerinde bir üstünlüğe sahip değildir bu anlamda hepsi eşittir.

Ancak çoğu zaman taraflardan ya da ortaklarından birkaçı daha güçlüdür ya da daha etkilidir ve onlara kendi görüşünü benimsetmeyi başarır.Bu özel sözleşmelerde olduğu gibi uluslar arası antlaşma ve sözleşmelerde de geçerlidir.(Duverger,1998:127).

Duverger’in bahsettiği üstünlüğe bir anlamda bilim ve teknolojide olan üstünlük denebilir bu anlamda bilim üstün olmanın bir gereği olarak görülmektedir ve denilebilir ki üstün olmanın var olduğu yerde bir iktidar ilişkisi de mevcuttur. Toffler’a göre o halde bilginin kendisi(ve bilim), yalnız en yüksek kalitedeki gücün kaynağı olmakla kalmamakta, kaba kuvvetle servetin de en önemli girdisi haline gelmektedir. Başka bir deyişle, bilgi artık para gücüyle kas gücünün eki olmaktan çıkmış, bunların ruhu ve çekirdeği haline gelmiştir. Aslında ana amplifikatör durumundadır.

İşte yaklaşan güç değişiminin anahtarı burada yatmakta, bu durum bilgiyi ve iletişim araçlarını kontrol mücadelesinin neden dünyanın her yanında bu kadar kızıştığını da açıklamaktadır. .(Toffler,1992:33)

Bu anlamda bilimin üstün olmaya olan katkısı bir sayısallaşma teknolojisi ve ince hesaplamalar barındırır. Böylece görmekteyiz ki üstün olma amacı güden bir yapı olarak toplum üzerinde tekniğin ve bilimin kullanılmasına yönelik girişimlerin başlangıcı istatistikle yakından ilgilidir. “İstatistiğin ise temel olarak 18.yy’da siyasi ve iktisadi talepler ile ortaya çıktığını görmekteyiz.Ticaret ve bilanço tablolarıyla başlayan hesaplama istatistikleri sonraları sağlık alanına yansımıştır.Rakamların artık paradan çok nüfusu,sağlığı,doğayı hatta ilahi takdiri tahlil etmek için kullanılabileceği fikrinin de yaygınlaştığını görüyoruz.O dönemde bunları yapacak kaynağında büyük oranda devlette ve kilisede olduğu görülmektedir.(Headrick,2002:72).

Sonuç olarak görünmeyen yüz bir anlamda üstün olmayı içinde barındırır.Görünmeyen bu anlamda aslında tam da tarihte bakılması gereken yerde beklemektedir.Bugünde istatistiğin bir isteneni gösterme aracı olarak kullanıldığını görmekteyiz Mayor ve Forti’ye göre Politik partilerde, baskı gruplarında, sendikalarda vb. yerlerde, politika yapıcılarına genellikle daha önceden alınmış kararları bilimsel bir jargonun ardında gizleme konusunda hatırı sayılır bir şans tanıyan veriler sağlanması için araştırmalar yapılmasına ihtiyaç duyulur. Bu genellikle sınırlı rasyonelleştirme konusunda bir alıştırma yapmaya varır. Bilim rakiplere ve hasımlara karşı bir polemik silahı olarak kullanılmaktadır(Mayor ve Forti,2000:64).

Bu anlamda kurumlar milli gelir, enflasyon artışı gibi değerleri istatistik sayesinde iyi bir tablo olarak sunabildikleri gibi bir felaket tablosu olarakta sunabilmektedirler.

Görünmeyen yüzün var olmasının bir sebebi de günümüz teknolojisi ve biliminin aşırı uzmanlaşmış bir jargon barındırmasıdır.Bu jargon meşruluğun en ince anahtarlarından biridir Coşkun’a göre modern iktidarlar bu jargon sayesinde bilimsel çalışmalarını tamamen yasal olan birçok nedene dayanarak yaparlar; sigortadan para talep edenleri izlemek, daha iyi sağlık hizmeti vermek, suça karşı savaşmak, teröristleri izlemek gibi.

