NARİN ZEHİR-FERGÜN ÖZELLİ
11/07/13 | YORUM SAYISI 0 | GÖRÜNTÜLENME 1854 |    Ters Dizgi
zindan yok ki dedi
müebbet mahkum
zaman yok ki

FERGUN ÖZELLİ ŞİİRİNİN DÜNYAYA BIRAKTIĞI ‘DİL İZİ’: NARİN ZEHİR

Narin Zehir
Fergun Özelli
ilya-2007


İNCELEME: ASUMAN SUSAM

Son yıllarda dergiler için bol malzeme çıkartan ve toptancı yaklaşımlarla Türkiyedeki şiir tarihini özetleme özelliğini de içinde barındıran soruşturmaların, tartışmaların, başında şairlerin onarlı yıllara yerleştirilerek değerlendirilmesi geliyor. Hem geleneğe hem şaire 70’lerin 80’lerin, 90’ların kutucuklarının içinden bakılması bir ölçüde yazanı da yazılanı da erken yargılamak oluyor. Şiir de zaman da bulana dalgalana kendi sürekliliği içinde akmayı sürdürürken dünyayla, doğayla, zamanla, insanla, toplumla… şairin etkileşimi sürerken bölüklere ayırdığımız şairleri askeri bir mantıkla değerlendirmek, şiire bu tanımların içinden bakmak hele de tasviye önerileriyle ortaya atılmak eksik ve yan(lı)ş bir çaba gibi geliyor.

Her sanatçı kendi biricikliğinin içinden hayata bakıp kendini ve şiirini dönüştürürken elbette ve hiç şüphesiz aldığı yol kadar ve sözünün kuvveti kadar tarihe izini bırakacaktır. O izleri sezmek, koklamak, görmek kısaca onun yolda bıraktığı kerterizleri keşfetmek ve öncekinin bıraktığı yerden kendi yorumuyla yürümek bir ölçüde bir geleneğin sürdürücüsü olmak anlamını taşımaz mı?

80 kuşağı içinde anılan bir isim olan; ama şiir ilkeleriyle ve oluşturduğu şiirin biricikliğiyle ‘kuşak’ tanımlamalarının dışında ve ötesinde bir şiiri yaşatma iddiasında olan şairlerden biri de Fergun Özelli’dir.

Sanat dili gündeliğin dışında; sokaktan, gündelikten beslense de onun başka bir şeye dönüşmüş hali olarak karşımıza çıkar. Şiir her şeyden önce dildir. Dilin zihinle sevişmesinden doğan bir haz nesnesidir bir yanıyla şiir. Bir yanıyla da uyandığı tarih havuzunda, belleğin derinliklerinde derinlik sarhoşluğuna düşmeden derinlik’le yapılan yıkıcı bir dans’tır.

Fergun Özelli şiiri, her şeyden önce dilinin ‘narin’, ‘naif’ kıvraklığıyla zihninin ‘zehri’ ni dengelemeyi başarmış bir şiir olarak çıkıyor karşımıza. ”akan sular: taş ustaları” değişindeki gibi zamanı yontan bir dil ustası olmayı amaçlamış bir şairle karşılaştığınızı ‘narin zehir’le ve Özelli şiiriyle ilk kez buluşuyor olsanız da anlayabiliyorsunuz.

Bırakıp gelir, bırakıp giderim ya anlam yıkan anıları
Tarih neden kezzap kokusuyla gezer gariban hayatları