Ama bu kaçınılmaz olarak, hükümet tarafından daha fazla izlenmek anlamına gelmektedir.Amerika, İngiltere, Kanada ve Avustralya, hüküm giyen suçluların ulusal düzeyde DNA veri tabanlarını oluşturmaktadır. Toplumun tümünü kapsayan DNA veri tabanları oluşturma düşüncesi halen büyük oranda tartışılmaktadır. Ancak bu veri tabanları, suça ve hastalığa karşı savaşta o kadar güçlü bir araç olacaktır ki, bunların oluşturulmasına yönelik baskılar kaçınılmaz görünmektedir. .(Coşkun,2000:24)

Kendi kavramları ve terimleri olan uzmanlaşmış jargonun olduğu bu dünyada olup biteni anlayabilmek yüksek düzeyde bir bilgi birikimi gerektirir.Bununla birlikte bilimin bir iktidar olarak kapasiteyi gerekli kıldığını söyleyebiliriz.Hatta herhangi bir bilgi türünün bilimsel olup olmadığı tartışması bile bir iktidar göstergesidir Çünkü örnek olarak Foucault ‘ya göre bir söylemin, bilimsel bir söylemle olan biçimsel ve yapısal benzerliğini soruşturmadan önce, öncelikle şu soruyu sormak, bir bilim olma iddiasının, beraberinde getirdiği iktidar tutkusunu sorgulamak gerekmez mi? Sorulması gereken soru ya da sorular şunlar değil mi: "Bir bilim olduğunuzu ileri sürdüğünüz anda hangi bilme türlerini diskalifiye etmek istiyorsunuz? Bu söylemi tutturan ben, bilimsel bir söyleme sahibim ve bir bilginim' dediğiniz anda hangi konuşan özneyi, hangi söylem sahibi özneyi, hangi deneyim ve bilme öznesini önemsizleştirmek istiyorsunuz? Dolayısıyla yoğun, dolaşımda ve kesintili olan tüm bilme biçimlerinden koparmak için hangi kuramsal-siyasal avangardı başa geçirmeyi istiyorsunuz?(Foucault,2002:26).

Bilimsel olana olan güven özellikle doğruluğu ve kesinliği açısından ön plana çıkmaktadır sanayi toplumları bu anlamda bilime dayalı bir paradigma barındırırlar üretimin artması maliyetin azaltılması sürekli bilimsel yöntem ile var olabilmektedir. Bu anlamda sanayi toplumunun hıza ve kesinliğine uygun yapılar inşa ettiğini görmekteyiz bunların en açık örneklerinden biri Bürokrasidir. Weber’e göre bürokratik örgütlerin gelişmesinin belirleyici nedeni her zaman için tüm öteki örgütlenme biçimlerine olan salt teknik üstünlükleridir.Doğruluk,hız,kesinlik,dosya bilgisi,süreklilik,gizlilik,birlik,tam bağımlılık bürokraside üst düzeydedir.(Weber,1998:307).

Bürokratizasyon yönetsel işlevlerin salt nesnel gerekçelere göre uzmanlaştırılması ve kişilere göre değişmeyen bir biçimde yürütülmesi demektir.Bürokrasi ne kadar insanlıktan uzaklaşırsa o denli kusursuz gelişir. (Weber,1998:310).

Nesnel gerekçeler burada tam da bürokrasinin bilimsel yanını vurgulamaktadır çünkü nesnel olana ulaşma bilimin özellikle aydınlanma ile başlayan hakikat anlayışının en büyük amaçlarından biridir. Lyon’a göre bürokrasi örgütün amaçlarının gerçekleştirilmesinin yanı sıra, dosyalar, gözetim işlevine hizmet etmenin bir yoludur, insanların faaliyetleri, bireylerin geçmiş davranışı hakkında kayıtlara sahip bir örgüt tarafından izlenebilir ve böylece koordine ve kontrol edilebilir. Weber bundan kaygı duymuştu.

Weber, örgütsel kuralları ve kişisel dosyalan bir araya getiren kişi ötesi hesaplamaların, bürokratik ülkü egemenlik kazanırken "ruhun hasıraltı edilmesi"yle sonuçlanacağından kaygılıydı. Fakat Foucault'nun bakışı şudur: "disipliner iktidar", Giddens'ın söylediği gibi "bireyin ayrıntılı ve özenli gözlem altında tutulmasına imkan veren" dosyalarda yerleşiktir.

Bu Weber'in kaygılarının ötesine geçer ve ayrıca bizi, doğrudan doğruya modern hükümetlerin kullandığı gelişkin bilgisayar veri tabanlarının "dosya toplumu" denen toplumunun merkezindeki sorunlara götürür. (Lyon,1997:49).

Bu açıdan görmekteyiz ki modern iktidar sürekli bilgi toplamakta ve bunu teknolojinin yardımı ile işleyerek bilimsel bir veri olarak kullanmaktadır.Fakat bu kullanımın önemli bir sorun yarattığı alanların başında mahremiyet alanı gelmektedir.Coşkun’a göre toplumun geneli bilgi toplama konusundaki hızlı gelişmeler hakkında sadece üstünkörü bir bilgi sahibi olabilir, ancak kendilerine bir göz atma imkânı verildiğinde birçok insan gördüğünden hoşlanmaz.Daha iyi sağlık hizmeti verilmesinden, suçun önlenmesinden ve gündelik yaşamın sıradan kolaylıklarına kadar teknolojinin getirdiği yararlar açık bir çekinceyi de beraberinde getirmektedir: Gitgide yaygınlaşan bir sürü elektronik veri. Verilerin kayıt ve analiz edilme maliyeti de hızla düştüğü için, hemen hemen her işlem, kalıcı olan bir kayıt bırakacaktır. Böylece, akıllı bilgi işleme teknolojisi kullanıldığında geleneksel mahremiyet kavramlarına yönelik tehditlerin giderek artacağı kesindir. (Coşkun,2000:24)

Kuşkusuz bilgi toplama eylemi kökeni daha öncede belirttiğimiz gibi Asurlulara kadar dayanan bir tarihi barındırır ama toplumların karmaşıklaşması bu eylemi gerçekleştirmeyi daha spesifikleştirmiştir..Mayor ve Forti’ye göre “.Bilim özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra dev bir girişim haline geldi.

Bilim artık bireysel, tek kişilik bir meşgale değil; artık "büyük bilim" haline geldi ve büyük bilim de işlev görebilmek için sürekliliği olan bir örgütsel yapıya ihtiyaç duyar. Bu, bilimin çok miktarda paraya ve sürekliliğe ihtiyaç duyduğu anlamına gelir. Bir vesileyle patronların ara sıra yapacakları yardımlara bel bağlayamaz. Bugün hükümetlerin tahsis edecekleri para olmaksızın geliştirilebilecek tek bir bilimsel proje dahi yoktur muhtemelen.

Öte yandan, hazırlık evresinde bilimsel araştırma yapılmaksızın ve sürekli bilimsel gözetleme olmaksızın alınabilecek ve uygulanabilecek hiçbir önemli hükümet karan da olamaz. Bilim, iktidarın meşrulaştırılmasının yeni kaynağı haline gelirken aynı zamanda devlet yapısının ve hükümet iktidarının gündelik işlemlerinde bilimsel araştırmaya gittikçe daha fazla bağımlı olmasının en önemli nedeni budur”(Mayor ve Forti,2000:67).

Buradan görüldüğü üzere modern iktidarla bilim arasında bir köle efendi diyalektiği mevcuttur.İktidar bilimi kullandığı ölçüde bilime daha da bağımlı hale gelmektedir.Bu köle efendi diyalektiğinde bilimin nesnelliği ve bilim adamının özgürlüğünün de bir sorun haline geldiğini görmekteyiz. Mayor ve Forti’ye göre “Bilim farklı ve an spekülasyondan daha fazla bir şey haline gelir gelmez ve bilim adamı bilgisini özellikle gelişmekte olan endüstriyel üretim alanında toplumsal kullanıma sunmaya hazır olduğu zaman bu durum değişir. Bilim adamı bundan böyle bağımsız değildir.

Bilim adamı iktidara yakın bir konumda olma ve araştırmalarını yürütebilmek için ihtiyaç duyduğu maddi araçlara sahip olma karşılığında özerkliğinden vazgeçmiştir. Bilim adamı bundan böyle bir münzevi değildir; giderek daha fazla bir grup içerisinde çalışır ve bir örgütün parçasıdır. Bilim, dönüşmekte olan toplumun zorlayıcı sorularına yanıt verir (Mayor ve Forti,2000:59).

Bu zorlayıcı sorulara yanıt vermekle yükümlü entelektüeller görünüşte özerk olsa da aslında içinde var oldukları kurumlar dolayısıyla tam bir özerklik içinde olamazlar.bu analizleri düşündükten sonra görüyoruz ki günümüzde üniversitelerin özgürlüğü bu anlamda tartışmaya açık bir sorunsal olarak gözükmektedir.Modern devlet üniversiteyi etkisi altında tutarak bilgiyi tekeline mi almak istemektedir?Yoksa aslında bu iktidarın içine yerleşen bir istenç midir?Öncelikle şunu görmekteyiz ki iktidarın var olduğu bir alanda en dikkat çekici unsurlardan birisi daha önce de belirttiğimiz gibi bir üstün olan ve aşağıda olan ayrımının da ortaya çıkmasıdır.

Bu anlamda üstün olmak isteyen modern devlet bunu bilgiyle sağlıyorsa bu da üstün olma istencinin bir ürünüdür. Bauman’a göre yöneten-yönetilen ilişkisindeki asimetri en açık haliyle bilgi akışında ortaya çıkar.