‘narin zehir’in öznesi, acımasız zamanla sonucunu bile bile düelloya giren, hatta zamanı bu anlamda kışkırtan bir öznedir. Ondan hesap soran, onunla tartışan, ona başkaldıran… Zaman zaman romantik bir naiflikle geçen zamana ‘özlem’ niteliğine dönüşen serzenişlerin temelinde tarihselden yana tavrını koymuş bilinçli bir öznenin “Duralım bakalım! N’oluyoruz!?” hali de vardır. ‘yenidünyadüzeni’ aldatmacasıyla doğanın doğa olmaktan ,insanın insanlıktan çıkarılmasının çaresiz öfkesi, ‘geçip giden zamana ağıt’ vardır bu şiirlerde; çünkü bozulup gidenin bir daha, daha iyiye evrilerek dönüşünden ümidi de yoktur. Çoğu sanatçı için zaman büyülü, vazgeçilmez izleklerden biri olmuştur, karşıtını içinde barındıran ölüm gibi. Felsefi anlamda varoluş sorununun ikiz kardeşi olarak türlü metaforlarla karşımıza çıkmaktadır. Bu şiirlerde ‘zaman’ soyut felsefi bir izlek olarak değil ‘çağ’, ‘devir’ anlamıyla daha çok sorgulanmaktadır. ‘şimdiki zaman’dan şikayet, ‘geçmişin güzel günleri’ne özlem, ‘bitip giden ve yakalanmayacak olanın yas’ı olarak ‘zaman bu şiirlerde deşilir. tarih binlerce kez binlerce kişiyle yazılmıştır toprağa/su fotoğraf çekmiş ağaçlar çerçevelemiş ateş bakmıştır/insanlar hep yürüyüp giderken hep ardına bakmadan… Zamanın tarihsel akışı bu bağlamda sorgulanır çokça. Hatta denebilir ki yapıtı oluşturan hemen her şiir böyle bir derdin odağında temalarını biçimlendirir. Giderek kötüleyen bu çağda tüm olan bitenin sorumlusu ödevini eksik yapmış ‘insan’lardır.
Soluk soluğa terk ediyorum kahramanlar sarayını/koynuna sığındığım uygar uçak, kahkahayla yırttıkça/ bulutları, çürümüş ruhların kokusu sarıyor karanlığı/ tekrarın tekrarını yaşadığım bu ülkede,ne demeli, geldi/ de geçiyor gökyüzünü kulaçlama zamanı

Doğayla güçlü bir bağı vardır bu şiirlerin. Ancak bu bağ her şiirde ‘doğa’nın kendisini merkeze koyan bir bağ değildir. Daha çok öznenin, dünyanın, düzenin hallerini anlatmanın güçlü, çekici ve etkili bir aracıdır. Çoğu benzetme, eğretileme doğadan insana aktarmalar yoluyla gerçekleştirilir. Bu açıdan bakıldığında utangaç; ama süslü bir genç kız hali vardır bu şiirlerin dilinde. Taze açılmış gonca bahar…İnceltilmiş ‘narin’ bir duyarlığın taze esintileriyle gelir bu dil gönülevimize. Bazen şiirin ritmini bazen de okurun zihnini zorlama pahasına… ulema imge’ler, yalnızlığa yığılıp kalan güneş,hayal kırıklıklarıyla kaplı pamuk yorganlar,saçın ak düşmüş gencecik gitar, kekeme şarkılarla gelen deli poyraz,çocukluğu ayaz ayaz kırıştıran zemheri vapurları,iki salkım düş,kadınhan’ıyla öpüşen nazlı yağmur, taze yurtta sözcük açan çimçiçek çocuklar,tohum gözlü bulutlar, acemi tütünler,…

Özelli şiiri, dilinin kurgusu itibari ile paradokslardan beslenen bir şiirdir aynı zamanda. Söyleyişiyle kimi zaman sizi ve zihninizi zorlarken öyle bir yerde, öyle bir biçimde kendini durdurur ki işte oradan naiflik fışkırır. Onu, okuru şiirden kopma noktasına getirecek tehlikeden de işte bu naiflik kurtarır. Bu şiir gücünü büyük ölçüde bu paradoksal dengeden alır.



Şiirin dil ustalığı olduğuna inanmış bir şairdir Özelli. Onun için son derece zengin sözcük dağarcığıyla, şaşırtıcı imgelerle, sözcük ve zeka oyunlarıyla, karşıtlıklarla, uzak ve yakın anlam çağrışımlarını kullandığı sözcüklerle, mecaz oyunlarıyla rengarenk bir dil karnavalıdır şiiri aynı zamanda. Bu nedenle de eğlendirir de sizi. Hayatla, şiirle, dille kurduğu küçük hınzır oyunlarına sizi de katmayı başaran bir şairdir o. Sözcükleri birbirleriyle harmanlamayı, yeni sözcükler elde etmeyi sever şair. Bunu gerçekleştirirken çoklukla sözcüklerin sessel çağrışımlarından yararlanmayı seçer. Belki dili en çok böylelikle kendi kıldığını hisseder. Onun olmuş sözcüklerdir bu yeni sözcükler: gülleme, çimçiçek,çokucuk,kansalak,aşkrevan,düşdelen…