Bildiğimiz gibi doktor hastalardan eksiksiz bir itiraf bekler. Doktor hastalarından kendilerini açmalarını, hayatlarındaki doktorun eldeki vaka ile ilgili olduğunu düşünebileceği her ayrıntıyı tek tek saymalarını, ne kadar mahrem ve arkadaşlar ile akrabalar da dahil, tüm öteki insanlardan ne kadar saklanmış olursa olsun, en derin sırlarını vermelerini ister. Ne var ki, doktorlar bu açık yürekliliğe karşılık vermezler. Hastalar hakkındaki bilginin tutulduğu dosyalar gizlidir. Aynı şekilde, doktorların hasta hakkında ya da hastadan elde ettiği verilerden hareketle çıkardığı sonuçları ve kanaatleri de gizlidir.

Bilginin sakınılması yine hastanın kendi çıkarı gerekçesiyle savunulur; gereğinden fazla bilgi zararlı olabilir -hastayı ya umutsuzluğa ve bunalıma, huzursuzluğa ya da itaatsizliğe sevk edebilir. Benzer bir gizlilik stratejisi devlet tarafından da uygulanır.

Devlet kurumlan tarafından uyrukları hakkında son derece ayrıntılı bilgi toplanır, işlenir ve saklanırken, devletin kendi eylemleri hakkındaki veriler, ifşası ceza getiren "devlet sırrı" sınıfına girer. Devletin çoğu uyruğu bu gizlere erişemezken, gizlilik perdesini açma hakkı olan az sayıda insan diğerleri üzerinde ayrı bir üstünlük kazanmış olur. Devletin gizlilik uygulaması ile birlikte, devletin bilgi toplama özgürlüğü karşılıklı ilişkideki asimetriyi daha da derinleştirir. Tarafların birbirini etkileme şansları son derece eşitsizdir(Bauman,2003:186).

Devlet bu asimetriyi her daim korumaya çalışır ve bir iktidar olarak Bacon’un söylemini bu anlamda benimser ve yönettiği uyruklar ile olan ilişkisinde her zaman bunu bir ilke olarak gözetir.Bunun içinde bir çok bilme türünü kullanır.Örnek olarak Foucault’a göre Tıp, hem bedeni ve nüfusu, hem organizmayı ve biyolojik süreçleri konu alan ve böylece disiplinci etmenlere ve düzenleştirici etmenlere sahip olacak bir bilme iktidardır. (Foucault,2002:258).

Böylece iktidar bilimi bir araç olarak kullanarak bir güç olan bilgiyi elinde tutmaya çalışır.Modern iktidarın bu tutumunun endüstriyel kapitalizmle de büyük bağlantısı olduğunu görmekteyiz çünkü Foucault’a göre endüstri kapitalizminin işçiye olan ihtiyaçlarının sayımını yapmaya başladığı bir çağda, hastalık toplumsal bir boyut kazandı: sağlığın sürdürülmesi, iyileşme, yoksul hastalara yardım, hastalık nedenlerinin ve kaynaklarının araştırılması Devlet'in, bir yandan, masrafını karşılamak, bir yandan da, denetlemek zorunda bulunduğu kolektif bir yük olmuştu.

Bundan dolayı bedenin bir çalışma aracı olarak değerlendirilmesi, tıbbı başka bilimlerin modeli üzerinde aklîleştirmek kaygısı, bir halkın sağlık düzeyini devam ettirmek için olan çabalar, tedaviye, onun etkilerinin devamına, uzun süreli fenomenlerin kaydedilmesine gösterilen dikkat birbirini izler. (Foucault,1999:207).

Devletin iktidarı bu anlamda beden üzerinde bir ilgi birikimi oluşturarak ve bunu son derece dikkatli yaparak ortaya çıkmaktaydı.

Sonuç

Başlangıç noktamız olan bilginin bir güç unsuru olması bugün halen devam eden pek çok değişimi de açıklamaktadır.Fakat makale boyunca değindiğimiz olası felaket tabloları bizi daha karmaşık bir soruna götürmektedir.

Teknolojiyi ,bilimi kullanma konusunda hangi taraftayız?Yoksa tarafımız da bunlar tarafından mı belirleniyor?Teknolojinin ve bilimin bize bu soruları sordurması bakış açımızın ne kadar önemli olduğunu da ön plana çıkartmaktadır.

Fakat en kötü tablo şudur ki günümüz insanı teknolojiye aşırı derecede bağımlı hale gelmiştir.Bu anlamda yapılacak en ufak sorgulama ve bunun eylemi aslında yaşam tarzını değiştirmeye ve bir anlamda da zorlaştırmaya neden olacaktır.Bu da herhangi bir bilinçlilik ve farkındalık durumunun ne kadar beyhude olduğunu göstermektedir.

Bir çok zararlı bağımlılık gibi insan teknoloji bağımlılığının da önüne geçmektedir.Bu anlam özgürleştikçe daha büyük tahakküm altında kalmaktadır.Teknolojinin paralelinde gelişen bilimde kendine yarattığı güven ortamıyla bugün varlığını sürdürmektedir.

Beyaz önlüklü doktorlar uzun süredir hayatları kurtarmaktadırlar fakat bunun yanında bir beden politikası oluşturarak kurtardıkları yaşama da müdahele etmektedirler.Bunun sonucunda sağlığı bozulan kişi aslında tam da sağlığının kendi iradesi dışına çıktığı anı yaşamaktadır.İktidar bireyleri yaşatmaya ve sürekli güç çemberinin içinde tutmaya çalışmaktadır.Analizini yapmaya çalıştığımı Tıp alanı kötümser tablosunun sadece bir kısmını oluşturmaktadır.Günümüz savaşlarında kullanılan bilimsel tekniklerin yarattığı ölümler tablonun diğer kısmını oluşturmanın yanında büyük bir trajedi ve paradoksu da barındırmaktadır.

Bir yandan hayat kurtaran bilim nasıl olurda parçalanmış şekilde ölmeyi mümkün hale getirir? Görüldüğü gibi makale boyunca sorulan pek çok soru aslında cevapsız olarak hala durmaktadır.Bu soruları cevaplayabilmek ise bu açıdan ancak mevcut sistemin dışına çıkabilmeyi gerektirir fakat bu bile aslında baş başlına bir sorundur.

Kaynakça:

Reinecke,I.(1992).Elektroniğin Büyüsü (F.Elmalı çev.),İstanbul: İnsan Yayınları.

Foucault,M.(2002).Toplumu Savunmak Gerekir (Ş.Aktaş çev.),İstanbul:Yapı Kredi Yayınları.

Foucault,M.(1999).Bilginin Arkeolojisi(V. Urhan çev.),İstanbul:Birey Yayıncılık.

Çağan,K., (2008).İdeoloji, Ankara:Hece Yayınları,.

Mardin,Ş. (1976). İdeoloji, Ankara:Sosyal Bilimler Derneği Yayını, ,.

Baudrillard,J.(2005).Anahtar Sözcükler,(O.Adanır,L.Yıldırım çev.),Ankara:Paragraf Yayınevi.

Habermas, J.(1993), İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim. ( M.Tüzel çev.),İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Bauman,Z.(2003).Sosyolojik Düşünmek (A.Yılmaz çev.),İstanbul:Ayrıntı Yayınları.

Giddens,A.(2000).Elimizden Kaçıp Giden Dünya (O.Akınhay çev.),İstanbul:Alfa Yayınevi.

Kaufmann,M.(2003) Aydınlanmış Anarşi Siyaset Felsefesine Giriş (Y.Coşarçev.),İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Coşkun E.(2000).Küresel Gözaltı,Ankara:Ümit Yayınevi.

Sunar,İ. (1999).Düşün ve Toplum,Ankara:Doruk Yayınları.

Lyon,D.(1997).Elektronik Göz Gözetim Toplumunun Yükselişi.(D.Hattatoğlu çev.),İstanbul:Sarmal Yayınevi.

Toffler,A.(1992).Yeni Güçler Yeni Şoklar .(B.Çorakçı çev.),İstanbul:Altın Kitaplar Yayınevi.

Weber M. (1998). Sosyoloji Yazıları,(T. parla çev.),İstanbul:İletişim Yayınları.

Headrick D.,R.(2002).Enformasyon Çağı Akıl ve Devrim Çağında Bilgi Teknolojileri 1700-1850.(Z.Kılıç çev.),İstanbul:Kitap Yayınları.

Duverger,M.(1998).Siyaset Sosyolojisi,(Ş.Tekeli çev.),İstanbul:Varlık Yayınevi.

Mayor,F.,Forti,A. (2000).Bilim ve İktidar,(M.Küçük çev.),Ankara:Tubitak Yayınevi.

Burke,P.(2001) Guttenberg’den Diderot’ya Bilginin Toplumsal Tarihi,(M.Tunçay çev.),İstanbul:Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları.
tutunamayanlarJuly 21, 2013, 1:45
[1]
Çevrimiçi Üyeler
0 Üye 12 Ziyaretçi