Gündeliğin nesnelerini ve pratiklerini şiirine şiirini kichleştirmeden taşımayı başaran biridir de aynı zamanda….aymışın sandım dallarım ürperince, iyi ki kalktı sutyen sisi/tomurcuk güllerle yanımdasın,sırra kadem bassa da aşk, delirmek işten değil çöplük içimizde,kuluncuna yel girmiş kudretli kadavra,kontörler birer birer tükeniyor ömür çantasında… Konuşma dilinin olanaklarını kurmacaların en soyutu olan şiirin diline tercüme etmeyi başarmış bir bilinçtir karşımızdaki. Bu dil karnavalı içinden tarihsel- eleştirel söylemini, poetik, ideolojik, etik derdini ‘narin kadeh’teki ‘yeşil zehir’ olarak okuruna sunar. Sonuçta sanat zehriyle sulayarak cennet uykusu sandığımız gaflet uykularından bizi cehennemimize uyandırmak için vardır. Sonsuz döngü içindeki yabanlığımızı, yalnızlığımızı bize duyurmak için bir provakatördür. Göze alan için cehennemden kaçış yoktur, uykuyu sevenler için ninni, masal çok!

Ey kâinat, beni kutsa!/ anladım önemli değilim/ taştan ya da karıncadan/ peki, ya bu hafıza… ya bu hafıza?

Özelli şiirini seçtiyseniz hayatı seçmek konusunda, aymak, bellekle, tarihle, zamanla yüzleşmek konusunda bir provakasyonla karşı karşıyasınız demektir! Bu şiir, naylondan çağa, robotlaşmış insanlara inat; hayatın, doğanın, insanın saf halini bıkıp usanmadan aramaya, bulduğunu kaybetmemeye, var olanı korumaya adanmış bir hayattan fışkırır çünkü.

ah! Ulema imgeler, yetişin, üşüşün
süzüleyim akıp duran gül suyuna
görünmez camlarını kıracağım koca evren
küçücük kırmızı bir gül takacağım sonsuzuma!

Sanatın kaynağında ölüme itiraz , dolayısıyla mutlak olanın iktidarına bir başkaldırı söz konusudur. Bozguncudur bu yüzden sanatçılar, düzen karşıtıdırlar. Yabanıl ve yalnızdırlar. Sürgündeki ruhturlar ve cehennemi yaşarlar. Bu yolda sonsuza kalma, ölümü yenme sanattaki kalıcılıkla olacaktır elbet. Bu ruhun cehenneminden kurtulması ve özgür olması demektir. Sanatçı son noktaya kadar bunun için çabalar; zamanın yargıçlığına güvenmekten başka çaresi de yok gibidir. Saf şiirin peşinde koşup, incelip, kendini damıtıp gülün suyuna karışıp sonsuza bir gül olmak…şairin dileği budur.


Söz düştü sesime, yapıştı…Kurtulmak için, sesi söz’lemek gerek. Şair de dünyaya dair ve dahi ona karşı sözü olan değil midir ki? uzaklar yakın değildi/ sesler seslere kavuşmazsa…O ürküten yalnızlıktan insan sıcağına köprüler kurmanın bir yolu olmalıydı şiir. Sese dönüşen söz uzakları yakın etmenin bir yolu değimliydi ki? Ah! Sabır ağacım, şiirim…Umudu kesmeme, dünyanın kirine pasına dayanabilme yolu değilse şiir neydi? Şairin derdi evrende bir ‘dil izi’ olmak değil miydi ki?

Tozdum ya, hayat dolu minicik mana
Yırtıldım yeniden ateşi bulmaya

İnansanız da inanmasanız da!

İNCELEME:ASUMAN SUSAM

tutunamayanlarJuly 11, 2013, 6:13
[1]
Çevrimiçi Üyeler
0 Üye 8 Ziyaretçi